No Game No Life Cilt 10 – Bölüm 3 / Sessiz Çizgi

Sessiz Çizgi

Estetizm

Ancak o görkemli kanatlar

göğe ulaşamadı.

Çünkü o dünyada bir gökyüzü yoktu.

Her yere gidebileceklerini söyleyen yalancı, kof bir dünya.

Hiçbir yere gitmelerine izin vermeyen boş bir ses.

Onlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen bomboş bir kafes—

O kanatlar ne zaman açılsa,

tiksinti ve merak,

kabulleniş ve dışlanış,

bir güç göğün önünü kesti.

Yavru kuşun gözyaşlarını gören kukla dedi ki:

Acelemiz yok, bu kafesten nasıl kaçabileceğimizi düşünelim.

Kukla, kuşun kafesine girdi.

Kanatlarını açıp nasıl uçacağını birlikte düşünelim.

Her zaman birlikte…

Tam da söz verdiğimiz gibi. Gülümsediler…

O dünyada gökyüzü yoktu… Fiziksel olarak.

Hardenfell’in başkenti—yeryüzünün on bin metre altında uzandığı söylenen devasa bir alan. Sora ve Shiro subterrane’den inip önlerinde uzanan bu engin yer altı şehrine baktılar. İkisi de karşılarında uzanan bu manzarayı nasıl tarif edebileceklerini çözmeye çalışırken düşüncelere daldılar. Teknik olarak, sadece karşılarında da değildi. Yukarıda, aşağıda, arkada, solda ve sağda da uzanıyordu. Bu 360 derecelik panoramayı tam olarak gördükleri gibi tarif etmek gerekirse:

“Dur tahmin edeyim. Kabilenizin reisi, kafiyesi Thinra olan bir şirketin başkanı, değil mi?”

“… Demi… aslında… ne yapıyor… ki zaten?”

Görsellerde “gece fabrika manzarası” diye bir arama yapsanız kafanızda muhtemelen doğru bir fikir canlanırdı. Karanlığın içinde ışıldayan sayısız göz alıcı ışık kaynağıyla fantastik bir şekilde süzülen çelikten bir orman. Temelde, iki kelimesi de F harfiyle başlayan o malum serinin yedinci oyunundaki Midgar’ın hafifçe değiştirilmiş bir haline benziyordu. Sanki bütün o fizik yasalarını falan yok saymak için bir Yerçekimi büyüsü kullanmışlar da şehri her yöne kopyalayıp yapıştırıvermişler gibi. Ne görüyorsanız oydu; gökyüzü yoktu, yukarısı ya da aşağısı yoktu. Özetle:

“Mako Reaktörleri bile var. İtiraf et işte. Kabile reisi Ruf*s, değil mi?”

Şehrin merkezinden yükselen bir ışık sütununu gören Sora, bu soruyu yarı ciddi bir edayla omzunun üzerinden savurdu.

“—Oh! Hayır, Efendim. O bahsettiğim Kadim Tanrı Ocain’in ateşi—Kutsal Ocağıdır.”

Jibril heyecandan parıldayan gözlerle etrafa bakınıyordu fakat konuşurken alelacele başını eğdi.

“Cüceler, yaratıcıları hâlen hayatta ve sapasağlam olan, üstelik kendileriyle birlikte yaşayan nadir ırklardan biridir. Kutsal Ocağın endüstriyel işlevselliği, bu gelişmiş mekanik medeniyetin—yani bu şehrin—itici gücü olarak hizmet etmesini sağlar.”

Gelişmiş mekanik medeniyet—ha. Yolda bunu kanıtlayacak pek çok şey görmüşlerdi zaten. Til’in hâlâ içinden çıkmak bilmediği subterrane gibi…

Görünüşe göre bu, toprağın altında ilerlemek için “akış farklarını” kullanan bir gemiydi. Bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikirleri yoktu ama her neyse, buraya ulaşmak için yaklaşık dokuz bin yedi yüz kilometre yol katetmişlerdi. Til’in tamirat için ihtiyaç duyduğu süre sayılmazsa—altı saatten biraz az bir sürede. Saatte bin altı yüz kilometre…

hem de katı toprağın bağrında. Eski dünyalarında bu bir denizaltının menziline bile girmezdi—bunun için sesten hızlı bir jete ihtiyacınız olurdu. İmkânsız fizik kuralları için geçerli olan o standart feragatname—“sürtünme ihmal edilmiştir”—bu dünyadaki gerçeklik için de geçerli miydi yani? Shiro bile başını tuttu.

“… Epey harika bir şey, hakkını vermek lazım. Ama Jibril buranın her anlamda bilimsel açıdan en gelişmiş medeniyet olduğunu söylemişken—”

Sora, Midgar’a—bağışlayın, Hardenfell’in başkentine—bir kez daha göz gezdirdi. Biraz steampunk, ama tamamen bilim kurgu.

Yine de… Ne vardı burada? Bir şekilde… beklentilerini karşılamıyordu. Bir şeyler yanlıştı—ya da tam olarak yanlış değil de…

“Ah, hayır, Efendim. Ben yalnızca bu dünyadaki mekanik açıdan en gelişmiş medeniyet olduğunu belirtmiştim.”

Jibril, Sora’nın ahengini kaybetmiş düşüncelerini bir düzeltmeyle bölerek sözlerini detaylandırdı.

“Eklemem gerekirse—sizin dünyanız bilim konusunda çok daha ileridedir.”

Ha. 360 derecelik şehirler inşa etmek için yerçekimiyle oynayan bu zırva Cücelere kıyasla mı? Hiçbir destek kolonuna ihtiyaç duymadan bu şehri kat kat inşa eden bu hasta kaçıklara kıyasla mı?

“Cüce medeniyeti mekanik olarak üstündür—ancak hiçbir şekilde bilimsel açıdan değil. Aslına bakarsanız Cüceler, bilime en uzak ırktır… Bunun çok geçmeden sizin için netleşeceğini tahmin ediyorum. ”

?

Mekanik açıdan gelişmiş, bilimsel açıdan gelişmiş… Aradaki fark neydi ki? Sora ve Shiro birbirlerine şüpheci bakışlar attılar fakat Jibril sadece bilmiş bir edayla gülümsedi.

“Bununla birlikte, her ne kadar hiç istemesem de—misafirlerimizi karşılamak üzere müsaadenizi isteyeceğim.”

Surat asmış sesi henüz havada yankılanırken gözden kaybolup gitti.

Böylece şimdilik geride kalanlar Sora, Shiro… ve bir kişi daha olmuştu. O da ruh kolunu—yani çekicini—tamir etmek için sayısız aleti çılgınlar gibi kullanan Til’di. İşi daha yoldayken bile gürültülü bir şekilde devam etmişti. “Hey,” diye başladı Sora—

“E-e-evet?! K-k-kabile reisi burada mı? Yardım edin bana!!”

ki Til hemen Sora ile Shiro’nun arkasından çığlığı bastı. Gözlerinde yaşlarla anında arkalarına sığınmış, çekicini savunma pozisyonunda havaya kaldırmıştı. Bu hareketi Sora ya da Shiro’nun görebilmesi veya kavrayabilmesi mümkün değildi, öyle hızlıydı.

“Neden bu kadar tırstığını anlamadık. Ama bildiğimiz tek şeyi söyleyelim mi?”

“… Sana… hiçbir bok… yardım edemeyeceğimizden… eminiz.”

O kadar fiziki güce sahip olup da hâlâ korkuyorsa… bok yardım ederlerdi ona.

“Katılmıyorum, hiç katılmıyorum!! R-ruh kolumu bir şekilde zamanında tepeden tırnağa yenilemeyi başardım!!”

Til’in itirazını doğrularcasına, çekici şıngırdayan bir ses çıkardı ve karmaşık bir ışık huzmesi deseni yaydı.

Sora ile Shiro gözlerini kısıp, “Ha, anlaşıldı,” dediler. Şekil değiştiren ve ilklendirilen ruh kolu yüzünden değildi bu. Aksine, Sora ile Shiro’nun yüzüne tebessüm konduran şey, Til’in orikalkumdan olduğu söylenen gözlerinde ışıldayan soluk mavi ateşti. O gözlerdeki kararlılık, parlak bir alevle yanan o boyun eğmez azimdi—

“Artık yalnız değilim, değilim işte!! Eğer düşman gelirse—”

bu esmer Loli canavar kızın ağzından kükreyen, kimseye boyun eğmeyen o demir iradeydi. Yani bir başka deyişle—!!

“—beni kucağınıza alacaksınız, alacaksınız işte!! Ve böylece! Çok ama çok güvende olacağım—!”

“Harika. Doğruca kollarıma koş! Aynen öyle, nerede o düşman? Gel de—”

Til, o boyun eğmez azmiyle kendinden güçlü olandan tabanları yağlayarak kaçacaktı! Sora da onu kollarına alıp kucaklayacaktı—Yeminler’in onu oradan söküp alma yönündeki her türlü girişimi geri püskürteceği o nihai güvenli bölgeye—

Çek, çek, çek…

Shiro, Til’in pantolon askılarını asılıp çektikçe ortalığı bir sessizlik kapladı. Til utancından kızardı, Sora ise onu hayranlıkla izledi. Ancak bu sessizlik, Til’in ölesiye korktuğu düşmanlardan birinin belirmesiyle çok geçmeden dağıldı.

“Vaaay… demek yuvan burasıymış… Ne kadar da kusursuz derecede grotesk bir dehşet gösterisiii!”

Aniden beliren bu ziyaretçi, sanki şarkı söylüyormuşçasına neşeyle devam etti:

“Beni fena halde rahatsız ediyor. Neden dersen… tam da seni karanlık bir ayinle infaz etmek için harika bir zaman!” ”

“Yardım edin bana! Tam sırası, tam sırası işte! Yardım edin bana! Canlı canlı yakılacağım, ben—ah! K-K-Kraliçe Shiro, affınıza sığınıyorum! B-Burada güvendeyim, güvendeyim işte; başarıyla kaçtım, kaçtım işte!!”

Gülümseyen Fiel, Til’in kapıda olan katliamını müjdeledi. Til, muhtemelen pantolon askıları çekildiği için yüzüstü kapaklandı, ardından emekleyerek Shiro’nun eteğinin altına sığındı. Sora arkasına baktı; Til’in o titrek sesli zafer ilanından hiç mi hiç etkilenmemişti.

“…? Ah, beklettiğim için özür dilerim, Efendilerim. Ancak dönmüş bulunmaktayım.”

“He ya… Eline sağlık, Jibril… Şimdi, bunu pat diye kucağına bırakıyorum ama…”

Yanında Elf belasıyla geri dönen o şeytan melek, ne olduğuna anlam veremeden öylece kalakaldı.

Til ve Fiel, subterrane’in içinde altı saat boyunca aynı havayı solumaları halinde öleceklerini iddia etmişlerdi. Bu yüzden, Sora ve diğerleri Hardenfell’e ulaştıktan sonra Jibril’in Chlammy ile Fiel’i almak için geri dönmesi konusunda anlaşılmıştı. Sora, Jibril’i övdükten sonra yeniden başını tuttu.

“… Bu durum ‘anlaşamıyorlar’ seviyesini çoktan aşmış…”

“Heh-heh-heh, evet, heh, diyorum işte! Hiçbir şey göremiyorum, göremiyorum ki! Bana ters ters baksan bile ben—ben korkmayacağım ki, korkmayacağım işte! Canımı yakmak için bir büyü yapıp Yeminler’in onu sisten ibaret kılmasını izleyebilirsin, izleyebilirsin işte! Hıh!”

“Fi!! Yapma Fi, öyle bakma; korkunç oluyor! Lütfen…”

Kafasını Shiro’nun eteğinin altına gömmüş, kalçası açıkta, vücudu tir tir titreyen Til, yine de Fiel’e laf atmaktan geri durmuyordu. Fiel’in yüzündeki sessiz kan arzusu öyle bir fırtına gibiydi ki sonunda Chlammy’yi ağlatmayı başarmıştı. Shiro, Til’in Sora’nın kucağında olması seçeneğine kıyasla bu duruma gönülsüzce katlandı. Orada bulunan herkes bir açıklama için Jibril’e baktı.

“Belki de yaratıcılarının etkisinden ötürü Cüceler, her şeyin işlenmek üzere var olduğuna inanırlar.”

Şehrin merkezindeki ışığa—Kutsal Ocağa—doğru bir işaret yaptı.

“Ocak tanrısı Ocain’in ateşi sayesinde de her şeyi eritebilecek güce sahiptirler.”

Hmm, epey radikal bir düşünce yapısı. Sora başıyla onayladı. Her şey işlenmek için vardı—yani dünya da yeniden inşa edilmek üzere vardı. Her şeyi eriten ocaklarıyla Cüceler için çevre, yok edilmek üzere yaratılmıştı. Bu sırada…

“Neden dersen, geçtikleri yerlerde kayalar çöküyor, ağaçlar devriliyor, nehirler kuruyor. Dağlar bile gümbür gümbür yıkılıyor.”

Peki ya rüzgar? Ya gökyüzü? Sora, Shiro ve hatta Chlammy, Fiel’i dinlerken kendi içlerinden ince ince laf soktular.

“Mevsimler ölüyooor ve Elflerin yuvaları da—doğal olarak! aynı şekilde ölüyor…”

Cinayet niyetinin gürültüsünü duymaya başladıklarında Sora ve Shiro nihayet durumu anladılar.

“Zira böylesine gaddar mahlukları soykırıma uğratmak… akıl sahibi her varlığın doğal bir yükümlülüğüdür. ”

Görünüşe göre, sevgileri ve kalpleri ölen Elflerin tam aksine… Yine de Sora ikna olmadığını ısrarla belirtti — zira hakikaten de — !

“İkiniz de Büyük Savaş’ta gezegen çapında bir çevre felaketine yol açtınız! Bunu söylemek size mi kaldı?!”

Bunu söylemek için binlerce yıl geç kalınmıştı — !! Sora ve Shiro ne yaparlarsa yapsınlar bunu bir türlü sindiremiyorlardı. Fakat Jibril’in bir sonraki sözleriyle —

“Sanırım mesele, aralarındaki husumetin ne kadar eskiye dayandığıyla ilgili. Efendilerim? Lütfen şu uzun kulaklının alnına dikkatle bakınız. Bir şey görebiliyor musunuz?”

adeta taş kesildiler. Fiel’in alnında… mücevherler — mineraller vardı. Yanaklarından terler süzüldü.

Var olan her şey işlenmek içindir…

Bu mücevherlerin tam olarak ne olduğunu bilmiyorlardı. Fakat bunların birer maden gibi çıkarılmaya çalışılmasının ne büyük bir felakete yol açacağını hayal etmek hiç de zor değildi.

“Elfler, ormanlarını yok ettikleri için Cüceleri nasıl katlettiyse; Cüceler de mücevherleri uğruna Elfleri öyle katletmiştir…”

Hangisinin önce başladığını artık kimse bilmiyordu ama her halükarda…

“Tek Gerçek Tanrı üzerindeki çekişmeler bir yana, zamanın başlangıcından beri birbirlerini boğazlayıp durmuşlardır. ”

“Kafanızın içinde taşlarla doğmak sizin kabahatiniz, öyle işte. Bir şikayetiniz varsa, bir dahakine sıvı olarak doğun da gelin. Pfft! Aynen öyle, özür falan dilemeyeceğim, dilemeyeceğim işte!! Önemsiz bir ot parçasına asla özür dilemem ben, dilemem!!”

“… Hayııır, hayııır… Fi beni görmezden geliiiyor… Ühüühüüüü!!”

“— Ah! N-ne, hayır! Seni görmezden gelmiyordum Chlammyyy, sadece biraz—”

“Hayııır! İstemiyoruum! Iııgh… Çok korkunçsun, Fi. Senden nefret ediyorum!!”

Til’in kışkırtmaları Fiel’in içindeki kini bir kez daha patlatmış, bu da Chlammy’nin korkusunu kırılma noktasına getirmiş gibi görünüyordu. Fiel, adeta bir bebek seviyesine gerileyip hüngür hüngür ağlayan Chlammy’den telaş içinde özür dilerken…

Sora tüm bu olanlara sadece iç çekti. Pes edip bunu görmezden gelmeye karar verdi.

Bu durum uzlaşmanın ya da çözüme kavuşturulmanın çok ötesindeydi…

“Pekala. Şimdi, ilacını isteyen müşterimizin yanına bizi götürecek misin?”

