Mushoku Tensei Cilt 25 – Bölüm 10 / Ara Bölüm: Zırh

Ara Bölüm: Zırh

Bu dünyaya gözlerimi açalı pek fazla olmamıştı ki babam bana şöyle demişti: Bu dünyada asla karşına almaman gereken tek bir kişi vardır.

Nedenini sormuştum fakat babam açık bir cevap vermemiş, yalnızca lafı geçiştirmişti. Bebeklik yıllarıma dair böylesi anılar hem pek nadirdir hem de içimi ısıtır.

Gel zaman git zaman, İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın sona ermesiyle ortalıkta bir söz dolanmaya başladı: Bu dünyada asla karşına almaman gereken üç kişi vardır.

Bak sen şu işe, ilginç değil miydi? Bir kişi olmuştu üç kişi. Ne var ki meselenin aslını ilk işittiğimde kendimi gülmekten alamamıştım. O üç kişi; Ejderha Tanrısı, İblis Tanrısı ve Savaş Tanrısı’ydı. Haliyle gayet içten bir merakla, “E bu durumda dört kişi etmez mi?” diye sormadan edememiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse Teknik Tanrısı’nın da o listede bulunması lazımdı.

Ne çare ki Teknik Tanrısı’nı gören pek olmamıştı, hatta varlığı bile bir muammadan ibaretti. Gelgelelim her şeyi bilen bilge bir iblis kralı olarak ben, ister üç ister dört kişi densin, hakikatin değişmediğini gayet iyi biliyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanın karşısına almaması gereken tek bir kişi vardı; o da İblis Ejderha Tanrısı Laplace’tı. İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nda ikiye bölünene dek, gelmiş geçmiş en yüce varlık hep oydu. Hatta bölündükten sonra bile dünyaya dehşet saçarak hükmetmeyi sürdürdü. Sahiden de bu cihanın en büyüğüydü. Şahsen ben, ne vakit kendi gücünün sarhoşluğuna kapılmış bir delikanlı görsem ona, “Bu dünyada asla karşına almaman gereken üç kişi vardır,” derdim. Bilhassa Kuzey Tanrısı Kalman bu söze öyle vurulmuştu ki bulduğu her fırsatta tekrarlayıp durduğu söylenirdi. Zaten kendisi oldum olası başkalarının tesiri altında kalmaya pek teşneydi.

Ah, fakat günümüz gençlerine karşılarına almamaları gereken üç kişinin kimler olduğunu soracak olsanız, pekâlâ apayrı üç isimle karşılaşabilirsiniz. Hatta bazılarının Kuzey Tanrısı Kalman’ın adını anacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Ne de olsa Laplace’ın yarattığı o tehdit artık silinip gitmişti. Dile kolay, üzerinden dört asırdan fazla zaman geçmişti nihayetinde.

Böylesi çok daha iyi ya. Laplace akıl almaz derecede kudretliydi. Bunca yıllık ömrümde ondan daha büyük bir tehditle asla karşılaşmadım.

Gelgelelim İnsan-Tanrı bana ondan bile büyük bir tehdidin var olduğunu söyledi; şimdiki Ejderha Tanrısı, yani Ejderha Tanrısı Orsted suretinde bir tehdit. Yüce Ejderha Tanrısı Urupen’in hünerlerini devrettiği kişi bu adam olmalıydı. Dediklerine göre kaçıncıydı sahi, yüzüncü Ejderha Tanrısı mı neydi? Soyun bu kadar uzun süre devam edebildiğine inanasım pek gelmiyordu doğrusu; ne var ki ulu Urupen oldum olası sayılar konusunda kafasına göre davranmayı pek severdi. Aslında kaç nesil devrildiğinin muhtemelen pek bir hükmü de yoktu.

Her halükarda, bu Ejderha Tanrısı Orsted’in akıl almaz bir kudrete sahip olduğu söyleniyordu; öyle ki hem İblis Tanrısı’nı hem de Teknik Tanrısı’nı fersah fersah aşıyor, hatta İblis Ejderha Tanrısı Laplace’ı bile alt edebileceği iddia ediliyordu. Böyle bir masala inandığımı söylemem hayli güç doğrusu. Vaktiyle Laplace’la bizzat cenk etmiş biri olarak, onun saçtığı dehşeti kelimelerle tarif etmeye gücüm yetmez. Ondan bile büyük bir güç ha? Akıl alır gibi değil! Vahahahaha!

Yine de bu yeryüzündeki hepimize birer süprüntü gözüyle bakan o ödlek İnsan-Tanrı—Laplace’ın bile meydan okumaya cüret edemediği o kibir abidesi—yalnızca bu Ejderha Tanrısı’ndan korkuyordu. O korkunç simalı adamı durdurmak, dahası canını almak uğruna ne zahmetlere katlandıysa da tek bir kez bile muvaffak olamamıştı. İnanabiliyor musun? Gelip bana bile baş eğdi! Sırf bu kadarı bile insanın inanması için yeter de artar.

Peki, oralarda bir yerlerde böylesine kudretli bir varlığı alt edebilecek biri var mıydı sahiden? Yanıtı koca bir hayırdı. Daha İblis Ejderha Tanrısı Laplace’ı bile yenebilen tek bir can yoktu. Bu konularda ahkâm kesecek kadar derin bir bilgim olduğunu iddia edemem gerçi, lakin babam on bin yılı aşkın süredir hiç kimsenin Ejderha Tanrısı’nın kudretine denk olamadığını söylerdi. Şaşılacak şey miydi sanki? Fiziksel açıdan zaten en güçlüleriydi; üstüne o yenilmez zırhını kuşanıp eşsiz dövüş hünerlerini sergilerken, herhangi birinin ona üstün gelebilmesine nasıl imkân olabilirdi ki?

Dört yüz yıl önceki Laplace Savaşı’nda, İblis Tanrısı Laplace ancak Yedi Efsanevi Kahraman’ın kudretiyle ve güç bela mühürlenebilmişti; üstelik o zamanlar gücünün yalnızca yarısına sahipti.

Dur, sakın söyleme! Aklını kurcalayan bir şey var, değil mi? İblis Ejderha Tanrısı Laplace’ın bugün neden aramızda olmadığını bilmek istiyorsun. Nasıl olup da Teknik Tanrısı Laplace ve İblis Tanrısı Laplace olarak ikiye bölündüğünü, Ejderha Tanrısı unvanının ise nasıl Orsted’e miras kaldığını öğrenmek istiyorsun.

Sana tek bir cevabım var: Savaş Tanrısı adını taşıyan bir başkası peydah olmuştu çünkü. “Bir Savaş Tanrısı daha mı?” dersin şimdi. Aslında mesele düpedüz bir kimlik hırsızlığından ibaretti. Adamın biri, Laplace’ın kendi elleriyle dövdüğü nihai zırhı—Savaş Tanrısı Zırhı’nı çalıp götürmüştü. Şu Savaş Tanrısı Zırhı dehşet verici derecede kudretlidir, bilesin. Kuşanan kişiye öylesine akılalmaz bir kuvvet bahşeder ki, sırf bir tanrıyı dize getirmek için yaratıldığını sanırsın. Gerçi doğruya doğru, sıradan biri onu sırtına geçirdiği an can verirdi… Yalnızca bununla da kalmaz; ne denli olağanüstü hünerlere sahip olursa olsun, onu gereğinden uzun süre üzerinde taşıyan herkesin eceli olurdu bu zırh. İblis Ejderha Tanrısı Laplace dahi İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın son günlerinde onu kuşanmadan çarpışmıştı. Velhasıl, öyle bulaşılacak, hafife alınacak bir nesne değildi.

Neyse, lafı çok uzattım. Hırsız, zırhın kudretini arkasına alıp İblis Ejderha Tanrısı ile çarpıştı ve nihayetinde birbirlerinin sonunu getirdiler. Ne kadar da ironik, değil mi? Kendi elleriyle dövdüğü zırh, bizzat kendi eceli oldu.

“…Amma da konuştun be. Sadede gel, ne demeye getiriyorsun lafı?”

“Elimizde Savaş Tanrısı Zırhı olursa, Ejderha Tanrısı Orsted’i bile dize getirebiliriz diyorum! Bütün mesele bu!”

“Peki ya ele geçiremezsek?”

“O vakit mutlak bir hezimete uğrarız. Toy Kuzey Tanrısı ile dişleri sökülmüş Kılıç Tanrısı aksini iddia edebilir lakin vaktiyle Ejderha Tanrısı’yla bizzat çarpışıp sağ çıkmış biri olarak, onun nasıl bir kudrete sahip olduğunu herkesten iyi ben bilirim.”

Geese sessiz kaldı.

“Her ne kadar ölümsüz bir iblis olsam da onunla cenk edersem can vereceğimi gayet iyi biliyorum; zira o, benim soyumdan olanların dahi nasıl katledileceğini gayet iyi bilir.”

“Plan ne o zaman?”

“Gidip alacağız elbette.”

“Söylemesi kolay tabii de o akılalmaz zırh öyle bir yerlerde, bir bodrum katında falan durmuyordur herhalde, değil mi?”

“Dediklerine göre sımsıkı mühürlenmiş, üstelik oraya giden yol da binbir tehlikeyle doluymuş!”

“Hadi buyur, tam bir baş ağrısı. Öyle elini kolunu sallayarak içeri dalıp kapıp çıkamayız desene, ha?”

“Fuhahaha! Bana sorarsan ha bodrum katım ha orası, hiç farkı yok!”

“Öyle diyorsun da benim için de öyle olacağını sanmıyorum…”

Geese sanki canından bezmiş gibi derin bir iç çekti. Artık çok geçti; gözlerimizin önünde devasa bir deliğin ağzı açılmış duruyordu. Okyanusun ortasındaydık. Yer yer resiflerin parçaları su yüzüne vuruyordu. İşte burada, okyanusun son derece sıradan ve dikkat çekmeyen bir noktasında, yaklaşık elli metre çapında bir delik uzanıyordu. İçinden durmaksızın su kaynıyordu. Evet, doğru; içeri akmıyor, resmen yukarı kaynıyordu. Nereden doğup nereye akıyordu, kim bilir? Görmesini bilen gözler, bu deliğin etrafa muazzam miktarda mana saçtığını da hemen fark ederdi. Tabii ki buna ben de dâhildim.

“Burası akılalmaz bir enerjiyle dolup taşıyor.”

“Demek sen de hissettin!”

“Daha önce S-seviye bir Işınlanma Labirenti temizlemiştim ama orası bile buranın yanında bir hiçti…”

“Fuhahaha! Elbette öyle olacak! Gördüğün üzere bu labirent diğerlerine hiç benzemez. İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı sırasında ortaya çıkmış bir mana toplanma noktasıdır burası. Koskoca bir kıtanın yok olduğu, milyonlarca iblisin başıboş ruhunun kol gezdiği yerdir!”

“Burası dünyanın üç büyük labirentinden biri: İblis Mağarası!”

Omzumda oturan Geese’in ağzından cılız bir “İiik!” sesi kaçtı.

***

Labirentler genelde mananın yoğunlaştığı yerlerde ortaya çıkardı. Mananın gerçek doğası hâlâ tam olarak anlaşılamamıştı fakat hayvanları ve bitkileri başkalaştırır, hatta bazen cansız maddeleri bile değişime uğratabilirdi. Labirentler de zaten bu tür değişimler geçirmiş mağaralar ve kalıntılardan ibaretti. Mana biriktikçe beraberinde tatsız sonuçlar da getirirdi; canavarlar çoğalır, ağaçlar vahşice gürleşir ve kimi zaman da hastalıklar baş gösterirdi. Biz iblisler için pek mesele sayılmazdı ama insan bedeni, bir kez yüksek miktarda manaya maruz kalırsa solup giderdi. Gerçi son zamanlarda insanlar beklenmedik biçimde direnç kazanmış gibiydi, zira artık bu tür vakaları pek duymaz olmuştum.

Mananın nasıl toplandığına dair kurallar benim için bir sırdı; lakin mana belki de kendi kendini çeken bir yapıya sahipti. Canavarlar insanların manasıyla beslenmek için onlara saldırır, labirentler ise içlerinde can veren yaratıkları yutardı. İnsanların yerleşimlerini mananın daha seyrek olduğu yerlerde kurup oralarda serpilmesinin sebebi de buydu. Günümüzün kasaba ve köyleri de hep mana yoğunluğunun düşük olduğu noktalarda filizlenmişti. Vaktiyle Kishirika’nın kalesinin yükseldiği Rikarisu bile böyleydi. İblis Kıtası’nda mananın bu denli seyrek olduğu başka hiçbir yer yoktu. Ya da en azından, bir zamanlar öyleydi. Şimdilerde işler değişmiş gibi görünüyordu.

Bu arada, yukarıda saydıklarımın hiçbiri Atofe’nin hisarı için geçerli değildi tabii. Herhalde canavarlarla kaynayan bir yerde yaşamanın bir iblis kralına pek yakışacağını düşünüyordu. Ablam işte, öyle düz mantık bir kadındı.

Neyse, biz konumuza, labirentlere dönelim. Labirentler çoğunlukla yoğun manayla çalkalanan yerlerde, yani sözde mana havuzlarında meydana gelirdi. Mana ne kadar yoğunsa, labirent de o denli devasa, derin ve esrarengiz bir hâl alırdı. Bu yüzden labirentler genellikle ormanlarda, yaban ellerde, dağ başlarında—kısacası insanlardan uzak köşelerde boy gösterirdi. Zaten en başından beri mana bakımından zengin olan bu tür yerler, mana havuzlarının oluşmasına da oldukça müsaitti. Mana havuzları doğal yollarla meydana gelirdi fakat onların da belirli bir kapasitesi vardı. Bu belirlenmiş kapasiteyi aşan mana havuzlarıysa bir bakıma yapay oluşumlardı.

Ölüm. Biri öldüğünde geriye manası kalırdı. Normal şartlar altında bu mana ya hızla dağılır ya da bedeni yaşayan bir ölüye dönüştürmek için harcanırdı.

Şayet daracık bir alanda sayısız can son nefesini verirse, birbirini çekme özelliğinden ötürü mana dağılmaz, bilakis bir araya toplanmaya başlardı. İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın sonunda, Laplace ile birbirimizi yere serdiğimiz sırada kopan o muazzam infilak koca bir kıtayı, onunla birlikte de sayısız insanı, hayvanı ve canavarı haritadan silmişti. Ortaya çıkan mana, patlamanın merkez üssünde toplanarak bir labirente hayat verdi. İşte o labirent, İblis Mağarası’ydı.

Kötünün de kötüsüydü; Kızıl Ejderha Dağları’ndaki Ejderha Çığlığı Dağı’nda bulunan Ejderha Tanrısı Çukuru ve Göksel Kıta’daki Cehennem ile rahatlıkla boy ölçüşebilirdi.

“Off… Yani buradan mı aşağı iniyoruz?”

Derinliklerine adım atmak kelimenin tam anlamıyla ölümle dans etmekti. Evvela, girişle birinci katı birbirine bağlayan yaklaşık yirmi metrelik dikey bir tünel uzanıyordu. Duvarlar tersine akan şelalelerden ibaretti ve bu çağlayanların ardında, bir insanı tek lokmada kolayca yutabilecek cüssede devasa deniz yılanı sürüleri pusuya yatmıştı. Benim için bile burayı adamakıllı temizlemek üç günü bulurdu.

“İnsan-Tanrı bir şey dedi mi?”

“‘Atlayın,’ dedi. Yılanlar suyun yüzeyine sürtünen her enayinin üstüne çullanırmış ama boşluğun tam ortasından dosdoğru düşersen dönüp bakmazlarmış bile.”

“Fuhahaha! O zaman çocuk oyuncağı desene! Hop bakalım!”

“Uvaaa!”

Ve atladım! Geese hâlâ omzumdayken havaya fırladım ve ivmenin bizi deliğin tam ortasına taşımasına izin verdim. Uçuruma doğru süzülürken rüzgâr bedenimi dövüyordu. Ah, boşluğa doğru düşmenin hissi her daim pek bir hoştur! Dur bakayım, en son ne zaman yüksek bir yerden atlamıştım? Kızıl Ejderha Dağları’ndaki uçurumdan aşağı atladığımda mıydı, yoksa İblis Kıtası’ndaki o büyük kanyona daldığımda mı? Atofe ya da Kishirika gibi göklerde süzülemediğim için, epey bir zaman geçmişti doğrusu.

Aha, suyun yüzeyinden dik dik bakan bir sürü göz vardı. Bunlar şu deniz yılanları olmalıydı. Parmak ucumla bile suyun yüzeyine dokunsam, anında fırlayıp saldırırlardı herhalde. Sahi ya! İnanılmaz derecede sıkıcı bir isimleri vardı: Şelale Ejderhaları. İnsanların, kertenkeleye azıcık benzeyen bir kafası olan her mahlukata, ejderhayla uzaktan yakından alakası olmasa dahi ejderha yaftasını yapıştırmak gibi kötü bir huyu vardı.

Gerçi kimi canavarlar gördüğü an saldırıya geçse de bazen karşına böyle pusuya yatıp bekleyen mahlukatlar da çıkıyordu. Garip şeydi vesselam.

“Y-yavaş ol yahu! Düzgünce inebileceksin, değil mi?”

“Fuhahaha! Sandığının aksine, yere iniş yapmak benim uzmanlık alanımdır!”

“Öyle olsa iyi olur!”

Ne şüpheci herifti ama! Gerçi Geese’in korkuları da büsbütün yersiz sayılmazdı. Çukurun dibi zifiri karanlıktı; nereye ineceğimizi kestirmek imkânsızdı. Henüz ben bile tam nereye varacağımızı bilmezken, elime yüzüme bulaştıracağımdan endişelenmesine hak vermek lazımdı.

“Kuş tüyü kadar hafif!”

Ben asla çuvallamam. İki ayağımın üstüne öyle bir indim ki, kemiklerim çatırdasa dahi dizlerimin tüm esnekliğini kullanarak darbeyi emdim. Hatta kalça kemiğim bile çatırdayıverdi. İç organlarımı adeta birer tampon gibi kullanarak darbe dalgasının üst gövdeme yayılmasını engelledim. Ardından altı parmağımla Geese’i yukarı doğru savurup kalan son kuvveti dirseğimle sönümledim.

Tek kelimeyle kusursuz bir inişti!

“Guh!”

En azından ben öyle sanmıştım; gelgelelim ciğerlerindeki bütün hava bir anda boşalan Geese’in beti benzi atmış, suratı mosmor kesilmişti.

“Öhö, öhö…” Kısa bir sessizliğin ardından gürültüyle öksürüp nihayet yeniden nefes almaya başladı. Şu kadarcık sarsıntıda bile soluğu kesilecek kadar ne zavallı bir bünyesi vardı böyle!

“Gördün mü bak, haklıymışım değil mi?”

“Hıh, ne demezsin.” Pek hoşnut kalmışa benzemiyordu ama itiraz edecek hali de yoktu. Ne de olsa canı bir an olsun tehlikeye girmemişti.

“Eveeet, bakalım.”

Birinci kattaydık. Uçsuz bucaksız çukurun dibinde, en az kendisi kadar devasa bir yeraltı gölü uzanıyordu. Tavana yükselen ulu sütunlar mağaranın kubbesini ayakta tutuyordu. İşin garibi, tavanda da su birikintileri toplanmıştı; yukarısı da aşağısı da sular altındaydı. Tıpkı kadim harabelerde rastlanacak türden bir bilmece gibiydi. Yer yer kuru toprak parçaları göze çarpsa da gölün kıyısı göz alabildiğine uzayıp karanlıkta kayboluyordu. Daha da aşağı inmek istiyorsak, o tekinsiz suların derinliklerine dalmaktan başka çaremiz yoktu…

Bu gölün tabanında yengece benzer ufak tefek yaratıklar kaynaşıyordu. Gerçekten de miniciktiler, serçe parmağından büyük değillerdi. Dibi boydan boya kaplamışlardı. İlk bakışta pek bir tehlike arz etmiyor gibi görünebilirlerdi; gelgelelim bir av belli bir derinliğin altına daldığı an hepsi birden çullanır, saniyeler içinde kemiklerine kadar sıyırıp bitirirlerdi.

Tek başıma olsam dayanırdım dayanmasına da Geese’i anında bir iskelet yığınına çevirirlerdi.

Bu arada, buradan sonra karşımıza çıkacak canavarların hiçbirinin adı sanı yoktu. Laplace denen o koca kurt hâlâ hayatta olsaydı, muhtemelen bizzat gelir, hepsini tek tek isimlendirirdi. Söylenenlere bakılırsa işte öyle kılı kırk yaran, titiz bir tipti.

“Fuhahaha! Buradan sonra ne yapacaksın bakalım?”

“Bi’ saniye ver bana,” dedi Geese; ardından omzumdan inip gözlerini yumdu. Kendi etrafında üç kez dönüp kolunu havaya kaldırdı. “Şu taraf herhalde.”

“Fuhahaha! Pek ilginç! Sizin ırkın kullandığı ufak bir tılsım falan mı bu?”

“Yok yahu. İnsan-Tanrı böyle yaparsam geçip gidebileceğimizi söyledi.”

“Fuhaha! Cevabı doğrudan hazır mı aldın yani? Ne kadar da sıkıcı! Labirent dediğin keşfedilirken en ince ayrıntısına kadar haritası çıkarılmaz mı yahu?”

“Benim öyle şeylerle kaybedecek vaktim yok!”

Tahmin edebiliyordum, vakti yoktu elbet. Kendi adıma konuşacak olursam, böylesine uçsuz bucaksız bir alanın dibine giden yegâne yolu arayıp bulmak gibi kılı kırk yaran zahmetli uğraşlardan gayet keyif alırdım. Kısa ömürlü ırklar hep boşa geçen zamanı kısmaya bakardı. Oysa zamanı böylesine özel kılan şey, tam da o boşa harcanan anların ta kendisiydi…

“Fuhahaha! Öyleyse haydi düşelim yola!”

“Aynen, gidelim.”

Bir kahkaha patlatıp Geese’i sırtıma aldım ve yeraltı gölünün mutlak sessizliğini yara yara yüzmeye başladım. Epey bir altımızda, ta derinlerde bir şeylerin kaynaştığını seziyordum ama yukarı çıkamayacaklarından emindim.

Böylece uzun bir süre yüzdüm durdum. Sırtımdaki Geese’in uykudan başının öne düşmeye başladığı sıralarda, yeraltı gölünün suları arasından sivrilen bir adacık gözüme çarptı. Temkinli adımlarla karaya çıktım; zemini taştan döşenmişti ve tam ortasında aşağıya doğru uzanan bir merdiven vardı.

“İlk katı geçmek bile bu kadar lanet olası uzun mu sürdü yani? Hem de tam hızla giderken ha? Burası ne kadar devasa bir yer böyle yahu?”

“Hakikaten de öyle…” Bir yandan Geese’in homurtularını dinlerken, bir yandan da gözlerimi kısıp merdivene baktım. Bana bir yerlerden tanıdık geliyordu sanki.

***

Ondan sonra da kat kat aşağı inmeye devam ettik. Geese her bir katı “aşma” yöntemini zihnine kusursuzca kazımıştı; gelgelelim İnsan-Tanrı’nın ona bellettiği bu yollar tam anlamıyla akıl almazdı. Bir katı nasıl sağ salim geçtiğimize veya bir başkasında tek bir canavara dahi denk gelmeyişimize hayret etmekten yol boyunca kendimi alamadım. Akıl sır erdirilecek gibi değildi. Acaba Geese bunları hiç sorgulamış mıydı ki…? Hayır, hiç sanmam. Bu adam, İnsan-Tanrı’nın sözlerinden tek bir defa olsun şüpheye düşseydi bugün hayatta kalamazdı. İnsan-Tanrı’ya duyduğu minnet mutlak olmalıydı.

“Fwahahaha! Bir labirentin ta derinliklerinde böylesine heybetli bir kapının ne işi var yahu?”

“Ne bileyim ben. Labirentlerin de kendince bir ağırlığı, koruması gereken bir fiyakası var herhalde.”

“Fwahahahahaha! Demek fiyaka ha? Bak bu iyiydi işte! Fwahahaha!”

Önümüzde yaklaşık on metre boyunda devasa bir kapı duruyordu. İkinci İnsan-İblis Savaşı sırasında Kishirika’nın kalesine takılmış olan o kapı kadar kocamandı. İnşa edildiği günden yok olup gittiği ana dek o kapı bir kerecik bile açılmamıştı. Gel gör ki haddinden fazla büyük olması açmayı kahretsin ki fazlasıyla zorlaştırıyordu. Benden bile daha cüsseli varlıklar içeri girmek için yanındaki küçük kapıyı kullanırdı. Hey gidi günler, beni ta o zamanlara götürdü! O vakitler, madem açılmayacak ne akla hizmet böyle devasa bir kapı yaparlar diye söylenir durur, gidip metalini eriterek askerlere silah yapmamız gerektiğini söylerdim.

Ama Kishirika, “Günün birinde bir kahraman çıkıp gelir de karşısında döküntü bir kapı bulursa, İblis Dünyasının Büyük İmparatoru olarak şanıma leke sürülür!” diye saçma sapan zırvalarla beni tersleyivermişti.

Sahi, en nihayetinde o kapı hiç açılmış mıydı ki? Belki de Laplace açmıştı. Gerçi kırıp geçtiyse bile en azından orada durmasının bir manası olmuş demekti… O vakitler her konuda haklı olduğumu sanırdım. Ancak şimdi, bizzat meydan okuyan tarafta dikilirken Kishirika’nın o dillerden düşürmediği fiyakasını sorgulamadan edemiyordum… Ama yok, aslında zerre anladığım falan yoktu! Fwahahaha! Bu kapı bariz biçimde haddinden fazla büyüktü yahu! Resmen duvardan farksız görünüyordu! Karşısında böyle bir kapı bulan bir kahraman onu zorla açmaya falan uğraşmaz, dosdoğru yan kapıdan geçip giderdi!

“Şunun arkasındalar.”

“Öyle görünüyor.”

Geese’e hak vermeden edemedim. Zindanların en derin katlarında hep böyle görkemli şeyler bulunurdu zaten; zindan ne kadar tekinsiz ve güçlüyse, o gösteriş merakı da o denli tavan yapardı. Şimdiye dek gördüklerim arasında Kara Çelik Zindanı’nın en dip noktası, hele ki o altın kapısıyla akıllara ziyan bir ihtişama sahipti. Görse, Kishirika’nın ağzının suyu akardı herhalde.

Asıl meselemize dönersek… Labirentin en derin noktasındaki bu kapının ardında yatan şey, tabiri caizse buranın muhafızıydı. Kapıyı açtığımız an, labirentin en kudretli canavarıyla amansız bir savaş başlayacaktı. Elbette bir İblis Mağarası muhafızının gücü en uçuk hayallerimin bile fersah fersah ötesinde olacaktı… Yine de dert değildi. Geese onu nasıl alt edeceğimizin yolunu birilerinden öğrenmiş olmalıydı. Çetin bir dövüş olabilirdi belki ama günün sonunda oradan zaferle ayrılan taraf biz olacaktık.

İçimdeki kahkaha atma isteği birdenbire sönüverdi; dikkatimi önümüzdeki kapıya verip onu alıcı gözle incelemeye koyuldum.

“Hayırdır ortak? Gözün korktu deme sakın?”

“Korktu,” dedim kestirip atarak. Geese dönüp aval aval yüzüme baktı.

“H-hop, dur bakalım! Ne oluyor yahu? Bunu senden duyuyor olamam herhalde! Tamam, bu cehennem çukuru labirentin muhafızıyla kapışmak üzereyiz, anlıyorum, işi sıkı tutmamız gerek ama sen koskoca bir ölümsüz iblis kralsın, değil mi?! Senin korkacak neyin var ki sanki?” Maymun suratlı iblisin sesinde alaycı bir tını vardı. Geese birini ikna etmeye çalıştığında her daim böyle şakacı bir tavra bürünür, sonra anı geldiğinde ciddileşip sözlerini muhatabının tam kalbine saplayıverirdi. Kendine has cazibesi de buydu herhalde. Neyse, önemi yoktu.

“…Hımm.”

“Gözünün sahiden korktuğunu söyleme bana sakın?”

Korktuğum falan yoktu elbette. Zaten ölümsüz bir iblis olarak savaş meydanında çekineceğim hiçbir şey olamazdı. Ne yaşanırsa yaşansın ölecek halim yoktu ya! Fuahahahaha!

Her neyse.

“Şuraya bir bak.” Arkamı döndüm. Geride bıraktığımız her yere ölüm çökmüştü. Hiç yoktan fışkıran alevler, ardı arkası kesilmeyen yer sarsıntıları… Toprakta açılan yarıklar yüzeydeki her şeyi yutmuştu. Etrafa saçılmış hortlaklar uzanıyordu; kırık dökük kemikler, sis gibi havaya karışıp kaybolan hayaletler ve sağa sola savrulmuş kapkara zırh parçaları…

“Yani, orası öyle, tam bir cehennem çukuru. Buraya kadar bileğinin hakkıyla dövüşe dövüşe gelseydin nesiller boyu dilden dile aktarılacak bir destan olurdu. Gel gör ki bu sefer bunu kimseye anlatamam; anlatsam da tek bir kişi bile inanmaz zaten…”

“Burası bana eski günleri hatırlatıyor.”

Geese şaşkınlık içinde bana baktı. “Nasıl yani? Ne dedin sen şimdi? Daha önce buraya geldiğini mi söylüyorsun?”

“Aynen öyle. Ama burası değildi!”

İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın sona erdiği gündü. Kishirika’yı kurtarmak uğruna Savaş Tanrısı Zırhı’nı kuşanıp iblis karargâhına geri dönmüştüm. İşte o zaman görmüştüm bunu. Kishirika’nın yeni kalesinin önündeki mana yoğunluğu öylesine akılalmaz bir seviyedeydi ki orada can veren herkes bir saat bile geçmeden hortlağa dönüşmüştü. Hepsini yüzünden tanırdım. Tümü Kishirika’ya sadakat yemini etmiş, kudretleri bizzat onun tarafından tescillenmiş hakiki savaşçılardı; Kishirika’nın şahsi muhafızlarıydı. Elbette ölmeyi göze alarak dövüştüklerini biliyordum ama nihayetinde hepsi aynı kılıcın kurbanı olmuştu. Biliyordum, çünkü hepsi başsız Dullahan’lara dönüşmüştü.

Karşılaştığım hortlaklarda onların apaçık izleri kalmıştı. Pek çok kez aynı yüzle burun buruna geldim; bu hortlaklar birer kopya gibi türetilmişti. Bunu çok net görmüştüm.

Düşününce, bu labirentin tamamı zaten tanıdık geliyordu. Önce birinci katı ikinciye bağlayan taş döner merdiven, ardından bir hisarın içini andıran o yapı. Tavanı yıldızlarla bezeliymişçesine parıldayan oda; insan biçimli canavarın elindeki silah; çökmüş dış duvardaki yarık. Patikanın kenarında açan, artık buradan başka hiçbir yerde yetişmeyen o küçük çiçekler; soyunun çoktan tükendiği sanılan canavarlar… Hepsini daha önce görmüştüm; içimde çok güçlü bir dejavu hissi vardı.

“Otur hele.” İçimdeki tedirginliği yatıştırmak için oturdum. “Hadi gel, otur şöyle.”

Geese sesini çıkarmadı ama karşıma oturdu. Bir erkekle böyle karşılıklı oturunca canım fena halde içki çekmişti fakat ne yazık ki boğazımızdan geçecek tek damla bir şey yoktu. Ayık kafayla yapılacak türden bir muhabbet değildi bu ama neylersin.

“Dünyanın vaktiyle bugünkünden bambaşka göründüğünü hiç duymuş muydun?”

“Şu Altın Şövalye Aldebaran’ın indirdiği darbenin sadece Kishirika Kishirisu’nun işini bitirmekle kalmayıp kıtayı ortadan ikiye yardığı ve bir okyanus yarattığı hikâye, değil mi?”

“Evet, ta kendisi.”

Şimdilerde o efsaneyi alelade bir masal gibi görüyorlardı. Tek bir kişinin koskoca kıtanın şeklini değiştirebilmiş olmasına akıl sır erdirmek kolay değildi tabii. İnsanoğlu şu uçsuz bucaksız dünyaya göz gezdirdiğinde ne denli aciz olduğunu, tabiatın ise ne kadar heybetli durduğunu anlardı. Doğrusu ben de onlardan farksızdım! Dağlar, okyanuslar, doğanın her bir köşesi her daim öylesine haşmetliydi ki ona kafa tutmak haddimize değildi.

“Pek gözümde canlandıramıyorum gerçi ama… Sen oradaydın, değil mi?”

“Oradaydım.”

Geese de diğerlerinden farksızdı; pürdikkat dinlemesinin sebebi buydu işte.

“Benim doğduğum vakitlerde Ringus Denizi diye bir yer yoktu.”

Geese’in soluğunun kesildiğini işittim. Haksız da sayılmazdı hani! Daha birkaç gün evvel aşıp geldiği koca denizin bir zamanlar var olmadığını öğrenen kimin ağzı açık kalmazdı ki? Gerçi laf benim ağzımdan çıktığı için inanmıştı herhalde.

“Idatz Dağı, Ares Tepeleri, Mimishillan Nehri, Cabre Gölü… Hiç duydun mu bunları?”

Geese başını iki yana salladı.

“Bunların hepsi vaktiyle var olan yerlerin adlarıydı. Her birinin kendine has bir tarihi vardı. Mesela Idatz Dağı, yüce elf kılıç ustası Idatzleid’in kılıcını bilediği, sanatını kemale erdirdiği dağ olarak nam salmıştı.”

“Vay canına, demek öyle…”

Doğal olarak bilmiyordu. Idatzleid, Birinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nda can vermişti. Binlerce iblisi kılıçtan geçirmiş bir elf kılıç ustasıydı kendisi. En nihayetinde, Beş Büyük İblis Kralı’ndan biri olan Necross Lacross ile tutuştuğu o nihai cenk meydanında kahramanca can vermişti. Ne o günleri anlatan tek bir yazılı kayıt kalmıştı geriye ne de hatırasını dillendirecek tek bir canlı. Hatta onun simgesi haline gelmiş o yüce dağ bile sırra kadem basmıştı. Geese’in bundan habersiz olması gayet doğaldı elbet. Sanki o adamın bu dünyada bir vakitler nefes aldığını gösteren bütün izler silinip gitmişti… Gelgelelim, benim hafızamda dün gibi tazeydi işte. Yüce kılıç ustası Idatzleid’in namı, İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı patlak verdiğinde dilden dile dolaşırdı. Elbette herkesin bildiği söylenemezdi fakat eline kılıç almış kim varsa bu efsanenin bir rivayetini mutlaka işitmiş olurdu. Oysa şimdilerde adını anan tek bir kul dahi kalmamıştı.

“İnsanlar, yapılar… Yalnızca onlar da değil, toprağın şekli şemaili dahi yok oldu gitti. Her şeyimizi yitirdik.” Kelimeler ağzımdan dökülürken göğsümün sıkıştığını hissettim. “İşte almaya gittiğimiz Savaş Tanrısı Zırhı, böylesine akılalmaz bir kudreti barındırıyor içinde.” Yitip giden şeyleri, kaybolan anıları düşündüm. Artık kimseciklerin hatırlamadığı o güzelim manzaralar gözlerimin önünden geçti bir bir. “Dünyayı yerle bir edecek bir kudretten bahsediyorum.”

Acaba Geese bundan böyle nelerin kaybedilebileceğinin farkında mıydı?

“Şayet Biheiril Krallığı’nda işler geçen seferkiyle aynı noktaya varırsa, Göksel Kıta’nın tamamı ile Merkez Kıta ve İblis Kıtası’nın neredeyse yarısı haritadan silinip gidecek.”

Geese tek kelime dahi etmeden dinledi.

“O devasa infilak, geride kalan kıtaların çehresini de baştan aşağı değiştirecektir. Merkez Kıta şimdiki refahından zerre eser barındıramaz hale gelir. Büyük Orman çölün ortasında kalabilir. Milis okyanusun derinliklerine gömülebilir, Begarit Kıtası ise çok daha uzaklara savrulabilir…

“Irklar birbirine karışır ve kaçınılmaz olarak kan gövdeyi götürür. Hiçbir tarih kitabında yer almaz gerçi lakin dört bin iki yüz yıl evvel, neredeyse üç bin yıl boyunca hüküm süren bir karanlık çağ yaşandı. Bütün ırklar kendilerine yurt edinecek bir karış toprak uğruna diyar diyar süründü, birbirinin boğazına sarıldı…”

Gerçi doğruya doğru, o savaş bittikten ancak yıllar sonra uyanabildiğim için o devirlere dair pek bir şey bildiğim de söylenemezdi ya. Fuhahaha!

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra insanların iblisleri Merkez Kıta’dan nasıl sürüp attığını, bizleri İblis Kıtası’na nasıl hapsettiğini anımsadım.

“Topraklar değişir, kültürler değişir, yaşam biçimleri değişir ve böylece çatışmalar baş gösterir. Gerçi yalnızca kulaktan dolma işitince bunları layığıyla kavramak zor gelebilir tabii.” Uyandığım vakit donakalmıştım. Dünya eskisine hiç benzemiyordu. Baştan aşağı başkalaşmıştı. “Bambaşka bir dünyaydı artık.”

Dünyanın sonu sandığınızdan çok daha sönük geçer aslında. Aradan birkaç bin yıl geçtikten sonra, biz ölümsüz iblisler haricinde bir zamanlar var olan dünyayı hatırlayan tek bir kul bile kalmaz. O savaştan sonra ben de değiştim elbet. Kishirika ile nişanlandım, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleleri kafama takmayı bıraktım. Huzur dolu barış günlerinde hoşnut bir ömür sürdük. Bu yüzdendir ki geride kalan şu dört bin iki yüz yıla dair yalnızca güzel anılarım var—gerçi işime gelince fena olanları hafızamdan sildiğimi de inkâr edemem ya. Fuhahaha!

Geese sessizliğini korudu. Onun konumundaki birinin bunu anlaması mümkün değildi zaten.

“Aklımda bunca şey dolanırken öylece durup kalmaktan başka çarem yoktu.” Atofe’nin aksine kafam görece çabuk çalışır. Gelgelelim madem bir kere durmuştum, içim tam manasıyla rahat etmeden bir adım dahi atmazdım artık. Ne de olsa ben bilge bir iblis kralıyım. Aklıma yatmayan, mantığıma sığmayan bir işe kalkışamam. Fuhahaha!

Velhasılkelam, ikna edilmeyi bekliyordum. Geese’in o tatlı dilinin asıl sınanacağı yer burasıydı işte. Bir iblis kralının sınavıydı bu.

Geese bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet konuştu: “…Baksana, ahbap. Ölümsüz bir iblis olduğun için dünyaya benim gibilerden çok daha farklı bir pencereden bakıyorsun herhalde.”

“Öyledir herhalde.”

“Toprak değişip kültürler başkalaşınca, ne bileyim… Sana sahiden bambaşka bir dünya gibi geliyordur herhalde.”

“Kimin gözüne öyle görünmez ki zaten?”

“Yok be, öyle görünmez. İmkânı yok.” Geese başını iki yana salladı. “Bana sorarsan sırf komşu ülkeye gitmek bile… Ne bileyim, bambaşka bir dünyaya adım atmak gibi gelir adama. Hele on yıl sonra eski memleketine geri dönsen, her şey gözüne baştan aşağı değişmiş görünür. Sanki yepyeni bir gerçekliğe ayak basmışsın gibi.”

On yıl, diyordu. Teoride bilirdim elbet ama diğer ırkların çoğu için on yıl sahiden de upuzun bir zamandı.

“On yılda bile pek değişmeyen bir sürü şey çıkar karşına; onları görünce bir anlığına için rahatlar hani. Sonra dönüp kendinin de zerre değişmediğini fark edersin ya, işte o adamın canını fena sıkar.” Geese her zamanki tasasızlığıyla konuşuyordu ama sözlerinin altında bir ağırlık vardı.

“Dünyayı yok etmek mi? Bana sorarsan bu bir şereftir. Dünya yok olduktan sonra kendime bir anıt dikmek isterim doğrusu.” Kulağa şaka gibi geliyordu ama ses tonu ciddiydi. “Gelgelelim, o kadar büyük bir patlama koparsa oradan sağ çıkabileceğimi pek sanmam. Kahretsin, daha dövüşün ortasında savrulan bir artçı şokta nalları dikerim muhtemelen.”

Geese dosdoğru gözlerimin içine bakarak sözünü sürdürdü. “Patron… yani Rudeus, olağanüstü bir herif. Evet, gözlerinden bile büyü fışkırıyor ama benim gibi o da Savaş Aurası kullanamıyor. Yine de bunu kendine dert etmiyor. Canını dişine takıyor, kafasını çalıştırıyor; üstelik alçakgönüllü ve insanlara sırtını nasıl yaslayacağını biliyor. İnsanlar sırf ona bel bağlamıyor, dikkatini çekerim; o da insanlara güvenip dayanıyor. Aslında neredeyse her iş elinden gelen biri olarak tek başına dilediği her şeyi yapabileceğini sanırsın, değil mi? Ama o işleri başkalarına paylaştırabiliyor ve onlar da seve seve hallediyor. Dünyada bunu becerebilen insan pek azdır.”

“Bana gelince, patronla tek başıma başa çıkacak gücüm yok. Bunun farkındayım. Bak işte, bu kez yaptığım şey insanları bir araya toplamak oldu. Başa baş bir mücadele olacak. İnsanın kazanası geliyor, değil mi? Patronun aksine, elimde bundan başka hiçbir şey yok. Kılıç Tanrısı, Kuzey Tanrısı, Derinlikler Kralı, Ogre Tanrısı ve şimdi de Savaş Tanrısı yanımda. Evet, İnsan-Tanrı’nın güçlerinden faydalandım ama toplayabileceğim en iyi ekibi topladığımı düşünüyorum. Karşılarına daha önce eşi benzeri görülmemiş bir kadroyla çıkacağız. Bunu ben akıl ettim, hepsini ben topladım ve kazanmak için giriyorum bu savaşa. O yüzden yolda ölüp gitmek vız gelir bana. İnsan-Tanrı ne dediyse onu yaparak tekinsiz bir hayat sürdüm. Kendi canıma o denli değer verirdim işte; postumu öyle sakındım ki asla kaybetmeye niyetim yoktu, hep böyle hissederdim. En mühim şeyin bu olduğunu sanırdım ama bir yandan da bir yerlerde bundan çok daha mühim bir şeylerin olabileceğini düşünürdüm. Neyse ne, bu iş burada bitiyor. Ölebileceğimi biliyorum ama duracak değilim. Bu yüzden senin de varını yoğunu ortaya koyman gerek. Benim rakibim Rudeus mu? E, seninki de Ejderha Tanrısı Orsted. Laplace’tan bile daha güçlü bir düşmana karşı dünyanın sonunun gelmesi gayet normal sayılır, haksız mıyım?”

Canını ortaya koymak, bir ölümsüz iblis olan bana pek yabancı bir düşünceydi. Ejderha Tanrısı, ölümsüz iblisleri öldürecek kudrete sahipti; babamı katleden de buydu zaten. Yine de bu durum bana pek gerçekçi gelmiyordu. Atofe bile kim bilir kaç defa mühürlendikten sonra hâlâ dimdik ayaktaydı. Ölüm bana uzaktı. Buna rağmen ömrü sayılı olan fanilerin hayata ne kadar kıymet verdiğini biliyordum. Bilhassa Geese gibi tipler canlarını her şeyden üstün tutardı. Hayatlarıyla kayda değer hiçbir şey yapmazlardı belki ama yine de ona gözleri gibi bakarlardı.

…Mesele de tam buydu işte. Artık mühim bir şey yapma fırsatı doğduğu için o kıymetli canından vazgeçmeye razıydı. Ona katılmak gibi bir zorunluluğum yoktu… Fakat Ejderha Tanrısı’nın karşısına dikilmeye karar vermiştim. İnsan-Tanrı’nın safına geçmeyi seçmiştim. İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın sonunda kendime bir daha asla dememe rağmen, Savaş Tanrısı Zırhı’nı geri almak için İblis Mağarası’nın derinliklerine kadar inmiştim. Hakikaten de ben de varımı yoğumu ortaya koymalıydım. Tıpkı Geese gibi.

“Fwahahaha! Aynen öyle! Pekâlâ, gidip şu dünyayı yok eden zırhı ele geçirelim o vakit!”

“İşte duymak istediğim laf buydu! Haydi gidelim!”

Vah bana, düşünceler kafamda biraz fazla dolandı! O günden sonra, beni neyin karşılayacağını hiç düşünmeden balıklama dalmanın en iyisi olduğunu anlamış olmalıydım. Akıllıydım akıllı olmasına ama bir o kadar da ahmaktım; Kishirika’ya layık bir erkeğin de ancak böyle olacağını sanıyordum.

Madem öyle, hemen işe koyulsam iyi olacak! Fwahahaha!

***

Labirentin muhafızını tanıyordum. İkinci İnsan-İblis Savaşı sırasında Beş Büyük İblis Kralı diye anılanlardan biriydi. Ben son muharebe meydanına vardığımda, bu adam çoktan can vermişti. Kishirika’nın şahsi muhafız birliğinin komutanıydı. Adı… Hayır, adını anmayacağım. Karşımdaki varlık onun suretini taşıyordu taşımasına ama bizzat kendisi değildi.

İblis Mağarası’nın en dip noktasındaydık; bu yüzden Laplace’ın tıpatıp kopyası biriyle karşılaşacağımızdan adım gibi emindim. Hevesim kursağımda kalmıştı doğrusu.

Sadık fakat bir o kadar kaskatı ve her şeye bodoslama atlayan bu adamın İblis Mağarası’nın efendisi olması… Mağaranın namına pek de yakışmıyordu hani.

“H-heey! Bu herif fena halde belalı duruyor…”

“Fwahahaha! Haklısın, pek bir korkutucu görünüyor! Lakin ciddi bir tehdit sayılmaz!” Karşımızda dikilen zat, tahmin edileceği üzere başsız bir şövalyeydi. Eskiye nazaran değişen tek şey, kafasını elinde tutmuyor oluşuydu. Zifiri karanlık bir zırh kuşanmıştı ve gövdesine kılıçlar saplanmıştı. Her kıpırdanışında o kılıçlar insanın içini gıcıklayan berbat bir sürtünme sesi çıkarıyordu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, bedenine kılıçlar saplayıp gezecek bir tip de değildi. Demek ki… Evet, nasıl öldüğü aşikâr sanıyordum ama meğer son nefesine dek dişe diş dövüşmüş. Lakin Laplace ile değil. Laplace’ın neredeyse yerle bir ettiği bir orduyu toplayıp insanlara karşı hücuma geçirmişti. Nihayetinde de kellesini almışlardı. Ölümsüz bir iblis değilsen, başın koptu mu ölür gidersin işte! Bedeninin o patlamada yok olup gittiğini sanıyordum, meğer buradaymış! Ah, ne dokunaklı bir kavuşma ama. Neredeyse gözlerim dolacaktı!

Şimdi tam da karşılıklı birer kadeh tokuşturup eski savaş anılarını yâd etme vaktiydi aslında. Vakti zamanında onunla hiç ama hiç anlaşamazdık fakat bugün olsaydı! Artık birlikte keyifle içebileceğimize emindim. Ne çare ki peşine düştüğümüz şeyi ele geçirmek için bu muhafızı alt etmek mecburiyetindeydik. Ben de hiç vakit kaybetmeden işe giriştim. Zaten ortada kadeh yuvarlayacak bir kafası da yoktu ya! Fwahahaha!

“Fwahahaha! Yüreğin yetiyorsa gel de dövüş benimle!” Yumruklarımı havaya kaldırıp ileri atıldım. Eskiden olsa bu iblis kralın karşısında belki tereddüt ederdim. Komutan dediğin sahiden yaman adamdı hani, bilhassa teke tek dövüşte! Atofe’yi bile savuşturabilirdi. Atofe ölümsüzdü ve tükenmek bilmeyen bir dayanıklılığa sahipti; bu yüzden onu ancak savuşturabilir, püskürtebilirdi ama yine de boru değil! Beş Büyük İblis Kralı’nın en güçlüsü olarak hüküm sürüyordu. Hiç şüphesiz yabana atılmayacak bir kuvvetti. Kitap kurdu olan eski halim onunla aşık atmaya asla cüret edemezdi; beni bir hamlede fırlatıp atardı çünkü. O günlerden bu yana durup dinlenmeden antrenman yaptım. Savaş Tanrısı Zırhı’nı kuşandığım günlerin hatırasından yararlanarak kendime has bir dövüş stili geliştirdim ve bunu hayata geçirebilmek için kaslarımı çelik gibi sertleştirdim. Her gün beni pestilim çıkana dek döven Atofe’nin yanında kaldım. Ben de pervasızca böbürlenebileyim diye didinip durdum. Günün birinde sana bu çalışmaların meyvesini göstereceğimi kim tahmin edebilirdi ki? Fwahahaha!

“Nghuh!” Kendimi gaza getirip üzerine atıldığım anda, suratıma inen yumruğuyla beni gerisingeri savurdu. Havada tam üç takla attım! Suratım içeri göçmüştü. Gerçi nasılsa birazdan iyileşirdi.

“Fwahahaha! Bu fena oldu işte! Bu gidişle kazanamam ben!”

Yumruklarımı kaldırıp derhal ayağa dikildim lakin aramızdaki güç farkı gün gibi ortadaydı; ne de olsa yüksek seviyeli bir labirentin muhafızından da ancak bu beklenirdi! Hatırladığımdan bile daha kuvvetli görünüyordu… gerçi hayır, eskiden de kumaşında bu kudret vardı zaten. Biraz talim yapıp kendi dövüş stilimi geliştirmiş olsam dahi bana fersah fersah üstün geldiği apaçıktı. Bu hiç de kolay bir mücadele olmayacaktı.

“P-pekâlâ o zaman, beni iyi dinle, tamam mı? Bu herifin bir zayıf noktası var!”

“Fwahahahaha! Saçmalık! Onda zayıf nokta ne gezer be?”

“Aynen öyle, lakin İnsan-Tanrı’nın dediğine göre… zayıf noktası sözlermiş! Ne demek istediğimi çaktın mı?”

Geese’in verdiği cevap üzerine iblis kralına doğru ilerlemeyi bıraktım. Tam duraksadığım saniyede, kılıcının yassı tarafıyla bana öyle bir indirdi ki gerisingeri savruldum.

Havada uçarken bir yandan da düşündüm.

Sözler mi? Bir şeyler söyleyecek olsam dahi dinleyecek kulağı yok ki herifin!

“…Aha! Anladım!”

Sözler. Sözler ha?

İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nda onunla uzun süre omuz omuza çarpıştığımız doğruydu. Birbirimize girmemiş olsak da elbette iki çift laf etmiş, öyle az buz da söz vermemiştik. Bu sözlerin çoğunu tutmuştuk tutmasına ama bir o kadarını da çiğneyip geçmiştik.

Hımm, durum buysa eğer… o kadar çok var ki hangisini seçeceğimi şaşırdım!

“Bilmiyorum!” Bir yumruk daha yedim. Hayır, buna yumruk bile denmezdi. Kılıcı öylesine körleşmişti ki bedenimi delememişti bile.

Hah, kılıçlar! İşte bu!

“Vaktiyle Kishirika’ya adak olarak bir kılıç sunmaya kalkışmıştı! Bir gün önce birinin kılıcı kırdığını söylemişti ama aslında… onu kıran bendim! Çok özür dilerim! Daha da yükselmeni bir türlü hazmedememiştim! Bir anlık gafletti işte! Bağışla beni!”

“Gyaaaaah!” İyice çileden çıkmıştı. Bir kafası olmamasına rağmen bir yerlerden öfke dolu bir feryat koptu. Demek kulakları olmadan da işitebiliyordu! Gerçi vaktiyle kendi ırkının kulakları başlarında bulunmazdı; acaba boğazları olmadan da mı konuşuyorlardı?

Fakat şimdi bunları kurcalamanın hiç sırası değildi.

Zamanında yaptığım haltı itiraf edemediğime hayıflanıp durmuştum ama Kishirika’ya adanan bir kılıçtan ne beklenebilirdi ki zaten? Nasılsa ucuz bir gösteri numarasına kurban gidip kırılacaktı. O yüzden içim öyle pek de sızlamıyordu doğrusu.

“Hadi ama, aklına başka bir şey gelmiyor mu?!” diye çıkıştı Geese. “Sözüm ona bilge iblis kralı değil misin sen?!”

“O kadar çok ihtimal var ki! Bir türlü daraltamıyorum işte!”

“O zaman hepsini tek tek say dök işte!”

Ben de öyle yaptım.

“Kızını hatırlıyor musun, hani—”

“Ruson Adası’nda bulduğumuz o parıldayan mavi at! Hani o—”

“Kohiba Tepeleri’nde insan ordusunu darmadağın ettiğimizde—”

Ne söylesem nafileydi, tek bir lafım bile ona ulaşmıyordu. Ağzımı her açtığımda kılıcı savruluyor, beni fırlatıp atıyordu. Sıradan bir iblis olsaydım şimdiye yüz kere ölmüştüm. Kendime bilge iblis kralı diyordum; gerçi bilgelik ve bilgi konusunda kendime has fikirlerim vardı ama kahretsin ki onca anının böyle peşi sıra kaynayıp durması sahiden etkileyiciydi. Sanki eski halime dönmüş, maziyi baştan yaşıyor gibiydim. İçime hafiften bir tedirginlik çöktü.

“Ha?” Yüzden fazla anıyı sayıp döktükten sonra bir şey dikkatimi çekti.

“H-hey! Bu herif biraz yavaşladı sanki, değil mi?”

Zırhının gıcırtıları ve kılıcının sürtünmesiyle kulak tırmalayıcı bir gürültü kopararak hareket eden muhafızın gücünden bir şeyler yitirdiği kesindi. Söylediklerimden hangisi hedefini bulmuştu bilmiyordum ama içlerinden biri muhakkak yerine ulaşmıştı.

“Tamamdır, fırsat bu fırsat! Kendini toparlamasına fırsat verme!”

Hayır, durum öyle değildi. Sadık muhafıza bakarken aklımdan bunlar geçiyordu. Söylediklerimin hiçbiri aradığı cevap olmamıştı. Muhafız, sanki canı yanıyormuş gibi, anlattıklarım ona bir şeyleri hatırlatmışçasına bakıyordu bana. Belki de geçmişe dair sözlerim, bir şekilde benim bir düşman olmadığımı fark etmesini sağlamıştı. Kendi benliğini yitirmişti yitirmesine ama kılıcını doğrultmaması gereken birinin karşısında olduğunu biliyordu. Peki neden hâlâ böylesine cansiperane savaşmaya çalışıyordu? Zindanın muhafızıydı, sebebi kısmen buydu elbette. Canavarlar bu tür rollerin boyunduruğu altındaydı. Onu bir muhafıza dönüştüren şey, şüphesiz içinde ukde kalan bir pişmanlıktı. Pekâlâ o zaman. Ona ne söylemem gerektiğini artık biliyordum.

“Biz iblisler savaşı kaybettik ama yok olmadık; Kishirika Kishirisu da sapasağlam hayatta. Başka bir gün yine savaşacağız. Artık kılıcını kınına sok.”

Muhafızın hareketleri durdu. Ardından tek bir söz dahi etmeden yavaşça diz çöktü ve öne doğru devrildi. Halinden memnun gibiydi; artık nihayet huzur içinde dinlenebileceğini fısıldıyordu sanki.

“Labirent muhafızına dönüştükten sonra bile sadakatine sımsıkı bağlı kalmış. Ne dik kafalı bir herif ama.”

Umarım Ejderha Tanrısı’yla yapacağım savaştan sonra ben de bir labirent muhafızına dönüşmem, diye geçirdim içimden, adımlarım beni ileriye taşırken.

***

Labirentin en derin noktasında, bir zamanlar Kishirika’nın oturduğu taht duruyordu. Üzerinde ise bir zırh vardı. Gerçekten büyüleyiciydi. Kavisli göğüs zırhı, omuzlukları ve eteklik plakalarıyla gayet sade bir tasarıma sahipti. Görünüşte öyle aman aman bir numarası yoktu belki ama herhangi bir demircide üst üste yığılmış seri üretim döküntülerden fersah fersah üstün olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.

Bir zırhçının tezgâhında sergilenseydi şayet, böylesine kusursuz ve işlevsel bir tasarımla dikkatleri üzerine çekmemesi imkânsız olurdu. Aslında hangi madenden dövülmüş olursa olsun altın gibi parıldıyor, karanlığın içinde hafif bir ışıltı saçıyordu. Bu yalın işlevsellik ile altının parlaklığı öyle bir bütünlük oluşturmuştu ki, bakan herkesi büyüleyen, huşu uyandırıcı bir heybet yayıyordu.

Onu son gördüğüm zamana kıyasla biraz daha küçük duruyordu. Yok canım—boyutunun değişmiş olmasına imkân yoktu. İlk gördüğümde içimde uyandırdığı o huşu dolu dehşet yüzünden gözüme daha büyük görünmüş olmalıydı. Şimdiyse… bana çok daha tekinsiz geliyordu.

“B-bu… Savaş Tanrısı Zırhı… V-vay canına… Sırf bakınca bile ne kadar dehşet verici bir güce sahip olduğunu anlıyor insan.”

“Sakın dokunayım deme. Seni içine çekiverir.”

“P-peki…” Geese, uzattığı parmaklarını ürkerek alelacele geri çekti.

“Vahahahaha! Takılıyorum canım! Yalnızca dokunmakla hiçbir şeycik olmaz!”

“Y-yapma be, ödümü kopardın… Gerçi dokunsam sahiden de başıma bir çorap örülecekmiş gibi tekinsiz duruyor ya, neyse…”

Laplace tarafından nihai zırh olarak dövülen Savaş Tanrısı Zırhı. Yalnızca dokunmakla bir felaket kopmazdı elbette; fakat onu kuşananı lanetler, dur durak bilmeyen bir savaş çılgınlığına sürüklerdi. O eski günleri hatırlamak bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu.

“Geese.”

“Efendim?”

“Bu zırhı sırtıma geçirdikten sonra neye dönüşeceğimi ben bile kestiremiyorum.”

Geese sessiz kaldı.

“Benliğimi korumak için elimden geleni yapacağım elbet; fakat kendimi yitirmem sadece bir an meselesi. En kötü ihtimalle…”

“En kötü ihtimalle mi? Yandık o zaman, ben ne halt edeceğim peki?”

“Yok canım, tek yapman gereken beni düşmanların olduğu yere ulaştırmak. Gerisini ben hallederim.”

“Pekâlâ, o kadarı elimden gelir.”

“Fwahahahahaha! Sana güveniyorum öyleyse!”

“Güzel. Biraz vakit aldı ama nihayet kazanmak için gereken tüm gücü toplamayı başardık. Derinlikler Kralı düzenlerini bozacak, ardından Kılıç Tanrısı, Kuzey Tanrısı ve Ogre Tanrısı önden dalacak… En sonunda da Savaş Tanrısı, Ejderha Tanrısı’nın işini bitirdi mi zafer resmen bizim demektir.”

Geese’in sesinde belirgin bir hoşnutluk vardı.

Madem öyle, pekâlâ!

“O hâlde, tam dört bin iki yüz yılın ardından ilk kez, düşmanlarımıza işi ciddiye aldığımda neler olduğunu göstereyim!”

“Hah şöyle be! Bu iş sende, koca dev!”

“Fwahahahaha!”

“Hahahaha!” Geese’in rahatlamış kahkahası, Kishirika’nın eski taht odasının duvarlarında yankılandı.

***

“Keyfin bu kadar yerindeyken hevesini kursağında bırakmaktan nefret etsem de, vaktin doldu.”

Neşeyle evime doğru giderken İnsan-Tanrı rüyama girip beni kışkırtmaya kalktı. Ne büyük eğlence ama.

Ah, ama ne kadar tuhaf bir yerdi burası; bembeyaz ve bomboş. Dünyanın tam olarak neresinde yer aldığını bir türlü çözememiştim. Üstelik sıradan bir rüyadır deyip geçiştiremezdiniz de. Burası her defasında aynıydı ve işittiğime bakılırsa, İnsan-Tanrı’nın konuştuğu diğer herkes için de durum tastamam böyleydi.

“Cık. Ne diye buna kafa yoruyorsun ki? Ne sinir bozucusun.”

 Sakin ol bakalım, İnsan-Tanrı, bir durul hele. Damdan düşer gibi gelip “vaktin doldu” diyorsun ama bundan ne anlamam gerektiğini hiç bilmiyorum. Bilge İblis Kralı olabilirim lakin bir meseleyi kavrayabilmem için evvela ne olup bittiğini bilmem icap eder.

“Derinlikler Kralı Vita daha en başında aradan çıkarıldı. Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı bunu öğrenir öğrenmez erkenden savaşa daldı. Ogre Tanrısı da kavgaya katıldı ama sonrasında Atofe, Rudeus’a desteğe gelip ogreleri rehin aldı.”

Ahh… Desene fena tokat yediniz.

“O labirentte o kadar oyalandığınız için her şey senin ve Geese’in suçu! İşe yaramazlar! Öyle bir labirenti silip süpürmeniz gerekirdi! Ne halt karıştırıyordunuz orada? Bir de Geese var tabii! O kadar büyük laflar etti, varacağı yer burası mıydı yani? Size güvendiğim için ne kadar aptalmışım!”

Bwahahaha. Demek mesele bu. Topladığın onca güç harcanıp gidince köşene çekilip somurtmaya başladın demek. Sana bir tanrı diyorlar belki ama günün sonunda sen de sadece bir insansın işte.

“Bana ne dedin sen?”

Plan dediğin şey nadiren istediğin gibi gider. Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı’na bir bakış atmak bile erkenden savaşa dalacaklarını anlamaya yeterdi. Hele o Alec… Velet, ta bacak kadarken bile laf dinlemeyi hiç bilmezdi zaten! Belki işler umduğun gibi gitmedi ama bunu önceden hesaba katmalıydın. Dur bir dakika… Geleceği görmeye fazlasıyla bel bağladığın için, başka bir ihtimalin doğabileceğini aklının ucundan bile geçiremezsin sen. Oysa bu tarz şeyler her zaman yaşanır.

“…Derdin ne senin?”

Bwahahaha! Her ufak tefek şeye böyle celalleneceksen kendini daha çok yıpratırsın! Yine de yüzünü bu hâlde görmek beklenmedik derecede ferahlatıcı, yalan yok! Bayıldım doğrusu! Eskiden olsa yüzündeki o ifade beni belki biraz sarsabilirdi—fakat artık sana sırf gönlümün yüceliğinden yardım ettiğime göre, zerre korkacak bir şeyim yok! Bwahahaha!

“Bana masal okuma. Doğru, senin geleceğini göremiyorum belki ama değer verdiğin her şeyi elinden almayı pekâlâ bilirim… Üstelik bunu gözlerinin asla uzanamayacağı yerlerde yaparım.”

İşte senin en büyük noksanın da bu. Değer verdiğim şeyler derken tam olarak neyi kastettiğini bir türlü söyleyemiyorsun.

“İblis İmparatoru Kishirika Kishirisu.”

Oho… Ona el süreceğin düşüncesi hiç de hoş değil, orası kesin. Yine de her şeyi bu kadar ciddiye almamalısın! Müttefikler arasında böyle dostane atışmalar olur elbet. Neticede artık seninle birer yoldaşız—aynı safta dövüşen silah arkadaşlarıyız. Hırsını müttefiklerinden çıkarmak yalnızca onların moralini bozar. Hele ki yenilgi kesinleşmekten bu kadar uzakken, paniklediğini müttefiklerine asla hissettirmemelisin.

“Kesinleşmemiş mi? Topladığım müttefiklerin yarısından fazlasının devrildiğinden ve geriye sadece bir tek senin kaldığından haberin var, değil mi?”

Hiç de kesinleşmiş değil. Henüz hiçbir şey bitmedi. Ne de olsa Geese ile ben hâlâ buradayız.

“Ne yani, hâlâ yapabileceğin bir şey mi var?”

Olmaz olur mu hiç! Plan dediğin böyle yapılır işte; her daim iki üç hamle sonrasını düşüneceksin. Geese ile ben, Kılıç Tanrısı ve Alec’in ahmaklık edip önden atılacağını zaten kestirmiştik. Elimizde başka bir plan daha var.

“Peki bu planla kazanacağımızdan emin misin?”

Buhahaha! Beni hiç dinlemiyor musun sen? Kazanmayı garanti eden plan diye bir şey yoktur! Ha bu arada, ilk planımız mutlak bir zaferi hedefliyordu ama sıradaki… hedeflemiyor. En iyi planın ardından en iyi ikinci plan gelir ne de olsa!

“Tepemi attırma. Soruya cevap ver. Kazanacak mıyız, kazanamayacak mıyız?”

Mutlak bir zafer olmasa bile, zafer koşullarını sağlayabilmemiz gerekir.

“Kazansan iyi edersin.”

Eh, başka bir planım olmasa bile var gücümle savaşırdım zaten.

“Bunun hiçbir anlamı olmazdı.”

“Buhahaha! İşte tam da bu düşünce yapın yüzünden bu haldesin!”

“…Ne demek istiyorsun yani?”

“Geese senin için elinde ne varsa ortaya koyacak, ben de aynısını yapmaya kararlıyım. Derinlikler Kralı hakkında kesin konuşamam ama diyelim ki o da varını yoğunu ortaya koydu. Peki ya Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı? Ya Ogre Tanrısı ne olacak? Kılıç Tanrısı ve Kuzey Tanrısı fazla acele edip erkenden öne atıldılar. Fakat onlar da senin için her şeylerini feda etmeye hazır olsalardı; sana ve senin güvendiğin bizlere gerçekten itimat etselerdi, sence o zaman ne olurdu? Derinlikler Kralı’nın katledildiğini duyduklarında paniğe kapılıp öylece ileri atılmazlardı, değil mi?”

“Ogre Tanrısı, ogrelerin rehin alındığını söyledi. Onun vazifesi ogreleri korumaktır; liderleri olarak boynunun borcu bu. Haliyle onlar rehin alınınca, önceliği kendi halkına vermekten başka çaresi kalmadı. Peki ya senin uğruna her şeyini ortaya koymaya karar vermiş olsaydı? Diyelim ki ta en baştan Ogre Tanrısı unvanını bir kenara bırakıp senin için alelade bir savaşçı gibi çarpışsaydı… Ogreler rehin düşse bile senin adına dövüşmeyi sürdürmez miydi?”

“…Ben… ‘Ya şöyle olsaydı’ların hiçbir anlamı yok.”

“Buhahaha! Hayat zaten birbiri ardına dizilen ‘ya şöyle olsaydı’lardan ibarettir! İnsanlar tam da o ‘ya şöyle olsaydı’ları gerçeğe dönüştürmek uğruna başkaları için çabalar, hiçbir karşılık beklemeksizin birbirlerine el uzatırlar! Evet, tıpkı Rudeus Greyrat’ın yaptığı gibi!”

“Bana onu taklit etmemi mi söylüyorsun?”

“Dediklerimi nasıl yorumladığın beni hiç alakadar etmez. Lakin gitmeden evvel sana bir tavsiyede bulunayım. Sürekli senin bana akıl vermen pek de adil değil, öyle değil mi? Ne de olsa ben Bilge İblis Kralı’yım! Arada sırada benim de bu iyiliğin karşılığını vermem icap eder!”

“Sanki senin tavsiyene ihtiyacım—”

Geese’le ben büyük ihtimalle bu savaşta öleceğiz. Ama mücadele sürecek. Kazansak bile bu, çatışmaların tamamen sona ereceği anlamına gelmeyecek. Geleceği görebildiğin için, sonunda kendini gülümserken gördüğünde kazananın sen olacağını sanıyorsun. Ama o parlak geleceğini tehdit edecek başkaları da çıkacak. O yüzden beni iyi dinle: Son gülen sen olmak istiyorsan insanların yüreğinden geçenlere kulak ver.

“‘İnsanların kalbi’ mi? Hayatımda duyduğum en saçma—”

“Ve şimdi sana veda ediyorum! Bwahahaha! Bwa, bwa, bwaaahahahahahahaha!”

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla