
Genelleme
Bir çıkış yolu bulamadan zaman akıp gitti.
Kafes üzerlerine kapandı, ta ki en sonunda…
yavru kuşun sonu yaklaşana dek…
“Hemen şimdi çıkalım bu kafesten.
Parçala beni,”
diyordu kuklanın hilesi.
Ve kafes öylece kırıldı.
Ancak kızıla boyanmış kuklanın çabaları, sadece şu sözleri kazandırdı:
“Seni yalancı…”
yavru kuşun gözyaşları ve tepedeki umutsuzlukla beraber.
O dünyada gökyüzü yoktu.
Kırdıkları kafesin ötesinde bir başka kafes daha vardı.
Bu ikisi tek bir şeydi—yavruyu yalnız bırakmak,
yavru kuşu kandırmak—bu ikisi tek bir şeydi.
Şimdi ne yapacağım,
kafes kırılmışken?
Gökyüzü itham ediyordu, yine de
başka ne yapabilirlerdi ki…?

Hardenfell’in başkenti, her zamanki gibi çalışan Cücelerin sesleriyle dolup taşıyordu. Veig ile görüşmelerinin üzerinden iki gün geçmişti bile. Şimdiyse yeraltı şehrinin üzerine kâğıt yaprakları yağıyordu. Sağa sola yapıştırılmış, havada süzülen bu kâğıtlarda; askılarından çekildiği için yüzü kızaran bir kızın fotoğrafı ve altında Cüce dilinde yazılmış şu yazı yer alıyordu:
KAYIP KÖSTEBEK
Til, 84 Yaşında, Kız
Yunus gibi pürüzsüz
Görürseniz 『 』 ile iletişime geçin, sürtükler.

“Yani evet… Til bir şekilde Jibril’den kaçmayı başardı, bu yüzden onu arıyoruz.”
“… Birinin… nerede olabileceğine… dair bir fikri… var mı…?”
“…………………… Şeeey… Nasıl yani, ciddi olamazsınız değil mi?”
Evet—Jibril son hızla peşindeyken ondan kaçabilmek… Böylesine acımasız bir oyunu bitirebildiğine göre o gerçekten de efsanevi bir oyuncuydu. Fiel, Sora ve Shiro’nun Til’in nerede olduğunu sorduğunu duyunca uzun kulaklarına inanamadı. Konumunu dilediğince değiştirebilen bir Flügel’den biri nasıl kaçabilirdi ki? Fiel donakalmıştı ama bu Jibril’in hiç de umurunda değildi.
“… Özür dilerim efendilerim. Bağışlanamaz bir kusur işledim… Bunu öngörmeliydim.”
Jibril başını öne eğmişti; yumrukları da sesi gibi titriyordu. Pişmanlığını dile getirirken gözyaşlarına boğuldu.
“Arkasından öbür dünyaya gidemem!! Onu böyle bir şeye sürüklemek istememiştim…!! Şimdi ruh silahı yapmak için gerekli olan o değerli kaynağınızın kaçmasına izin verdim ve zaferinize engel oldum… N-nasıl ödeyebilirim bu günahımın bedelini…?”
“Yine her zamanki gibi Jibril’liğini konuşturup ne için özür dileyeceğini şaşırdın… Ayrıca, kız ölmedi ki!!”
Sa-sanırım… Hayır, kesinlikle! Sora iki gün öncesini hatırlarken kendi kendini teselli etti. Evet… kendi kendini pis, küçücük bir köstebek olarak tanımlayan… o uçamayan kuş havalandığında—
“B-biliyordum zaten—benim hiç evim yok ki, yok işteee!!”
Jibril peşine düşerken Til feryat etti ve çekicinden ışıklar saçıldı. Çekicin ucu yere çarptı ve bir sonraki an—Til uçtu…
Evet… gerçekten uçtu… Uçtu, ya da daha doğrusu… Şey—
Uçuruldu…

Patlama başkenti sarstı… Arkasında, o devasa patlamadan ve darmadağın olmuş çekicinin kalıntılarından başka hiçbir şey bırakmamıştı. Ruhlardan tek bir iz bile kalmamıştı.

“Bu bir kendini imha eylemi değildi… Til böyle bir şey yapmaz.”
“… Yani bu demektir ki… görev başarılı… Platin kupayı… kaptı demektir…”
Jibril onun öldüğünden emin olsa da Sora ve Shiro onun hayatta olduğuna sadece daha da ikna olmuşlardı. Bu durum ister istemez akıllarındaki belli bir varsayımı da destekliyordu—ancak bunu bir kenara bırakırsak, Fiel’in bunu bilmeyeceğini en başından beri biliyorlardı. Jibril bile onun ruhlarından tek bir iz kalmadığı kanaatine vardıysa—o zaman artık başkentte değildi.
“İşte bu yüzden sağa sola sorup duruyoruz ya. Nereye gittiği hakkında bir fikri olabilecek birilerini…”
Ve onları buraya getiren de işte bu olmuştu. Kontrol odasından bakarken aşağıda “insansı makineyi” inşa eden Cücelere sormayı düşünmüşlerdi—ancak öncelikle Sora, bir sandalyede oturan Elf kızına gözlerini kısarak baktı.
Fiel, en azından Elf tarzında mühür ayinlerini kullanma yetisine sahipti. Böylece Veig’in sözünü tutmasını sağlayıp malzeme ve personel ödünç alabilmiş, personele mühür ayinlerinin tasarım çizimlerini vererek buna uygun bir ünite inşa ettirmişti.
Gelgelelim, personel biraz fazla sadık görünüyordu. Sora göze çarpan bir örnek sundu.
“… Önce soru sorup soramayacağımı mı sorsam—mesela şimdilik şu sandalyeye?”
Sora, Fiel’in bacak bacak üstüne atmış bir şekilde keyifle üzerine oturduğu Cüceyi işaret etti.
“~~~~~~~~~~! ~~, ~~!!”
“Mmm? Bak sen, Bay… Sandalye… konuşmana kim izin verdi seniiin? ”

Sandalye muhtemelen Cücece olan bir şeyler söyledi. Sora ve Shiro ne dendiğini anlamamıştı ama Fiel’in emrindekini tekmelediğini görünce yüzlerini buruşturdular. Veig’in onlara personel ödünç vereceğini—yani yardım ettireceğini—söylediği doğruydu ama…
“Bu… yardım istemenin sınırlarını aşmıyor mu?”
Adam onları tamamen verdiğini söylememişti, değil mi? Hem bir dakika, az önce Cüceye tekme attı. Bu Yeminler’e aykırı değil miydi?
“Yardım istemek mii? Ben, bu köstebeklerden ha? Ayy, şakalarınız da pek acımasııız. ”

Fiel, öğle güneşi—yakıcı çöl güneşi kadar parlak bir gülümsemeyle yanıt verdi.
“Aaa, bu mahluk yeri yalayarak Yeminler üzerine ant içti; ‘Dünyaya gelme günahımı bağışlatmak için ne gerekiyorsa yapacağım, Leydi Fiel,’ dedi. Ben de yardım etmesine izin vermek zorunda kaldııım. Bakın nasıl da sevinç gözyaşlarında boğuluyor. ”

Söylenene göre sevinçten ağlamakta olan sandalyeye topuğunu bir kez daha gömdü.
Serbest bir çeviriyle: Bir oyun vesilesiyle kendisini bana kul köle etmesini sağladım.
Yani, tamam, bu oldukça berbat bir durumdu ama madem bir oyundu, o zaman kaybetmek Cüce’nin kendi hatasıydı. Ayrıca bu durumun şöyle bir avantajı da vardı; bu sayede Cüceleri, zanaatkarlık maharetlerini sadık bir şekilde konuşturmaya zorlayabiliyordu. Ruhani silahların malzemesini yalnızca Cüceler işleyebilirdi ama Cücelere güven olmuyordu—bu yüzden mantıklı bir hamleydi. Öte yandan, Fiel’in hakkını yemeyelim ama o kurnaz Cüceleri oyuna getirmek gerçekten bu kadar kolay mıydı?
“—Aaa, çok basitti… ikiiimiz için. ”

Sora’nın kafa karışıklığını nihayetinde dağıtan kişi Fiel değildi…
Tık, tık…
“…? Ooo, bak sen, kimleri görüyorum, Sora… İki gündür görünmüyordun… Heh-heh…”
Aksine, topuklarının tiz yankıları eşliğinde içeri giren Chlammy’ydi. Ya da daha doğru bir ifadeyle—
“İşleri denetlemeye geldiğini söyleyeceksin—bahanen bu mu? Ne dersen de, buraya aslında ne için geldiğini biliyorum. Pekala. Eğer dizlerinin üzerine çöküp yalvarırsan, büyüklük yapıp en azından bakmana izin veririm… Muah! ”

kalçasını sallayan, Marilyn Monroe esintili edalı yürüyüşüyle öpücük konduran o sahte göğüslü ucube yüzündendi.
Sırf büyük göğüslere kavuştu diye bu kadar burnu havalandı ya…
Onu bu hale getiren etkenleri düşündükçe Sora neredeyse ağlayacaktı. Öte yandan…
“… A-Ağabey… Göğüslerin büyük olması… gerçekten insana… bu kadar… özgüven kazandırır mı…?”
Belki ben de o halimi bozmamalıydım… Shiro pişmanlık gözyaşlarını zorlukla bastırdı. Sora içtenlikle gülümsedi ve onun başını okşadı.

“Eee, Chlammy. Şu… şeyi yapabilir misin?”
Telefonunu çıkardı.
Ama hepsi bu kadardı. Telefonu ona doğru uzatmadı bile. Ancak Chlammy küstahça sırıttı, telefonu Sora’nın elinden kaptı—ve hiç tereddüt etmeden, yüzyılda bir görülecek o gıcık sırıtışıyla—telefonu göğsünün üstüne yerleştirdi…
“Gördün mü, kız kardeşim? Hiçbir şey değişmemiş. Özgüveni de göğüsleri kadar sahte.”
“N-Nee?! Hafızandan hatırladığım kadarıyla, büyük göğüslü birine ‘o şeyi’ yapıp yapamayacağını sorduğunda kastedilen şey bu değil miydi?!”
Sora’nın alaycı sırıtışı ve Shiro’nun kamera deklanşör sesi, o yapmacık tavırların tamamını bir anda söküp attı.
“Hfff… İyi dinle, Tahta Kraliçesi.”
“—Heh… Ne var yine, küçük oğlan?”
“Ona tepki verme… Biliyorsun, değil mi…? Dinle.”
Ve Chlammy o yaldızlı maskesini alelacele tekrar takmaya çalışırken, Sora gerçeği vaaz etti.
“Büyük göğüslü biri, ‘o şey’ dendiğinde bunun sırf göğüsleriyle ilgili bir şey olduğunu varsaymaz!!!”
“Gırgh!!”

“Yani, ben sadece telefonumu çıkardım! Fotoğraf falan çekmeye çalışıyor olabileceğimi düşünmedin mi?! Seksi bir poz vermeni veya başka yüzlerce şeyden birini istiyor olabilirdim, değil mi?! Tereddüt bile etmedin! O kadar zavallı bir haldesin ki yüzüne vurmaya bile üzülüyorum. Özür dilerim, tamam mı?!”
“…… B-Ben, özür dilerim…! Biraz, sanki şey gibi… benim suçummuş gibi…!”
“Siz ikiniz niye ağlıyorsunuz?! Yani—şey—öyle değil ki! Ö-öhöm!”
Sora’nın özrü, uzun süredir tutulan gözyaşlarının barajını yıktı. Shiro da Chlammy de ağlamaya başladı—ve sonra.
“—Pff. Pekala. Göğüs dekoltem kadar derin olan yüce gönüllülüğüme sığınarak bu yapıcı eleştirinizi kabul edeceğim…”
Chlammy o yapmacık havalara bir kez daha bürünürken Sora ve Shiro şöyle düşündü: Anlaşıldı. Fiel’in tek başına bir Cüce’yi kafaya alması zor olurdu. Ama ikisi—Fiel ve Chlammy birlikteyken—hiç sorun yaşamamış olmalıydı.
“Eskiden tahta göğüslüydüm… Haklısınız, geçmişi reddetmenin bir anlamı yok…”
Sonuçta Chlammy’ye bir baksanıza—göğsünü kabartmış, bir eli kalçasında, diğeriyle saçlarını savuruyor, tıpkı özgüven patlaması yaşayan seksi bir afet gibi. Tam da bir komedyenin canlandıracağı türden. Ve kendisi bunu fark etmeyi bile reddediyordu. O keskin gözlü Cüceler, kızın özgüveninin de tıpkı göğüsleri gibi gerçeklikten yoksun olduğunu anında şıp diye anlarlardı. Ve sırf bu yüzden—
“Ama gerçek bir kadın geçmişinin kendisini aşağı çekmesine izin vermez… Anladın mı şimdi, velet?”
Chlammy’nin çaresizce baştan çıkarıcı kadın rolünü sürdürmesini izleyen Sora’nın inancı daha da pekişti.
Fiel’in tek yapması gereken, Cücelerin savunmalarını düşürüp onları oyuna çekmek için rakiplerinin bu tuhaf tip olduğunu düşünmelerini sağlamaktı. Ardından asıl oyuncu Fiel çıktığında—al sana tam bir kalleşçe darbe. Sora ve Shiro, Fiel’in Cüce sürülerini nasıl bu kadar kolayca kapana kıstırabildiğini artık netçe görebiliyorlardı.
“Pekala… Anladım artık. Herkesin sadece incindiği bu hüzünlü dünyaya bir son verelim.”
“… Kabul ediyorum… Senin… büyük göğüslerin var… Tamam mı?”
“Şu şefkatli bakışları keser misiniz artık?! Zaten buraya ne için gelmiştiniz ki siz? Tanrım!!”
Chlammy’nin yaldızlı cilasının altından gözyaşları yeniden süzülürken, Sora ve Shiro onu acıyan bakışlarıyla baş başa bıraktı. Hâlâ sandalyesinde oturmakta olan Elf kızına dönen Sora sordu:
“Hey, Fiel, Veig’i yenmek için hâlâ bizden gizli iş çevirebileceğini mi sanıyorsun?”
“Neee? … Şey, beni nasıl böyle bir şeyle suçlayabilirsiniz ki…? Kalbim çok kııırıldı. ”

Fiel, adeta buram buram laf sokma kokan abartılı bir gülümsemeyle kalbinin ne kadar kırıldığını iddia etti. Ve devam etti:
“Arkadaşlarıma başarılı olmaları için o kadarrr yardım etmişken gördüğüm muameleye bak, aşk olsun.”
“Pekala, demek karizmanı kurtarman gerekiyor. O zaman, tamam, eğer kazanırsak arkadaşlar olarak senin için bir şey yapmak istiyoruz. Ne istiyorsun?”
Sora, Fiel’in kazanması durumunda ne isteyeceğini dolaylı yoldan sormuştu. Chlammy’nin huzursuzca dinleyişine bakılırsa, Fiel bu soruyu muhtemelen daha önce Chlammy’den defalarca duymuştu.
“Hiiiç endişelenme. Artık ölüm ve yıkım peşinde koşmayı bıraktım.”
Fiel daha çok Chlammy’nin içini rahatlatmaya odaklanmış gibi görünüyordu.
“Çünkü o mahluk, asla aşılmaması gereken üç çizgiyi aştı…”
Ancak şeytani bir gülümsemeyle sarf ettiği sonraki sözleri hiç de iç rahatlatıcı değildi.
“Onu şimdi öldüremem kiii. Aksine, onu hayatta tutmalıyım. ”

“—Bu arada, o üç çizgi de ne?”
“Doğmuş olmaaak… ve dokunmaması gereken iki şeye dokunmuş olmaaak. ”

Dokunmaması gereken şeyler… Sora gözlerini, dolgunca inip kalkan o iki şeye dikti. Fiel’in bakışlarının, nasıl bir zafer istediğini ne kadar da açıkça ifade ettiği geldi aklına.
Ancak Sora, onun diğer şeyi tam iki gündür fark edememiş olmasına şaşırmıştı. İki gün önce söylediklerini tekrarladı.
“Yani, Veig’i yenmek için bizimle iş birliği yapman şart, bu yüzden bunu bir düşünürsün umarım.”
“—Neeey?”
Fiel’in Veig’i tek başına yenemeyeceğini açıkça ima ediyordu. Fiel, bu iddiasını neye dayandırdığını sormak istercesine ona baktı. Sora neşeyle cevap verdi.
“Bak işte—bunu sizin için inşa etsinler diye zaten Cücelere bel bağlıyorsunuz, bu da tek başınıza yapamayacağınızı kanıtlıyor, değil mi?”
“.”

O an, atmosfer adeta çatlayacakmışçasına buz kesti.

“…? Ha, ne? Neden bahsediyorsun sen?”
Fiel hoşnutsuzlukla yüzünü buruştururken Chlammy meraklı bakışlarla sordu.
Tak. Fiel’in topuğu sandalyeye gömüldü—ve bir tartışma başladı.
“~~~~, ~~~, ~~~, ”

“~~~~~!! ~~~~!! ~~~~?!”
“… Bu Cüce dili, değil mi? Jibril, çevirebilir misin?”
Sora’nın yanında, yedi yüz dili destekleyen o güvenilir silah hürmetle başını eğip cevap verdi.
“İlk olarak, uzun kulaklı ‘Bana Til’in nerede olduğunu söyle,’ diye talep etti. Sandalye ise canını bağışlaması için yalvararak, ‘Gerçekten hiçbir fikrim yok,’ diye yanıt verdi… Ah, bir de uzun kulaklı, ‘Bilmesen bile söyle. Bir fikrin olup olmadığına ben karar veririm,’ dedi. Sandalyenin iradesi kırılmış gibi görünüyor. ”

Böylece yaşlı sandalye, acınası gözyaşları dökülmek üzereyken, ne var ne yok kusması emrine uyarak oradan buradan geveledi.
“Artık kimse onu bulamaz… ona o kadar düşkün olan kabile reisi bile.”
Jibril eşzamanlı çeviriye geçti, Sora ile Shiro da empatiyle dinlediler.
“Eskiden, onu geçip karısı olacağını söyleyerek reisin peşinden her yere koşardı—”
“… Durrrrr bir dakika…!!”
Fakat Jibril ani bir çığlıkla durduruldu.
“… Jibril… O son kısmı… başa sar… Daha çok… detay…!”
Shiro, Jibril’i bile ürkeltecek kadar korkunç bir bakışla ileri atıldı. Cüce, kafası karışmış bir halde yanıtladı:
“Hım, hı? Ondan daha iyi bir ruhani silah yaparsa evleneceklerine dair söz mü?”
Shiro iki kolunu birden havaya kaldırdı. Her zamanki fısıltılı ses tonunu aşmadan bağırdı—Yaşasınn!! Duruşu o kadar destansıydı ki arkasında devasa harflerin belirmesini beklerdiniz.
“… Ağabey, rota belirlendi! Eşleşme tamamlandı! … Çocukluk arkadaşları zafere yürür!”
Shiro, kafasının içinde UC müziği duyuyormuş gibi görünüyordu. Sora sırıttı ve başını salladı.
“Evet, ağabeyin bile görebiliyor artık bunu… Buradan dönüş yok, tamam mı…”
Til’in o gözlerini Veig’in niyetiyle birlikte düşününce, sadece “Vay be…” diyebildiler.
Gençlik günlerinde verilmiş bir evlilik sözü.
Ardından yetersiz özellikler ve başarısızlık utancıyla birinin sinip kaçması. Kesinlikle mükemmel çift onlar… Bu konuda bir şey söyleyecek olsalar—
“Hımm. Ama Shiro… amca x yeğen olayı uygun mu ki? Özellikle amca kıllı ihtiyar bir pislikken ve yeğen de çocuk gibi görünüyorken… Biraz zorlama olmuyor mu sizce de? Gerek ahlak gerek görünüş açısından, polisin olaya müdahil olacağı türden bir duruma benziyor sanki, değil mi?”
“… Ağabey? Başka kültürlere… kendi görüşlerimizi… dayatmak doğru değil…”
“Pekala, haklısın! Ama küresel bir topluluğun belli bir düzeyde kültür alışverişine sahip olması gerekmez mi sizce de?!”
“… Amca x yeğen… geleneğini… destekliyorum… Benim işime geliyor… Bunu benimsemeliyiz.”
“Ah, Efendilerim. Cüce siz olmadan devam ediyor gibi görünüyor… Ne yapayım?”
“—Ha? Ah, şey, afedersin… Çevirmeye devam et lütfen.”
Sora ve Shiro’nun endişeleri sınırları aşmıştı. Jibril bir kez daha eğildi.
“Şeyyy… Özetlemek gerekirse—uzun zaman önce çok yakınlarmış—”
Evet, yani birbirlerinden hoşlanıyorlardı. İdeal bir çift seviyesinde. Sora ve Shiro her şeyin anlam kazanmasıyla başlarını salladılar—ta ki her şey altüst olana dek.
“Ama sonra kaçtı.”
Sözlerine devam eden Cüce’nin soğuk kelimeleri, bakışlarındaki sıcaklığı düşürdü.
“Tutkusunu çöpe attı, olasılıklarını kapattı ve hiçbir şey olamayan o şeye dönüştü.”
“Hmm? Başkalarını yargılayacak kadar gururlu ufaklığın tekisin, değil mi?”
Fiel’in kalçasının ağırlığı altında dört ayak üzerinde titreyen o tüy yumağı suratsızın—o pozisyondan birine tepeden bakmayı becermesi epey ustacaydı, diye düşündü Sora alaycı bir şekilde.
“Bu bir utanç değil.”
Yüzüstü yatan sandalye açıklık getirdi.
“Bu sadece bir kayıp. Henüz varış noktan bile değilken, ideale giden yoldan neden utanasın ki? Neden korkasın?”
Şüpheden arınmış bir halde, sandalye doğrudan Sora’ya baktı ve şöyle dedi:
“Cüceler dövmek için yaşar. Her zafer ve her kayıp, çekiçten inen bir darbeden ibarettir.”
Cüce ırkından, doğuştan güçlü olanların var olma biçiminden bahsediyordu,
Zihninde ideal benliğini canlandır. Hayal gücünün son sınırlarına kadar. Sonra onu döv. Utanma. Yolunu kaybetme. Yılma. O ideale ulaşana kadar pes etme. Oraya vardığında ise—sınırlarının asıl bunların olmadığını anlama zamanı gelmiştir. Daha da ideal bir benliği zihninde canlandırma ve onu dövme zamanı! Sınırsızca, sonsuzca!! Bu dünyadaki her şey dövülmek için vardır—en başta da benlik. Dövçelemeye devam et. Yontmaya devam et. İşlemeye devam et. Hayal ettiğin benliği yaratmaya devam et—sonsuza dek, öleceğin güne kadar—
“O yorulmak bilmez dövme yaşam tarzı, demir tanrısının çocukları olan biz Cücelerin yegane varış noktasıdır.”
Sandalye adamın tüylerin arasında gömülü dudaklarının kenarları gururla kıvrıldı.
“Doğrudur, reisimiz hiçbirimizin hayal bile edemeyeceği şeyler yaratır. Ona yetişmek hiç de kolay olmayacak.”
Gümüşi tüylerin arasında gömülü olan gözleri de aynı şekilde soğukça parıldadı ve devam etti.
“Eşsiz bir yeteneğe sahip. O şey bir yana, hiçbirimiz asla reise yetişemeyebiliriz.”
Sonra Cüce’nin gözleri öfkeyle parıldadı ve konuştu.
“Ama yetişebilecek birinin çıkma ihtimali var! Bu olasılığı kapatan tek şey—o şeyin kendi kendine kaçıp gitmesi.”
Veig kimsenin ulaşamayacağı, eşsiz bir yetenek seviyesine ulaşmıştı. Ama denemeden yapamayacağına nasıl karar verebilirdin ki? diye sordu Cüce. Sora şöyle düşündü:
Evet, mantığı son derece sağlam. O kadar sağlam ki sinir bozucu.
“Belki ona yetişemezsin. Dövüp durduğun hiçbir şey seni asla oraya ulaştırmayabilir… Ama kaçıp hiçbir şey yapmazsan, elbette asla varamazsın.”
İşte tam da bu yüzden Cüce, bu sarsılmaz tutkusuyla adeta bir canavardı.
“Oraya ulaşamayışına bahaneler arayıp kaçarak ne elde edeceksin ki? Zafer elde edemeyeceksin. Yenilgi bile elde edemeyeceksin.”
Gözlerinde, siyah-beyaz kardeşlerin önlerine düşmüş gözleri vardı.
“Kaçtığın için utanmalısın! Bu gidişle o şeyin gideceği tek bir yer var—hurdalık.”
Sandalye ısrarla Til’den bir ‘şey’ diye bahsediyordu.
“Artık canlı bile değil… O sadece bir—”
“Hey, pislik sandalye!! Sözünü kesiyorum ama buna ne diyorsun?!”
Sora lafını bitirmesine izin verecek değildi.
“Ha?! Şe—ne—ne?!”

Sora, Chlammy’nin kolunu tutup onu öne doğru iterken Chlammy’nin gözleri öfkeyle doldu. Gerçekten de epey aniden sözü kesilen yaşlı Cüce’nin gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı ve—
“… Nmm. Bu tamamen reisin eseri, şüphe yok—mükemmel olmuş. Burada kendimi sandalye niyetine kullandırmamın sebeplerinden biri de bu, değil mi ama? Demeliyim ki, büyük olanın meziyetlerine aklım yatmaya başlamış—”
“Öyle mi?! O zaman söyleyeceğin diğer her şeyi reddediyorum!! Sana sandalye olarak iyi eğlenceler!!”
Sora, Cüce’nin cevabını tek bir sert hareketle kestirip attı ve arkasını döndü.
“Hadi oradan. Duygusal ırkmış, kıçımın duygusalı. Veig de bu adam da umutsuz vaka!!”
Evet, aslında bunu çok uzun zaman önce fark etmişti. Bakın bir kere, bunların “Ulu Babaları” kıllı, sakallı kızlar yaratacak kadar Ragnarok seviyesinde bir zevke sahipti, değil mi?! Onun evlatlarından ne bekliyordun ki? Zırvalıktan ibaretler, haksız mıyım?!
“Mükemmel mi?! Aradığın mükemmellik türü buysa, göğsü möğsü bırak; kızın bütün vücudunu tek bir devasa top yap gitsin. Anladın mı seni mankafa?!”
Sora sandalyeye sert bir bakış attı ve son iğneleyici lafını savurdu.
“Sırf sıradan bir mükemmellikle tatmin olduğun için hâlâ bu noktada tıkanıp kaldın zaten!!”
Sessizlik. Herkes ne demek istediğini sormak istercesine ona baktı. Ancak Sora hiç istifini bozmadan hışımla yürüyüp gitti. Shiro onun peşinden yetişmek için acele etti, bir diğeri de öyle.

“Jibril, sözlüğü düzelt! Cüceler, sağduyunun tam zıddı olmanın mükemmel bir örneği!! Bu pisliklerden biri sana bir gün dünyanın yuvarlak olduğunu söylerse, dönüp bir daha bak!! Yüzde yüz yuvarlak falan değildir!!”
Mantığı mı? Bunu söylemeye gerek bile olmamalı. Asla yanılmayan bir ırksalar—
―Ve aynı zamanda asla haklı da çıkmıyorlarsa, bu durum fikirlerini referans almak için ideal kılmaz mıydı?
“E-evet, Efendim! D-derhal düzelteceğim!!”
Tesisden ayrılırlarken Jibril, kitabına alelacele bir şeyler not ederek Sora’nın peşinden gitti. Başlangıç olarak sana bir kanıt vereyim, diye düşündü Sora alaycı bir şekilde sırıtırken.
―Til için gidecek yer kalmadığını ve kimsenin onu bulamayacağını söylemişlerdi, değil mi? Bak işte! Yanıldılar!!”

“Jibril, Til’in artık nerede olduğunu biliyorum. Bizi doğrudan başkentin tepesindeki gökyüzüne götür!!”
“E-evet, Efendim!! B-ben hazırlanayım—l-lütfen tek bir an bekleyin!!”
Jibril telaşla kitabını kapatıp ışınlanmayı hazırlarken Sora bekledi ve—
“Hey, Sandalye. Arada sırada beynini düşünmek için kullanmayı dene, tamam mı? Bunun karşılığında sana başka bir dünyadan biraz endüstriyel bilgi vereceğim.”
Sora, dona kalmış Cüce’ye adeta elinde kucak dolusu laf sokma buketi tutuyormuşçasına seslendi. Yontmak mı? Dövmek mi? Ha! Üretimde uzman bir ırk oldukları iddiasının tamamen zırvalıktan ibaret olduğunu söylüyordu.
“Çabadan başka bir şeye dayanmayan sözde yaşam tarzı tanımını dinlemek çok eğlenceliydi. Bir de kaynak yapmak var—”
Ve bilmek istersin belki—diye devam etti Sora, Shiro ile birlikte arkalarında sadece orta parmaklarının hayalet görüntüsünü bırakarak—
“—her şeyi erittikten sonra yaptığın dökümcülük de var. Bunu daha önce hiç duymadığına bahse girerim, ha?!”
ve Jibril ile birlikte mekandan yok oldular.

Orada geriye kalan tek şey Chlammy, Fiel ve sessizlikti. Üzerine oturulmasından büyük bir haz duyduğu anlaşıldıktan sonra, sandalye bile zarafetle ortadan kaldırılmıştı. İkisinin baş başa kaldığı odanın derin sessizliğiyle çevrili Chlammy, pek çok şey üzerine düşünmeye devam etti:
Sandalyenin söyledikleri ve göğüsler hakkında.
Sora’nın gizemli sözleri ve göğüsler hakkında.
Evren ve göğüsler hakkında… Kısacası, ağırlıklı olarak göğüsler yüzünden kahroluyordu. Evet, içeri dalıp göğüslerini inkâr edenler yüzünden—
“Fi… Göğüslerim büyük, değil mi?! Bunlar gerçek; bu gerçek benim, değil mi?!”
ve tıpkı göğüsleri gibi artık sallantıda olan kimliği hakkında.
“Sadece kusursuzluk” da ne demek oluyordu? Kusursuzluk iyi bir şeydir!!
Göğüsleri büyüktü. Kavramsal olarak büyük göğüsler. Tanım icabı büyük göğüslerse, nasıl olur da büyük olmadıklarını söyleyebilirlerdi?! Yardım istemek için büyük göğüslü arkadaşına haykırdı; arkadaşı ise cevaben sakince gülümsedi—
“Nasıl görünürsen görün, sen gerçek Chlammy’sin; sevdiğim Chlammy’sin.”
Ama Fiel, Chlammy’nin sevdiği Fiel değildi… Hiç tanımadığı—daha önce hiç görmediği—gözyaşları ve çaresizlikle lekelenmiş bir gülümsemeyle—
“Hey—… F-Fi?!”

Fiel yüzünü Chlammy’nin göğsüne gömdü, yanaklarını sürterek hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Tam bir erof’tu kendisi. Chlammy, can dostunun kendi göğsünün tadını çıkarmasını şaşkınlıkla izliyordu—ama bundan da öte—
“… Neden, tıpkı Bay Sora’nın dediği gibi—bu oyunu kazanamam.”
Chlammy, onun kazanamayacağını itiraf ettiğini duyunca ağzı açık kaldı. Arkadaşının daha önce pes ettiğini hiç görmemişti.
“Sadece mühür ayinlerine özel bir oyun… Cüceler için yapılmış bir oyun… Elbette kazanamam.”
“Şey, evet—ama Sora ve Shiro kabul etti… Bizim için de bir şans olmalı, öyle değil mi?”
Hakikaten de—nereden bakılırsa bakılsın Veig bu oyunu garantilemiş gibi görünüyordu. Ama Sora ve Shiro bunu kabul ettiyse, mutlaka bir kazanma yolu olmalıydı. Bu da demek oluyordu ki kazanma şartı Veig’inkinden daha iyi bir ruhani silah yapmak değildi; çünkü Fiel böyle bir şey yapamazdı—zaten kimse yapamazdı. O halde—Sora ve Shiro’nun güvendiği bu zafer yolu tam olarak neydi?
Tek bir şey olabilirdi. O da Sora ve Shiro’nun sorgulandığı şeydi—ruhları. Sora ve Shiro ne hakkında sorgulanırsa sorgulansın ve ne cevap verirse versin; zafere ulaşmaları açısından bunun bir önemi yoktu. Asıl mesele, yapmaları gereken şey Veig’in ruhunu pataklamak ve özünü darmadağın etmekti. Bütün olay bundan ibaretti. Dolayısıyla ellerinde olan şey Fiel’in ruhuydu; Cüceleri her yönüyle reddeden o kararlı iradesi. Veig’inkiyle yarışamasa bile eli yüzü düzgün bir iskelet inşa edip onunla Veig’e vurmaktan ibaretti iş. Fikir buydu… herhalde, ama—
“Heh… Çaba mı? Aaa, alt tarafı kör köstebeklerin boş zırvaları, zavallı mahlukların kendi kendini kandırmasından başka bir şey değil…”
Fiel bir yandan Chlammy’nin göğüsleriyle oynarken, bir yandan da Cücelerin felsefesini bir kalemde silip attı.
“Ne kadar çabalarsanız çabalayın… doğuştan gelen yetenek farkını asla aşamazsınız…”
Yapamadığın şeyi asla yapamazsın… Bu, Immanity’nin herkesten iyi bildiği aşikar bir gerçekti. Ne de olsa—
ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, Immanity büyü kullanamıyordu…
Ama sonra, bu gerçek nihayet iliklerine kadar işleyince Fiel kükredi.
“Ne kadar çırpınırsanız çırpının! Siz—siz asla aşamazsınız… doğuştan gelen yeteneklerin farkını…!!”
Göğüslerinin sıkılmasına, kavranmasına ve sallanmasına katlanarak dinleyen Chlammy aşağıya doğru baktı—ve düşündü.
“… Pekala… Evet. Canının yanmış olabileceğini anlıyorum… ama… Fi?”
Ruhani silahlar için gereken malzemeleri yalnızca Cüceler işleyebilirdi. Fakat Fiel, aletler ve Kutsal Demirhane ellerinde olduğu sürece Cücelere bel bağlamaya gerek olmadığını iddia etmişti. Nedenmiş, kimin daha iyi olduğunu göreceğiz, değil mi? Chlammy’ye böyle sormuş, ardından kaldırabilmek için bile üst üste büyüler yapması gereken devasa bir çekici kaldırmıştı.
“Kemiğini kırdın. Bu gerçekten yetenek meselesi mi? Yoksa sadece senin sakarlığın mı?”
“Aaa, Elf ırkı alet kullanan bir ırk değildir ki! … Of, nasıl da acıııyor…”
Chlammy, Fiel’in tam anlamıyla ezici başarısızlığının sonucunu gördüğünde neredeyse bayılacaktı. Her halükarda Fi, bunun kişisel bir çuvallama değil, ırksal bir mesele olduğunda ısrar ediyordu.
“Ş-şey, işte bu yüzden bunu Cücelere yaptırdık ya. Buradan nasıl oluyor da yapamayacağımız sonucuna—”
İyileştirme büyüsü kemiği eski haline getirmişti ama bu gidişle oyun başlamadan birileri ölecekti. İşte bu yüzden Chlammy can alışverişi yapılmaması şartıyla yardım etmişti—ama şimdi Chlammy cümlenin ortasında durakladı, gözleri fal taşı gibi açıldı ve nefesi kesildi.
Böyle bir şeyi nasıl gözden kaçırabilmiştim?! Sonunda Sora’nın sözlerini kavradı: Bunu sizin için yapmaları konusunda zaten Cücelere bel bağlıyorsunuz, bu da kendinizin yapamadığını kanıtlar.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, Fi bu şeyi nasıl kullanacaktı ki?!!
Olayın makinenin performansıyla ilgili olmadığını, bir “ruhlar savaşı” olduğunu istediğin kadar savunabilirdin. Ama ona ruhunla vurman gerekiyordu—bu da ona fiilen vurabilmen gerektiği anlamına geliyordu.
Aksi takdirde oyun bitene kadar evire çevire dayak yerdin…
Ah, ne saçma bir ihmal; bu hiç sana göre değil Fi—hayır, böyle bir suçlama yapılamazdı. Çünkü Chlammy’nin kendisi bile, Sora’nın hafızalarına sahip olmasına rağmen bunu gözden kaçırmıştı; bu dünyada böyle bir şey imkansızdı.
Çünkü bu fiziksel bir kavgaydı…

Ve 『 』 oyunu kabul etmişti—kazanabileceklerini varsaymalarının kanıtı buydu. Ama bu durumda… Sora bir kavgada Veig’i yenebilir miydi? Hayır. Şiddet karşısında kayıtsız şartsız pes ederdi… O böyle biriydi ve onların koşulları da aynıydı……
.

Çöken sessizlikte duyulan tek bir ses vardı: Yüzünü Chlammy’nin göğüslerine gömüp hıçkıran Fiel’in, onun göğüsleriyle oynarken çıkardığı boing, boing sesleri. Chlammy, umutlarının böyle saçma bir ihmal—böyle yanlış bir değerlendirme—yüzünden yıkılmasına izin verdiği için kendine lanet okuyordu. Cüce sandalyenin hararetli soluklarına maruz kalma kabusu yüzünden kalbi kırılan Fi’nin merhametine kalmıştı.
“… A-ama, o zaman… Sora tam olarak nasıl kazanmayı planlıyor ki…?”
Nihayet Chlammy’nin aklındaki fikirler tükenmek üzereydi ki—tam o anda kafasının içinde bir şimşek çaktı, hafif bir sızı belirdi ve bir erkek sesi cevap verdi:
Ben mi? Elbette kazanamam.

“—!! Ah…!”
“…? Chlammy…?”
Chlammy, zonklayan başını ve yeniden karmakarışık olan düşüncelerini tutarak kendi kendine cevap verdi.
Sora? … Elbette kazanamaz.
Gerçekten de… eğer bu oyun makinenin performansıyla değil de bir “ruhlar savaşı” ile ilgiliyse—
o zaman Sora ve Shiro’nun kazanması katbekat imkansız olmalıydı…
Üstelik Veig’in sorgulamasına, Veig’in ruhuna cevap veremezlerdi.
Elbette veremezlerdi… Asla… hesaplaşamazlardı—gözlerinin önünde çakan bu… anıyla—bu geçmişle!!

“Chlammy-chan?! Chlammy-chan! Cevap ver bana! Chlammy-chan?!”
Fiel’in sesi, hatta bedeninin sarsıldığı hissi bile bir şekilde uzaktan geliyordu… Fakat Chlammy, zihninin derinliklerinde tutunması gereken bir şey olduğundan emin bir hâlde, onu geri çekip çıkarmak için çabalayarak düşünmeye devam etti.
Öyleyse Sora, üstesinden gelemeyeceği bir meydan okumayı mı kabul etmişti? Bu mümkün olamazdı.
“Fena avladın beni. Oyun bitti. Kaybettim.”
Doğru ya. Kazanamayacağı bir oyunu asla oynamazdı. Tıpkı bir meydan okumadan diğerine kaçıp durduğu o anılardaki gibi. Hiç kaybetmemişti… ama buna karşılık, hiç kazanmamıştı da.
“Eski dünyalarındaki hesabı takıp kaçan lanet olası bir çift ezik…”
Aynen öyle. Asla hesaplaşamadığı o geçmişini sorgulatmasına rağmen bu oyunu kabul ettiyse—bu, kazanabileceği anlamına geliyordu. Her zaman yaptığı gibi—evet… kesinlikle. Tam da her zaman yaptığı gibi. Bir vadinin iki yakasına gerilmiş pamuk ipliği kadar hassas, yüksek riskli bir cambaz ipinde. En ufak bir yanlış adım, doğrudan en dibi boylamak demekti. Bu da geriye tek bir seçenek bırakıyordu: Asla yanlış adım atmamak… İşte… bu şekilde kazanacaktı—
“Madem bu kadarına gücünüz yetiyordu… ne diye kaçtınız dünyanızdan pısırık korkaklar?”
Kapa çeneni… Onun bu oyunu neden oynamak istediğini düşünmüyorum, sadece bunu nasıl yapmayı hedeflediğini—

“Fakat bunu yapabilecek biri çıkabilir! Bu olasılığın önünü kapatan tek şey—”
Kapa çeneni. Kapa çeneni, kapa çeneni!! Anlıyormuşsun gibi bakma bana. Biliyormuşsun gibi konuşma benimle!!

“Kaçmaya utanmalısın! Bu gidişle o şeyin gideceği tek bir yer var—”
Peki ya sen? Sen de kendi utancından kaçmıyor musun?!!

İçinde öfke dolu bir ses gürledi. Bu duygunun kime ait olduğundan bile emin değildi. Fakat sanki bir şeyler birbirine bağlandı—ve bununla birlikte Chlammy’nin bilinci anında karardı…

Ve sonra farkına vardığında… karanlığın içindeydi. Gökyüzü olmayan bir dünyada gökyüzünü görebiliyordu. Kimsenin olmadığı bir dünyada, elini tutan birinin elini hissedebiliyordu.
Pıt…
Bir sahne ışığı gibi, gökyüzünün küçücük bir parçası belirdi. Mavi gökyüzünün aydınlattığı, kızıl saçlı bir kız göründü. Sonra, bir kez daha. Mavi gökyüzü biraz daha açıldı ve kanatları ile halesi olan bir kız gördü. Üç, dört… Gökyüzü açıldıkça uzun kulakları ve kuyruğu olan bir kız ile büyüleyici bir tilki kadın gördü. Beş, altı ve devamı—gökyüzü her açıldığında, her seferinde yeni birini gördü. Bir Dhampir, bir Flügel, Seiren’ler, bir Old Deus—ve Exmachina’lar… Hepsi başlarını kaldırıp mavi gökyüzüne bakarken “Ah…” diye düşündü. Mavi gökyüzü kendi başının üzerinde de açılmış, onu aydınlatıyordu. Tuttuğu elin, sıcak bir şekilde gülümseyen en yakın arkadaşına ait olduğunu fark eden Chlammy de gülümsedi. Ah… Bunlar Sora ve Shiro’nun yendiği kişilerdi—kendisi de dahil.
Derken, hâlâ o zifiri karanlığa bakmaya devam eden o yalnız figürler… Gölgenin içinde birbirine sokulmuş olan adamın ve beyaz saçlı kızın sadece siluetini seçebiliyordu.
Evet, sadece onlar… hâlâ gökyüzünü göremiyorlardı. Onlar, herkesten çok üstün olanlara hayrandı. Onlar, herkesten çok zayıf olmaktan gurur duyuyordu. Onlar için bir yer yoktu—bu yüzden kendi yerlerini yaratmayı umuyorlardı. Çaresizliğin en dibindelerken bile özgüvenle konuşuyorlardı. Gözleri endişeyle bocalıyordu—korku dolu—kırılgan—ama.
Daima siyah gökyüzünü izleyip, mavinin hayalini kurarak…
Kız… soluk mavi gözlü kız.

…
………?
Soluk… mavi gözler mi…?
Hayır. Kırmızı gözlü bir kız ve koyu renk gözlü bir adam olmalıydı… Chlammy bakışlarını onlardan—adeta üst üste binen o iki silüetten—kaldırdı ve herkesin neye baktığını görmek için başını yukarı çevirdi…
Ve her şeyin neden sanki birbiriyle bağlanmış gibi hissettirdiğini anlayınca hafifçe kıkırdadı. Ah—neden fark edemedim ki… Demek öyle, Shiro’nun ikisini birbirine yakıştırmak için neden bu kadar çırpındığına şaşmamalı.
Tıpkı onlara benziyorlar… bu ikisi…

……

“…… mmy…… lammy!”
Bir ses ona seslendi. Düşüncelere daldıkça Chlammy’nin bilinci, su yüzeyine çıkmaya çalışan bir kabarcık gibi yukarı süzüldü.
Ah… Onlar Sora ve Shiro’nun yendiği kişiler değildi—Sora ve Shiro’nun kazanmasını sağlayan etkenlerin ta kendileriydi… Mantık basitti. Zaten Sora ve Shiro ne zaman sadece kendi güçleriyle kazanmışlardı ki…? Kendisi de dahil tüm bu insanlar, her seferinde sadece… kendi kendilerine yenilip gitmişlerdi.
En yakın arkadaşı, solgun yüzünden süzülen gözyaşlarıyla ona sesleniyordu. Chlammy, yavaşça aralanan mavi gökyüzünü ve beyaz kuşu hatırlayarak gülümsedi ve yanıt verdi. Chlammy, Sora ve Shiro’nun şansının nerede yattığını Fi’ye açıkladı… şunları fısıldayarak:
“… Temelde tek yapmaları gereken… her zamanki gibi kazanmak.”
Evet, her zamanki gibi… yani hileyle ve blöfle…

Karanlık toprağın derinliklerinde, daracık bir çukurdaydılar; havayı dolduran tek ses metal çınlamalarıydı. Çukur metal parçalarıyla dolup taşmıştı ama tek başına çekiç sallayan küçük bir silüet için fazlasıyla genişti. Aniden ses kesildi ve artık sessizliğe bürünen çukurda ruhsuz bir ses yankılandı:
“… Beni burada bulacağını nereden bildin?”
Küçük silüet—Til—arkasını dönerken kuru bir soru yöneltti. Genç adam, loş ve dar mağaranın tavanına—mavi gökyüzünün az da olsa göründüğü ve içeri güneş ışığının süzüldüğü deliğe—işaret etti. Bu, yanında kız kardeşi ve hizmetçileriyle Sora’ydı. Gözleri tıpkı o gökyüzü gibiydi; gülümseyerek yanıt verdi.

*
“Gökyüzü… Onu görememek canını sıkıyordu, değil mi?”
……
“… Gökyüzünü seviyorum, seviyorum işte… Seviyorum… kuşların uçuşunu izlemeyi seviyorum yani.”
Artık kaçmak istemediğini söylercesine—hayır, artık kaçacak hiçbir yeri kalmadığını…
“O kuşların ne gördüğünü hayal etmek hoşuma gidiyor işte—havada süzülüp benim yapamadığım şeyi sanki çocuk oyuncağıymış gibi yapmalarını izlemek. En azından hayal kurabilmek isterdim… Keşke ben de uçabilseydim…”
Til kabullenmiş gözlerle karanlık gökyüzüne ve beyaz kuşa baktı, sonra tekrar arkasını döndü.
“… Hiçbir şey beceremeyen pis bir köstebek usulü, basit ve kolay bir ruhani teçhizat üretim gösterisinin vakti geldi… yani.”
Daha önce herhangi bir Cüce’nin yapabileceği şeyler hakkında verdiği derse kendisiyle alay ederek değiniyordu. Bu iki gün önceydi. Şimdi mırıldanması, kelimelerden ziyade eylemleriyle göstereceğine işaret ediyordu.
“Önce… var olan mühür ayinlerini bulmak için bir çöp yığınını var gücünle karıştırırsın… ve bulduklarını toplarsın işte.”
Gerçekten de Til’in tek tabanca çekiç darbeleriyle çınlayan bu çukurda, Hardenfell’in en büyük çöplüğünün bir köşesindeydiler.
“Sonra… mühürlerin ne anlama geldiğini ve ne üretebileceğini umutsuzca anlamaya çalışırsın yani…”
Gökyüzünden görünen çukurun dibi hurda ve çöplerle kaplıydı. Til, ne anlama geldiğini kavrayamadıkları mühürlerle süslü bu parçalardan bazılarını tutuyordu. Yenilmiş bir bakışla onlara baktı.
“Ardından her zamanki gibi hiçbir şey anlayamadığın için sızlanır ve birer birer…”
Sözlerinin aksine, aletlerini Sora ve Shiro’nun gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla savurdu—
“… ‘Hayır, böyle değil, şöyle de değil’ diye düşünerek onlarla kurcalayıp durursun… ve hepsi bu kadar işte. Yani eline geçen tek şey bu olur.”
ve—sırıtarak—çukuru dolduran bu çöp yığınında artık yeni bir çöp parçası daha olduğunu gösterdi.
“Sonra şans eseri işe yarayan bir şey elde edene kadar devam edersin… Gördünüz mü? Çok basit, değil mi?”
Sözlerinin ironisini vurgulayarak az önce bitirdiği eşyayı bir kenara fırlattı. Demek böyleydi—burada var olan mühür ayinlerini ayıklıyor… hurdaları… bir araya getiriyor…
Tam da burada, kendi jeolojik katmanını oluşturarak kendi çöp dağını yaratıyordu.
Asla hata yapmayan bir ırkın üyesi olarak doğup sürekli hata yapmak.
Daima ileriye atılan bir ırktan gelip arkada kalmak.
Utanç, hüsran ve başarısızlığa batmış halde memleketinden kaçmış, ülkesinden kaçmış, yetenekli amcasından kaçmıştı. Kaçmış, kaçmış ve kaçmıştı. Ve her şeyden kaçanların varacağı yer işte burasıydı. Koltuğun dediği gibi, kimsenin ihtiyaç duymadığı, canlı bile sayılmayanlar için son durak burasıydı…
“Eğreti evime hoş geldiniz diyelim… Buralara hangi rüzgar attı sizi?”
Til o derin, karanlık zindanda—gidecek hiçbir yeri olmayanların o ıssız yurtsuzluğunda—zayıfça gülümsedi ve sordu:
“Bunu gördükten sonra… hala sizin için bir şey yapmamı istiyor musunuz?”
“……”
Til’in sırtı titremeye devam ediyordu. Sora sessizce tek bir adım öne çıktı.
“Utanç duymadan, kaçmadan yaşamak mı? Saçmalıktan ibaret yani. Çabayla bir dehayı aşmak bu kadar mümkünse, neden birileri çıkıp bunu kanıtlamıyor ki?! Kimse yapamıyor işte—ama kalkıp varış noktalarının bu olduğunu iddia ediyorlar!!”
Bir adım daha. Ve bir tane daha. Til, Sora’nın yaklaşmasından korkmuş gibiydi.
“Ç-çalışıp dursunlar bakalım. Ben bıktım artık, bıktım! Başarısızlıktan gurur duymak mı? Akıl karı değil yani! Kazanamayacağını bile bile deneyip çuvallamanın hiçbir mantığını göremiyorum, göremiyoruum!!”
Arkasını dönmedi. Dönemezdi. Til mazeretleri peş peşe sıralarken titremeye devam ediyordu. Ama…
“Çabanın karşılığı verilirmiş?! Hayallerden bahsetmek hoş güzel de. Ama onlar sadece hayalden ibaret, hayaldennn!!”
Sora’nın tam arkasında bittiğini hissedince en sonunda böyle çığlık attı. Bir sonraki an, Sora abartılı bir şekilde başıyla onaylayıp kükrediğinde neredeyse havaya sıçradı—!
“Aynen öyleeeeeeee!!!”
……
“Açık açık söylüyorum!! Çaba ödüllendirilmez ve yeteneği asla yenemezsin. Gerçek bu!!”
“………… Efendim. Şey, yani… Doğru mu… yani?”
Til, Sora’nın bu beklenmedik onaylaması karşısında donakalmış halde korkuyla arkasını döndü. Şaşkınlıktan yuvalarından fırlayan yuvarlak orikalkum gözlerinin üzerine Sora zarifçe basıp geçti!
“Bizim eski dünyamızda oyunlardaki ve mangalardaki karakterler hep ‘Çaba meyvesini verir’, ‘Çaba yeteneği aşar’ deyip dururlar. Peki neden?! Çünkü hepsi kurgu!! Çünkü var olmayan bir şeyin hikayesini anlatıyorlar!!”
Sora coştukça coşuyor, alev alıyordu! Zafer kazanmışçasına kollarını havaya kaldırdı. Yumrukları ve sesi, her bir maddeyi tek tek açıklarken titriyordu—evet!!
“Ve böylece her şey açıkça ortada! ‘İnsanlar birbirini anlayabilir.’ ‘Bütün insanlar eşittir’! Eğlence dünyasında geveleyip durdukları o tüm laflar, hepsi ama hepsi kurgudan ibaret!! Elimizde olmadıkları için dilediğimiz hayaller onlar. Eğlence sektörü de bu demek değil mi zaten?!”
Eğlence dünyasında gösterdikleri her şeyin kurgu olduğu baştan belliydi! Eğer bunlar bariz birer gerçeklik olsaydı, kimseye eğlenceli gelmezdi. Mesela!!
İnsanların uykusu gelir. Ana karakterlerin bunu tutkuyla savunduğu bir eğlence eseri var mıdır hiç? Muhtemelen yoktur. Neden mi? Çünkü bu çok bariz. Evdeki yastıklarımızdan bile daha aşina olduğumuz bir gerçek bu. Biliyoruz zaten, seni aptal. Paramızı geri ver! Söylemeye bile gerek olmayan bir gerçeği bir aptalın detaylıca tartışmasını hangi aptal izlemek ister ki?!
Eğer eğlence dünyasında böyle tasvir ediliyorsa—bu gerçekte tam tersi olduğunun kanıtıdır, ve bu yüzden—!!
“‘Gerçek dostluk’! ‘Gerçek aşk’! ‘Bütün kızların peşinden koştuğu o adam’!! Bunların hepsi doğası gereği kurgudur. Bu zaten apaçık ortada olmalı!!”
“…… Şey. Yani… Ben, pek emin… değilim, sanki…?”
Umuda kalan son kırıntılarıyla tutunan Shiro araya girdi, ancak Sora onu acımasızca susturdu!
“Bu bir kurgu!! Dostluklar yıkılır. Gerçek aşk bir enkaza dönüşür! Bütün kızların peşinden koştuğu o adam bıçaklanır. Gerçeklik budur. Yani, burada bir seçim yapman gerek; ya kurguya sığınırsın ya da bıçaklanıp gerçeklik sahnesinden inersin. Ama her neyse—!!”
Umudu ortadan ikiye yardı ve yeniden Til’in gözlerinin içine baktı—
“Til, kesinlikle haklısın. Kazanamayacağın bir oyunda çabalamak mı? Zırvalık. Aklı başında olan herkes kaçardı.”
diyerek kızın söylediklerini onayladı.
“Sadece çabalayarak en harika Cüceyi yenmek mi? Hem de en kötü Cüceyken? Yok daha neler.”
“……! … Efendim. Aynen dediğiniz gibi, öyledir.”
Soluk mavi gözleri kafa karışıklığı içinde ona katılıyordu, içlerindeki ateş kırılgan bir şekilde dalgalanıyordu; Sora’nın çok iyi bildiği gözlerdi bunlar. Til, gözlerinin Sora’nın onayı yüzünden bulutlandığını fark etmiş gibi görünmüyordu…
“Eğer çabalamak en zayıfların dâhileri yenmesi için yeterliyse—o zaman dâhiler de biraz çabalayıp kıçınıza tekmeyi basabilir, değil mi?!”
“Efendim! Tam olarak böyledir, öyledir!! Çaba gösteren bir dâhiye yetişmek imkânsızdır, öyledir!!”
Sora konuşmaya devam ederken başını hızla salladı.
Ancak kendi gökyüzüne bakarken gözlerinde titreşen ateşi ya da içinde gürleyerek canlanan umut kıvılcımını fark etmemiş gibiydi…
“Vücudunu bilek güreşinde bir Werebeast’i yenecek kadar eğitebilir misin?! Gözlerini Ruhları görecek kadar eğitebilir misin?! Eğer böylesi bir çabanın gerçekten işe yarayacağını düşünüyorsan—git kaslarını geliştir ve bir gorili alt et!! Hepimiz sadece insanız, öyle mi? Tüm saygımla söylüyorum, bu tam bir safsata!! Hiçbir insan sadece bir insan değildir! Eğer bu tür zırvalıkların seni bir yere vardıracağını sanıyorsan, bak, hepimiz sadece canlı varlıklarız, tamam mı? O zaman sen de o çabayı göster ve evrim geçir de bir ateşböceği gibi kıçından ışık saç!!”
“Evet, evet!! Işık saçmak—pırıl pırıl!! Kulağa biraz sevimli bile geliyor, öyledir!”
“Eğer bizi de şu güçlü olanlarla aynı kefeye koyacaksanız, onlara söyleyeceğimiz tek şey şudur: Fuck you!!”
“Evet, evet! Fak-yu! … Fak-yu ne demek?!”
Til, Sora’nın konuşmasının yarattığı muazzam coşkuyla ağlayarak selam durdu. Ancak Sora hızla arkasını döndü. Sadece Shiro ve Jibril onun şeytani bir gülümsemeyle çarpılmış yüzünü gördü. Ve artık kimse buna şaşırmıyordu…
Doğuştan güçlü olanları çabayla alt etmek mi? Zırvalık.
Ne kadar çabalarsa çabalasın—asla kız kardeşi gibi olamazdı. Bunu herkesten daha iyi biliyordu—ve işte bu yüzden herkesten çok, bu tür geleneksel stratejileri aşağılayarak yaşamıştı… Onlar onu tanıyordu, bu yüzden bunu biliyorlardı. Temel soru şuydu:
Neden kendi gücünle kazanmak zorundaydın ki…?

O gaddarca gülümsemenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Sessizliklerini koruyup Sora’nın bu tiyatrosunu izlemeye koyuldular. Derken Sora birden arkasını dönüp yeniden Til’le yüzleşti ve diyaloğu başlattı!!
“Sana soruyorum, Til! Büyüsüz bir dövüşte bir Werebeast’i alt edebilir misin?!”
“Edemem efendim, edemem! Hiçbir şekilde edemem!! Yapamam, edemem!!”
“Ve sana soruyorum, Til! Satrançta bir Exmachina’yı yenebilir misin?!”
“Hayır efendim! Hayır, hayır, imkânı yok efendim!!”
“O zaman şunu sorayım sana, Til! Ruh silahlarının en büyük üstadı Veig’i alt edebilir misin?!”
“Emredersiniz! Ya ölüm ya kalım! Kattiyen hayır!! Kesinlikle hayır!!”
Til, Sora’nın sorularını tam bir asker selamı vererek tutkuyla yanıtladı!
Çek, çek, çek…
“Bakalım, puanın… Sıfır. Peki bu sorulara yanlış cevap veren bilmişlerin cezası nedir?”


“… Cinsel taciz… Shiro ikramıyla… artı… bir fotoğraf…”
Til’i, muzip bir şaka tezgâhlamış çocuklar gibi duran rahat tavırlı Sora ile Shiro’nun sinir bozucu tebessümleri karşıladı. Til, üç gün önce maruz kaldığı taciz yüzünden kızarmayı bile unutmuş bir hâlde öylece kalakaldı. Fakat Sora’nın bir sonraki sözleri—
“Bütün soruların doğru cevabı ‘evet’tir… Bu sadece gerçeklik. Sadece yalın bir hakikat.”
“!!!”

Til’e, istese de istemese de, şu an kendisini delip geçen o iki çift gözün kime ait olduğunu hatırlattı. Yıldırım çarpmışçasına titreyerek duruyordu. Evet… Çabayla aşılamayacak o yetenekleri—üstün ırkları her zaman alt etmiş ve bozguna uğratmışlardı. Şimdi de Veig’i yeneceklerinin sözünü veriyorlardı. Hayır, tıpkı önceki zaferlerinde olduğu gibi, zaten kazanmış olduklarıyla övünüyorlardı. Onlar Sora ve Shiro’ydu—『 』… daha büyük yeteneklere sahip olanları—hatta tanrısal varlıkları bile tamamen yok etmenin mümkün olduğunun yaşayan birer kanıtı olan sıradan insanlardı.
“Til… En aşağılık olanın kendin olduğunu iddia ederken kime hitap ettiğinin farkında mısın?”
“… Bizler daha önce hiç görülmemiş… kelimenin tam anlamıyla eşi benzeri görülmemiş pislikleriz… İşte biz, böyleyiz…”
Til’i hesaba çekerken sergiledikleri o (açıklanamaz) tanrısal varlığın vakarı, Til ve Jibril’e satır aralarındaki mesajı sanki kulaklarıyla duyuyorlarmış hissi vererek yutkunmalarına neden oldu…
Haddinizi bilin, ey güçlüler. Gerinin. Caka satın.
Şunu da bilin ki, ne kadar sürünürseniz ya da kıvranırsanız kıvranın, bizim derinliklerimize asla ulaşamayacaksınız.
“Bir gorili yenebilirsin, değil mi?! Ruhları görebiliyorsun, ayrıca her şeyden önce—!!”
Evet, herkesten çok burunlarının dikine bakıp herkesi aşağı gören o ikili, azametle haykırdı!
“Dışarı tek başına çıkıp insanlarla tek başına konuşabiliyorsun!! Sadece bu bile seni bizden katbekat daha güçlü kılmaya yeter. Bir tarafların kalkmasın!!”
“… Biz tek başımıza, nefes bile zor alıyoruz, sen de kalkmış daha kötü olduğunu mu sanıyorsun…? Fırın dolusu ekmek yemen gerek, küçük hanım…”
“A-aynen dediğiniz gibi, öyledir ama, şey, ııı! B-ben seksendört yaşındayım—yani sizden büyüğüm—”
“Gaaah!! Sırf tam benlik bir tipsin diye sana müsamaha gösterecek değilim!! Neden başkasının kadın kahramanının rotasını açmak zorunda olayım ki? Hiç mantıklı değil! Şimdi sana cehennem gibi bir Spartalı eğitimi çekeceğiz. Hazır mısın?!”
Sora, Til’den gelecek hiçbir itirazı kabul etmeyeceğini kendi kendine ilan etti. Onlar en zayıf ve en aşağılık ırka aittiler. Ve onların içinde de diptekilerin en dibinin en seçkin dibiydiler.
“En aşağılık unvanının hakiki sahipleri olan bizlerin, yani 『 』’in nasıl galip geldiğini ve galip gelmeye devam ettiğini bilmek istersin belki de… Bizimkiyle yarışacak bir zayıflıkla övünmeye bu kadar kararlıysan, işi uç noktalara taşımak niyetindeysen—pekala o zaman. Kulaklarını kabart, dinle ve öğren…”
Sora, Til’i asıl şeyin ne olduğu, en zayıf olmanın gerçekten ne anlama geldiği konusunda aydınlatmaya hazır bir şekilde haince gülümsedi. Uçurumun zirvesini, sadece çabayla asla üstesinden gelinemeyecek yetenekleri alt etmenin sırrını açığa çıkarmaya hazırdı. Dirseklerini yanlarına dayayıp avuçlarını yukarı kaldırdı ve bir fatih edasıyla kehanette bulundu. Şöyle dedi!!!

“Onları hileyle alt edersin…!”

……
“Aynen öyle!! Onları sırtlarından bıçaklarsın, bakmadıkları anda vurursun, kendi arkadaşlarına ateş ettirirsin, zehirlersin, kuyularını kazarsın ve tuzaklara düşürürsün!!”
Ah, kurgusal hikâyeler bize Kötülüğün asla kazanamayacağını söyler… Ne var ki, ne yazık ki gerçekte kötülük daima kazanır!!
“Güçlü olanı analiz eder, inceler, sömürür, taklit edersin—kazandığın sürece ne yaptığının hiçbir önemi yoktur. Anladın mı?!”
“………… Şey… Sanırım… anladım…”
Sora, eğlence dünyasının terimleriyle söylemek gerekirse, katledilmeye mahkûm bir iblis kralınkini andıran kötücül bir tebessümle yüzünü buruşturarak konuşmasını bitirdi. Til, kötülüğün bu denli görkemle övüldüğünü duyunca afalladı ancak Sora onun yanından geçip gitmeye devam etti.
“Aynen öyle, hile yaparsın. Bunu tek bir kelimeyle şereflendirmem gerekirse—”
Sora hurda yığınından tek bir nesne alıp arkasına döndü. Şimdi sakince gülümseyerek, az önce övgüler dizdiği kötülüğün zirvesini göklere çıkardı. Buna belki… bilgelik dersin. Veya belki hesap kitap. Ya da öğrenme. Veya derin düşünme.
Yani en nihayetinde, teori. Her türlü taktik ve stratejinin atası olan o akademik sistem—
“…… Buna… zekâ denir…”
Gerçekten de—insan zayıflığının doğası tam olarak buydu. İnsanlar böyle yaşardı ve tıpkı kendisi gibi aşağılık durumuyla gurur duyan o pasaklı köstebek kılıklı kızın tüm bu zaman boyunca üst üste yığdığı şey de tam olarak buydu. Evet—doğuştan güçlü olanları sadece saf çabayla alt etmek imkânsızdı. İşte bu yüzden, tıpkı Sora’nın şu an elinde tuttuğu, pek çok başarısızlıktan biri olarak tanımlanan nesne ve üzerindeki bariz biçimde tuhaf oymayla örneklendiği gibi:
“Tıpkı şimdiye kadar yaptığın gibi, hile üstüne hile yığarak kazanırsın.”
Karanlıkta el yordamıyla ilerleyerek. Düşündün, çıkarım yaptın, gözlemledin, güçlülerin prensiplerini yamayıp bir araya getirdin. Çaresizce tutunacak bir dal arayarak. Kocaman bir dağ biriktirene kadar başarısız oldun ve acı çektin. Sora bunun nereye çıktığını biliyordu—zafere. Bu yüzden sırıtarak konuştu.
Temelde—en başta:
Neden illa kendi gücünle kazanmak zorundaydın ki…?
Mutlak bir yeteneği alt etmek—bir Flügel’i yenmek istiyorsan:
“Mesela Jibril’den kaçmak için başkalarına bel bağlama şeklin. ”

“Ayy. Aaa, şey—ııı, şey! Ö-ö-öyle d-değildi, valla değildi!!”
Sora elindeki nesneyi Jibril’e fırlattı; Til de nihayet onun ne olduğunu anlamış gibiydi. Havada yakalamak için çaresizce ileri atıldı ama hamlesi boşa bir dalışla sonuçlandı.
“Aaaa…? Bu… bir Elf mühür ayini değil mi?”
“Hayııır!! Lütfen bakmayın, yalvarırım bakmayın, off noluuur!!”
Jibril, metal yığınına balıklama dalmış hâlde duran Til’in yalvarışlarına aldırış etmeden, nesneyi herkesten önce kapmak için ışınlanıverdi.
Sadece var olan mühürleri alelacele bir araya getirmişti. Pekala, kulağa gayet mantıklı geliyordu. Mekanik bir saatten çok daha hassas makinelerdeki entegre devrelerden bile karmaşık mühürleri öylece devşirivermek mi?
Sadece sezgilerle inşa edilmiş nesneler mi?
Tek bir teori kırıntısı bile olmadan hem de?
“Anlıyorum… Demek Elflerden bu kadar nefret etmenize rağmen onların teorik sistemini kullandınız…”
“Ayyy, duymuyorum ki, duymuyooorum. Ölmek istiyo—şaka şaka, ölmek istemiyorum, istemiyooorum.”
Doğru ya. Teorik bir sistemi olan Elf mühür ayinlerini yamaması yeterliydi. Bu da Til’in, Fiel’in büyüsünü daha fırlatılmadan önce tespit edecek kadar şeyi nasıl bildiğini açıklıyordu. Ancak Jibril’in gözleri hâlen onun kendi elinden nasıl kaçabildiğini sorguluyordu.
“Hey, Jibril. Madem Elf ayinlerini kullanacak…”
“… başkalarınınkini… kullanmaması için… hiçbir sebep yok, değil mi…?”
Büyü, Sora ve Shiro’nun uzmanlık alanı değildi… Bu zırvalıktan anlamıyorlardı bile. Ancak bu durumda, dolaylı kanıtlardan parçaları birleştirmek bilhassa kolaydı. İkisi de sırıttı. Ne de olsa öbür dünyaya göçmek dışında Jibril’den kaçmanın pek fazla yolu yoktu. Bunlardan biri, yine Til’in henüz kullanılmadan önce çözdüğü bir ayin olabilirdi. Ve bu ayini kazıyabileceği tek an, yer altındayken… evet…
“Mesela Hardenfell başkentinin üzerine çıkmak için ilk dokuduğun ışınlanma ayini, Jibril. ”

Ona sırf bu yüzden oraya ışınlanmasını emretmişlerdi, bunu demek istiyorlardı. Fakat bu durumda bu demektir ki—!
Bu gerçek karşısında Jibril’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
Til, çekicinin üzerine bir Flügel ayinini kazıyıp onu ışınlanmak için kullanarak kaçmıştı…
“Akılalmaz! Öylece kopyalamak mümkün değil—hayır, her şeyden önce, sanal olmayan bir ışınlanma gerçekleştirmek—bir mühür olarak ifade edilebilse bile bir Cücenin sahip olduğu ruh miktarıyla çalışmaz ki—bu tamamen anlamsız!”
“Evet. Güçlendirme de tam olarak bunun için var, değil mi? Til güçlendirme yapmadan tek bir büyü bile kullanamıyor. ”

Jibril, Sora’nın ima etmek istediği şeyi kavradı ve bu defa gerçekten nutku tutuldu.
Doğru, normal bir Cüce için bu muhtemelen anlamsız ve imkânsız bir şey olurdu.
Ancak normal bir Cüce olmayan Til için bu hem son derece doğal hem de tamamen mümkündü.
“Biz de normal olmadığımıza göre, bize karşı kullanmak için epey anlamlı bir numara, değil mi?”
Sora, hurda yığınından dışarı fırlamış duran o kalçaya sevecen bir edayla seslendi.
“Hey, hiçbir şey yapamadığı konusundaki sarsılmaz inancıyla övünüp duran pasaklı küçük köstebek.”
Tüm Cücelerin en yücesini—Veig’i—yenmek için, tüm Cücelerin en aşağılığına—Til’e—ihtiyaçları vardı. Doğru ya…
Ucuz numaralar olmadan hiçbir şey beceremediği gerçeğiyle dolup taşan bir özgüvenle böbürlenirdi. Anlamsız çabalardan kaçardı—buna rağmen…
“Bunca şeye rağmen—ruhani kolunu neden göğe bakacak şekilde inşa ettin?”
“!!”

Nefesi kesilen kalçası yerinden sıçradı. Til tereddütle yüzünü hurdaların arasından çıkardı. Ardından, bocalayıp bükülerek, endişeyle kaşlarını çatarak doğrudan Sora’nın gözlerinin içine baktı. Kendi gözleri iki gün öncekiyle aynıydı; aynı bakış. Ve yine aynı şekilde sordu:
“… Ben de… sizinle… gelebilir miyim…?”
Gerçekten de—
“Ben… pasaklı küçük bir köstebekten ibaretim. Elf ayinlerini kullanmak gibi berbat, korkunç bir suça ellerimi bulaştırmadan hiçbir şey yapamam. Ne aklım var ne cesaretim ne de yüreğim—tüyü çıkmamış cascavlak bir köstebeğim ben.”
Til’in gözleri Sora’nın gözlerindeki karanlığa kilitlendiğinde; kararsız, zayıf, korkmuş ve kırılgan ama büyük bir inançla… kendi aşağılığına inanarak—şöyle sormuştu:
“Bunca şeye rağmen… benim de—sizin gibi uçmam mümkün mü…?”
Soluk mavi bir alevle ışıldayan orihalkum gözleri—Beni terk edecek misiniz? diye sormuyordu. Ya da: Yanınızda bulunmamın bir değeri var mı? Aksine: Yapabileceğim bir şey var mı?
Bakışlarının sorduğu şey tam olarak bu gibi görünüyordu. Til umutla gökyüzüne bakıp sorarken bunun kendisi bile farkında değildi:
“Benim de—bir tavuktan daha fazlası olmam mümkün mü…?”
Şef; amcası; doğuştan gelen yetenekleri; ruhani kollar—verilen sözler…
Kaçtığı, sırtını döndüğü her şeyle yüzleşip kazanabilir miydi?
Sora ve Shiro gibi olabileceğine inanabilir miydi?
Uçamayan bir kuş olmasına rağmen yine de uçabilir miydi…?

Soluk mavi gözlerinde kırmızıdan bile kor bir sıcaklıkla kıvılcımlanan ateş kükrüyordu: Bunu kabul etmeyeceğim—ve asla teslim olmayacağım! Sora, Veig’in o gün işleri nasıl böldüğünü hatırlayıp hafifçe kıkırdadı.
Aynen öyle evlat. Sadece tadını çıkara çıkara yenip bitirilmen gerekiyor.
Yalvar, öyle bir uçuracağız ki seni…
“Evet, Cüce fikirleri mükemmel birer ibretlik örnek. Sonuçta… sadece yarı yarıya haklılar.”
Ve Sora, yılışık bir sırıtışla cevabını verirken Veig’in üslubunu takındı.
“Aynen öyle evlat, hiç kaçarı yok.”
Til’in gözlerindeki umut bir anda hayal kırıklığıyla bulutlandı, fakat—
“Yani, biz de yapamayız. Tavuk tavuktur. Uçmak için ne kadar hile yaparsak yapalım, kuşa dönüşemeyiz. Ancak…”
Sora nazikçe gülümsedi, elini uzattı ve devam etti.
“… Kazanmak için yalvarırsan, kuşlardan bile yükseğe, bizimle birlikte fırlayıp gitmene yardım ederiz.”
Til’in gözleri titredi; elleri korku ve hayranlığın, umut ve huzursuzluğun karmaşasıyla sarsılıyordu. Bakışları Sora’nın karanlığı ile gökyüzünün kelimenin tam anlamıyla gerçek maviliği arasında gidip geldi. Sonunda kararını verdi ve neşeyle o karanlık gökyüzünü kavradı. Artık en ufak bir tereddüdü kalmamıştı.
“Pekala öyleyse!! Şey, ne kadar lezzetli olduğuma kefil olamam ama sizinle birlikte göklere fırlamaya seve seve varım, varım işte!!”
“Tamam, lafımı yanlış seçtim!! Veig haklıymış, bakire biriyle bu işe girilmezmiş, o yüzden soyunmayı kes artık! Yahu, ‘tadını çıkara çıkara yenilmek’ bu işin bir parçası değil tamam mı—oğlum, bu kız ne güçlüymüş böyle! Biri şunu durdurmama yardım etsin, alo?!”
Hazır mısın? İşte bekaretim. Al bakalım, şerefsiz—!! Yüzü kıpkırmızı kesilen Til hiç düşünmeden kıyafetlerini yırtıp çıkarmaya başlayınca, Sora takviye kuvvet çağırmak zorunda kaldı. Ne var ki—
“… Sorun değil… Eşleşme zaten belli… Engel olunması kaçınılmaz… En kötü ihtimalle… sadece ucu girecek… ve sonra… bir emsal oluşacak… ki bu da… işime gelir… buna katlanabilirim…”
“Madem Lord Shiro böyle buyurdu, o halde bana düşen yalnızca minyatür formumda kenarda beklemektir… Geh-heh, geh-heh-hehhh…”
çoktan bir sonraki savaşa odaklanmış olan o keskin gözlü küçük stratejistler tarafından acımasızca kaderine terk edilmişti.

……

“B-bunu gerçekten sökecek misiniz?! Tarihi bir mülktür bu, mülktür işte!!”
“Ha? Tarihi bir külfet demek istemedin mi? Kurallar bu şehirdeki her şeyi ödünç alabileceğimizi söylüyor, değil mi?”
“… Yani bu da demek oluyor ki… şunları da, bunları da ödünç alabiliriz… hiiiç sorun yok…”
“Veig’i alt etmek için tepe tepe kullanacağız! Hazır el atmışken ortadan da kaldırmış oluruz! Bir taşla iki kuş, değil mi?!”
“O zaman ödünç almış olmuyorsunuz ki?! Geri vermeye niyetiniz yoksa ödünç almak dediğiniz şey hırsızlığın kibarlaştırılmış halidir, öyleee!!”
“Ve şimdi Efendim, tüm bunları uzun kulağın beklediği tesise nakledebiliriz—”
……


Ve sonra… …ne zamandan beri böyleydi ki?

Sora aniden hoş bir sıcaklık hissetti ve sanki çok uzaklardan geliyormuşçasına Shiro’nun sesini duydu…
“… Ağabey… Çok uzun süre düşündüm… ve sonunda… buldum… cevabı.”
Uyuya mı kalmıştı? Yoksa hâlâ uyuyor muydu…?
Karanlıkta, Shiro konuşmaya devam ederken duyuları bulanık bir bilincin içinde süzülüyordu…
“… Veig x Til… bayrağı… çoktan dikildi… değil mi…?”
…ve Sora yavaşça, isteksizce gerçeği kabullendi: Ah. Ama.
“… Ağabey x Shiro… ilerlemeli… Ama içerik kuralları… çetrefilliydi.”
Shiro’nun sesi neşeli geliyordu—ve her nasılsa, zihninde yerli yerine oturan bir şeyler Sora’yı dehşetle gerdirdi.
“… Ama Til, bana… bir ipucu verdi… buldum… cevabı!”
Derken Sora aniden—

“… Böyle yaparsam… görebilirsin!! Dokunabilirsin de… Hem bu kadarı kabul edilebilir… değil mi?!”
“Ne, Shiro’nun eteğinin altında mıyım ben?! Zifiri karanlık, hiçbir şey göremiyorum; oğlum neler oluyor lan?!”
Hışş. Hışşşt…!
Yüzüne bastırılan o sıcaklık, kızın karnından geliyordu. Sora alelacele yüzünü dışarı çekmeye çalıştı. Fakat karanlıktan kurtulduktan sonra bile etraf hâlâ bulanık ve sallantılı görünüyordu—

“…… Ehe-hehh… Ağabey… Nasıl… hoşuna gitti mi? Tahrik oldun… mu?”

“—Shiro?! … Hadi canım, sakın söyleme, alkol mü bu…? İkimiz de reşit değiliz daha…”
Shiro aniden sızıp kalınca Sora, yüzü kızarmış ve sarhoş olduğu her halinden belli olan Shiro’yu düşmeden yakalamak için alelacele ileri atıldı.
Harbi neler oluyor lan? Diye bağırmak istedi ama kafasındaki sis bulutunun ortasında elinden gelen tek şey bunu inlemek oldu.
Etrafına bakındı; bir meyhanenin içi gibi görünen bir yerdeydi. Anlaşılan Shiro, eteğini onun üzerine geçirmek için tezgahın üstüne çıkmıştı. Köpüklü bir sıvıyla dolu iki bardak duruyordu; nereden baksan biraya benziyordu — konu Cüceler olunca belki de ale mi demeliydi? Cüceler, steampunk unsurları barındıran bir fantezi oyunundan fırlamış gibi duran bu sahnede neşeyle demlenip eğleniyordu. Ancak tüm bu patırtı ve manzaralar ona korkunç derecede uzak geliyordu… Sisli kafasında bir ses yankılandı—
“Endişelenme, bu ruh yağı benim kendi imalatım. Onu asla alkol gibi bulaşık suyuyla seyreltmem.”
Ses, yanında oturup kendi bardağını tepesine diken yabancı bir ihtiyardan gelmişti.
Her yerde görebileceğiniz ama aynı zamanda hiçbir yerde rastlayamayacağınız türden bir adamdı. Yine de Sora, nedense adamın gözlerini daha önce bir yerden hatırladığını hissetti. Şüphesi iyice derinleşti.
Kimdi bu adam? Ya da daha doğrusu…
“Senin gibi bir insan için biraz fazla ruhani kaçtı galiba. Ama güzel, değil mi?”
Göğsünde uyuyan Shiro dışında hiçbir şey gerçek gibi gelmiyordu…
Ne oluyordu böyle……?
“Eee? Hikayenin geri kalanına ne oldu? Anlatmayacak mısın?”
Geri kalanı mı… Hangi hikayenin…? Yani… ben… burada ne…… yapıyorum ki……?
“Sizin dünyanızın hikayesi. Devamı yok mu?”
Ha, doğru ya… Tabii ya… Sanırım ondan bahsediyordum…
Sora, gerçeklik hissiyle birlikte şüphelerinin de silinip gittiğini hissetti ve nedense bu ona gayet mantıklı geldi. Bardağından büyük bir yudum aldı.
“Ahhh… Nerede kalmıştım ben…? Ne kadar berbat bir yer olduğunu anlatmış mıydım?”
“Anlattın. O kısmını dinledim.”
“Benim gibi aptallarla dolu, kâbus gibi bir distopya olduğunu söylemiş miydim?”
“O kısmı üç kere falan dinledim.”
“Ha, tamam. Hikaye bundan ibaret o zaman. Hepsi bu kadar… Kahretsin, bu çok iyiymiş… Biraz daha versene.”
Sora, bu iki cümlenin o dünyayı özetlediği kanaatine vardı. Adam, Sora’nın boş bardağına “ruh yağı” denen o şeyden doldururken konuştu—
“‘Ama en azından bu adamlardan daha fazla umutları var,’ demiştin. Sözü nereye getirecektin?”
Ben öyle mi dedim? Ben mi…? Gerçekten sarhoş olmuşum galiba… Bayağı bayağı içkiymiş bu… Sızmak üzere olan zihninde bir şüphe kırıntısı belirir gibi oldu ama—

“… Aah… Doğğğru ya, hepsi birer aptaldı. Tek bildikleri çuvallamaktı. En azından yanlış yolları bilerek seçtiklerini söyleselerdi bari… Umutsuz bir vakanın koyduğu kurallarla yönetilen bir dünya işte…”
bardağını diktiği anda bu düşünceler de akıp gitti. Sora konuyu orada kapatıp tezgahın üzerine yığıldı. Göğsündeki Shiro’nun sıcaklığı dışında hâlâ hiçbir şey net değildi. Aklına öylesine bir düşünce geldi…
Evet. Üst üste hatalar yapan, aptallardan oluşan bir ırk.
Başarısızlıklardan, hatalardan ve yanlışlardan inşa edilmiş o canım eski dünyam.
O kadar çok hata yaptılar ki sonunda hata yapmaktan korkar hale geldiler…
ve yapılabilecek en berbat hatayı yaptılar:
Bir daha asla hata yapmamaları gerektiğini öğrenmek…
Kötü bir şakadan ibaretti.
Bu bir hata olabilir, dediler, bu yüzden
neyin hata olmayabileceğini bile,
daha onun bir hata olduğunu anlamadan önce yok etmek zorunda kaldılar.
Neydi ki hata…? Bunu bilsek en başında hata yapmazdık zaten… değil mi?
“Ah… ama evet. Sırf bu yüzden… sizden daha fazla umutları olabilir işte,” diyen Sora, başını tezgahtan kaldırırken sırıttığını hissetti.
“… En azından kendilerini böyle bir yere kapatacaklarını sanmıyorum.”
Bu adamlar ta Büyük Savaş zamanında uçan savaş gemileri, tüm kıtaları yerle bir edebilecek bombalar üretmişlerdi.
Ve altı bin yıl sonra, varabildikleri tek nokta bu olmuştu…
Oldukça ironik ama insanın kendi zararına olacak kadar zeki olması diye bir şey vardı. Sadece mantığını kullanarak tam da hayal ettiğin şeyi yaratmak—bak işte… bunun olayı şuydu ki—
kendi hayal gücünün ötesine asla geçemezdin, anlıyor musun?


“… Demedin mi… boktan bir dünya olduğunu?”
Adam, onun umut ve kararlılık dolu gülümsemesine kaşlarını çattı.
“Mmm? Ha… Evet, o dünyanın da kurallarının da kıçımı öpsün… Ama ben sadece dünyadan bahsediyorum, anlıyor musun? Buraaada ne yazdığını görmüyor musun?! … Hık…”
Ruh sarhoşu, üzerinde “I PPL” yazan tişörtünü sergiledi.

“‘İnsanları seviyorum’ ha… Böyle aşkını haykırarak dolaşmaktan utanmıyor musun hiç?”
Yüzüme vurunca bir tuhaf oldu harbi, kes şunu artık. Sora sırıtarak yanıt verdi, sonra utangaçça kızarıp bakışlarını kaçırdı.
“İnsanlar hiç değişmez. Hata yapmaya devam edecekler… Dünyanın içine etmeye, kuralların altını üstüne getirmeye devam edecekler.”
Yine her zamanki gibi çirkin bir şekilde gerçekleşeceğini düşünse de zihninde aşağı yukarı böyle canlanıyordu.
Eski dünyası. Dünya—altı bin yıl sonra…
MS 8000’lerin ötesi… seksen birinci yüzyıl… Hımm…
O kadar uzaktı ki hayal bile edemiyordu. Neyse, her neyse. O dünya hiçbir şekilde bir bilimkurgu hikayesi olarak rafa kaldırılmayacaktı. Ya bir uzay operası olacaktı ya da kıyamet sonrası diye nitelendirilemeyecek kadar akıl almaz bir medeniyeti yeniden inşa etme gösterisi.
Ve… eh, insanları tanıdığı kadarıyla ikincisi daha olası görünüyordu. Ama buradaki insanlar—yani Imanity—gibi, onlar da ruhlarını öyle kolay teslim etmezdi. Yani. Sora o uzaktaki insanları düşündü ve gülümseyerek olasılıklardan birini yüksek sesle ilan etti.
“Aptalca bir hata yüzünden kendi ana gezegenlerini, hatta belki Güneş Sistemi’ni—yok yok, belki de koca evreni havaya uçurabilirler.”
Sonra da istemeye istemeye yeni otlaklar aramaya koyulurlardı—tıpkı Disboard gibi.
“Sonra da ‘dünyalar arası seyahat’ ile buraya damlarlardı, ‘Selam gençler…’ der gibi… Ha-ha!! Bak şimdiden görebiliyorum. ”


Disboard’un tüm ırklarını fersah fersah geride bırakacaklardı. İyi ya da kötü, hiç kimsenin—insanların kendilerinin bile—hayal dahi edemeyeceği bir yerde olacaklardı. Kendinden emin kahkahasına kapılarak… Sora süzülüp gitmeye başladı…… ve başka bir kahkaha… onu takip ediyor gibiydi.

“Gah-ha-ha-haaaa!! Büyük düşünüyorsun, velet. Zır delilik bu. Bayıldım buna.”
Adamın gözden kayboluşunu izlerken ve sesini duyarken Sora düşündü—
“Aynen dediğin gibi. Dünyanızı mirasyedi bir hovarda gibi harcayıp bitirebilirsiniz. Kırın, eritin, yakıt yapın, işleyin.”
Kim bu…? Düzeltme:
Bu da neydi böyle…?
“Babanız ne düşünüyordu bilmem ama anne babasını aşmak bir evladın borcudur. Uzayın canına okuyacaksınız ha. Muhteşem. Uslu bir evlat olup onu, akıllarının ucundan bile geçmeyecek bir şekle sokarak geri vermelisiniz.”
Her yerde karşılaşabileceğiniz ama aslında hiçbir yerde rastlayamayacağınız türden bir adamdı—daha doğrusu, bir adam bile değildi. Yine de Sora bir şekilde o gözleri daha önce gördüğünü hissetti… ve şimdi nerede gördüğünü hatırlamıştı.
Kutsal Dökümhane…
Gözleri tıpkı o ilahi ateş sütunuydu… Hayır—o, o varlığın ta kendisiydi. Ve adam devam etti—
“Eee. Böyle çocuklar yetiştirmek için ne yapmak lazım? Bana da kendi çocuklarımı nasıl yetiştireceğime dair ufak bir ipucu versene?”
Ha. Ah-ha-ha-haa!! Ben ne bileyim…?

“Gidip bir de bunu soracak kadar uslu olduğun için çocukların böyle oluyor ya zaten, değil mi ‘Baba’?”


Ve sonra… ne zamandan beri böyleydi?

“…… Efen… Efendim?! Lütfen cevap verin, lütfen! Efendim!!”
Sora kendisine seslenen feryat dolu sesi aniden tanıyıp gözlerini açtı…
“Ah, Efendim, güvendesiniz! Patlamayı tecrit etmek için hızlı davrandım ama en kötüsünden korkmuştum!!”
Haç işaretleri ve gözyaşlarıyla dolu kehribar rengi gözler, rahatlama dolu bir tebessümle aydınlandı. Sora içinden düşündü:
Hmm… Az önce ne oldu? Neredeyim ben…?
Bilinci yavaş yavaş yerine oturdu ama yine de şaşkınlığından sıyrılamadı. Etrafına bakındı.
Korkunç bir manzaraydı.
“… Ahhh, anlıyorum… Demek ölümden dönmek böyle bir şeymiş… Pek her gün karşılaşılacak türden bir şey değil…”
Shiro da aynı şekilde uyanıp etrafına bakındı ve birbirlerine sarıldılar. Sonunda her şeyi hatırladılar. Soğuk terler dökmeye ve zoraki tebessümler savurmaya başladılar.
Fiel’ın kontrol odasından izledikleri tesisti—daha doğrusu eskiden tesisti. Görünüşe göre Jibril’in koruması sayesinde tesis, geride tek bir iz bile kalmadan sırra kadem basmıştı. Hile yapmışlardı—ki bilimin temeli de tam olarak buydu. Bu, Sora ile Shiro’nun yaptığı küçük bir deneyin sonucuydu. Doğru ya:
“Ben size söylemiştim, söylemiştim!! Tam bir fiyaskoydu işte!!”
Til bu deneyi Sora ve Shiro’nun emriyle gerçekleştirmişti. Deney ise—sergilenen E-bombasından özü çekip çıkarmak ve Lóni Drauvnir’in “büyük göğüs özü” için kullanılan mühürün birebir aynısını kazımaktı.
Temel öz farklı bir kavrama aitti. Dört bir yandan üzerlerine yağmur gibi yağan sesler, aynı sahte mühürü uygulamanın anlamsız olduğunu söylüyordu. Ama ikisi bunu cesurca görmezden gelmişti. Denemeden bilemezsin mantığı işte. Sora ile Shiro içgüdülerine uydu ve sonuç—
“Başarısızlık mı? Buna başarısızlık mı diyorsun? Bu muazzam bir başarıydı!! Ha-haaa!”
“… Tam hayal ettiğimiz gibi… sonuç, hiç hayal etmediğimiz gibi oldu… Güzel…”
“Buna başarı diyorsanız, ben hayatım boyunca başarıdan başka bir şey elde etmemişim demektir!”
Sora ile Shiro neşeli sırıtmalarla yanıt verirken Til gözyaşları içinde karşılık verdi.
“Aynen öyle. Til, daha önce sadece iki kişinin görebildiği ilahi alemin kapısını az önce araladın.”
Evet—Sora, ağızları açık kalan Fiel, Chlammy veya kendine gelen Jibril’in bile inanamadığı bu yıkıcı sonuca değil, yan etkisine sırıtıyordu.
Biri bir zamanlar başarısızlığın başarıya götüren şey olduğunu söylemişti… Amann, her neyse. Hiç başarısız olmamış bir ırk muhtemelen bunu duymamıştır bile.
“Hayatındaki tüm başarısızlıklar, Til—şu an, tam da bu anda başarıya dönüştü.”
Başarı, sadece yolunu kaybetmenin bir yan ürünüydü. Başarısızlığı süsleyip püslemek için uydurulmuş havalı bir isimden ibaretti.
“Kimin yanlış yaptığını… ve neyin başarısızlık olduğunu kimse söyleyemez.”
Evet, kimse söyleyemezdi:
Gerçekten yanlış mıydı? Gerçekten bir başarısızlık mıydı?
Gerçekten de… kaçıyorlar mıydı ki…?
“Cüce (Dwarf), bildiğini sanan bir ırktır. Veig’in kaybetmesinin sebebi de bu.”
Sora’nın beyanı iddialıydı, ardından aniden ekledi:
“—Peeeeki. Veig’i yenmek için birlikte çalışmamız gerekiyor, değil mi sevgili dostlarım?”
Zafer şanslarını deneysel kanıtlarla ortaya koyan Sora, hayal edilebilecek en alaycı tebessümle, iki gün önce söylediği sözlerin aynısıyla o ikisine döndü.
“………… Chlammy?”
“Tam da Sora’nın dediği gibi, Fi. Kendi başımıza kazanamayız. Sora ile Shiro bile kazanamaz.”
Fiel acı bir zoraki gülümsemeyle gözlerini Chlammy’ye çevirdi ancak Chlammy yüzünde bir aydınlanma iziyle ona sırıttı. Gönülsüzce birbirlerine başlarıyla onay verdiler.
“Aaa, hiç sorun değil… Kazanmanıza yardımcı olmak için elimizden geleni yapacağız, ne de olsa en iyiiiii dostlarımızsınız. ”

“Buna karşılık, kazanırsak küçük bir minnet göstergesi almayı umuyoruz… dostane bir şey… hani dostuz ya?”
Sora’nınki de dahil olmak üzere iki gün önceki lafları aynen alıntılayarak anlaşmanın kabul edildiğini belirttiler. Sora memnun bir edayla başını salladı.
“Peki Jibril. Şöyle bir Veig’in yanına uğrayıp ona takvimi bildiriversene?”
Jibril, Sora’nın o vahşi sırıtışını başıyla selamladı ve ortadan kayboldu. Başka bir deyişle…
“—Dört gün sonra, tam öğle vakti başlıyor. Mekan, birlikler ve katılımcılar… son on dakikaya kadar gizli tutulacak. ”

Zaten oyunu kendi sahalarında oynamadıktan sonra oynamanın hiçbir anlamı yoktu.
İnisiyatifi ele almamıza izin verdiğine pişman olacaksın, Veig…

Bu sırada… başkentin epey kuzeybatısındaki bir mola yerinde, üzerinde HİZMETE ARA VERİLMİŞTİR yazan küçük bir eczanenin kapısının ardında. İçeride, kızıl saçlı bir kız tezgâhın diğer tarafından görevliye gülümseyerek yaklaştı… Evet.
“Hadi. Beni Sora’ya götür. ”

Gelen kişi; Chlammy ile Fiel’ın üç haftalık aramada bulamadığı Sora ve Shiro’ya ait eczanenin izini üç günden kısa bir sürede bulan Steph’ti. Gülümseyen yüzü Emir-Eins’a doğru yavaşça yaklaştı…
“… [Soru] Koordinat tespit yöntemi bilinmiyor… Bizi nasıl buldunuz?”
Bir Exmachina bile kızın o ısrarcı sırıtışında sezdiği şey yüzünden ürkmüştü. Emir-Eins böyle sordu ama Steph’in tebessümü cevap verirken sadece daha da derinleşti.
“Ah, çok basitti. Sizi sadece evrensel olarak en yetkin olduğu bilinen o devlet dairesine ihbar etmem yetti.”
Gerçekten de öyleydi. En yetkin personelin her nasılsa kaçınılmaz olarak biriktiği o idari kurum… Yani:
“Vergi dairesine ruhsatsız bir işletmede kâğıt paraların kullanıldığını söyledim… ve ertesi gün bu dükkânın konumunu öğrendim. ”

İşte hepsi bu kadardı. Sonrasında geriye tek kalan şey, evrak işleri ve atlı arabayla yolculuk etmek için gereken zamandı. Genç kız, son derece nazik ve sevecen bir tebessümle konuştu. Emir-Eins—
“S-Soru: Kâğıt paralara odaklanma sebebi bilinmiyor.”

gayriihtiyari bir adım geri attı ve hatalarla, uyarılarla çınlayan zihninde bunu tekrar tekrar sorguladı.
“Kâğıt para, darbeden bir hafta bile geçmeden basıldı. Ve iki haftadan kısa bir süre içinde de dolaşıma girdi, öyle mi? Bu akıl almaz bir şey.”
Steph, yüzündeki tebessümü bozmadan, durup bir saniye bakmanın bile gerçeği görmeye yeteceğini derhal ve kesin bir dille yanıtladı. Ve detaylandırmaya devam etti:
“Sanki daha darbeden önce bile bunu düşünüyorlarmış gibi. Ya da şöyle demek belki daha doğru olur: Sora ve Shiro’nun, Holou’nun havalı fotoğraflarıyla matbaanın reklamını fırtına gibi yapması sonucu bunu düşünmek zorunda bırakıldılar. ”

Sonunda Emir-Eins’ın söyleyecek tek bir sözü bile kalmamıştı, fakat Steph konuyu başka bir açıdan ele alarak devam etti.
“Fakat—Sora ile Shiro’nun paraya zerre kadar ilgisi olmadığını biliyorum.”
Yüzündeki tebessümü sildi ama o ikisini herkesten iyi tanıdığını belirten net ve kendinden emin ses tonunu korudu. Giderek o ton daha da hararetlendi—
“Yani topladıkları şey kâğıt paralar. Sora ve Shiro’nun bizzat darbe yapılmasına yol açtığı Ticaret Konfederasyonu tarafından çıkarılan kâğıt paralar. Yalnızca Shiro’nun—ya da doğrusu, senin!—okuyabileceği bir şifreyi temsil ediyor olmalılar! Rakipler piyasayı doldurana kadar zaman sınırı olan bir kopya anahtarı—ancak paranın üzerine ilk atlayanlar tarafından tek bir yerde toplanması mümkün bir şey!!”
Derken, yaklaşımını bir kez daha değiştirdi.
“İlacın arkasında yatan gerçek şey işte bu. Ve sen de elbette bana detayları tek tek açıklayacaksın. ”

Her zamanki netliğiyle yeniden gülümsedi. Bir Exmachina tükürük salgılama yetisine sahip olmasa da Emir-Eins, sanki ağzı tükürükle dolmuş gibi güçlükle yutkundu.
Emir-Eins, bizzat Efendisi ve kız kardeşi tarafından bu kişiye emanet edilen şeyin—bütün bir hükümetin—ağırlığını biraz geç de olsa idrak etmişti. Karşısındaki gülümseyen çehreyi bir tehdit olarak değerlendirdi. Özellikle siyaset ve ekonomi söz konusu olduğunda, ismi belirsiz bu kadın şüphe götürmez bir şekilde işin zirvesiydi—gerçek bir ustaydı—hayır…
Düzeltme: Mantıksal açıdan aşikâr bir gerçek. Birimin analizinde ciddi bir hata meydana geldi. Olay bundan ibaret.
Nitekim, çok ırklı bir birliğin eşi benzeri görülmemiş planını neredeyse tek başına yönetme görevi tam da bu kadına emanet edilmişti. O, bizzat 『 』’ın omurgasıydı. Şüpheye yer yoktu: O bir oyuncuydu…!!
Hata: Mantık testi başarısız oldu. Bu nasıl mümkün olabilir?! Dış görünüşüyle çelişiyor! İsimsiz varlık için beklenmeyen değer!
Steph, Emir-Eins’ın zihninde hatalarla uçuşan çelişkileri çözme çabasıyla hiç ilgilenmiyor gibiydi.
“Bunu sadece bir kez daha söyleyeceğim: Beni Sora’ya götür. ”

Gülümsüyordu—ama gözleri kıpırdamıyordu bile.
“… Olumsuz onay: İşbu birim, Efendi’nin yokluğunda burada kalmak üzere Efendi tarafından görevlendirilmiştir. Eş görevi icra ediliyor. Efendi’nin eşi… Kızarma.”
Fakat Emir-Eins, kendisini bir tehdide karşı uyaran düşüncelerini susturdu ve direndi. Birincisi, Efendisi’nin emirleri mutlaktı. Onları sonuna kadar icra edecekti. Ve ikincisi:
“Bu bir rica değil, emirdi. Lütfen beni son çareme başvurmak zorunda bırakma, olur mu?”
“Alay: İsmi belirsiz kadının bu birimi harekete zorlama yöntemleri: Yok. Meydan okuma: Hadi yap da görelim—”
Emir-Eins bunu gayet emin bir şekilde dile getirmişti—ancak Steph’in sözlerine devam etmesi, kalbinin bu kadını neden bir tehdit olarak tanımladığını ona gösterdi:
“Sora’yı sevdiğimi kabul edeceğim! Buna ne dersiiin?!”
“İptal/düzeltme/pişmanlık/teslimiyet: Emir anlaşıldı. Efendi’ye yönlendiriliyor. Şu an icra ediliyor. Güvenli mod devreden çıkarılıyor. Lösen: Shurapokryphen… Yalvarış: Lütfen… Yapma.”
Emir-Eins’ın elinde hiçbir kanıt yoktu ama kalbin böyle bir şeye ihtiyacı olmadığını biliyordu. Bu beyanı bir ültimatom olarak algılayarak koşulsuz teslim oldu. Nedenini hâlâ bilmiyordu—ama kendine yalan söyleyen bu rakibin, yalan söylemeyi bıraktığı an alt edilemez bir hale geleceğini hissediyordu.
Efendisi’nin, hatta onun kız kardeşinin bile çöküşüne dair bir önsezi hisseden Emir-Eins, sonunda bu dişli rakibini uzamın ötesine taşıdı.