Konuşurken, yerçekimsiz, çok katmanlı, her yöne uzanan fabrika tipi şehre tekrar baktı.

Aslında tam olarak söylemek gerekirse, Sora’nın gözleri artık sadece şehirde koşturan Cücelerin üzerindeydi. Daha da kesin olmak gerekirse: sadece kadınların. Evet… esmer Loli canavar kızların — !! Neresi alt, neresi üst bilmediği bu yerde, ilacı kendilerine satacak müşteriyi nerede bulacağını Til’e sorarken…

“Bu arada, oradan çıksan iyi edersin… Shiro çıldırıp canına okumadan önce.”

Sora, kafası Shiro’nun eteğinin altında cırlayıp duran Til’e bu tavsiyede bulundu. Til derhal cevap verdi.

“Ne? Ne?! B-bir anlık gafletti, ama özür dilerim, dilerim işte!!”

“…… Bir insanın… ne kadar… haddini aşabileceğinin de… bir sınırı… var…… değil mi?”

Til’in omuzları dikleşti ve hemen ayağa fırlayıp selam çaktı. Bu da demek oluyordu ki…

Eteği de — Shiro’nun eteği — onunla birlikte havalandı. Külodunun, göbek deliğinin ve tebessümünün görünüşüyle gözleri kamaşan Sora ile Til kalakaldı.

“… Küçük kız kardeş… rolü… yetmedi demek? … Şimdi de… başrol mü olmak istiyorsun…?”

Tebessüm eden Shiro, tam da Sora’nın korktuğu gibi çıldırmış görünüyordu. Cümlelerin arkasındaki gizli anlamı okuyabiliyordu.

“… Ana karakter bile değilken… kazara sapıklık yapıp… bundan paçayı sıyırabileceğini mi sanıyorsun…?”

Demek öyle, ezilmek istiyorsun ha? Pekala, bu dileğini yerine getireceğim.

“Peeekala, Til!! Acele edelim de Hardenfell’e varıp hemen geri dönelim!! Tamam mı?!”

“Efendim!! S-sizi hemen Şef Konağı’na götüreceğim! A-ama şefi görmeyeceğim, görmem ben. Y-yakınlarda beklerim, izniniz olursa…!!”

Sora, bu sefer kontrolden çıkacak bir durumun önüne geçmek ve onu acele ettirmek umuduyla Til’e bağırmıştı. Til bir yandan selam çakarken, diğer yandan o tek husustaki inadından taviz vermiyordu. Paltosunu başına kadar kapattı — yine sırt çantası formuna bürünmüştü — ve kendini rahatlatmak istercesine konuştu:

“… Sorun — sorun yok. Eve döneceğim; bu sadece bir gezi… öyle işte…”

Mırıldanarak ağır adımlarla önden yürümeye başladı. Onu takip eden Sora…

kendi ülkesinden bu kadar nefret eden bu kız karşısında bir déjà vu hissetti.

“… Hey… Hardenfell’den neden bu kadar nefret ediyorsun?”

“Heh… Cücelerin arasında pis bir köstebeğe yer yoktur, yoktur işte.”

İlk karşılaştıklarında, kendisini “Cücelik yüz karası pis bir köstebek” diye nitelendirdiği andaki gibi konuşuyordu. Arkasındaki Sora ve Shiro’nun kafasındaki şüpheyi hissetmiş gibiydi.

“… Nasıl olsa içinden geçeceğiz, geçeceğiz işte. Sizi Merkez Sanayi Bölgesi ile tanıştırayım, tanıştırayım bari.”

Bir resmi görmek, bin kelimeye bedeldir. Görürsünüz. Arkasını dönüp attığı alaycı tebessüm, ne demek istediğini yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Ve sonra:

“… Efendim, Hanımefendi, bu şehri sevdiniz mi?”

……

“Bana göre… başkent Hardenfell’in en berbat yeridir, böyledir işte.”

Til, küresel yer altı şehrinin dört bir yanına yayılmış, göz kamaştırıcı yıldızları andıran ışıklara baktı. Işık, orikalkum rengi gözlerinde parıldıyordu — fakat sanki ufkun ötesine bakıyormuşçasına bakışlarını aşağı indirdi.

“Burada gökyüzü yok……”

Til, siyah saçlı Sora’nın gözlerine yansıyan karanlık gökyüzüne bakarken kırılgan bir tebessüm kondurdu. Sora hafifçe güldü — Evet, haklısın…

Merkez Sanayi Bölgesi gürültü, makine ve Cüce (Dwarf) kaynıyordu… ve üretim tesisleriyle dolup taşıyordu. Sora ve Shiro, fantastik eserler hakkında öteden beri akıllarını kurcalayan bir sorunun cevabına tanıklık ediyorlardı: Sihir neden bilimin zıddı olsun ki?

Bilim dediğin nedir ki?

Doğa olaylarının gözlem kayıtları, yasaların çıkarılması ve deneylerle doğrulanmasından oluşan bir sistemdir. Sihir, ruhlar, ruhlar dünyası hatta tanrılar bile birer doğa olayı olarak gözlemlenebiliyorsa, pekala sistematik şekilde araştırılabilirlerdi. Elde edilen sonuçlar tekrar üretilebiliyorsa, bu bal gibi de bilim değil miydi yani? Fizik veya matematik gibi bilimsel bir disiplin daha sayılamaz mıydı?! Ruh Bilimi!! Üstelik şimdi makinelerden bahsediyorlardı—teorik yasalara göre belirlenmiş biçimlerde çalışan cihazlardan. Buharla mı, elektrikle mi, ruhlarla mı yoksa başka bir şeyle mi çalıştığı kimin umurundaydı ki?! Güç kaynağı ne olursa olsun bu bilim sayılmaz mıydı?! Evet… tam da böyle düşünmüşlerdi… ama…

“İşte şimdi!! Her Cüce (Dwarf) için yapması çocuk oyuncağı olan basit bir ruhani silah üretim gösterisi zamanı, evet!!”

Aslında basit olan hiçbir şeyle asla yan yana gelmemiş bu reklam klişeleri yığını karşısında Sora’nın gözleri şimdiden donuklaşmaya başlamıştı. Til, çalışma gürültüsünü bastırmak için bağırarak aşağıyı işaret etti. Bir üst geçidin üzerindeydiler ve devasa bir üretim alanına tepeden bakıyorlardı… Evet…

“İlk olarak! Birkaç sıradan Cüce (Dwarf) ile yeterli miktarda malzeme bulman yeterli, evet!!”

Daha ilk cümleden tokat yemiş gibi olan Sora ile Shiro, pes etmiş gibi görünüyorlardı. Kaslı bir tüy yumağının devasa bir metal kütlesini sanki hiçbir şey değilmiş gibi havaya kaldırmasını izlediler. Sıradanmış, kıçımın kenarı. Ve sonra:

“Ardından, çekiçle bodoslama vuruyorsun! İçinden en doğrusu nasıl geliyorsa öyle vur—ve işte bu kadar!!”

Sanki birinin tepesi atmış da bir kaya kütlesine bir kucak dolusu patlayıcı tıkıştırıp hepsini aynı anda ateşlemiş gibi şiddetli bir patlama koptu.

.

“… Eee? Yani… o da ne öyle?”

“Ruhani silah işte, evet. Gördün mü? Basit, değil mi?”

“…… Böyle şeyleri… hiç kafam almıyor… Başım… ağrıyor…”

Ne olduğunu bile anlamadan, kaslı tüy yumağının elinde gizemli bir makine bitivermişti—söylendiğine göre bir ruhani silah. Sanki filmin doğrudan sonuna atlamışlar gibiydi. Gerçeklik tam olarak buydu. Shiro yere çömelip başını ellerinin arasına aldı. Sora şakaklarını ovuşturup derin bir nefes aldıktan sonra Jibril’e sordu:

“Tamam… Şimdi bize ham görüntüleri ağır çekimde göster bakalım. Mümkünse dış ses de olsun.”

“Efendim, ne yazık ki tamamen göründüğü gibi. Cüce (Dwarf) halkı son derece el becerisine sahiptir.”

“… Mmm… Görünmüyor bile! … Hiçbir şey anlamadım ama… bu nasıl iş?!”

“Sana bu saçmalığı açıklamanı söylüyorum, tamam mı?! Sakın bana—”

Meseleyi kafasında tarttıktan sonra Sora’nın çıkardığı tek bir şey vardı ve bunu teyit etmek için sordu:

“Yani diyorsun ki kendi boylarının on katı büyüklüğünde bir metal kütlesini kapıyorlar, baltalıyorlar, çekiçle bodoslama vuruyorlar—sonra da—”

Gözleri fal taşı gibi açılmış, başını iki yana sallayarak çığlığı bastı—!

“—bam, elinde mekanik bir küre mi beliriyor? ‘El becerisi’ demenin de bir sınırı var be!!”

“… Sadece bir küre de değil… neredeyse, mükemmel bir küre! … Hassasiyeti… bir Ölçüm Prototipi seviyesinde…!”

Tüy yumağının elindeki nesne, Til’in söylediğine göre bir ruhani silahtı.

Bu ruhani silah, bir metal kütlesinden enkaza, ardından da bir cayroskop kadar karmaşık işleyen bir makineye dönüşmüştü. İnce ince işlenmişti ve yüzeyi ayna gibi parıldıyordu.

“Yani, tek bir metal parçasını iç içe geçmiş birden fazla parçadan oluşan bir makineye dönüştürmek nasıl mümkün olabilir ki?!”

Dökümünü yaparsın. Kesersin… En azından monte edersin! Ne yani? Malzemeyi öyle kafalarına göre ezip geçiyorlar mı? Balyozluyorlar, büküyorlar, katlıyorlar ve pat diye mühür ayinli bir makine—tam teşekküllü bir ruhani silah mı çıkıyor?

En azından bir delik açın be!!!

Hani mühür kazımaktan gelen “mühür ayinleri”ydi bunlar, değil mi? Kazısanıza o zaman! En azından adının hakkını verin be!!

“… Şey, bana yer altını ve tüm bu mekanik şehri bu şekilde yaptıklarını söylemeyeceksin, değil mi?”

Sora’nın nutku tutulmuştu. Jibril düzeltmek adına araya girdi.

“Ah, hayır, Efendim. Ruhani silahlar; mühür ayinleri uygulanmış katalizörlerin bağlanması, birleştirilmesi ve ruhlar ile ruhani özlerin çekirdeklerle senkronize edilmesiyle devreye sokulur. Nihayetinde, bir Cüce (Dwarf) bireyinin sihriyle, yani büyü yapan kişinin ruhlarıyla çalıştırılırlar.”

“Evet, evet! Tipik makineler… Ah, şuraya bakın. Bir hava gemisi inşa ediyorlar, evet.”

Bakışlarını Til’in işaret ettiği tesis bölümüne çevirdiler. Devasa bir malzeme kütlesinin önünde kollarını kavuşturmuş duran bir tüy yumağı, “Raaaa!” diye nida attı… …ve tıpkı bir karate ustasının kiremit dizisine vurması gibi kütleye bodoslama daldı! Ve ardından—bir şekilde! gözlerinin önünde malzeme, organik görünümlü bir tahrik ocağına dönüştü. Sonra, iyi bir iş çıkarmanın verdiği tatmin duygusuyla, Cüce (Dwarf) onu sanki bir haltermiş gibi havaya kaldırdı.

“Şimdi! İçinden geldiği gibi başka bir parça yapmış olan başka bir Cüce (Dwarf) o parçayı alır—”

Tüy yumağı, tahrik ocağını başka bir tüy yumağına fırlattı, o da parçayı elleriyle yakaladı—

“Ve böylece bir hava gemisi elde edene kadar kafalarına göre parçaları birleştirirler, evet. İşte bu kadar, evet!!”

Düzenli bir şekilde. Göz alıcı bir hızla. Fırlatarak ve kaldırarak… Çeşitli üniteler havada uçuşup üst üste yığılıyor, birbirlerine çarptıkça kilitleniyor, açılıyor ve birleşiyordu. Devasa bir yapı sanki kendi kendine şekil alıyor gibiydi. Buna bakmaya akıl sır ermiyordu.

“Mühür ayini zımbırtısı dışında, bu aynısının laciverti değil mi yani?!”

Tamam. Yani özetle, büyü zırvalığıydı işte. Salma zamanı gelmişti. Sora gevşeyip yüzüne antik bir tebessüm oturturken bile hava gemisi bir araya gelmeye devam ediyordu—ama aerodinamiğe hakaret niteliğindeki bu şeyin nasıl uçabildiğine kafa yorup kendini heder etmeye gerek yoktu. O mantıkla bakacak olursan, Jibril nasıl uçuyordu o zaman? Boş ver. Sihir işte. Ama bu bir makineydi—bu yüzden alayınızın canı cehenneme, diye kükredi Sora, adeta felaket saçan bir Asura edasıyla!

“Bakın—hani nerede bunun taslakları?! Hani nerede ölçüm aletleri?! Çekiç dışındaki el aletleri nerede?!”

Bir makine—teorik yasalara göre belirlenmiş biçimlerde çalışan bir cihaz… Sora, tasarım belgelerine, mühendislik mantığına ne olduğunu öğrenmek istiyordu… kısacası, teoriye. Til’in sesi yankılanarak ona bu gelişmiş uygarlığın özünü açıkladı.

“Bayım!! Cüce (Dwarf) makine mühendisliği ve sihir teorisinin sırrı nedir diye soracak olursanız, tek bir cevap vardır, evet!!”

“‘Düşünme, HİSSET!’ denir bunaaaaa!!”

“Düşünmeyi reddediyorsan mühendislik ya da teori nasıl var olabilir ki?! Benimle dalga mı geçiyorsunuz?!”

O teorik zırvalıkları dert etme. Sağduyunu kullan!!

Sora, bu duyulmamış saçmalığın ağırlığı altında nefessiz kaldı. Fakat Jibril diz çöktü ve üçüncü kez tekrar etti:

“Efendim, yeterince açıklayamadığım için özür dilerim… Cüce (Dwarf) halkı son derece el becerisine sahiptir.”

Açıklama için ne kadar yalvarırsa yalvarsın, verebileceği tek yanıt buydu. Ve bunun geçerli bir sebebi vardı.

“Görebiliyorum fakat kendim de anlayamıyorum. Kendilerinin de bunu açıklayamayacağını tahmin ediyorum.”

Sora’nın yüzünden kan çekilirken, hesap yapmaya çalışarak yere çömelen Shiro’nun da yüzünden kan çekiliyordu. Yani Jibril, Cüce (Dwarf) halkının temelde…

“Cüce (Dwarf) halkı: Demircilik tanrısı Ocain tarafından yaratılan ırk.”

Savaş tanrısı tarafından yaratılan Flügel’e nasıl bu kadar iyi savaşabildiklerini sormak gibi bir şeydi bu. Demircilik tanrısı tarafından yaratılan Cüce (Dwarf) halkına nasıl bu kadar iyi üretim yapabildiklerini soracak olursanız—

“Herhangi bir şeyi üretmek için ihtiyaç duydukları tek şey doğuştan gelen yetenekleri—hayır, tanrı vergisi sezgileridir.”

sorunuza bir soruyla karşılık verirlerdi: Siz nasıl yapamıyorsunuz ki?

“Zihinlerinde canlandırdıklarını hayal ederler ve içlerinden geldiği gibi hareket ederler—katıksız bir sezgiyle ideallerini adım adım gerçeğe dönüştürürler.”

Cevap boğazlarına dizilirken Sora ile Shiro yutkundular.

“Ve sonuç olarak asla başarısız olmazlar… Onlar hipotezlere veya deneylere ihtiyaç duymayan bir ırktır.”

Yani mesele sadece doğaüstü yetenekli olmalarıydı… Hayır. Katıksız dahi—sezgi canavarlarıydı. Tek yapmaları gereken, ellerini hayal güçlerinin söylediği gibi oynatmaktı; yaratım kendiliğinden gerçekleşiyordu. Bütün bu uygarlığı sadece anlık ilham parıltıları ve gelişigüzel dokunuşlarla kurdularsa, teoriye zaten ihtiyaçları yoktu ki. Yanılmasız denemeler. Başarısızlığı olmayan testler…

“… Sadece sezgilere dayanarak bilgi ve tecrübeyi aktarmak suretiyle gelişmiş mekanik bir uygarlık… ha…”

Sonunda büyük resmi kavrayan Sora ve Shiro birbirlerine bakıp derin derin başlarını salladılar.

Bu durumda hiç sorun yok ki!!

“Yani özetle! Cüce (Dwarf) halkı bildiğin hileli (OP) bir güçlendirmeye mi sahip?”

“…… Hım! … Mesele… bundan ibaretse… Tamam… Bunu kabullenebilirim…”

Sora ile Shiro güçlü bir edayla ayağa kalkıp kafalarındaki kafa karışıklığını silkeleyip attılar. Pekala, demek bilim kurgunun suratına bıyık altından gülecek türden mekanik bir uygarlığa sahiptiler. Ama bu bilim fantezisi de değildi. Bilimle uzaktan yakından alakası yoktu. Bu katıksız bir fanteziydi!! Jibril’in onlara anlatmaya çalıştığı şeyin gerçek anlamını nihayet kavrayan ikili tam olarak böyle düşündü.

Mekanik bir uygarlık ama bilimsel bir uygarlık değil… ha? Ah… artık bilim ile sihir arasındaki farka dair cevaplarını almışlardı.

Teorisiz makineler… Evet, bu kesinlikle bilim değildi. Bu bildiğin, katıksız büyü saçmalığıydı!!

“Aaaah… Cüce (Dwarf) halkının büyü saçmalığından ibaret bir ırk olduğunu en baştan söyleseydin ya bize?”

“… Bizi… büyük bir… ter dökme derdinden… kurtarabilirdin…”

Kulaklarına varan bir tebessümle Sora ve Shiro, Cüce (Dwarf) halkının aşağıda işlerine devam ettiği sırada, kendisine üretim tesisi diyen bu büyülü atölyeyi terk etmeye hazır bir şekilde yürümeye devam ettiler.

Teori olmadan teknolojiyi ilerleten bir dahiler ırkı. O kadar kesin bir şekilde kavranılamazlardı ki, insan rahatlıyordu. Sora sırıtarak Flügel veya Kadim Tanrıları (Old Deus) anlamaya çalışmanın çok daha verimli olacağını düşündü. Temelde insan anlayışının ötesindeydiler—ya da daha doğrusu…

Anladığını varsayabileceğin en tehlikeli şey onlardı. Sora bu konuda kararını verdi. Merkez Sanayi Bölgesi’nden çıkmaya başladıklarında, Sora ve Shiro arkalarından birinin mırıldandığını duydular.

“… Amann, karmaşık düşünme yetisinden yoksun hayvanlardan başka bir şey değiller.”

Uzun süredir sessizliğini koruyan Fiel’di bu; Cüce (Dwarf) halkı hakkında farklı bir görüş öne süren… Hayır, aslında en ufak bir saldırgan niyet taşımayan yalın bir ifadeydi bu. Vaaz veren bir Buda kadar sakin ve emin duyuluyordu.

Chlammy—“Korkunç oluyorsun Fi, hiç hoşuma gitmedi”—diye feryat ederken, duyguları büyüyle mühürlenmiş Fi’nin yüzü bir Buda heykelinki kadar dingin kalmaya devam ediyordu.

“… Fi? Bu ‘her şey boşluktan ibarettir’ suratın kendi içinde bir tık korkutucu…”

“Chlammy… Zihnini teskin etmelisin… Neticede korku, ızdırabın kökenlerinden biridir…”

Fiel bir Buda heykeli gibi görünüyordu ve bu durum Chlammy’nin sadece daha da gerilemesine neden oluyordu.

“Bu arada Efendim? Tam da bu düşüncesiz ırka defalarca yenilmiş bir ırk olduğunu duymuştum. ”

Jibril hâlinden son derece memnun görünüyordu.

“Ayrıca bu düşüncesiz ırkın düşüncesizce sergilediği yaklaşımın ürünü olan taktikleri analiz ettiklerini; hem savaşta hem de oyunlarda ancak ucu ucuna karşı koyabilmelerini sağlayan bir ilkeler sistemi hâline getirdiklerini de duymuştum— Ah! Aklıma gelmişken. ”

Bu berbat aktris göz ucuyla Fiel’e baktı.

“Şu uzun kulaklının kolundaki ve alnındaki bağ dövmelerinin, aslında Cücelerin dünyayı hiç mi hiiiiç umursamadan kullandıkları dövmelerin çaresizce yapılmış teorik bir uyarlaması olduğuna inanıyorum. Affedersiniz, fazla mı ağır konuştum?”

Muazzam bir neşeyle, elinden gelen en büyük trollüğü yaparak o heykelin yüzündeki ifadeyi bozmaya çalışıyordu.

“Sırf sizin şu uzun kulaklılar kullanabilsin diye seviyelerini düşürmek zorunda kaldınız, değil mi? ”

“Fi?! Bu bel altı bir vuruş! Kızma lütfen, olur mu?!”

“… Neden kızayım ki? Tek bir ruh parçacığı dahi bozulsa işe yaramaz hâle gelen mühürlerden bir Flügel anlamaz elbette. Zira mühür ritüellerini kullanabilmeyi bir kenara bırakın, inceliğin ne olduğuna dair en ufak bir fikri bile olmayan birinin sözlerini asla ciddiye alacak değilim…”

“Duygularını mühürlediğinden emin misin?! O yüzle, o ses tonuyla ona laf sokup durma!!”

Aralarındaki bu gürültü patırtı devam ederken Sora ve Shiro, önlerinde yürüyen ufaklığın sırtına baktılar.

Til, Cüce zanaatından sanki kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi bahsetmişti. Kendini “pis bir köstebek” olarak niteleyen bu kızın sırtındaki çekice baktılar…

“… Evet, evet. Şimdiye kadar anlamışsınızdır zaten, kesin anlamışsınızdır…”

Til arkasını dönmeden, kendini aşağılar bir edayla başını derinden salladı. Pekala. Cücelerin zanaatkarlık konusunda bir hilesi vardı. Bu anlaşılmıştı. Ancak Til ruh kolunu ve yeraltı alanını tamir ederken bunu yapış biçimi Sora’nın bile kavrayışını aşıyordu. Gözün takip edemediği o hız, o açıklanamaz beceri… ama neydi bu böyle…?

“… Diğerlerinin yaptığı gibi hiçbir şey yapamıyorum ben.”

Til, ucuz bir numaranın sırrını açıklıyormuşçasına sırıtarak arkasını döndü. Ruh kolunu yere vurdu ve kol, binlerce çıtası olan bir yelpaze gibi açıldı; çıtalar sayılamayacak kadar çok alete ve ölçüm cihazına dönüştü.

“… Bende… o sezgiden… zerre kadar yok işte.”

Yani demek istediği… Aletleri olsa dahi bu hususta yapabileceği hiçbir şey yoktu. Til, Sora’nın düşüncelerini doğrularcasına kendi hâline kıkırdayıp alaycı bir şekilde devam etti.

“… İster bu çekiç olsun ister yeraltı tesisi, elimden gelenin en iyisi bir şeyleri onarmak ya da yamayıp bir araya getirmek işte.”

Til’in “asla başarısız olmayan” o Cücelerden biri olması gerekiyordu. Sora, Til ruh kolunu patlattığında Jibril’in yaşadığı o şaşkınlığı şimdi anlıyordu.

“Ama bir şeyleri yamayıp bir araya getirsem bile mühürlerin ne anlama geldiğini anlamıyorum… bu yüzden de çuvallıyorum işte.”

Bu uygarlık, bilgi ve tecrübeyi doğal bir sezgi yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmıştı. O sezgi olmadan… aktarılabilecek hiçbir şey yoktu.

Sora, Cücelerin paltosuyla yüzünü gizleyen Til’e bakışlarındaki tavrı fark etti…

Burada ne işin var senin? Gözleri ona tedirginlikle bunu soruyordu.

“… Hâlâ sormanıza gerek var mı… Hardenfell’den neden nefret ettiğimi?”

Sora ve Shiro, Chlammy, hatta Jibril bile sessizliğe büründü. Bir Cüceyi Cüce yapan şey bu yetenekse—Tanrı vergisi o sezgiyse—o zaman Til…

elbette burayı sevmeyecekti. Burada bir yeri de olmayacaktı.

O bir Cüce bile değildi… kendi açısından bakıldığında. Yetersizliğini ilan edercesine yüzünü yavaşça ortaya çıkardı.

“Çünkü ben pis, ufacık bir köstebeğim, öyleyim işte!! Şimdi anladınız mı?!”

ve ‘ben size dememiş miydim’ edasıyla kazandığı zaferin ilahisini söyledi—!!

Aaa…?

O görkemli edası çelişkili bir şekilde gurur saçıyordu. Diğerleri bu kez hep birlikte söyleyecek laf bulamadı.

Til’in bu hararetli tiradı, asıl varmak istediği noktanın bu olduğunu hatırlatıyordu. Ama sonra Sora’yı bile huzursuz edip şüphelendiren sırıtışıyla onun yanına yürüdü ve devam etti—!!

“Efendim?! Imanity’nin ‘düşünen bir sazlık’ olduğunu duymuştum!!”

“Şey, evet… Biri bu dünyada da böyle demişti—”

“Ama düşünmeyen bir Imanity sazlık falan değildir!! O sadece hareket eden bir çalı çırpıdır! Ot ilacıyla yok edilmeyi bekleyen hastalıklı bir doğa garibesidir. Gerçek bir yabani ot en azından olduğu yerde sayar, sayar işte!!”

Til’in bu öfkeli hakaret yağmuru, Sora’ya dediklerini onaylama fırsatı bile vermedi. Nefes bile alamıyordu.

“Düşünmeyen bir Imanity! Keskin hisleri olmayan bir Werebeast! Savaşamayan bir Flügel, baştan çıkaramayan bir Seiren, öğrenemeyen bir Exmachina—bunların hepsi tamamen ve kurtarılamaz bir umutsuzluk vakasıdır, tıpkı burada dediğim gibi!!”

Til, Imanity diline olan hakimiyetini kaybedecek kadar heyecanlı bir şekilde noktayı koydu!!

“Sezgisi olmayan bir Cüceden daha kötü hiçbir şey yoktur!! Bu gün gibi ortada olmalı, olmalııı!!”

Sözleri, bir yeraltı şehrinde hiç de beklenmeyecek şekilde gök gürültüsü gibi yankılandı.

Ha. Fabrikalar yüzünden olmalı, diye hayal belal kavradı Sora. Fiel, o Buda heykeli yüzüyle başını sallarken, diğerleri onun bu coşkulu dalgası karşısında adeta ezilmişti—

“Oh. Siz yenmeyen ve yakılamayan otlar, çenenizi açmadan önce bir an önce çürüyüp fosil yakıtına dönüşseniz iyi edersiniz, edersiniz işte. Pft! Hayır, özür dilemeyeceğim, dilemeyeceğim! Lanet bir Elf’ten asla özür dilemeyeceğim, dilemeyeceğim!!”

Ama, Elf. Seni buraya dahil etmiyorum. Bu makineli tüfek gibi konuşması, hâlâ Buda heykeli ifadesini koruyan Fiel’in bir büyü örmesine yol açmış gibiydi.

“Heh! Beni yok etmeye çalışabilirsin ama bu nafıle, nafıle işte; korkmuyorum ki ben—bekleeeyin! Y-yardım edin! Kraliçe Shiro, lütfen beni içeri alın; blöf yapıyordum; çoook korkuyorum, korkuyorum işte!!”

Til yine Shiro’nun eteğinin altına kaçmaya çalıştı ama bu ikinci kez işe yaramayacaktı. Aceleyle Sora ve Shiro’nun arkasına saklandı ve orada tir tir titredi. Sora—ve her ne hikmetse Jibril ile Fiel de—şaşkınlıkla kaşlarını çatarak ona baktı.

“Şey… baksana. Ama Til… sen ruh kolları yapabiliyorsun… değil mi?”

Til, alçakgönüllülüğü aşıp gurura varan bir tutkuyla yetersizliğini iddia etmişti. Ama…

“Bizim açımızdan bakınca, senin yeteneğin saçmalık derecesinde yüksek. Biz ruhları göremiyoruz bile—”

Sora, içinde beliren ama ne olduğunu anlayamadığı bu huzursuzluğun kimliğini çözmek için kelimelerini dikkatle seçiyordu ki lafı kesildi.

“Efendim. Imanity’ler uçamaz, uçamazlar.”

“……… Yani, evet, uçamayız. Tabii.”

Til doğrudan Sora’ya baktı. Soluk mavi gözleriyle şu sözleri söyledi:

“O zaman, sırf uçamadığınız gerçeğine boyun mu eğiyorsunuz yani?”

.

Ah… Demek öyle…

Sora sessizliğe gömüldü. Aldırış etmeyen Til, bir kez daha muzaffer bir edaya bürünüp ekledi: Bütün bunlar bir yana—!!

“Uçamayan kuşa tavuk denir, denir işte! Çiftlik hayvanı! Yalnızca çıtır çıtır, leziz bir şekilde pişirilmeye yarar— Bir dakika! L-lezzetli bir şekilde tadım bile çıkarılamıyorsa, bir çiftlik hayvanından bile mi aşağıdayım yani?! T-tavuklara hakaret ettim galiba, ettim sanırım… A-ama her neyse!!”

Til’in yerin on bin metre altında yankılanan konuşması nihayet sonuna yaklaşıyor gibiydi.

“Bende o sezgiden yok! Ruh kolları yapamıyorum! Büyü bile kullanamıyorum! Ve bu yüzden bir Cüce bile değilim!!”

Kızın bitmek bilmeyen olumsuzlamalar silsilesi Sora’nın kafasında bir kıvılcım çaktı. Tam içindeki huzursuzluğun ne olduğunu çözmek üzere olduğunu düşündü—ki kızın vardığı sonuç düşünce sürecini tamamen çökertti.

“Son olarak, hiç kılım yok!! Yunus balığı gibi pürüzsüzüm!! Ve bu yüzden: Ben pis, ufacık bir köstebeğim, öyleyim işte!!”

“Ha?! Burada mantıksal bir kopukluk seziyorum! Lütfen şu pürüzsüzlüğünün ne anlama geldiğini detaylandır!”

Sora, hava sürtünmesinden kibrit yakabilecek bir hızla Til’e döndü! Ve—

Çek, çek, çek…

Cehennemi bile donduracak kadar soğuk bakışlara sahip kız kardeşi, Til’in pantolon askılarını çekiştiriyordu.

“… Yunusların… vücutlarında… kıl olmaz… ve benzetme olarak… kullanılmıştır…”

“Şey, Efendim? Dişi Cücelerin daha az kılı olduğunu belirtmiştim ama—”

Ve sonra Jibril şunu ekleyince—

“—sadece erkeklere kıyasla demek istemiştim. Anlayacağınız, onlar da hâlâ kıllı ve sakallıdır.”

“Aa, sakallardan mı bahsediyoruz?! Tabii ki! Ben de gerçekten dramatik bir itirafta bulundu sanmıştım ve—”

gruptaki bütün dişiler, Neyden bahsettiğini sanıyordun ki? der gibi gözlerini ona diktiler. Ancak Sora kendi kendine, Mesele bu değil, dedi. Panik içinde şehre bakındı ve bağırdı:

“Bekle bir dakika… Jibril—az önce kızların kıllı ve sakallı olduğunu mu söyledin? Ne? Nerede?!”

Durup dururken Jibril, sokakları orada burada dolaşan esmer loli canavar kızlarla dolu bu Şambala’nın aslında gizli bir cehennem olduğunu ima eder gibiydi.

“Cücelerin mitril kılları, ruhani yükseltim için mükemmel bir malzemedir.”

Ha!! Yani kılları gümüş değil, mitrilmiş. Doğru ya, bundan bahsetmişti! Ve bunun büyü yüklemesine yol açtığını, bu yüzden katalizörlere ihtiyaç duyduklarını söylemişti!! Ama—?!

Sora bir umuda tutunsa da gelen cevap acımasızdı—yine de düşününce gayet aşikardı…

“Elbette katalizörler için ve ruh kolları için kullanılır… Hatta Cücelerin ürettiği hemen her makinede kullanılır. Ancak bunu kullanmak için önce toplamak gerekir… Yani bir başka deyişle, tıraş olmak gerekir.”

Yani bu şehir—bu kadar gelişmiş mekanik medeniyet…

sakal kıllarından oluşan bir Naraka’ydı… Ve her şeyin üstüne…

“Cücelerin sahip olduğu kıl miktarı, ruhani yükseltimlerinin gücünü ve ürettikleri malzeme miktarını gösterir. Bu yüzden erkekler bir güç gösterisi olarak bilerek biraz bırakırlar, ama dişilerin en başından beri daha az olduğu için genelde hepsini kazıtırlar. ”

Yani bu uçurumdaki erkekler meğer bambaşka bir boyutta tüy yumağıymış. Kızlar bile sadece sakallarını tıraş ediyorken üstelik. Sora yere yığıldı.

Ah… Ah, Tanrım…

Demirci tanrısı Ocain… Bu duyarlılık ırkını yaratan Old Deus… Gerçekten de sende zerre akıl yokmuş…!! Lanet olsun sana…

“Ama… hayret bir şey… Kılınız yoksa, bu durum sizi mitril yüzünden aşırı içsel ruh yüklemesinden koruyup katalizörsüz büyü yapmanızı sağlamaz mı? Bir bakıma avantajlı değil midir?”

“Değildir, değil işte!! Takviyeler olmadan büyü kullanma kabiliyetim zerre kadar yok, yok işte!!”

“Y-yani sadece az kıla değil, sıfır kıla mı sahipsin… Büyü için gereken asgari ruhani yükseltimi bile sağlayamıyor musun?”

“Sağlayamam, yapamam işte! Ama takviye için kullandığım ruhani silahları kazara patlatabilirim, patlatırım hem de! Takviyeler olmadan büyü kullanamam, çünkü sıfır kılım var, var işte! Ve aynı zamanda, takviye için gereken ruhani silahları üretecek duyarlılığım da sıfır, sıfır işte!! Başkasına yaptırmamı söyleyebilirsiniz ama çaresizce kılsız biri için ruhani silah yapmaktan bahsediyoruz; bir balığa su altında nefes alma ekipmanı yapmayı istemek kadar saçma bir istek bu, öyle işte! Kimse böyle bir şey yapmaz, yapmazlar işte!! Sonuç olarak her yönden batmış durumdayım, battım işteee!!”

Til kendi matını ilan ederken, Sora ise bu esnada tünelin sonundaki ışığı gördü.

Çaresiz mi? Bu mankafalar neyden bahsediyordu böyle? Til, ah, tek başına Til kılsız ve sakalsızdı—!! Tek Gerçek Esmer Yasal Loli Canavar Kız değil miydi yani?! Sora gözlerini kısarak en derin Naraka’nın dibindeki o umut parıltısına dik dik baktı.

“… Sorun değil… İnanırsan… uzayacaktır… Uza, uzaaa!”

Çek, çek, çek…

Derken Sora, Shiro’nun Til’in pantolon askılarını tekrar tekrar çekerken bir beddua mırıldandığını duydu: Geber, son umut. Til bunu nasıl yorumladıysa artık, utançtan kızarmış bir yüzle kararlı bir şekilde konuştu—!!

“Heh. Çocukluğumdan beri aynaya bakıp ‘Uzayacak, uzayacak işte; en azından tek bir kıl çıkacak, çıkacak işte!’ derdim! İnandım, yetmiş yıldan fazla bir süre inandım hem de—ama tek bir tüy bile çıkmadı, çıkmadı işte!! İnanç benimle alay etti, etti işte! Bana inanmıyorsanız göstereyim, gösteririm valla!! Bakın şu pürüzsüz, kılsız—”

“Heyyy, sadece teyit etmek için soruyorum, tamam mı?! Sakalından bahsediyorsun—değil miii?!”

Til ellerini hırsla iç çamaşırına koydu ve Sora da aynı coşkuyla öne atılıp onun paltosunu kapattı.

Sen ne yapmaya çalışıyordun öyle?! Herkesin içinde! Oha yani!!

Sora’nın omuzları inip kalkıyordu ama…

“… Ağabey… Benim de… hiç kılım… yok… biliyorsun değil mi…!”

“Ah, Efendim? Benim de yok—ya da daha doğrusu, genel olarak Flügel’lerin de yoktur. ”

“… Hani, Chlammy ses etmese bile, ona dokunacak olursan seni öbür dünyaya yollarım, bilesiiin!”

“B-Benim kıllarım var! En azından ayva tüyü seviye— Hey, Sora! Yani, Fi, nasıl yaparsın böyle bir şeyi?!”

“E-Efendim, yoksa siz pürüzsüz ve kılsız seven o sapıklardan mısınız?!”

“Bakın, SAKALLARDAN bahsediyoruz, değil mi?! Bunu kendi gözlerimle görebiliyorum ve olmaması kesinlikle daha iyi!! Sakallı kadınlardan hoşlanan tipler en azından çoğunlukta değil, değil mi?! Neden bana öyle bakıyorsunuz?!”

Sora, kendisini sapıklıkla suçlayan bakışlara karşı gözyaşları içinde kendini savundu. Ama—

“… Efendim. Gördüğünüz üzere, burada geri dönecek bir yerim yok benim, yok işte.”

Til’in gözleri Sora’nın karanlık gözlerine takıldı; belirsiz, zayıf, korku dolu ve kırılgan. Ancak büyük bir inançla… kendi aşağılığına olan inancıyla. Sordu:

“Gerçekten sorun olmaz mı? Benim de bir yer edinmem… sizin yanınızda…?”

Soluk mavi bir alevle ışıldayan o orikalkum gözler, Beni terk edecek misiniz? diye soruyordu. Hiçbir şey yapamam. Yanınızda olmamın bir değeri var mı? Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?

Til’in gözlerinin sorduğu şey buydu. Til’in kendisi bile umutla Sora’ya bakıp şöyle sorarken muhtemelen bunun farkında değildi:

“Mümkün müdür… bir tavuktan daha fazlası olmam, mümkün müdür işte?”

“Elbette mümkün, velet. Sadece lezzetli bir şekilde tadının çıkarılması gerekiyor… Hık!”

Cevap veren Sora değildi. Bu gür ses, berbat bir aksanla ve iğrenç bir hazla İmanity dilini konuşan başka bir adama aitti.

“Bir erkeğin üstüne çıkıp yalvarırsan, tak diye havalanıverir… Seni öyle bir yükseğe çıkarır ki— Ah, ama bu adam değil. O bir bakir. Ve tahta göğüslü küçük kız sevdalısı, bir de kız kardeş düşkünü… Ulan pislik, az mal değilsin hani?”

“Kıyaslama ölçütü olarak neden tavuğu kullanıyoruz ki?! Hem neden yarı yarıya doğru olan şeylerle bana iftira atıyorsun? İtiraz etmeyi acayip zorlaştırıyor!”

Sora bu edepsiz teklife ve yersiz tespite kükredi. Önünde tütün piposunun külleri, bir içki şişesi… ve parçacıklar halinde hafif bir parıltı vardı.

“Oho, üzerime atlayacak kadar çok mu istiyorsun beni? Koltuklarımı kabartıyorsun, yeğencik.”

“Hayııır! Yakaladı beni, yakaladı işteee!! Efendim, Hanımım, yardım edinnn!!”

Alaycı kahkaha ve yürek burkan çığlık tam olarak Sora ve Shiro’nun önünden gelmişti.

Gözleriyle takip edememişlerdi ama Jibril daha sonra açıkladı: Til havada süzülerek Sora ve Shiro’ya doğru gelirken, yarı-intikal denen bir şeyle yolunu kesen bir adamın göğsüne çarpmıştı.

Bu Cüce’nin kim olduğunu sormaya da tahmin etmeye de gerek yoktu. Ağlayan ve yalvaran Til’i bir eliyle, büyük mekanik bir kılıcı ise diğer eliyle kavramıştı.

“—’Hardenfell’e hoş geldiniz…’ Sanırım en azından bunu söylemem gerekiyor, ha? Sizi gidi piçler.”

Üstü başı bir avarenin paçavraları içinde, tiftiklenmiş gri saçlarla kaplı bir halde, tek bir orikalkum gözüyle göz teması kurarak sırıtarak onlara tepeden baktı… Hık. Sarhoş sarhoş mırıldanırken yanağını Til’e sürttü. Bu her şeyi açıklıyordu.

“Aynen öyle!! Seni tam bir kadın yapacağım, yeğencik!! Oho, seni öyle yüksek bir yere çıkaracağım ki—”

O bir cinsel suçluydu.

“Ne…? Öyle değil ki… Sadece lanet olası yeğenime bir merhaba demeye gelmiştim, anladın mı?”

Ne olursa olsun, hâlâ bir cinsel suçluydu. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bu yüzden Jibril, suçüstü yakaladıkları bu serserinin ifadesini almak adına uzamı derhal yalıtmıştı. Derme çatma sorgu odasında, sert yüz ifadeli Sora, arkasında titreyen kurbanı sorguluyordu.

“… Til? Zanlı senin amcan olduğunu iddia ediyor. Bu doğru mu?”

“Iıık…! B-Ben de şaşkınım, şaşkınım işte! O—durup dururken ortaya çıktı… Artık neyin ne olduğunu bilmiyorum.”

“Hoppala, zırvalama yeğencik! Yanına gelmekten başka çarem mi vardı, yoksa kaçıp gidecektin, değil mi?!”

“Sesini alçalt, sapık!! Suçlamalarına bir de tehdit suçunu mu eklememizi istiyorsun?!”

Sora, Til’in gözyaşları içindeki korku dolu “onu tanımıyorum” iddiasına itiraz eden suçlunun sesini bastırarak bağırdı. Kenarda durup gri tüy yumağının ifadesini kâğıda döken Jibril’in kendi fikrini belirtmesini dinledi.

“Merhaba demeye geldiğini söylüyor. Bu da kurbanın hareketlerinden haberdar olduğunu gösteriyor… Efendim, kendisini onun amcası sanan bir sanrı içinde olma ihtimali yüksek görünmüyor mu? Başka suçlamaların da araştırılmasını öneririm… En azından ortada sağlam bir takip ve taciz vakası var—”

“Öt bakalım, pislik!! Til’in nerede olacağını nereden biliyordun?! Gerçekte kimsin sen?!”

“İçime doğdu işte!! Kim miyim? Hey, yeğencik! Onlara mektubu vermedin mi?!”

“N-neden bahsediyorsun sen? Reis dediğin Reislik Salonu’nda olmalı, olmalı işte. Hangi devlet başkanı konuklarını böyle bir kılıkta karşılar ki?! Zaten bu da zır yabancı biri olduğunu kanıtlıyor, kanıtlıyor işteee!!”

Til’in feryat ederek sunduğu mantıksız argümanı duyan Sora durumu kavradı.

Demek bu sarhoş gri tüy yumağı, bu muhtemel cinsel saldırgan, Cüce (Dwarf) ırkının tam yetkili temsilcisiydi—yani Hardenfell reisiydi.

Ve ifadelere bakılırsa, aynı zamanda Til’in amcasıydı.

“… Hımm. O halde diyelim ki sırf lafın gelişi senin reis ve Til’in amcası olduğunu varsaydık.”

“Ne demek varsaydık lan? Öyleyim ulan işte, kahretsin!!”

“Bu durumu daha da berbat kılmıyor mu?! Burada nasıl bir ülkeniz var sizin? Yeğenini şehvetli ilişkilere zorlamak burada yasal mı?!”

“Öh… Bak şimdi… İçki yüzünden biraz kendimden geçmişim sadece… Ufak bir şakaydı işte, lanet olsun—”

Chlammy ve diğer kadınlar onun bu savunmasını delici bakışlarla süzdüler:

“… Sarhoştum. Şakaydı.” Erkek pisliklerin en popüler iki bahanesi.

“Pekala, o zaman kurbana dönelim. Bayan… Tilvilg, amcan nasıl biridir?”

“B-Ben içki ve duman kokan böyle hırpani bir tüy yumağıyla akraba olduğumu kesinlikle hatırlamıyorum— Ah, Reis, leş gibi kokuyorsunuz, kokuyorsunuz işte!! Çoook kötü kokuyorsunuz, kokuyorsunuz işte!!”

Sora’nın dürtüklemesiyle Til, durduk yere onun reis olduğunu itiraf etmiş oldu. Acı dolu ve gözyaşlarıyla kaplı bir yüzle defalarca kötü koktuğunun söylenmesi, sessizce yere çöken reis üzerinde epey büyük bir etki yaratmış gibi görünüyordu. Bu sırada Shiro kendi düşüncelerine dalmıştı…

En aşağılık Cüce’nin amcası, Cüceler’in en yücesiydi. İstenmeyen hayal kırıklığı kızı rahat bırakmayan utanç verici, orta yaşlı bir haylaz.

Ya eğer…? Shiro düşünmeye başladı. Til, görsel romanlarda göreceğiniz türden, doğası gereği koruma arzusunu körükleyen, ucuz ve kolay bir potansiyel kadın kahramandı. Ortaya çıkar çıkmaz tavlanma özelliğiyle korku salan, küçük kız kardeş rolündeki rakibi olduğunu varsaymıştı. Ama ya eğer…… o potansiyel bir…

NPC eşleşme bayrağı değilse…? Evet… Karine delilleri yeterliydi. Ama henüz o noktada değiliz…!

Ya Ağabeyimden başkasına tav olduysa? Shiro telaşla başını salladı. Bu kararı vermek için henüz çok erkendi. Sarhoş bir tüy yumağı ve yasal bir Loli—görüntü açısından hâlâ bazı sorunlar vardı!

Fakat elbette Shiro’nun keşfettiği bu yeni mantıksal bakış açısından başka kimsenin haberi yoktu.

“… Ahhh, ohhh… Şimdi hatırladııım… Ben… sahteee biriyim.”

Reis nihayet şoktan çıkıyordu—

“Gidip bir banyo yapayım… Farz edelim ki ben sadece elçiydim…”

ama pek de toparlanabilmiş gibi görünmüyordu. Yalpalayarak uzaklaştı.

Az önce leş gibi koktuğunu söylediğiniz kişi ben değildim. Lütfen bu konuyu burada kapatalım. Sora ile Shiro süklüm püklüm tüy yumağına sessizce başlarıyla onay verdiler.

“O adamları bana—yani bize getirdiğinizden emin olun. Anlaşıldı mı?”

“Efendim! Zaten öyle yapıyordum, yapıyordum işte!! Reise kokulu, şüpheli bir yabancıyı göndermesine gerek olmadığını söyleyin. Onları derhal Reislik Salonu’na getireceğim, getireceğim işte!! Kış kış! Püft, püft!!”

Til onu başından savdı, Jibril uzamsal yalıtımı kaldırdı ve kederli tüy yumağı bir ruhani silah olan koca kılıcını savurdu; bunun üzerine kılıcın namlusu birden fazla parçaya—daha doğrusu göz kamaştırıcı sayısız kısa kılıca ayrıldı.

“Ahh, sizi gidi piçler. Lanet olası yeğenim yine kaçarsa onu gidip almak zorunda kalırım, bu yüzden beklemek zorundası—”

“Reislik Salonu, Beş Yüz Sekizinci Kat!! Onları gözyaşları içinde tam reisin önündeki kabul odasına götüreceğim, götüreceğim işte!!”

Tüy yumağı, nefes almak kadar kolay bir şekilde Til’in yakınlarda bekleme niyetini şıp diye anlamıştı.

“Pekala, serbestsin. Ama adın ne senin, Reis?”

Sora, gözleri yaşlı Til gibi adama keskin bakışlarla baktı.

Adam cıkladı ve gözden kaybolurken hafif ışıkla birlikte arkasında sadece birkaç kelime bıraktı.

“Veig Drauvnir. Kıçınızı kıpırdatın, lanet dışarlıklılar.”

Reislik Salonu, şehir merkezinden yukarıya doğru yükselen devasa bir sütundu. Veig ile buluşmak üzere 508. Kata çıkan asansörde duruyorlardı.

“… Fi, şu anda duygularını dizginlemenin büyün üzerinde büyük bir yük oluşturduğunu biliyorum… ama bu gerçekten seni sakinleştiriyor mu?”

“Nefes al, nefes al… Hani, Chlammy’yi korkutmayacağım… Nefes al…”

“Duygusal açıdan ne kadar da dengesiz bir uzun kulak. Lamaze yöntemi gerektirecek ne doğuruyorsunuz acaba? ”

“E-Efendim, Hanımefendi, l-lütfen beni terk etmeyin, lütfen! Bana söz vermiştiniz, vermiştiniz!”

Adamın adını duymak ekibin bütünlüğünü korumasına pek yardımcı olmamıştı. Til, Sora ile Shiro’nun arkasında durmuş, giysilerine tutunuyordu. Düşündüler ki…

“Evet, tabii… ama Til, sırf teyit etmek için soruyorum: Burası…”

“… Hardenfell’in… yönetim merkezi… değil mi…?”

Asansörün penceresinden yukarı doğru çıkarlarken, sütunun içindekilerin süzülüp geçişini izlediler.

Doğrusu, mekanı süsleyen oldukça tanıdık, özel bir nesneye bakıyorlardı.

“Bu kitlesel imha silahının burada ne işi var, burası askeri bir üs değil ki? Yani, neden hâlâ silahlısınız siz?!”

Sora bu silahı Büyük Savaş strateji oyununda görmüştü. On Yemin’in, savaşın geçmişte kaldığını iddia eden o maddesini sorgulamadan edemedi.

“Ah, evet. Hayır, Efendim. O sadece şefimizin yüce bir atasının anısı… yalnızca bir süs, evet.”

Süs mü? Ata mı? Sora gözlerini kırpıştırdı. Til söze başladı—

“Hardenfell’in ilk şefi Lóni Drauvnir’in mirasıdır o, y-yaniii?!”

fakat Fiel’in patlayan öfkesiyle sözü kesildi.

“Fi?! Ne oldu?! Tamam pes, seninle yapacağım işte! Ne-feeees al!!”

Chlammy tam olarak krizin merkezindeydi, durumu kontrol altına almaya çalışıyordu. Jibril ise bunu oldukça eğlenceli buluyor gibiydi. Til, Sora ile Shiro’nun kıyafetlerine sarılmış büzülerek titremekle meşgul olduğundan, hikayeyi anlatma işini Jibril devraldı.

“Lóni Drauvnir, Cüce tarihinde benzeri görülmemiş bir deha olarak tanınan ünlü bir şahsiyettir…”

Anlaşılan kendisi, Savaş’ın sonlarına doğru Cüceler’in lideriymiş. Mühür ritüellerini icat etmiş ve ruh silahlarını tasarlamış. Devrim niteliğinde bir zanaatkar. Ruh silahları; sayısız katalizörden yapılmış dönüşen makinelerin çekirdekleriyle senkronize olarak çalışıyordu. Bu silahlar Cüceler’in, daha önce yalnızca Elfler’e özgü olan bir yeteneği—çoklu büyü yapmayı—taklit etmelerini sağlıyordu. Irkın doğuştan gelen el becerisiyle birleştiğinde, Cüceler’in Elfler’inkini bile geride bırakan son derece hassas ve karmaşık ritüeller hazırlamalarına imkan tanıyordu. Üstelik bu adamın, Savaş’ın son dönemindeki diğer tüm silahları neredeyse tek başına yarattığı söyleniyordu.

“Büyük Savaş’ın bu noktaya gelmesinde gerçekten de kilit bir rol oynamıştır. Elfler bile kendilerini savunmak için mühür ritüellerini taklit etmek zorunda kalmışlardı; bendeniz bile birkaç ejderha katletmeye çıktığımda onun eserlerini epey kullanışlı bulmuştum. ”

Başka bir deyişle, Elfler’i dolaylı yoldan mühür ritüellerini kullanmaya ve Áka Si Anse’yi yaratmaya mecbur bırakmıştı. Kısacası, gezegenin tamamen yerle bir olmasına katkıda bulunan önde gelen savaş suçlularından biriydi. İyi de, yani…?

“Umarım bu sadece bir göz yanılmasıdır… ama sırf o icat etti diye mi orada durduğunu söylüyorsun?”

Sora ile Shiro, yüzleri kireç gibi kesilmiş ve dizleri titrer halde hep birlikte orayı işaret ettiler. Hiç şüphe yoktu ki, Büyük Savaş strateji oyununda gördükleri şeyin ta kendisiydi… En ufak bir incelik dahi gözetilmeden, son derece baştan savma bir şekilde orada asılı duruyordu. Ucuz bir oyuncak gibi orada öylece süzülen bir bomba.

“Evet, Efendim. Pasif haldeki ruh özünü infilak ettirmek… Gerçekten de E-bombası tam bir sanat eseridir. ”

“Nükleer bombaları gölgede bırakacak bir silahı buraya öylece asıp ne yapmaya çalışıyor bu adamlar?!”

Evet… Sora, tek bir patlamada koca bir kıtayı yok edebilecek güçteki E-bombasını işaret etti. Her türlü şiddetin yasaklandığı bir dünya için fazlasıyla aşırıya kaçan bu silahlanmayı kınayarak çığlığı bastı.

Güçlü bir bomba için bu kadar yaygara koparmanın ne alemi var, diye mi soruyorsunuz? Esasen yürüyen, uçan, ışınlanan birer süper silah olan Flügel’lere veya Exmachina’lara ne demeli, değil mi? Orada bir durun bakalım. Neden mi?! Çünkü On Yemin kötü niyetli eylemleri iptal ediyor olabilir!!

Ama hataları—kazaları kapsamaz!! Ve işte birinin dikkatsizliği yüzünden ortada hiçbir kötü niyet olmasa bile patlayabilecek bir bomba duruyordu burada!

“Kazara koca bir kıtayı haritadan silebilecek bir bomba bu. İnsan bunu imha etmez mi, ya da en azından sıkı bir güvenlik altında saklamaz mı?!”

Yani resmen patlamamış bir mühimmattı bu. Ne hakla onu orada öylece asılı tutuyordunuz?!

“Efendim, lütfen sakin olun. Burada sergilenen parçalar—artık çalışmıyor.”

Jibril, gözleri yaşarmış halde bağıran Sora ile Shiro’nun önünde tek dizinin üzerine çöktü.

Ah… Exmachina hakkındaki okudukları belgeleri hatırladılar.

“Yeminler’den bu yana, ruhlara zarar verebilecek tüm mekanizmalar, büyüler ve benzeri şeyler çalışamaz hale getirildi.”

Exmachina’ların çalışmak için yakıt olarak ruhları katlettiği söylenirdi. Ancak Yeminler ruhları—Ruhani Irk’ı—öldürmeyi yasakladığından yeni bir sisteme mi ne geçmişlerdi… Başka bir deyişle Jibril, asansör yükseldikçe yanlarından geçip giden bu silahların patlamamış mühimmat değil, temelde birer maket olduğunu söylüyordu. Sora ile Shiro rahat bir nefes alıp Jibril’in bakışlarını takip ederek yukarı baktılar. Sonra hepsinin kafası karıştı.

Yukarıda daha önce hiç görmedikleri tek bir şey duruyordu. Til onların bu şaşkınlığını fark etti.

“… Şey… B-Bir tane… bahsettiğiniz durumun istisnası var, yani… şu…”

Onlarla birlikte yukarı bakan… Til sakince açıkladı.

“… O, savaştan sonra yapılmış bir eser—Lóni Drauvnir’in ölümünden sonraki başyapıtıdır, yani.”

Yani—Cüce tarihinde benzeri görülmemiş bir dehanın son eseri. Hayır—

“Kimsenin asla geçemeyeceğini söyledikleri nihai ruh silahı… odur, yani.”

son noktayı koyan, altı bin yıldır kimsenin dengini yapamadığı bir şaheser.

Hmm… E-bombasını bile geride bırakan başyapıtı mı? Sora, gözlerinin önündeki devasa insansı makinenin haşmeti karşısında gülerken yüzü seğirdi.

“… Yani, ne… O dev robot bir ruh silahı mı…?”

“Şey, bir ruh silahı esasen tek bir operatörle çalışan bir makinedir; bir çekirdekle senkronizasyon yoluyla uygulanan birden fazla katalitik mühür ritüelini entegre eden bir sistemdir. Bir çekiç de olabilir, tıpkı bunun gibi bir şey de. Prensip olarak biçim ve boyut sorun değildir…”

Şekli bozulmuş, siyah metal kütleleriyle kaplanmış, muhtemelen onlarca metre yüksekliğindeydi. Elektronik devreleri andıran mühür ritüelleriyle kaplı, görkemli derecede sert ve masif bir gövde. Omuzlarında, o devasa gövdenin boyutlarına göre bile ölçülerin ötesinde duran aşırı ağır silahlar taşıyordu. Açıkça savaş için yapılmış dev bir robottu—fakat savaştan sonra yapıldıysa, muhtemelen hâlâ çalışıyor olmalıydı…

“Lakin bir Cüce’nin böyle bir ölçekteki ruh silahını çalıştıracak kadar ruha sahip olmasını mümkün göremiyorum.”

“Evet, evet. Bende kesinlikle yok ve bunu çalıştırmak normal bir Cüce’nin bile yeteneğinin çok ötesindedir, yani…”

Anlaşılan kimsenin onu çalıştıramayacağını öğrenen Sora içten içe rahatladı.

“Peki, bu dev insansı robot hangi hain amaç için yapıldı acaba?”

Yeryüzü yetmedi mi? Şimdi de gökleri mi patlatacaksınız? Til, Sora’nın bu laf sokmasına yanıt verdiğinde, Jibril tamamen donakaldı; yüzündeki ifade kumsaldaki kumlar gibi silinip gitti.

“Omuzda monteli ünite, kavramsal yeniden yazım için tasarlanmış bir ruh silahıdır, yani.”

……

“Bana anlatıldığına göre, E-bombasında kullanılan pasif özü yeniden amaçlandıran kavramsal bir yeniden yazım makinesiymiş… ilahi bir kavramın somutlaşmış fosiliymiş. Temeldeki kavramı değiştirmek için mühür ritüellerini kullanır. Bu yüzden sahte öze dayanır, yani…”

………………

Yanıt tam bir sessizlik oldu. Sora ile Shiro, hem kendileri hem de hazır yeri gelmişken Chlammy, belki tüm Imanity ya da muhtemelen sağduyu sahibi herkes adına konuşmak için gözlerini süzdüler. Evet…

“Jibril… Senin ‘hassiktir’ metren şu an ne seviyede bir ‘hassiktir’ gösteriyor?”

“… Acaba… düz bir ‘hassiktir’ mi… yoksa ‘böyle işin ta amına koyayım’ mı… yoksa ‘sıçayım böyle işe, ben kaçar’ seviyesinde mi?”

Ha, anladım—bu resmen akıl almaz bir saçmalık!!

Yani saçmalığın saçmalığını başka bir saçmalıkla mı değiştirmiş… Pekala o zaman. Bu, etin içine et, onun da içine et koyup buna hamburger demek kadar mideye oturan, küstahça bir şeydi.

Yani kısacası saçmalığın teki diyorsun, dedi o iki edepsiz, hayattan bıkmış gözlerle.

“Ağzınıza sağlık, Efendim. Dışkının kutsal atası, yüce bir taşıyıcısı ve eriştiği en üstün, ilahi zirvesidir. ”

Sağduyudan nasibini almamış olanların temsilcisi Jibril, Til’in beyninin ilahi derecede batan bir bok çukuru olduğunu söyleyerek kahkaha attı.

“Eğer bu mümkün olsaydı, rakibi basitçe kavramsal olarak yenilgiye uğratmak da aynı derecede mümkün olurdu.”

Kavramı nihayet kavrayan Sora ve Shiro, sessizce “Ah…” diye iç geçirdiler.

Kavramsal olarak—yani en temel anlamıyla… Rakibinin kavramlarını yeniden mi yazabiliyordun……?

“Ha? Ne yani, seni sırf ‘kaybeden’ olarak yeniden yazıp kayıtsız şartsız yenilmeni sağlayabileceklerini mi söylüyorsun?”

Süreç, koşullar veya sebep-sonuç ilişkisi ne olursa olsun, kaybetmiş olman öylece bir gerçeklik haline mi gelecekti…? Bayan Saçmalık’ın kendisinin bile buna saçmalık demesine şaşmamalıydı… Yani, ne? Abi, bu hile yapmanın veya açık kullanmanın bile ötesindeydi. İstediğin kodu öylece çalıştırmak gibi bir şeydi bu. Sora, bu zımbırtının artık bir oyun bile olmadığından şüpheleniyordu. Fakat:

“Haklısınız, haklısınız… Mübalağasız bir ilahi ruhani silahtır, öyledir.”

Til doğrudan ona baktı ve başını salladı. Sora’nın donakalmış şaşkınlığına aldırış etmeden konuşmasına devam etti.

“Yine de hedefle kavramsal yeniden yazım gerçekleştirmek adına inaktif özü sanal olarak canlandıran bir sistemdir, öyledir. Yani durduğunda her şey normale döner, döner—ve yalnızca sahte özde belirtilen kavramı yeniden yazabilir, yazabilir.”

Ve en önemlisi… Asansör dev insansı robotun yanından geçip gitmişti; Til şimdi aşağılara doğru bakıyordu… bomboş bir gülümsemeyle düz bir şekilde mırıldandı.

“O kadar da abartılacak bir şey değildir, değildir.”

“… Efendilerim. Kendisini bir köstebekten bile aşağı görürken haklıymış gibi görünüyor. Lütfen onu ciddiye almayın…”

Jibril, efendilerini kandıracak şekilde davrandığı için Til’i azarladı. Sora düşündü.

“En başta, özün ne olduğunu şimdiye kadar kimse açıklayamadı.”

Gerçekten de öyleydi. Bir Kadim Tanrı olan Holou bile yüz milyonlarca yıl boyunca bunun ızdırabını çekmişti.

“Ve onun sahtesini ürettiklerini mi söylüyor…? Şaka yollu bile olsa böyle küstahça bir saçmalık duymadım.”

Şüphesiz. Bunu altı bin yıl önce çoktan çözdüklerini, hatta kullandıklarını ve Jibril’in kulağına tek bir dedikodu dahi çalınmasını engellediklerini söylüyordu… Ve bunu bu kadar umarsızca sergiliyorlar mıydı? Zırvalık. Bu imkansızdı. Jibril haklıydı, diye düşündü… Ama—

“… Haklısınız, haklısınız. Açıklayamadık, açıklayamadık. Söylemeye bile gerek yoktur, yoktur.”

Sora, bu kadar açık yüreklilikle konuşan Til’in yalan söylemediğinden de emindi.

“… Yalnızca tek bir kişinin görebildiği o ilahi alemin bir ürünüdür… Lóni Drauvnir’in… gözleriyle gördüğü bir şeydir, öyledir…”

Bu durumda iki olasılık vardı. Ya Til yanılıyordu ve bu imkansızdı… Ya da……

“Hey, yeğen. Saçmalayıp duruyor musun sen öyle? Çek o lafları geri.”

Asansör 508. katta dururken kapılar vızıldayarak açıldı. Ve ötesinden, adamın gürleyen sesi gerçeği haykırıyordu. Evet, mekanik bir tahtın üzerinde çenesini eline dayamış, bir kez daha karşılarında beliren adamı çevreleyen atmosfer gerçeği söylüyordu. Gördükleri sarhoştan bambaşka bir adam olarak, zirvedeki birinin acımasız gücüyle gülümseyen o adam gerçeği söylüyordu. Dağınık kesim gri—hayır, mitril—saçlarının arasından kor gibi kırmızı yanan orikalkum gözü, kibirlenmekte son derece haklı bir adamın uyuşuk tavırları ve ona yakışan giysileriyle birlikte gerçeği haykırıyordu:

“Daha önce o ilahi aleme yalnızca tek bir kişi tanıklık etmişti—”

Cüce tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir deha oraya ulaşmıştı—ama sonuncusu o değildi. Çift el kılıcını tahta yaslayan Hardenfell’in mevcut reisi, gururla bacak bacak üstüne attı. Veig Drauvnir konuştu…

Diğer alternatif ise; birinin imkansızı imkanlı kılmış olmasıydı.

“Ben bu dünyaya bodoslama dalmadan önce.” “Kahrolası bir eziklik.” “Anlat şunlara.”

Gerçeği söylüyordu—kendisinin ikinci kişi olduğunu ve her şeyin bundan ibaret olduğunu…

Bakışları ve tek gözü, yüksek ırk mensubu olan Flügel ile Elf’in dahi korumak istedikleri kişilerin önüne geçip sessizce gard almalarına sebep oldu.

Ki bu son derece doğaldı. Veig, sırf sezgilerine dayanarak böyle bir medeniyet kurmuş bir ırk olan Cücelerin (Dwarf) zirvesini temsil ediyordu. Açıklanamaz derecede imkansız olan şeyleri, hiçbir açıklama yapmaksızın mümkün kılan o yeteneğin vücut bulmuş haliydi.

O tahtından her şeyin içini gören kor gibi yanan gözleri. Biliyordum, diye geçirdi Sora ve Shiro içlerinden. Bu adam inkar edilemez bir şekilde doğuştan güçlü olanlardan biri.

Şüpheye yer yoktu. Ayak uydurabilmek, karşılık verebilmek ve açıklayabilmek adına her türlü düzeneğin uydurulduğu o varlık. Gel gör ki…

“Kahretsin ya… Aceleden sakalı çok fazla tıraş etmişim. Tüh…”

Veig; gerginlikten ve teyakkuzdan kaskatı kesilmiş Jibril, Fiel ve Chlammy’ye hiç aldırış etmedi; bunun yerine dudak büküp söylenmeye başladı.

“Lanet olası koku giderici bir mühre kimin ihtiyacı olur ki? Böyle bir şey üretebildiğime ben bile şaşırdım sayılır… Ama beni bilirsiniz işte.”

Çenesini ovuşturdu ve huzursuzca kendini kokladı. Sora ve Shiro içlerinden şöyle geçirdi:

Artık havalı görünmeye çalışması için çok geç.

“Tiiil? Amcan kendisine kokuyorsun denmesini bayağı içerledi yalnız.”

“Efendim! Ne saçmalıyorsunuz siz?! Bugün sizi ilk defa görüyorum, öyledir!!”

“… İşe yaramaz, yarı tanrı… Utanç verici, orta yaşlı bir hayırsız… OTP…?!”

Hangi sebepten olursa olsun yeğenine cinsel tacizde bulunan ve kız ondan nefret ettiğini söyleyince aşırı depresyona giren bir amca…

Asi kızı tarafından dışlanmış hüzünlü bir baba imajını geri çevirmek için artık çok geçti.

“Kahretsin, artık bana kokuyorsun diyemezsin tamam mı, lanet olsun. Gel buraya, yaklaş bakayım.”

Üstelik—şu an tir tir titreyerek Sora ve Shiro’nun arkasına saklanan ve onları acele ettiren Til’in dediği gibi:

“S-S-Sora Bey!! L-lütfen acele edin de müşteriye ilacını satıp yolumuza koyulalımaaar!!”

Evet, Veig her ne olursa olsun, artık çok geçti. Onlar satıcıydı, o ise alıcı—kazanan taraf çoktan belli olmuştu. Geriye kalan tek şey Veig’in “İlacın parasını ödeyeceğim” demesiydi.

Bütün Cüceler (Dwarf), Sora ve Shiro’nun liderliği altına girecekti. Başka seçenekleri yoktu.

Ama

“Mmh? Ha, doğru ya, olay zaten buydu… O zaman şöyle yapalım. Verin şu ilaçları.”

Çenesini hâlâ eline dayamış bir şekilde tahtında oturan adam, mektubu salladı.

Hey, aptallar, yardıma ihtiyacınız var mı? Bütün lanet ülkenizi bize devrederek teşekkür etmeye ne dersiniz?

Evet… Steph’e zorla yazdırıp gönderdikleri ulusal mektup. Mektupta yazan tek şey de buydu. Ve kesinlikle yerine ulaşmıştı. Sora, Veig’in tuzağa düştüğünü belli eden bu tavrını onaylar nitelikte baktı.

“… Yani bize ödeme olarak Hardenfell’in tamamını teslim edeceğinizi varsayabiliriz, değil mi?”

“……?”

Görünüşe göre Chlammy durumu hâlâ tam olarak kavrayamamıştı. Kaşlarını şüpheyle çattı. Ama Veig her şeyi çoktan çözmüştü. O sadece sırıttı, bunun üzerine Sora da kendi kendine bıyık altından güldü. Evet… Ancak Veig sıradan bir müşteri değildi.

Çetin bir müşteride bulunacak türden birisiydi. “Çetin” derken:

“Hımm? Ödemeyeceğim ki. Hesabıma yaz.”

Evet, hiç şaşırtıcı değildi…

Fiel ve Chlammy’nin bile bulamadığı Sora ve Shiro’yu “bir şekilde” kolayca bulmuştu. Til’i gönderdikten birkaç gün sonra, onları orada “bir şekilde” karşılamayı başarmıştı. O gözleri.

O gözler şunu söylüyordu: “Bir şekilde”, onları tam bugün, bu saatte, bu yerde bekliyordu. Til’i, Sora ve Shiro’yu, Flügel’i ve Elf’i bekliyordu. O gözlerde en ufak bir şaşkınlık belirtisi yoktu. Onun reis olduğunu öğrenmek, Sora’nın şüphelerini doğrulamaktan başka bir işe yaramamıştı.

“… Üzgünüm ama yeni müşterilere veresiye satış yapmıyoruz.”

“Hey, hey, öyle hemen kestirip atma. Önce sen kendi borcunu ödemeye ne dersin?”

Veig’in karşılık olarak bunu söylemesi cuk oturuyordu. Evet, bu da şaşırtıcı değildi… Bu, Sora’nın o kısa “mektubu” okuduğu andan itibaren hazırlıklı olduğu bir şeydi.

“Pekala, anlaşıldı. Arkadaşın bile olmayan birine veresiye vermek senin için kârlı değil, öyle mi? Zaten ben de sizin gibi veletlerle arkadaş olacak değilim.”

Evet… Ve Veig’in “Özellikle de…” lafının ardından gelen sonraki sözleri…

Onlar da şaşırtıcı değildi. İki kardeş gözlerini çoktan başka yöne çevirmişti bile. Sadece arkalarındaki Chlammy gözlerini reisten ayırmıyor, algısındaki gürültü dinlerken yüzünü buruşturmasına neden oluyordu.

“… eski dünyalarındaki borçlarını ödemeyip kaçan kahrolası eziklerle…”

……

…………

Jibril’in sorgulamasının sesi ve algılayabildiği diğer her şey uzak geliyordu. Chlammy’nin bilinci zihnine hücum eden anıların altında ezilmişti. Gözünün önünde beliren halüsinasyon acı verecek kadar parlak bir şekilde çakıyordu. Bu anı ona ait olamazdı.

“Aferin. Sadece beni zehirlemekle kalmadın; neredeyse kahrolası bütün dünyayı zehirledin, değil mi?”

Cızırtı sesi…

Till arkası dönük duruyor, nefesini tutmuş, gözlerini sımsıkı kapatıyordu; fakat bu bile Chlammy’nin bilincinin ötesindeydi. Zihninde çakıp duran şey, geçmişteki tüm borçlarını arkalarında bırakanların—hiç kaybetmeyen o kardeşlerin—ve özellikle de tek bir kez bile kazanamamış olan o adamın anılarıydı.

“Ya size koşulsuz şartsız her şeyimi teslim edeceğim ya da batacağım. İkisinden birini seçmem gerek.”

Vızıltılar, tıslamalar…

Zihninde çakıp duran, o adamın kız kardeşiyle birlikte küçücük bir kafese kapatılmış olduğu anıydı. Sadece ikisi… birbirlerinin yanından başka bu dünyada sığınacak hiçbir yerleri olmadan. Ve bu yüzden, geri dönecekleri hiçbir dünya da olmadan…

“… Güzel. Beni fena avladın. Oyun bitti. Kaybettim.”

Cızz, cızzz…

Chlammy’nin giderek daha da acı çeken zihninde çakıp duran halüsinasyon… evet, Sora’nın anısıydı—yolunu kaybettiği, endişelendiği, tökezlediği, başarısız olduğu, defalarca yanlış yöne koştuğu ve en sonunda ellerini al kanlara buladığı o anı…

“Ama diz çöküp yalvarsanız bile siz kaçık veletlerle arkadaş olacak değilim, anladınız mı?”

Cızzz, cızzzzz… Kapana kısılmışlardı, yine de kaybolmayı başarmışlardı… en sonunda buraya ulaşana dek. Günahlarını, geçmişlerini, bütün dünyalarını geride bırakarak. Tavşan deliğinden aşağı düşen adam—kukla—ve yanındaki kız—yavru kuş…

…………

……

Ve nihayet: Sora ile Shiro, acı içinde kıvranan Chlammy ile yer değiştirircesine başlarını kaldırdılar. Tahttan kendilerini karşılayan alevden gözler, ardından gelen sorgulayıcı sözler—her şey—

hiç de şaşırtıcı değildi. Sora dinlerken sırıttı.

Bütün ülkeler 『 』’ın gerçek kimliğini… ve yenilmez kozlarının ne olduğunun cevabını arıyordu. Gerçek cevaba—yani insanlardan başka bir şey olmadıklarına—kimse inanmazdı. Fakat Veig, onların başka dünyalı olduğunu bilerek bunun doğru olduğunu hissedebildiyse, birilerinin Tet’e meydan okuyan bu dışlanmış kardeşlere, bu uzaylılara şunu sorması kaçınılmazdı—

“… Madem bu kadarını yapabiliyordunuz—ne diye kendi dünyanızdan kaçtınız pısırıklar?”

Burada ne işleri vardı?

“Hesabı ödemeden kaçacak yüreğiniz varsa, ben de bir hesap açarım. Ve tabii ki onu asla ödemem.”

Veig, hesabı kapatmalarını talep edercesine onlara baktı. Fakat.

“Ama eğer yanılıyorsam, o zaman: Ah. Sizi sınadığım için kusura bakmayın dostlar. Bunu size telafi ederim—doğru ya, bana ait olan her şey dostlarıma da aittir. Borcumu eksiksiz öderim.”

Sora ve Shiro’nun verecek bir cevabı yoktu doğal olarak. Yani…

“… Demek istediğin, hazmetmediğin pisliklerle iş yapmayacağın, öyle mi?”

“Anlamana sevindim. Ve erkeklerin birbirini daha iyi anlamak için ne yaptığını biliyorsun, değil mi?”

Sora Shiro’nun elini tuttu, Veig ise tahtından kalktı. Birbirlerine mağrur bir edayla sırıttılar. Gerçekten de verecek bir cevapları yoktu. Zaten böyle durumlarda kelimelerin hiçbir hükmü yoktu. Biri yalancı bir sahtekardı—Sora. Diğeri ise sezgi canavarıydı—Veig. Bir soru sorulacaksa—cevap vermenin tek bir yolu vardı.

Bu yüzden evet, sürpriz değildi. Biliyorlardı. Hepsi biliyordu. Shiro, Jibril, hatta Chlammy bile—her biri kendi düşünceleriyle hazırlandı. Veig’in kor gibi yanan tek gözü de aynı şeyi söylüyordu, yüzündeki gülümseme daha da derinleşirken.

Bana söyleyin. Cevabınızı söyleyin; ruhunuzu konuşturun. Sözlerle değil—şimdi eylem vakti!!

Oyunlar başla—

“Grahh!! Birbirimizin aklını başına getirelim bakalım, yabancı?!”

“Bu bir ruhani silah yarışması değil mi? Bu On Yemin’e aykırı değil mi? Hayııır, şiddet kötüüdüüür!!”

Geleneksel Cüce oyunu ruhani silah yarışması değil miydi?

Taraf olan herkes rıza gösterirse dövüş sporu oyun sayılıyor mu yani?!

Veig kılıcını kavrayıp kükrediği an, Sora hiç tereddüt etmeden o beyaz bayrağı hırsla salladı.

Kusura bakmayın ama şiddet karşısında koşulsuz şartsız pes ederiz! Oyuncu olmak işte bunu gerektirir—!!

Veig, Sora ile Shiro’nun yaşadığı katıksız dehşet karşısında kahkahayı bastı.

“Pah, eski günlerde sorunları yumruklarıyla çözerlerdi derler ama artık şu lanet On Yemin var—”

Ah, sana şükürler olsun On Yemin! Sora ve Shiro birlikte Tet’e şükranlarını sundular. Fakat ardından…

“Yani—birbirimizi ruhani silahlarla pataklayacağız.”

Veig kasten kılıcını tahtına sapladı.

“Ruhani silah genişlemesi—bağlan. Şahlan, zırhım!!”

O haykırdığı anda taht, kılıcı yuttu ve aniden şekil değiştirdi. Şimdi çelikten örülmüş bir kemer biçimini alarak Veig’in etrafında sarmallar çizdi ve mekanik bir kükremeyle onu yutup içine aldı. Ardından zemin yarıldı ve dört bacaklı bir canavar misali ayağa kalkan bir şey belirdi.

Bu şey, yaklaşık on beş metre boyunda, gümüş zırhlı devasa bir şövalyeydi. Asansörden sergilendiğini gördükleri türden devasa bir insansı robot—ya da daha doğrusu, görünüşe göre çok daha gelişmiş bir versiyonu… Tahmin edilebileceği gibi ölçüleri mantık sınırlarını aşan devasa bir kılıcı havada tutan robot, cilalı ve akıcı hatlara sahip bir gövde sergiliyordu.

Dobra olmak gerekirse, az önce gördükleri gövde standart bir V-serisi türüyse, bu daha çok bir NEXT gibiydi.

Her neyse, dev robot kılıcını Sora ile Shiro’ya doğrulttu—

“Birbirimizi bunlarla pataklayacağız—ruhlarımızla senkronize olmuş ruhani silahlarla. Basit, değil mi?”

Veig’in sesi hoparlörlerden yankılanırken Sora ve Shiro ona hak verdi. Şaka bir yana, harbi basitti. Yani özetle Veig, devasa robotlara binip birbirlerinin pestilini çıkarana kadar dövüşecekleri bir oyun teklif ediyordu.

Bir robot dövüşü oyunu…

Sora ve Shiro, her yetişkin çocuğun hayallerine hitap eden bu görkemli teklif karşısında çelik gibi bakışlarla başlarını salladılar.

“Demek bir Gund*m Dövüşü’nün On Yemin’e aykırı olmadığını iddia edecek kadar cesursun. Hadi bakalım, savunmanı dinleyelim.”

“… Buna, izin varsa… o zaman bayağı, savaş da açılabilir ki… Yani bu, bildiğin şiddet… değil mi?”

Az önce gördükleri o E-bombasından beri son zamanlarda iyice artan On Yemin hakkındaki şüphelerine takılıp kaldılar. Gözleri yaşlı iki kardeş, kurallara bağlı olarak bu teklifi reddedebileceklerini kararlılıkla beyan ettiler.

Oyunu kabul eden ekip, Reis Salonu’ndan ayrıldı. Til kendisine yalvarırcasına bağırdığında Sora’nın zihni zaten son sürat dönen düşüncelerle dolup taşmıştı.

“C-ciddi misiniz?! Bir ruhani silah yarışmasında Reisi yenmenize imkan yok, yenemezsiniz!”

Oyunun onlar tarafından kazanılmasının imkansız olduğunu söylüyordu. Kıkırdayan Sora, zihninden sessizce ona hak verdi: Valla hiç şakası yok. Yaşanan son olayları gözden geçirdi. Özetlemek gerekirse, Veig’in teklif ettiği oyunun detayları şöyleydi…

……

Ruhani silahların kullanıldığı bir meka aksiyon oyunu… Esasen bir robot dövüşüydü; fakat ruhani silahlarına verilen hasar çekirdeklerinde toplanacaktı. Ne tür bir saldırı isabet ederse etsin, sadece çekirdek kırılacak, operatör hiçbir şekilde zarar görmeyecekti. Ve çekirdeğin gücü, kendisiyle senkronize olan ruhun gücüyle orantılı olacaktı… Yani kelimenin tam anlamıyla birbirlerini pataklamak için ruhlarını ortaya koyacaklardı ve ruhu ilk kırılan taraf kaybedecekti. Gerçekten de basitti. Nasıl çalıştığını kestirmek zordu ama en azından güvenli sayılırdı. Ancak Sora ile Shiro, oyunun en temel gereksinimlerinden birinden yoksundu—yani bir robottan. Bir tane olsa bile ruhları yönlendiremiyorlardı. Bunu öğrenmeleri de mümkün değildi. Bu zımbırtıyı kullanamazlardı. Yani—

“O zaman yanınıza birilerini alın. Ruhani silahlardan yani mühür ayinlerinden başka büyü kullanmak yok. Kişi başı tek bir çekirdek. Bütün kaynaklarımı, tesislerimi ve personelimi emrinize vereceğim, siz de kafanıza göre takılın.”

Oyun; makinelerin tasarlanıp inşa edilmesinden ve pilotların seçilmesinden başlıyordu. Ancak başka bir açıdan bakıldığında kurallar oldukça esnekti: Kimin ne tür bir makine kullanacağını, makineyi kimin, nerede ve ne zaman inşa edeceğini özgürce seçebiliyorlardı.

“… Elinizde ne var ne yoksa dökün ortaya. Yanınızda istediğiniz kadar arkadaş getirebilirsiniz.”

Kuralların bu denli esnek olmasının sebebi; Veig’in bir Exmachina’ya, hatta Kadim Tanrı’ya karşı bile kazanacağından doğal olarak emin olmasıydı. Mühür ayinleri ve makine üretimi söz konusu olduğunda Exceed’lerin hiçbiri Cüceler ile yarışamazdı. Yaşayan hiçbir canlı Veig’den daha iyi bir ruhani silah yapamazdı. Kıssadan hisse; bu, Veig’in kazanacağından adı gibi emin olduğu bir oyundu……

……

“Kahretsin Til, hiç ama hiç anlamıyorsun, değil mi? Bu kimin ruhani silahının daha iyi olduğu yarışı değil…”

İncelemesini bitiren Sora, elini alnına vurdu.

“Bu, ruhlarımızın kapışması—!!”

“…… Şey, peki, bu da— Ne?”

Ah, belki de insanların birbirini anlaması imkânsızdır. Belki de sadece bir türlü anlaşamıyorlardır.

“Ama öyle olsa bile, birbirlerini kabullenebilirler—eğer ruhları! Duyguları! Gerçekse!!”

“… Ama onun… zerre ilgisi yok… bizi kabullenmekle, değil mi…? Tek ilgilendiği şey… bizim onu… kabullenmemiz… değil mi…?”

Sora’nın yanında duran Shiro, kaybettiği şeyin hasretiyle göğsünün önündeki boşluğu üzüntüyle kavradı.

“Aynen öyle! Çünkü adam hasta, değil mi?!”

Medeni bir ırkın fertleri olarak onu eğitme yükünü omuzlarında taşıyorlardı—dur bir dakika. Yoksa onu tedavi etmek mi demeliydi?!

Sora, Şef Salonu’nda az önce yaşananları şöyle bir düşündü.

Kurallar açıklandıktan ve karşılıklı anlaşmaya varıldıktan hemen sonraydı. Birdenbire, Veig’in robotunun devasa kılıcından bir ışık fışkırdı ve—

“…………………… Hey, Til…?”

Sora az önce ne olduğunu anlayamamıştı. Yarı baygın bir haldeydi. Az önce gördüğü şey hakkında soru sordu.

“O… Veig’in robotundaki şey—bahsettiğin o ilahi seviye ruhani silahla aynı şey mi?”

“… Evet, efendim. Tarihin ikinci sahte özüdür—kavramsal rezonans yeniden yazıcısıdır kendisi.”

“Demek kavramları yeniden yazıldı…”

Til durumu doğruladı: Veig’in robotunun sahip olduğu o ışık saçan devasa kılıç, neden-sonuç ilişkisine bakılmaksızın seni kayıtsız şartsız kaybeden ilan edebilecek türden akıl almaz bir meretti. Til’in yüzünde, asansörde gördükleri o ruhsuz tebessümün aynısı vardı.

Hani “O kadar da ahım şahım bir şey değil, gerçekten değil” dediği zamanki gibi.

Ah, Sora şimdi onun ne demek istediğini tam olarak anlamıştı. Gerçekten kullanıldıktan… ve sonuçlarını gözleriyle gördükten sonra her şey netleşmişti.

“Savaş’ın sonlarına doğru, iri göğüslü bir kadının Şef Lóni Drauvnir’e âşık olduğu söylenir, evet.”

Sora, Til’in aniden başlayan hikâyesini sessizce dinledi.

“Kadının ateşli kur yapması şefe, ‘Kahretsin, bütün kadınlar tarafından sevilmek de ne zormuş’ diye düşündürmüş, evet. O da âşık olmuş—ve o günden beri Drauvnir soyunun erkekleri büyük göğüsleri olmayan hiçbir kadını sevemez olmuş, sevememişler.”

Anlıyorum… Zor işmiş. Bu arada…

“… Büyük göğüslü Cüce var mı ki?”

“Efendim. Tabii ki—yoktur.”

Tahmin etmiştim zaten. Hayaller, gerçek olmadıkları için hayaldir zaten.

“Anlayacağınız, bu sadece bir efsanedir, böyledir. Büyük göğüslü Cüce diye bir şey yoktur, olamaz. O kadının kim olduğu, hatta gerçekten var olup olmadığı bile bilinmemektedir. Ama her ne olursa olsun—böyle bir şey var olmadığı için, onu kendi yarattı, evet.”

“Demek kendi yarattı.”

Yani sergilenen o makinenin omuzları da Veig’in makinesindeki devasa kılıç da aslında bu iki aptal dâhinin peşinden koştuğu, insan eliyle yaratılmış o hayalin eşi benzeri görülmemiş tecellileriydi! Yeteneğin en üst noktasının tamamen lüzumsuz bir şey uğruna çarçur edilmesi—işte bu!!! Til’in kıpkırmızı kesilerek başıyla onayladığı gerçek—tam olarak şuydu—!!

“Büyük göğüs özünü kullanarak birine kavramsal olarak büyük göğüsler kazandıran bir ruhani silahtır bu…!!”

Sallandı…

Til başını salladıkça, durumu kanıtlarcasına dolgun göğüsleri de yukarı aşağı sallanıyordu. Veig devasa makineden aşağı indi ve havalı bir gülümsemeyle tatmin olmuş bir şekilde konuştu.

“Hımm. İlla işin gerçeğini göstereceğiz… İşte benim lanet yeğenim, her zaman kaçmaya çalışır zaten.”

Ah. Demek Til’in Veig’i görmek istememesinin sebebi buydu. Hiç uyarmadan gidip bu şeyi onun üzerinde kullanmıştı—ve anlaşılan bu durum gayet sıradandı. Bir an önce buradan çekip gitmek istemesine şaşmamak lazımdı. Sora rahatsız bir şekilde bakışlarını başka tarafa çevirdi. Yeğeninin göğüslerini böylesine rahat bir cinsel tacizle büyüten, şehvetle soluyan bir amca…

Aynen öyle, bu adam resmen cinsel suçlu. Görünüşe göre bu ülkede hukuk devleti kavramı biraz eksikti. Yine de—Sora içten gelen bir saygıyla başını salladı.

Demek bu iki yüce dâhinin kavramları yeniden yazacak ilahi mertebeye ulaşacak kadar tutkuyla arzuladıkları şey…

göğüslerdi—!!

Ah, ne yüce bir deha, ne muazzam bir aptallık. Saygıyı hak ediyordu—ama!! Yine de.

“… Til’e büyük göğüsler verdiğini anladım da… bunu neden herkese yapmak zorundaydın ki?”

Sora nereye bakacağını bilemeyerek etrafına göz gezdirip mırıldandı—ve tam o anda, ortamdaki kadınların tezahüratları, gözyaşları ve şaşkınlık çığlıkları havayı doldurdu.

“Yani bu gerçekten bir rüya değil mi?! Göğüslerim yüzünden ayaklarımı bile göremiyorum—bu gerçek mi?! Kavramsal olarak büyük göğüsler, gerçek anlamda da büyük göğüsler demektir, değil mi?! Iıığğ… Bu sefer ‘fıııss’ diye sönüp gitmeyecekler, değil mi?! Iııh… Hüüngg…!!”

“Bu gerçekten de kavramsal yeniden yazım mı…? Hımm, görünüşe göre ben etkilenmemişim…”

“Ne oluyor be?! Zaten ne kadar mükemmel olduğunu gösterip hava mı atmaya çalışıyorsun?! … Heh, fark etmez. Göğsümün yüzey alanı kadar geniş bir kalple, senin gibi bir iblisi bile affedebilirim. ”

“Ne söylediğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok, pek ilgilendiğim de söylenemez ya— Ah! Efendimiz Shiro, ne kadar da cüretkâr! ”

“… Sen de büyümüşsün… sen de, Jibril… altın orandan gümüş orana geçmişsin…”

“Hey! Yüzüstü yatınca öyle ağır geliyorlar ki dayanamıyorum! Mutluluğu ağırlıkla ölçebilirmişsin meğer! Bunu biliyor muydunuz?!”

“Bu arada Leydi Shiro, göğüslerinizden memnun değil misiniz? Sizi huzursuz eden nedir?”

“…… Hesaplıyorum… bunun bir artı mı, yoksa bir eksi mi olduğunu… küçük kız kardeş karakteri için…”

“Aman Tanrım, emekleyince inanılmaz bir göğüs dekoltesi oluşuyor! Dört ayak üzerinde yürümeye geri dönüyorum!! Hey, Fi, bak! Hadi ama, göğüslerime bak! Hadi, ne zamana kadar o aydınlanmış edaları takınacaksın?!”

Kavramsal yeniden yazım, ortamdaki tüm kadınları etkilemişti. Ah… büyük göğüslü Lolilerden muazzam endamlara—burası göğüslerle ve hayallerle dolup taşan bir yerdi. Ve insanlıktan çıktığını ilan edecek kadar aklını yitirmiş yaklaşık bir kişi vardı ama her neyse—

yine de, bir şekilde… bir şeyler ters görünüyordu. Sora kaşlarını çattı, Shiro ise gergin bir şekilde göğüslerini ona doğru yaklaştırdı.

“… Abi, sanırım… göğüslerim… hâlâ—seninkini kaldırmıyor, değil mi?”

“Hâlâ ne yapmıyor?! Neyi kaldırmıyor?! Bir abiyle kız kardeş arasında mı?!”

“Heh, ne kadar yazık size. Bir lolicon olup kocaman göğüslerle çevrelenmek cehennem gibi olmalı, ha?”

“Sahte göğüsler kavuşur kavuşmaz bu böbürlenme de neyin nesi ulan?! Tam bir komedisin!”

Sora, yerçekiminin göğüslerini aşağı çekmesine izin vererek emekleyen ve tam anlamıyla zafer kazanmış gibi görünen Chlammy’ye bağırdı.

“Aman Tanrım. Efendim, büyük göğüslü Lolilere karşı olduğunuzu bilmiyordum.”

“… Bilmiyorum… İstatistikler… net bir tablo… sunmuyor…!”

“Hey… Hey! Benim lolicon olduğum kabulü üzerinden tartışıp durmayı keser misiniz artık?!”

Bu kez kendi aralarında fısıldaşan Shiro ve Jibril’e gözyaşları içinde bağırdı. Bu sırada, bu kargaşadan bir adım geri çekilmiş olan Fiel, Buda’yı andıran o dingin sesiyle konuştu.

“Aman, ikinizin de lolicon olduğu bilinen bir gerçek. Tek tartışma, göğüsleri olan çocuklara arzu duyup duymadığınız üzerine. Her iki şekilde de sapık olduğunuz gerçeği değişşşmiyor…”

Dört baklava şeklindeki gözleri Sora’ya ve bir başkasına çevrilmişti—Veig’e.

Bir Cüce büyük göğüsler arzulamışsa, bu kaçınılmaz olarak büyük göğüslü Lolileri tercih ettiği anlamına gelirdi. Yani tartışmaları yalnızca Lolilerin büyük göğüslü olup olmaması gerektiği üzerineydi. Ne olursa olsun ikisinin de aşağı yukarı aynı seviyede sapıklar olduğunu söylüyordu. Sora şaşkına döndü. Bu iddiasını çürütmeye yeltenirken—

aniden yerçekimi arttı. Ya da en azından havada bu illüzyonu yaratan bir gerilim peydah oldu. Sora dönüp baktığında Veig’in gözleri faltaşı gibi açık bir halde orada durduğunu gördü. Biraz geç de olsa, Fiel’in orada olduğunu nihayet fark etmişti.

Öldürme dürtüsünü bastırmak için büyüye muhtaç olan Fiel Nirvalen.

Veig Drauvnir, delici bakışları ve hafif adımlarıyla öne çıktı.

Ve ardından… Veig, doğduğu andan itibaren yemin etmişçesine—hayır, doğmadan çok öncesinden beri buna mahkûmmuşçasına—öyle dingin, öyle kaçınılmaz, öyle doğal bir şekilde hareket etti ki ne Tet ne de On Yemin bunu sorgulayabilirdi… Ah, Doğa Ana’nın dereleri akıtması kadar doğal bir şekilde elini uzattı…

ve Fiel’in göğüslerini kavradı.

Sakince. Dehşet verici bir biçimde. Gayet kararlı bir şekilde göğüslerini sıktı…

Herkes donakaldı. Sessizlikte zamanın kendisi bile dikkati dağılmış da akmayı unutmuş gibiydi. Hepsi öylece kalakalmışken, tek bir adam hâlâ hareket edebilme yeteneğini sergiliyordu! Puf, puf…! Mıncık, mıncık! Pa-puf, cupp! Löp-löp—!! Göğüs mıncıklama ses efektleri bile ellerinin maharetindeki çevikliği yakalamaya yetmiyordu.

“Sa-saçmalık… Bu da ne?! Nasıl olur da biçimi, sıkılığı ve ağırlığı tamamen benim idealime birebir uyar?!”

Gerçekten de… büyük göğüs özünü, kavramsal yeniden yazımı kullanmaya hiç gerek kalmamıştı. İtiraf etmek zorundaydı: Bu göğüsler en başından beri idealin ta kendisiydi. Titredi. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Nefesi kesildi!!

Buna saçmalık demişti. Kendisinden daha saçma hiçbir şey olamayacağını unutacak kadar sarsılan bu tanrısal seviyedeki sapık, hâlâ titreyen parmaklarıyla o dolgun göğüsleri hissetti—ve duraksadı. Ardından kırmızı gözü parıldadı, kahkahalarla dolu bir alayla sırıttı ve şöyle devam etti:

“Heh… Kanım haykırıyor—cevap bu değil… Bu gerçek şey değil, yalnızca bir hammadde.”

Çıt.

“Ho, buraya gel sahte dostum. Seni gerçek bir şeye dönüştürene kadar işleyeceğim. Minnettar olsan iyi edersin.”

Çı-çıtt—

“Her şey—özellikle de göğüsler! tarafımdan işlenip daha büyük bir şeye dönüştürülmek için vardır! Bu doğal göğüsler ham, hiçbir hüner katılmadan öylece şişmiş. Ama üzerinde çalışılmaya, bu meydan okumaya değer bir malzeme!!”

Gerçekte yüksek sesle gıcırdayan bir şey olamazdı ama sanki varmış gibi bir his yaratıyordu.

“…… Sahi, yoksa benimle mi konuşuyorsunuz…?”

Fiel’in sorusu bir makinenin sesi kadar duygusuzdu. Ama Veig—

“Sen de kimsin be?! Mahsulünün yetiştiği toprağın durup dururken seninle konuşmaya başlamasının ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmiyor musun?!”

göğüslerin ötesinde bir şey olduğunu ilk kez daha yeni fark etmenin şaşkınlığını yaşıyordu.

Sora nihayet bir şeylerin kırıldığını duyabiliyordu ve anlamıştı…

“Ah—şimdi anladım. Bir gariplik olduğunu biliyordum zaten…”

Olay yine Cüce felsefesine dayanıyordu: Her şey dövülüp işlenmek için vardır…

Yontulmamış bir elmas altı üstü bir taştı. İşlenmemiş demir ise sadece kumdu. O ilahi ruhani kolla işlenip şekillendirilen göğüsler nihai noktaydı. Geri kalan her şey yalnızca malzemeydi—tamamlanmamış birer hammaddeydi, diyordu Veig.

“On Yemin’e rağmen dokunmak—bu bir iyi niyet kanıtı mıdır?”

“E-evet doğru, bu iyi niyet abidesi adam beni kurtardı!! B-bu yüzden Fi, lütfen kendini tut, olur mu?!”

Jibril’in sesinde hayranlık vardı. Chlammy ise Fiel’i yatıştırmaya çalışıyordu. Sora, vardığı çıkarımı zihninde tartarken ikisini de neredeyse duymuyordu bile…

Til, Veig’in sadece büyük göğüsleri sevebildiğini söylemişti—ama olay bu değildi. Veig denilen o aşağılık, pislik, şerefsiz herifin çok daha derin bir derdi vardı.

O yalnızca büyük göğüslerin varlığını kabul edebiliyordu!!

Ve böylece—nihayet—Sora o sesin ne olduğunu, içinde neyin kırıldığını tam olarak kavradı—ve tam o anda…

“Bağışlayın, Efendim? Derin düşüncelere dalmış görünüyorsunuz—bu da ne böyle?!”

Jibril’in kanatları titrerken sesi boğazına tıkandı. Binlerce yıldır böyle bir şey hissetmemişti. Efendisinden, bir Imanity’den böyle bir etki hissetmeyi—az sonra katledileceğine dair o sarsılmaz kesinliği yaşamayı—hiç beklemiyordu.

“Zevklerimiz üzerine mi kozlarımızı paylaşmak istiyorsun? Ruhlarımız üzerine mi? Pekala, getir bakalım.”

Veig onu sorguluyordu—tıpkı ilk karşılaştıklarında kurduğu o ilk cümlelerdeki gibi.

Tahta göğüslü küçük kız meraklısı ile kız kardeş sevdalısı… Sizi gidi pislikler, az mal değilsiniz ha?

Sizin gibi kaçık veletlerle arkadaş olacak değilim, demişti, onun zevkine yukarıdan yan gözle bakarak.

Sizin gibi hasta heriflerle arkadaş falan olmam ben, demişti—!!

Başka bir deyişle—Veig yalnızca Sora’nın geçmişini değil, bugününü de sorguluyordu.

Sorguladığı şey… Sora’nın göğüs zevkiydi!

Öyleyse elinden geleni ardına koyma. Sora’nın çalkalanan ruhu gözlerinden alev alev saçıldı. Meydan okumasını ilan etti.

“—Kimin zevkinin berbat olduğunu sana göstereceğim, Veig Drauvnir.”

Ve böylece, ekibe Merkez Sanayi Bölgesi boyunca rehberlik eden Sora, kavramsal yeniden yazımın iptal edilmesiyle eski haline dönen göğüsleri—özellikle de Shiro’nunkileri—görünce rahat bir nefes aldı. Ah, düşünce, felsefe, zevk ve tercihler konusunda bireyin özgürlüğüne saygı duyalım. Lakin—!!

“Eğer sadece kendi zevkinin doğru olduğunu iddia edip kendi saçmalıklarını bize dayatmaya kalkıyorsa, o zaman biz de bireysel özgürlüklerimizi kullanmak zorunda kalırız, değil mi?!”

Evet, yani—!

“Ona: ‘Kapa çeneni! Bok ye! Anlıyor musun?!’ deme özgürlüğümüz!”

“—Efendim… Evet, efendim!! Kesinlikle efendim!!”

Til, derinden etkilenmiş bir halde selam durdu. Chlammy bıyık altından güldü.

“… Heh… Lolicon olma özgürlüğü… Kime hasta dediğini merak ediyorum doğrusu…?”

“Hey! Niye beni hemen böyle etiketliyorsun? Şu an revaçta olan göğüs faşizmine itiraz ediyorum ben!”

“Ama doğru değil mi? Kız kardeşine zaafın var, bir de pürüzsüz ve kılsız olanları seviyorsun… Bahanen ne?”

“Öyle olmadığını söylemiştim!! Ve milyonuncu kez söylüyorum, SAKALLARDAN bahsediyoruz, değil mi?!”

Sora’nın bu bağırıp çağırmasından hiç etkilenmeyen Shiro, gidenlerin ve geri gelenlerin ardından yas tutarcasına göğsünü ovuşturdu.

“… Jibril… ne… yapıyorsun…?”

“Ah, evet. Efendim’in ilk kez karşılaştığı kişilere verdiği anlık tepkileri listeliyordum…”

Bir kitaba bir şeyler yazarken inleyen Jibril’e kederle sordu Shiro, Jibril de yanıtladı.

“Açıkça olumlu tepki verdikleri kişiler: Küçük köpekçik, çakma sivrisinek, Holou ve bir de buradaki yeni gelen… Aah!”

Aniden gelen bir aydınlanma bedeninin ve sesinin titremesine yol açmış gibiydi.

“T—t-t—tam tersine… özellikle olumlu bir tepki göstermedikleri ise uzun kulaklılar, Tapınak Bakiresi, Seiren ve kraliçesi, Büyük Abla Azriel, şu Exmachina… ve—ve ben… Ah—Efendim!!”

Sonunda kanatlarını kapatıp dizlerinin üzerine çöktü ve af diledi.

“Lütfen, bunu şimdiye kadar fark edememiş olma sefaletimi bağışlayın! Hemen şimdi—”

Bir anlığına ışığa büründü.

Puf.

Çocuk kadar küçülen Jibril, dua eder gibi ellerini kavuşturdu.

“—size daha uygun bir çocuk formunda hizmet edeyim. Beni dilediğiniz gibi kullanmanızı istirham ederim…”

“Siz pislikler benim lolicon olmamı bu kadar mı çok istiyorsunuz ulan?! Bakın, ne düşünürseniz düşünün. Ama bunu bana dayatmaya kalkarsanız cevabını veririm, o yüzden bundan sonra kendinize saklayın— Lan, öyle değil dedim ya!!”

Sora’nın çığlıklarına kıkırdamalarla karşılık verilince, arkasını dönüp saçını başını yoldu.

“Bana bak sen! Daha ne kadar o çirkin çakma göğüslerine hayranlıkla bakıp duracaksın?!”

“Çakma mı? Söylediği bazı şeylere ben de katılıyorum. Doğadan bile üstünse—gerçeğinden daha iyidir!”

Chlammy devasa göğüslerine bakarken son derece kararlıydı.

İçlerinden sadece o, kavramsal yeniden yazımın iptalinden muaf tutulmak için ağlayıp sızlamıştı ve şimdi keyfi gayet yerinde konuşmaya devam ediyordu.

“Hafızandaki bir oyundan şöyle bir replik hatırlıyorum—sahtesinin gerçeğiyle boy ölçüşemeyeceğini söyleyen hiçbir şey yok!!”

“O alıntıyı patlatmak için bulabileceğin en iyi zaman bu muydu yani?! O çakma göğüslerin ortalıkta sallanırken kendini beğenmiş bir edayla cidden bu lafı mı edeceksin?!”

Gerçeğini aşsa bile sahte sahteydi.

Aralarındaki farkı ayırt edemediğin için eziksin işte—!!

Ama bu sözler henüz Sora’nın ağzından bile çıkamadan—

“Chlammy, bir arkadaşşşınla böyle konuşmamalısın.”

güneş gibi sıcacık bir ses doldurdu havayı… …ve beraberinde derin bir sessizlik getirdi.

“Ne…? A-arkadaş mı…? Sora ile ben mi? Fi, s-sen iyi misin?!”

O cinayet kokan bakışlardan da ifadesiz Buddha yüzlerinden de eser kalmamıştı. Fiel her zamanki sevecen halindeydi; o kadar normal görünüyordu ki bu durum insanı huzursuz ediyordu. Duyduğu şey Chlammy’nin kulaklarına inanamamasına ve korkuyla en yakın arkadaşının akıl sağlığını kontrol etmesine neden oldu. Veig’in çektirdiği eziyete katlanmasını söylediği için en yakın arkadaşının zihnini bozmuş olabileceği düşüncesi Chlammy’nin gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama—

“Neee? Birlikte çırılçıplak geçirdiğimiz o kadar zamandan sonra can ciğer dostuz sanıyordum. Öyle değil miiiyiz?”

kızın o saf, sıcacık tebessümü Sora’nın onayını aldı. Aynen. “Elinizde ne var ne yoksa üstüme salın. İstediğiniz kadar arkadaşınızı da getirebilirsiniz…” Kurallar böyleydi. Her türlü mecha kabul olunurdu ve yanlarına istedikleri kadar arkadaş alabilirlerdi. Fiel’in da bu davete dâhil olduğuna şüphe yoktu. Hem, nihayetinde—

“Heh, niye soruyorsun ki? Veig’i yenmek için güçlerimizi birleştirmeliyiz, can ciğer dostum.”

“Tabii ki deee. Madem en iyiii arkadaşlarımızsınız, kazanmanız için elimizden gelen her şeyi yapacağız.”

Sonsuza dek dost…

Sora ile Fiel’in akılalmaz derecede parlak gülümsemelerle karşılıklı bakıştığını görünce…

Ah. Chlammy bile durumu kavramıştı.

“O zaman doğru Sora ve Shiro’ya! Hadi bir takım olalım da şu mühür ayinlerini tasarlayalım!”

Fiel zarif ama güçlü adımlarla yürüyüp gitti, Chlammy de onu takip etti.

Ancak uzaklaşırken Chlammy gayriihtiyari dönüp Sora ile Shiro’ya baktı.

Sora’nın geçmişini bildiğinden, gözlerinde tanımlaması zor bir duygu vardı. Ama aynı zamanda sorar gibiydiler: Bunu söylesem olur mu? Sormaya hakkım var mı ki?

“… İyisin, değil mi?”

Ne açıdan ya da neyle ilgili olduğunu belirtmeksizin, Chlammy’nin gözleri sadece şunu diyordu:

“……”

Sora ile Shiro’nun alaycı tebessümlerine hafifçe başını sallayarak karşılık verdi ve bir daha arkasına bakmadı.

“… Sormaya çekiniyorum ancak Efendilerim, bundan emin misiniz?”

Görünüşe göre onların gözden kaybolmasını beklemiş ve izlemişti. Jibril, hâlâ küçük bir kız çocuğu görünümünde diz çöktü; Sora’nın gözlerini kısarak bakışını fark etmemiş gibiydi.

“Şu uzun kulaklının iş birliğinin bu oyun için elzem olduğunu kabul ediyorum… fakat bize ihanet edeceğinden neredeyse eminim.”

“Tabii ki edecek. Az önce resmen kurallara uyacağına ve bize ihanet edeceğine yemin etti. ”

Sora, bu tarz temel meselelerin fazlasıyla farkında ve bunlara hazır bir şekilde gülümseyerek anında karşılık verdi.

Nitekim kurallara göre çekirdeğin, yani ruhun kırılırsa kaybediyordun. Yani Veig, kendisininki hariç birinin çekirdeğini kırarsa kazanacaktı… Ama başka biri Veig’in çekirdeğini kırarsa, o zaman kim kazanacaktı…? Şüpheye mahal yoktu—çekirdeği kıran kişi. Başka bir deyişle—Veig’i yenen kişi. Yani:

“Bu oyunla, kazansak da kaybetsek de Veig’e ilacını vereceğiz.”

“… Tek mesele… bedeli… bütün ülkesiyle… ödeyip ödemeyeceği…”

“Yani Fiel ile Chlammy bizden önce Veig’i yenerse, onlar için sıfır riskli, tam getirili bir iş olur. Bize ihanet etmek, pas geçemeyecekleri kadar cazip bir fırsat. ”

Yine de Fiel’in Veig’in ülkesiyle ne yapmayı umduğu meselesi… Bu biraz endişe vericiydi—insana birkaç damla soğuk ter döktürmeye yetecek kadar. Ama her neyse.

“Sorun değil. Zaten kazanamayacaklar. Tam da istediğimiz gibi bizimle iş birliği yapsalar yeter. ”

Sora şeytani bir gülümsemeyle bu tehdidi kestirip attı, Jibril ise başıyla onayladı.

“… Dediğiniz gibidir Efendim. Mühür ayinlerinin üstesinden gelebilecek tek ırk Cüceler ve onların düşük model versiyonu olan Elflerdir. Dahası, ruh silahlarını yalnızca Cüceler üretebilir—ki onlara da güvenilemez. Zafer imkânsızdır.”

Evet. Bu oyun, en azından bir mühür ayini aygıtı ve bir ruh silahı gerektiriyordu. Sözde, istedikleri tüm personele ve malzemeye erişimleri vardı—tabii Cüce personelden bahsediyoruz. Onlara güvenmek için hiçbir neden yoktu. Bu yüzden Jibril, Fiel ve Chlammy’nin Veig’i yenmesinin imkânsız olduğu sonucuna vardı.

“Hmm. Bana mı öyle geliyor yoksa bizim de hiç şansımız olmadığını mı söylüyorsun?”

“Açık konuşmak gerekirse… Maalesef öyle Efendim. Nasıl galip gelebileceğimizi öngörecek bir kavrayıştan mahrum olduğum için bağışlayın.”

Jibril, Sora’nın laf dokundurmasını mahcup bir hürmetle kabul ederken çocuk bedenini daha da büzüştürdü.

Veig, ruh silahlarının en büyük ustası olduğu için Hardenfell’in lideriydi. Cücelerin tam yetkili temsilcisiydi çünkü bu alanda kimse eline su dökemezdi. Bu yüzden Jibril, Efendilerinin yenilgiye mahkûm olduğunu varsayma cüretinde bulunduğu için mahcubiyet duyarak konuşma sorumluluğunu üzerine aldı.

“Neden kabul ettiniz bir oyunu… düşmanınızın kazanması kesin olan…?”

Doğru ya—en başında meydan okunan Sora ve Shiro’ydu, dolayısıyla Yeminler uyarınca oyunu belirleme hakkına sahiptiler. Üstelik Sora ve Shiro’nun elinde ilaçlar vardı—evet, tam da Veig’in itiraf ettiği gibi. Veig’i Hardenfell’i kendilerine sunmaya mecbur bırakacak kadar reddedilemez ilaçlar. Sora ve Shiro’nun onun meydan okumasını kabul etmesi için hiçbir neden yok gibi görünüyordu; hele ki onun şartlarıyla kabul etmeleri akıl kârı değildi. Öyleyse neden? Jibril’in sorusu üzerine Sora ve Shiro bir anlığına başlarını öne eğdi.

“Kendi borcumuzu ödememişken onun hakkını teslim etmememizin haksızlık olduğu konusunda haklı.”

Sora’nın belirsiz ifadesi gölgelenirken mırıldandı—ki bu ifade hemen ardından boyun eğmez bir gülümsemeye dönüştü.

“Ama hey! Neden mi kabul ettik diye soruyorsun? Gün gibi ortada değil mi?”

Asla kaybetmemenin sırrı, kazanamayacağın bir oyunu asla oynamamaktı… Yani—

“—Kazanma şansımız var da ondan. Veig’in oyunu da yenilmez değil. ”

“… Üstelik Veig… ruh silahı yapmak için… en uygun kişi değil. ”

Aynen öyle… Zorlu bir Müşteriydi—ama nihayetinde bir Müşteriydi. Her zamankinden daha uğraştırıcı olacaktı ama yine de tam planladıkları gibi kazanacaklardı. Ve yine tam planladıkları gibi, Hardenfell’i elde edeceklerdi.

“Ş-şeften daha iyi biri olduğunu mu söylüyorsunuz, evet?! K-kimmiş—”

Dünyada kim olabilirdi ki? Til büyük bir dehşet içinde bağırdı.

Derken, bakışlarının adeta üzerinde delik açtığını hissetti. Kime dik dik baktıklarını anlamak için arkasına dönüp bakındı.

“Efendim. Bu kişi nerede…? Şey, ha? … Şaka yapıyorsunuz, değil mi?”

Ama bakışları üzerine saplanmaya devam ediyordu.

En nihayetinde, kime baktıklarını idrak etti. Ama—

“B-b-b-bunun hiçbir mantığı yok, yok!! B-ben pis, küçücük bir köstebekim, öyleyim!”

Ne peşinde olduklarını bilmediğini haykırırken; tedirgin, zayıf ve gözyaşlarıyla dolup taşan —ama bir yandan da değersizliğinden küstahça emin olan— kırılgan gözleri,

“Aynen. Bu yüzden bunu yapabilirsin. Daha doğrusu—bunu sadece sen yapabilirsin.”

Sora’nın nefesini kesen sözleriyle kocaman açıldı.

Ve sonra…… Soluk mavi bir alevle titreşen korku dolu orikalkum gözleri, doğrudan Sora’nın gözlerindeki karanlığa bakarken hiçbir değerinin olmadığını ve elinden hiçbir şey gelmeyeceğini söyler gibiydi. Gibiydi işte.

“… Bir tavuktan bile daha değersizim… Elimden ne gelir ki…?”

Gökyüzüne bakarken bunu kendisi de bilmiyor gibiydi. Sora ve Shiro ona cevap verdi.

“… Geleceğe göz kırpan ipuçlarının… …gücüyle…! … Hikâye kalıpları… …yeniden şahlanacak…!!”

“Kendi kendini ezik ilan eden biri ve yenilmez bir rakip! Geri dönüşle bitecek o son zaten taşa kazındı bile!”

Til’in gözleri anında umutsuzluk gözyaşlarıyla doldu ve koşa koşa kaçtı…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla