Mushoku Tensei Cilt 17 – Bölüm 13 / Vedalar ve Değişimler

Vedalar ve Değişimler

Ayrılmayı planladığımız günün sabahında, konağımıza erkenden bir konuk geldi.

Gelen Ghislaine’di. Yanında üç ahşap kılıç getirmişti. Ziyaretinin amacını açıklamadı ama buna pek gerek de yoktu zaten. Eris ile ben birer ahşap kılıç alıp üzerimizi giyindik ve arka bahçeye çıktık.

Konağın arka bahçesi nispeten büyüktü fakat çiçek tarhlarıyla dolu olduğu için biraz dar hissettiriyordu. Yine de işimizi görecek kadar alanımız vardı.

Eris ve ben ellerimizde kılıçlarımızla Ghislaine’in karşısına geçtik. Uykulu gözlerle bakan Sylphie biraz ötedeki bir sandalyeden bizi izliyordu. Çoktan işe koyulmuş olan hizmetçiler de bize şaşkın bakışlar atıyordu.

“Antrenmana başlayalım.”

Ghislaine’in bu sözleri üzerine Eris ve ben kılıçlarımızı bel hizamıza getirip selam verdik.

“Hazırız.”

Ghislaine kısaca başını salladı ve kılıcını kaldırdı. Biz de onu takip ettik.

“Pekâlâ. Önce temel savurma antrenmanı! Bir! İki!”

Eris ve ben, Ghislaine’in bağırışlarına ve hareketlerine ayak uydurarak kılıçlarımızı savurduk. Sabahın erken saatlerindeki sessizlikte ahşap kılıçlarımızın havayı yaran sesi duyuluyordu.

Benim savuruşlarım Eris veya Ghislaine’inkilere kıyasla daha yavaş ve daha az kesindi. Ama Ghislaine bana bağırıp eleştiride bulunmuyordu. Eskiden ne zaman onunla antrenman yapsam, “Kollarını vücuduna yakın tut!” veya “Kılıcının ucuna dikkat et!” gibi şeyler haykırırdı. Belki de bugün kendini yormak istemiyordu.

“Rudeus! Odaklan!”

“Tamam!”

Anlaşılan acele karar vermiştim.

Yine de duruşum hakkında bir şey söylemiyordu. En azından o kısmı tam oturtmuşum sanırım. Yıllardır savurma ve temel form antrenmanlarımı düzenli olarak yaptığım için epey gelişmiş olmalıydım.

“198! 199! 200! Dur!”

Bir süre devam ettikten sonra Ghislaine aniden durmamızı söyledi. Alnında boncuk boncuk terler parlıyordu, Eris’te de durum aynıydı.

İki yüz savuruş o kadar da çok değildi. Ama her bir savuruşta tüm güçlerini kullanmışlardı. Mesele sayılar değildi. Yine de nefes nefese kalmış değillerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de öyleydim. Temel savurma antrenmanı sadece ısınma hareketimizdi.

“Sırada formlar var! Hızlı Rüzgâr ile başlayacağız!”

“Tamam!”

Eris ve ben kılıçlarımızı tekrar kaldırıp Kılıç Tanrısı Stili formlarının belirlenmiş hareketlerini pratik etmeye başladık. Hiç tereddüt etmedim; bunlar bu stilin temel hareketleriydi ve ezbere biliyordum. Hatta Ranoa’dayken bunları Norn’a bile öğretmiştim. Eris ile evlendiğimizden beri hemen her gün onunla da pratik yapıyordum.

“Pekâlâ! Durun!”

Antrenmanda kullanılan tüm temel formları tamamladığımızda Ghislaine bize tekrar seslendi.

“Eşleşin!”

Bu sözlerle Eris ve ben yüzümüzü birbirimize döndük. Bu, diğer bir öğrenciyle pratik yapmaya başlama emriydi. Çoğu durumda, öğrencilerden birinin diğerine belirli bir şekilde tekrar tekrar saldırmasını içerirdi.

En azından kendoda daha az yetenekli olan tarafın saldıran rolünü üstlenmesi gerekirdi; fakat bizde kılıcı bana doğru savuran taraf her zaman Eris olurdu. Küçüklüğümüzde de böyle yapardık, evlendikten sonra da bu alışkanlığımızı sürdürdük. Öyle yapmak daha doğal hissettiriyordu sadece.

“Başlayın!”

“Raaaah!”

Ghislaine komutu verir vermez Eris hücuma geçti. Standart pratik formlarına bağlı kalıyordu, bu yüzden hareketleri imkânsız derecede hızlı değildi. Kılıcı karşılık vermeme yetecek kadar yavaş hareket ediyordu. Üstelik savuruşlarını bana çarpmadan tam son anda durduruyordu.

Tabii ki Kılıç Tanrısı Stili sana bunu yapmayı öğretmezdi. Çocukken pratik yaparken beni sürekli pataklardı. Ama artık işler değişmişti. O zamandan bu yana çok şey öğrenmişti.

“Değişin!”

Rolleri değiştirdiğimizde saldırılarım tamamen etkisiz kaldı. Kılıcımı durdurmakla uğraşmama gerek yoktu; Eris o işi benim yerime gayet iyi hallediyordu. Becerilerimiz arasındaki seviye farkı barizdi. Öngörü Gözüm’e güvenerek biraz daha iyi mücadele edebilirdim ama onu aktifleştirmedim. Fittoa’dayken bu güce sahip değildim, o yüzden şimdi de kullanmayacaktım. Bu sefer olmazdı.

“Pekâlâ! Durun!”

Ghislaine’in komutuyla Eris ve ben kılıçlarımızı indirdik.

Normalde bir sonraki aşama serbest antrenman seansı olurdu. Büyüm ya da İblis Gözüm olmadan beni Eris’in karşısına çıkarmak pek bir mücadele sayılmazdı tabii…

Şaşırtıcı bir şekilde Ghislaine bana dönüp başıyla işaret etti. “Rudeus, kenara çekil ve izle!”

Ben kenara çekilirken Ghislaine benim yerime doğru adım attı. Beş adım daha gerileyip çimlerin üzerine diz çöktüm.

Ghislaine öğrencisiyle yüzleşerek kılıcını belinin arkasına getirdi. “Bu sonuncu olacak, Eris.”

“… Tamam.”

Eris başıyla onaylayarak kendi kılıcını başının üzerine kaldırdı. Benimle antrenman yaparken asla kullanmadığı bir duruştu bu. Ghislaine tek bir harekette kılıcını çekip saldıracaktı, Eris ise var gücüyle aşağıya savuracaktı. Muazzam bir tezat oluşturuyorlardı.

Dünya tamamen durmuş gibiydi ve zamanın kendisi bile ağırlaşmıştı. Sırtımdan soğuk terler süzüldü. Ellerinde gerçek kılıçlar tuttukları hissini üzerimden atamıyordum.

O an sonsuza dek sürecekmiş gibi geldi. Ama sonra hafif bir rüzgâr esti.

Bu kez resmi bir işaret verilmemişti.

Havada yüksek bir çatlama sesi yankılandı.

Gözlerimin takip edemeyeceği kadar hızlı hareket etmişlerdi. Tek görebildiğim nihai sonuç oldu.

Eris ve Ghislaine kılıçlarını birbirlerine uzatmış halde duruyorlardı. Aralarındaki tek gerçek fark, Ghislaine’in bıçağının kabzasından kırılmış olmasıydı.

Eris’in kılıcı hafifçe bükülmüştü ama ustasının boynuna dayanmıştı.

“…”

“…”

İkisi bir an öylece kaldı, ardından silahlarını yavaşça geri çektiler. Nedense Eris’in yüzünde hafif bir kaş çatma vardı.

Ciddi bir ifadeye bürünen Ghislaine öğrencisine başıyla onay verdi. “Antrenmanımız burada bitmiştir.”

“Çok teşekkür ederim!” Oturduğum yerden eğilerek bağırdım.

Kafamı tekrar kaldırdığımda Eris’in başı hâlâ öne eğikti. Dudaklarını ısırıyordu, alnı kırış kırıştı… ve yanakları titriyordu.

“Pekâlâ öyleyse, Leydi Eris… elveda.”

“L-Lütfen kendine ç-çok iyi bak, Usta!” Eris gözlerinde biriken yaşlarla kafasını kaldırdı, ardından ikinci kez başını eğdi.

Ghislaine başka bir şey söylemedi. Bana anlamlı bir son bakış attı, sonra tek kelime etmeden yürüyüp gitti.

O bakışla benden Eris’e göz kulak olmamı istemişti. Bundan son derece emindim.

Ayağa kalkarak Ghislaine’in arkasından belimden derin bir şekilde bükülüp son kez selam verdim. Bana kılıcın yolunu öğreten ve Eris’i uzun yıllar koruyan kadın oydu. Ona bunun için ne kadar teşekkür etsem azdı. Gerçekten azdı.

Ghislaine gözden kaybolduğu an Eris kendini tutamayıp gözyaşlarına boğuldu. Öyle yüksek sesle ağlıyordu ki sanırım mahalldeki herkes sesini duyabilirdi.

***

O sabahın ilerleyen saatlerinde, gitme vaktimiz geldiğinde, Sylphie’ye veda etmek için çok sayıda ziyaretçi uğradı.

Çoğu Ariel’in tarafındaki, Sylphie’yi Sessiz Fitts olarak tanıyan soylulardı. Kadın olduğunu bile bilmiyorlardı ve benimle evli olduğunu öğrendiklerinde epey şaşırmış görünüyorlardı. Yine de bu durum saygılı tavırlarını değiştirmedi. Teker teker minnetlerini ifade edip onunla vedalaştılar. Sylphie bunca zaman boyunca yüzündeki gülümsemeyi korudu ama ben sadece nezaket gösterdiğini anlayabiliyordum. Sonunda bittiğinde, derin bir iç çekip fısıldadı: “Bu tür şeyler beni gerçekten çok yoruyor.”

Ne var ki Ariel’in iki yardımcısı göründüğünde, genç kadının yüzü gerçek bir mutlulukla aydınlandı. Ellemoi Bluewolf ve Cleane Elrond’u pek yakından tanımıyordum ama onlar Sylphie’nin yakın arkadaşlarıydı. Vedalaşmaları uzun ve gözyaşları içinde, bir gün yeniden görüşme sözleriyle doluydu.

Son konuğumuz Luke oldu.

Yalnızca on beş dakika kadar uğramıştı. Artık hem Ariel’in sağ kolu hem de tüm bir bölgenin toprak lordu olduğundan, adamın takvimi günden güne yoğunlaşıyordu. Yine de ortadan sıyrılıp veda etmek için vakit bulabilmişti.

“Sylphie… kendine dikkat et, tamam mı?”

“Evet. Edeceğim.”

Başta Sylphie’nin yüzüne bakmakta biraz zorlanıyordu doğrusu. Sanırım hâlâ biraz suçluluk hissediyordu. “Şunun için özür dilerim… en sonunda seni öyle sınadığım için. Bunca yıldan sonra.”

“Sorun değil, Luke. Ne kadar endişeli olduğunu biliyorum. Ayrıca Prens Ariel’e gerçekten zarar vermeye çalışsaydın ne yapardım, hâlâ emin değilim ya.”

“Haklısın… şey, teşekkür ederim.”

“Bir şey değil. Gerçi ne için teşekkür ettiğinden pek emin değilim ama!”

“Hım. Haklısın.”

İkisi de buna kahkahayla güldü.

Gülüşmeler dinince Luke’un yüzündeki gülümseme hafifçe tuhaflaştı ve bir anlığına sonraki sözlerini tarttı. Söyleyeceği şey resmen ortalığı sallayacaktı.

“Şey… Bak Sylphie. Eğer bir gün Rudeus ile artık birlikte kalamayacağına karar verirsen, gel beni bul.”

Tahta gibi kaskatı kesildim. Az önce evlenme teklifi mi etmişti? Karıma mı? Ben hemen yanındayken mi?

“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Sylphie. “Rudy’yi asla terk etmeyeceğim; bıraksam bile seninle evlenecek halim yok ya.”

“Evlenmekten bahsetmiyorum. Tek dediğim… eğer olur da gidecek bir yerin kalmazsa, Elle, Clea ve ben her zaman senin için burada olacağız.”

Luke’un sesi kararlı ve samimi çıkıyordu. O ilk cümle kulağa tam romantik bir teklif gibi gelmişti ama belki de gerçekten arkadaşça yaklaşmak istemişti. Yine de alnında birkaç şüpheli ter tanesi belirlemişti. Yoksa Luke bütün bu zaman boyunca Sylphie’ye karşı boş mumuştu? Hani narin ya da dolgun hatlı kadınlardan hoşlanıyordu ne oldu?

Şey… belki de bu, ona iyi davranmam konusunda bana gözdağı vermesinin bir yoluydu. Gerçekten de bu konuda biraz çaba göstermem gerekiyordu.

“Öyle bir şey olacağını sanmıyorum,” dedi Sylphie. “Ama en azından sizi ziyarete geleceğim kesin.”

“Elbette. Burada başımızın üstünde yerin var.”

“Teşekkürler, Luke. Sen de kendine iyi bak.”

Eris ve Ghislaine’in vedasıyla kıyaslandığında bu epey sönük kalmıştı. Ama bir daha asla görüşmeyecek değillerdi ya? En azından iletişimde kalacaklarını tahmin ediyordum.

“Rudeus.”

Luke nedense şimdi dikkatini benim üzerime çevirmişti. Ne oluyordu şimdi? Yoksa yine bir düello falan mı istiyordu?

“Buraya yaptığımız yolculukta sana karşı bu kadar şüpheci olduğum için üzgünüm.”

Ha. Şahsen bunu beklemiyordum. “Önemli değil, Luke. Bazen davranışlarımın biraz şüpheli olduğunun farkındayım.”

Luke’un İnsan-Tanrı tarafından kandırıldığı bir gerçekti. Ancak ben de oldukça şüpheli hareketlerde bulunmuştum; ki Luke’un onun bir müridi olma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiğim halde. İşlerin bu noktaya gelmesinde benim de payım vardı. “Her neyse, biraz paranoyak olmak senin işin zaten, değil mi?”

“Böyle düşünmene sevindim.” Yanağını kaşıyan Luke bana mahcup bir gülümseme bahşetti. “Teklifim senin için de geçerli, Rudeus. Eğer o çıplak kız senin için cazibesini yitirirse, gel bana uğra.” “Doğru yerlerinde kıvrımları olan bolca hizmetçimiz var.”

“Luke!”

Sylphie’nin sesindeki öfkeyle irkilen Luke alttan alta kıkırdadı. “Sadece şaka yapıyordum…”

Ve bu sözlerin ardından, geldiği atına binmek üzere geri döndü. Adam bembeyaz bir ata kurulmayı cidden biliyordu, hakkını vermek lazımdı. Sanki Yakışıklı Prens’i oynamak için doğmuştu.

“Rudeus, Sylphie’ye bizim yerimize iyi bak. Sylphie, kendine dikkat et.”

Bu son sözlerin ardından Luke, sanki kurtarılmayı bekleyen prensesler varmışçasına atını sürüp uzaklaştı.

İlk karşılaştığımızda adamlardan tam bir pislik olduğunu düşünmüştüm. Ama Paul uslu dursaydı ve Notos ailesinde birlikte büyümüş olsaydık… belki de Luke ile gerçekten arkadaş olabilirdik.

Sylphie ile ben, bir köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar arkasından baktık.

Tüm vedalarımızı etmiştik. Artık nihayet eve dönme vaktiydi.

Buraya gelmemiz tam bir ayı bulmuştu… ama neyse ki Perugius dönüş yolculuğumuzu epey kısaltacaktı. Son on gün içinde bir ara, kraliyet sarayında yeni bir ışınlanma çemberi oluşturmuştu. Bu bizi onun yüzen kalesine götürecek, oradan da Sharia’nın hemen dışındaki kalıntılara ışınlanabilecektik. Oradan da kapımızın önüne varmak yarım günlük bir yoldu.

Buraya gelirkenki uzun ve olaylı yolculuğumuzla kıyaslandığında, bu çocuk oyuncağı olacaktı. Bundan böyle istersek Asura’ya tek bir günde ulaşmak için aynı rotayı kullanabilirdik.

Bunu Eris’e açıkladığımda, onun da dönüş yolculuğumuzun bir aydan fazla süreceğini sandığını fark ettim.

“Ne saçmalık ama?!” diye karşılık verdi. “Boşu boşuna aptal gibi ağladım yani!” Sonra da bana bir yumruk attı.

Şahsen ben, Ghislaine ile o büyük vedalaşmasını yapmasının yine de iyi bir şey olduğunu düşünüyordum. Coğrafi olarak aralarında yalnızca bir günlük mesafe kalmış olsa da, sonuçta kendi yollarına gitmişlerdi. Yine de o güzel anı biraz bozulmuş sayılabilirdi tabii. Eris pek sık ağlamazdı, bu yüzden gözyaşlarının boşa gitmiş olması üzücüydü.

Bu noktada Ghislaine’in de muhtemelen öğrencisiyle aynı kanıya varmış olabileceği aklıma geldi. O ikisi pek çok açıdan birbirine bayağı benziyordu, değil mi? Günün birinde damdan düşer gibi ortaya çıkıp ona sürpriz yapmamız gerekecekti.

Tabii ki haklı bir nedenimiz yokken şatosundan gelip geçmeye başlarsak Perugius muhtemelen sinirlenirdi, bu yüzden o rotayı yalnızca gerçekten halletmemiz gereken bir işimiz olduğunda kullansak iyi olurdu.

Düşününce, kendimize ait acil durum seyahat seçeneklerimizin olması faydalı olabilirdi. Orsted muhtemelen ışınlanma çemberlerinin nasıl çizileceğini biliyordu, değil mi? Belki de Asura’ya ve diğer büyük ülkelere doğrudan rotalar oluşturabilirdik. Kolaylık sağlamasının yanı sıra, varlıklarından kimsenin haberi olmazsa İnsan-Tanrı o çemberleri yok edemezdi. Bu projeyi patrona sunmak üzere zihnime not ettim.

Işınlanma büyüsünün kullanımı resmen yasak olduğu için, şehirden çıkıyormuş gibi yapıp sonra gizlice geri süzüldük ve saraya yöneldik. Vardığımızda güneş çoktan batıyordu; geceyi yüzen kalede geçirmeye karar verdik.

Perugius’un şatosunda Eris, Sylphie ve ben aynı odayı paylaştık. Asura’ya giderken sekiz kişilik bir gruptuk ama sadece üçümüz dönüyorduk. Bu durum beni biraz melankolik bir ruh haline soktu. Arkamdaki yatakta yatan Eris ve Sylphie ile birlikte kendimi şömineye dalmışken buldum.

Normalde hepimiz ayrı odalarda kalırdık ama nedense bu gece ikisi de benimle uyumak istemişti. Belki de biraz fiziksel yakınlık havasındaydılar? Yine de işler pek öyle gelişmemişti… Eris, sadece ikimiz baş başa olmadığımızda garip ve tereddütlü davranma eğilimindeydi. Her neyse, daha büyük konuk odalarından birini alıp birbirimize sarılmıştık ama ben uyumakta zorlandım ve sonunda yataktan süzülüp çıktım. Özel olarak yapacak bir şeyim olmadığından, öylece oturup zihnimi biraz serbest bırakmaya karar verdim.

Çok sessiz bir geceydi. Duyabildiğim tek ses alevlerin çıtırtısıydı.

Ateşin titreyişini izlerken, kendimi son birkaç haftanın olaylarını düşünürken buldum.

Bu savaşı kazanmıştım. İnsan-Tanrı’yı yenmiştim. Aslına bakılırsa buna tam bir zafer demek adil hissettiriyordu; grubumuzdan kimse ölmemişti, tüm havarileri halletmiştik ve Ariel Asura tahtını güvenceye almıştı. Yine de nedense kendimi pek mutlu ya da içim rahatlamış hissetmiyordum. Gerçekte yaptığım tek şey Orsted’in benim için çizdiği yolu takip etmekti. Ve bu savaş ne kadar hayati olursa olsun, uzun bir savaşın yalnızca ilk raunduydu. Bundan sonra da böyle savaşlar dövüşmeye devam edecektim; zaferin gerçek bir rahatlama getirmediği stresli, belirsiz savaşlar.

Bu sefer gerçekten ne başarmıştım ki? Sorunlarımın yarısını benim yerime Ariel çözmüştü. Neredeyse Eris’in ölümüne sebep oluyordum. Ve Reida ile başa çıkmak için de Orsted’in yardımına ihtiyacım olmuştu. İyimser olmak için pek bir neden göremiyordum…

“… Rudy?”

Ben kafamda tüm meşguliyetleri çevirip dururken, Sylphie kıpırdandı ve yatakta doğruldu.

“Hâlâ ayakta mısın?”

“Evet.”

“Gecenin bir yarısı oldu, biliyorsun değil mi.”

Bakışları pencereye kaymıştı; dışarısı zifiri karanlıktı. Eris ile kendisi uykuya daldıktan sonra birkaç saat geçmiş olmalıydı.

“Of…”

Ama tekrar uyumak yerine yataktan süzüldü ve yanıma oturdu; bana sıkıca sokulup başını omzuma yasladı. Ben de karşılık olarak kolumu ona doladım.

Bir süre ikimiz de tek bir kelime etmedik. Sylphie’nin vücudu sıcacıktı. Hatta sıcaktan da öte. Neredeyse ateşlenmiş falan olabileceğini düşündürüyordu.

Boynunun arkasını incelerken, göz göze gelmemiz için başını hafifçe kaldırdı. Gözleri şöminenin ışığında hafifçe parıldıyordu.

Burası onu öpmem gereken kısımmış gibi hissettirdi, bu yüzden omzunu biraz daha sıkıca sıktım—

“Biliyor musun…”

Ve ardından konuşmaya başladı.

“Ariel’in korumalığı görevini bıraktığımda, sanki içimdeki bütün hava boşalmış gibi hissettim.”

Tam öpmek üzereyken geri çekilip başımla onayladım ve Sylphie’nin devam etmesini bekledim.

“Tek yapabildiğim öylece oturup düşünmekti: Vay canına. Gerçekten bitti, ha?”

Bu sözler dökülürken yüzünde rahatlamaya benzer bir ifade belirdi. Sylphie, on yaşından on sekiz yaşına kadar sekiz yıl boyunca Prenses Ariel’in korumalığını yapmıştı. Bütün ergenliğini Luke ve Ariel ile birlikte geçirmişti. Şu anda içinde büyük bir boşluk ve kayıp duygusu hissettiğini tahmin edebiliyordum.

Bu boşluğu onun için doldurup dolduramayacağımdan emin değildim. Ama belki de en başından beri benim üstlenmem gereken rol bu değildi. Artık Sylphie’nin kocasıydım. Onun arkadaşı değildim ve arkadaşlarının yerini dolduramazdım.

“Ama biliyor musun Rudy, bunu önceden enine boyuna düşündüm,” dedi Sylphie kısa bir süre sonra. “Şimdiye kadar Prenses Ariel ile o kadar meşguldüm ki Lucie ile ilgilenmeye neredeyse hiç vakit ayıramadım. Bu yüzden bundan sonra onunla evde kalmak istiyorum.”

Ona doğru baktım. Yüzündeki ifade beklediğimden çok daha kararlıydı.

“Bebeğimiz her geçen gün büyüyor, biliyorsun değil mi? Yakında çok daha fazla ilgiye ihtiyaç duyacağından eminim.”

Sylphie başını omzuma sürtmek için bir an duraksadı. Elim uzanıp saçlarını sevgiyle okşadı. Belki bana öyle geliyordu ama başı normalden biraz daha sıcak gibiydi.

“Bu yüzden sanırım ona bakmaya odaklanacağım,” diye devam etti Sylphie. “Değişiklik olsun diye iyi bir anne olmak istiyorum sanırım.”

Sylphie’nin hiçbir zaman kötü bir anne olduğunu düşünmemiştim. Ama bu dünyanın standartlarına göre sanırım ona ilgisiz diyebilirdiniz. Çocuklarını hizmetçilerin büyütmesine izin veren tek kesim soylulardı ve biz sadece sıradan bir aileydik.

Yine de ben aslen bu dünyadan değildim. Geldiğim yerde, her iki eşin de çalıştığı evlilikler hiç de sıra dışı bir şey değildi.

“Biliyor musun… yapmak istediğin başka bir şey varsa, benim için o da uygundur.”

Sylphie henüz on sekiz yaşındaydı. Bu dünyada tam anlamıyla yetişkin kabul ediliyordu ama hâlâ çok gençti. Yeni hedefler bulması veya hayallerinin peşinden koşması için önünde bolca vakit vardı. Çocuğumuzu ihmal etmesini veya bütün zamanını eğlenerek geçirmesini istiyor değildim elbette ama Lucie’ye bakmakla başka şeylerin peşinden gitmeyi bir arada yürütebileceğini hissediyordum.

Ama yine de, belki de çocuğumuza karşı sorumluluklarımızı yeterince ciddiye almıyordum. Kendim de pek dünyanın en iyi babası sayılmazdım.

“Hmm… Bunun ne olabileceğinden emin değilim ama.” Sylphie başını yana eğdi ve düşünceli bir şekilde bana baktı. “Bir ara Eris’e daha çok benzemek istemiştim sanırım.”

“Gerçekten mi?”

Eris’te Sylphie’nin isteyeceği ne vardı ki? Aklımda beliren ilk kelimeler ‘büyük göğüsler’ oldu. Dürüst olmak gerekirse Sylphie’ninkileri tam da oldukları gibi seviyordum. Ama gerçekten bunun üzerinde çalışmak istiyorsa, uyarmak için her gün ona masaj yapabilirdim—

Hadi ama Rudeus. Bunu ciddiye almaya çalışalım.

“Evet. Yani, o temel olarak senin dengin, değil mi?” dedi Sylphie. “Birlikte dövüşüyorsunuz. O senin arkanı kolluyor, sen de onun. Bu durum beni her zaman bir nevi kıskandırmıştı.” Duraksadı. “Ama Orsted ile olan o savaştan sonra… ve bu sefer işlerin gidişatından sonra… sanırım bunu nihayet geride bıraktım. Asla Eris’in dengi olamayacağım. Ya da senin.”

Buna katılamazdım. Sylphie kendi kulvarında son derece yetenekli bir büyücüydü. Dövüş konusunda Eris’in seviyesinde olmadığı kesindi. Ama ne bekleyebilirdiniz ki? Eris tüm hayatını kılıç ustalığında uzmanlaşmaya adamıştı. Ve Sylphie, Eris’in sahip olmadığı pek çok beceriye sahipti.

“Bu yüzden daha da güçlenmekten vazgeçmeye ve seni desteklemek için farklı bir yol bulmaya karar verdim.”

Ah. Şimdi anlamaya başlıyordum. Sylphie, benim arkanı Eris’in kollayamayacağı bir şekilde kollamak istiyordu.

“Ve bu da seni evde kalma fikrine mi götürdü?”

“Evet. Görünüşe göre Roxy Üniversite’de ders vermeye devam etmek istiyor, bu yüzden ailemizin bütün çocuklarına ben bakacağım. Görgü kurallarını öğrendiklerinden emin olacağım, bildiklerimi onlara öğreteceğim ve güvende, güçlü bir şekilde büyümelerine yardımcı olacağım.”

Onun bu teklifi karşısındaki hislerim minnettarlık ile suçluluğun bir karışımıydı. Büyük olasılıkla çocuklara bakmak için kendim pek vakit ayıramayacaktım. İnsan-Tanrı’ya karşı savaşımız henüz bitmemişti. Bu da Orsted’in beni bu görevlere göndermeye, düşmanlarıyla savaşmam için beni uzak yerlere yollamaya devam edeceği anlamına geliyordu.

“Bunu bana bırakmak senin için sorun değil mi, Rudy?”

Diğer yandan… Sylphie bunu kendine yeni bir hedef olarak belirlemişti. Üstleneceği bir rol bulmuştu ve hayatının bir sonraki evresine geçmeye hazırdı.

“Tabii ki. Harika bir iş çıkaracağını biliyorum.”

Karıma karşı ani bir sevgi seline kapıldım. Sylphie her zaman sevimliydi ama şu an normalden bile daha tatlı görünüyordu. Artık kendime hâkim olamayarak eğildim ve onu dudaklarından öptüm. Geri çekilmeye çalışmadı, ben de elimi omzundan kalçasına doğru kaydırdım.

Sylphie’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı ve bir anlığına kararsız göründü. Ama sonra belini hafifçe kaldırdı…

ve ben Medusa’nın bakışlarıyla karşılaşmış bir savaşçı gibi kalakaldım. Birinin beni izlediğini hissedebiliyordum ama nereden?

Ah. Yatak.

Eris uyanıktı ve ışıl ışıl gözlerle bize doğru bakıyordu. Öyle neşeli, ışıl ışıl bir parıltıdan da bahsetmiyorum hani. Bu daha çok öfkeli bir kaplan senaryosuydu.

Beni diğer kızlarla yakaladığında neden her zaman öylece sessizce izlerdi ki? Hafiften ürkütücüydü.

“Kusura bakma. Sanırım bu gecelik sadece uyusak iyi olacak.”

“Ha? Ah… Evet, sanırım haklısın.”

Sylphie ve ben yatağa geri dönüp Eris’in yanına girdik. Eve döndüğümüzde romantizme yeterince vakit olacaktı. Hem zaten Perugius bizi gözetliyor olabilirdi.

“Hadi ama Eris. Ortamın havasını öyle bozma.”

“Ö-Özür dilerim… Ama siz de pek gizli kapaklı davranıyordunuz…”

“Yo, hiç de değil. Bize katılmakta her zaman özgürsün, biliyorsun değil mi? Denemek ister misin?”

“C-Ciddi olamazsın. Kulağa çok utanç verici geliyor…”

Hmm. Bana herkesten çok benim için utanç verici olurmuş gibi geldi. Eris beni sınırda, aşağılayıcı durumlara düşürme eğilimindeydi…

Gözlerimi kapatıp eşlerimin birbirleriyle fısıldaşmalarını dinlerken içimi bir tatmin duygusu kapladı.

Sylphie bu son birkaç günde büyük bir adım atmıştı. Hayatının bir bölümünü kapatmış ve kendini değiştirmenin bir yolunu bulmuştu. Onun bu duruşundan ders almam gerekiyordu. O arkamı kollarken, belki de gelecekten daha az korkmanın bir yolunu bulabilirdim.

Uykuya dalarken aklımdaki son düşünce buydu.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla