Chaos Breaker’ın huzur salonunda ON İKİ RUH toplanmıştı: Boşluğun Sylvaril’i, Parlak Arumanfi, Kefaretin Yuruzu’su, Kavrayışın Karowante’si, Zamanın Scarecoat’u, Kükreyen Yıldırımın Clearnight’ı, Yıkımın Dotbath’ı, Dalga Trophymus, Yaşamın Harkenmail’i, Büyük Depremin Gall’ı, Öfkenin Furiasfile’ı ve Karanlığın Paltempt’i.
Bu yüzen kalenin sahibi ve ruhların efendisi Zırhlı Ejderha Kralı Perugius Dola, odanın en arka kısmında oturuyordu. Onun önünde Asura Krallığı’nın ikinci prensesi Ariel Anemoi Asura duruyordu. Bu korkutucu ruhlarla çevrili halde dururken bile sinip korkmadı.
Labirentten çıkıp geri döner dönmez Ariel, Sylvaril’i durdurdu ve Perugius ile huzur salonunda bir görüşme talep etti. Bir saat sonra Perugius, Ariel’i görüşmeye çağırdı ve Ariel aradaki zamanı üstünü başını düzeltmekle geçirdi. Sylphie ve Luke da aynısını yaparak macera kıyafetlerini çıkardılar. Giydikleri kıyafetler, bir prenses ve iki korumasından bekleyeceğiniz kadar etkileyiciydi.
Bana gelince, Orsted’in bana verdiği cübbeyi giyiyordum. Göz alıcı veya gösterişli değildi ama Ejderha Tanrısı onu bana bahşetmişti, bu da onu bir nevi iş üniforması gibi kılıyordu. Muhtemelen Perugius bunu sorun etmezdi.
Ariel, yüzünde cesur bir tebessümle, ruhların dizildiği yoldan sessizce yürüdü. Üzerine dikilen bakışlardan etkilenmeyerek Perugius’un önünde durdu ve reverans yaptı. Sylphie ve Luke tek dizlerinin üzerine çöktüler. Tabii ki bu sefer ben de onları takip ettim.
“Beni huzurunuza kabul etme lütfunda bulunduğunuz için size minnettarım,” dedi Ariel.
“Resmiyeti bırak. Ne istiyorsun? Kıyafetlerinize bakılırsa bunun sadece bir çay daveti olmadığını varsayıyorum,” dedi Perugius, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranarak. Muhtemelen Sylvaril onu çoktan bilgilendirmişti. Meseleyi bilmemesine imkan yoktu. Karşılaması ciddiyetsiz ve soğuktu ama yine de bir görüşmeyi kabul etmişti, bu yüzden belki de bu atışmalar formaliteden ibaretti.
“Lord Perugius, Asura Krallığı kralı olma yolundaki çabamda yardımınızı istemek için buradayım.” Ariel, onun bu küçük oyununa kapılmayarak sadede geldi.
“Öyle mi? O halde sana bir kez daha sormama izin ver.” Perugius dirseğini kolçağa koydu, yanağını yumruğuna yaslayıp başını yana eğerek sordu: “Bir kralın sahip olması gereken en önemli şey nedir?”
Ariel çenesini kaldırdı. “Bir kralın sahip olması gereken en önemli şey…”
Cevabını henüz duymamıştım. Ariel bildiğini söylemişti ama bunun doğru cevap olduğunun hiçbir garantisi yoktu. Tabii bana ne olduğunu söylemiş olsaydı bile doğru olup olmadığını ben de bilemezdim. Yine de işi garantiye almak adına bunu önceden benimle tartışmış olmasını dilerdim.
Hayır, hayır. Ona biraz güvenelim. Kendine bu kadar güvendiğine göre cevabı hedeften çok da uzak olamaz herhalde.
“… kararlılıktır,” dedi Ariel. “Kendilerinden öncekilerin iradesini sürdürme kararlılığı.”
Sözleri, başka hiçbir sesin duyulmadığı salonda yankılandı. Sesi dışında ortalık o kadar sessizdi ki orada on yedi kişinin bulunduğuna inanmak zordu.
“Öyle mi?” Perugius nefesini dışarı verdi. İfadesi hâlâ okunmaz haldeydi; hedefini tam 12’den mi vurduğunu yoksa tamamen mi kaçırdığını belirten en ufak bir ipucu vermiyordu.

Kendilerinden önce gelenlerin iradesini devam ettirme kararlılığı…
Ulaştığı yanıt buydu ve nedenini anlayabiliyordum. Taca giden yolu ölümle başlamıştı. İlk düşen Derrick olmuştu. Onu şu an bulunduğu yere taşıyan, onu destekleyen ve uğruna can veren diğer on üç hizmetkarıydı. Nasıl insanlar olduklarını ve nasıl bir gelecek umduklarını biliyordum, çünkü bunu bana kendi anlatmıştı. Derrick, dile getirdiği sözlerle ona gerçekleştirmesi için kendi iradesini emanet etmişti. Ölümünden sonra bile Ariel, Derrick’in onda gördüğü o kişiliğe layık olmaya çalışmıştı. Umutlarını ona bağlamış şüphesiz sayısız kişi daha vardı. Kral olmasının ardındaki temel işte buydu.
Bir de Perugius’un yakın dostu ve savaş döneminde öne çıkmış bir adam olan Gaunis Freean Asura vardı. Yaptığımız titiz araştırmalar, onun bir zamanlar tam bir pislik olduğunu ortaya çıkarmıştı. Sosyal, etrafında pek çok yakın dostu olan biriydi. Gaunis neredeyse her gün kasabaya iner, içkiyi kafaya diker, maceracılarla ve paralı askerlerle kavga çıkarırdı. Yine de her insan gibi onun da neşesinin yerinde olduğu günler olmalıydı. Tam kararında içip dilinin çözüldüğü, dinleyen her maceracıya ve paralı askere krallık ailesine ve soylulara sövdüğü günler… Onlar da şüphesiz mahcupça gülümseyerek onun gönlünü hoş tutar, yardıma ihtiyacı olduğunda da arada bir el atarlardı. Aynı şekilde o da onların isteklerini dinlerdi.
Savaş zamanlarında maceracılar, paralı askerler ve düşük rütbeli askerler harcanabilir piyonlar olarak görülürdü. Gaunis ise onlara kendi seviyelerinden yaklaşır ve son dileklerini dinlerdi — en azından benim çıkardığım sonuç buydu. Sonra da kral olma yolunda ilerlemişti; istediği için değil, başka çaresi olmadığı için.
Tahta çıktığını görmekten memnun olmayan soylular ve şövalyeler mutlaka vardı ama maceracılar ve paralı askerler arasında durum böyle değildi. Onu desteklemişlerdi. Perugius ve diğerlerinin Laplace’ı devirmek için yolculuğa çıkmalarının ve nihayetinde başarmalarının sebebi de buydu. Kanlı savaş meydanlarında dövüşüp ölen adsız askerlerin son dileklerine hürmet eden birine yardım etme gereği hissetmişlerdi.
Perugius ve grubu uzaktayken Gaunis işgalcileri püskürtmeyi başarmıştı. Elbette bu sadece maceracıların ve paralı askerlerin yardımıyla gerçekleşmemişti. Laplace’ın amansız ilerleyişini durdurmak için hepsi bir araya gelmeseydi çabaları boşa çıkardı. Bir noktada soylular ve şövalyeler de pes edip onu desteklemeye karar vermiş olmalıydı. Muhtemelen ölenlerin iradesini devraldığı için değil, düşen babasının ve kardeşlerinin iradesini —Asura’yı koruma iradesini— sürdürdüğü için.
Gaunis ile olan bu bağlantıyla, kesinlikle doğru yanıt bu olmalıydı… ama gerçekten öyle miydi? Şahsen ben bunun biraz kolaya kaçmak olduğunu düşünüyordum…
Uzun bir sessizliğin ardından Perugius hımladı. “Hmph. Ölenlerin iradesini yerine getirmek demek, ha?” Tepeden ona baktı ve kıkırdadı. “Başka bir deyişle, kral olma arzun tamamen başkalarının iradesine bağlı. Böyle birinin gerçekten kral olabileceğini mi sanıyorsun?” Sesi küçümseyici ve alaycıydı; bu da muhtemelen ona yanlış yanıtı verdiğimiz anlamına geliyordu.
Ancak Ariel soğukkanlılığını bozmadı. “Evet, son derece haklısınız Lord Perugius. Arzum başkalarının iradesine bağlı. Eminim ki bu, dünyanın geri kalanının gerçek bir kral olarak değerlendireceği şeyden çok uzak. Fakat…” Derin bir nefes aldı ve kararlılık dolu bir ifadeyle devam etti: “İradelerini bana emanet edenlerin umduğu kral olabileceksem, ‘gerçek bir kral’ olmamamın benim için bir önemi yok.”
“Öyle mi?” Perugius kaşlarını çattı, cevabından hiç memnun görünmüyordu. “Ve benim senin gibi aptal bir krala yardım etmemi mi istiyorsun?”
“Evet. Eğer o kadar aptalsam, yardımınızı ummam için daha da çok sebep var demektir.”
“Hah!”
Ah be, olayın gittiği yeri hiç sevmedim.
Ariel ona düşünceli bir cevap vermişti. Gerçek bir kralı neyin oluşturduğuna takılmak yerine, uğruna ölenlerin dileklerini yerine getirmeye odaklanacaktı. Olacağı lider tarzı buydu; politikaları halkın dileklerini yansıtan, halkın kralı. Doğru cevap olsun ya da olmasın, takdire şayan bir hedefti. Ne yazık ki Perugius’un umduğu şeyden çok uzak görünüyordu.
“Cevabının beni sana yardım etmeye mecbur bırakmaya yeteceğini gerçekten düşünüyor musun?” diye sordu Perugius.
Ariel başını iki yana salladı. “Hayır, düşünmüyorum lordum. Lakin bunlar benim gerçek duygularım. Yalan yok, saptırma yok — ben Ariel Anemoi Asura, olmak istediğim kral tam olarak bu.” Bakışları yoğun bir şekilde Perugius’a kilitlendi. “Savunduğum şeyi reddediyorsanız, o halde gücünüze de ihtiyacım yok.”
Sözleri tamamen kestirip atar nitelikteydi. Perugius bile şaşkınlığa uğramıştı, gözleri büyüdü. Toplanan on iki ruh arasında bir şok dalgası yayıldı. Sylphie ile Luke afallamıştı, ben de öyleydim. Zafer için Perugius’un yardımına ihtiyacımız olduğunu biliyordum, bu yüzden bizi gerçekten geri çevirirse başımız fena halde derde girecekti.
Perugius gözlerini kıstı. “Benim yardımım olmadan tahta çıkabileceğini mi sanıyorsun?”
“İdeallerim sizinkilerden bu kadar farklıysa, yardımınızın destekten çok köstek olacağını düşünüyorum.”
Perugius elini yanağından indirdi ve yavaşça ayağa kalktı. Yüz hatları öfkeyle gerilmişti; ağzı ince bir çizgi halinde büzülmüş, gözleri açılmıştı. Yumruklarını sıkmamıştı ama omuzları dikleşmişti.
Aniden elini kaldırdı. Bir an için on iki ruhun birden Ariel’in üzerine çullandığını hayal ettim. Fakat gerçekleşen şey bu olmadı.
“Güzel konuştun, Ariel Anemoi Asura!” Perugius’un sesi gürledi. “Kararlılığını açıkça ortaya koydun.”
Gerekirse Ariel’i korumak amacıyla asamı daha sıkı kavramış, büyüyü ucunda yoğunlaştırmıştım. Perugius’un sözleri beni duraksattı.
“Ben, Zırhlı Ejderha Kralı Perugius Dola; merhum dostum Gaunis Freean Asura’nın adı üzerine yemin ederim ki bu davanızda size yardım edeceğim!” Sesi daha da yükseldi. “Sizin için bir ışınlanma çemberi hazırlayacağım! En kısa sürede saraya dönün, her şeyi yerine oturtun ve hazır olduğunuzda beni çağırın!”
“Teşekkür ederim,” dedi Ariel.
Sylphie ile Luke daha da alçaktan eğildiler. Elim hâlâ asamı sıkıca kavramış halde donup kaldım. Kafam tamamen karışmıştı. Konuşma şeklinden Ariel’in yanlış yanıtı verdiği açıkça anlaşılıyordu. Sözleri onu bariz bir şekilde hoşnut etmemişti —en azından bende uyandırdığı izlenim buydu— yine de ona yardım etmeye karar vermişti. Konuşmaları sırasında bir potansiyel kıvılcımı falan mı görmüştü? Aklından ne geçiyordu? İşin içinden çıkamıyordum.
“Müsaadenizle.” Ariel grubumuzu halı boyunca çıkışa doğru yönlendirdi. Luke ve Sylphie zaferle gülümserken onun yüzünde kusursuz bir ifadesizlik vardı. Nasıl gülümsemesinlerdi ki? Perugius artık resmi olarak Ariel’in taht iddiasını destekliyordu. Artık onun safındaydı. Bu da Orsted’den aldığım ilk görevi başarıyla tamamladığım anlamına geliyordu.
Doğrulup grubu takip etmeye başladım, sonra duraksayıp tahta doğru geriye baktım. Perugius, çevresinde on iki takipçisiyle koltuğunda kibirle kurulmuş, geri kalanımıza tepeden bakıyordu. Gidişimizi izliyordu, bu da arkamı döndüğümde doğal olarak göz göze gelmemiz demekti.
“Ne oldu, Rudeus Greyrat?” diye sordu Perugius.
“Önemli bir şey değil…” Tam topuklarımın üzerinde dönüp Ariel’in peşinden gidecektim ki merakıma engel olamadım. Sormam gerekiyordu. “Yani sonuçta, doğru yanıt bu muymuş? Gerçek bir kralı oluşturan şey gerçekten bu mudur?”
Perugius iç çekerek, “Arzuladığım yanıt değildi, hayır,” dedi.
“Öyleyse neden ona yardım etmeyi kabul ettiniz?”
Gülümsedi. “Geçmişte hepimizin Gaunis’i gerçek bir kralın tanımı olarak gördüğü bir zaman vardı. Esnekti ama temkinliydi; cömertti ama duyarlıydı. Tüm insanların eksiklikleri olduğunu bilerek kendi yetersizliklerini kabullenirdi; ve onu yetkin kılan da tam olarak buydu. Üstelik insanlara insan olarak bakar, güçlü yönlerinden faydalanır ve gelişmelerine yardım ederdi. O, tanıdığım herkesten çok, insanlara ve onların savaşla hırpalanmış dünyasına liderlik etmeye en layık kişiydi.”
Perugius’un Gaunis’i sevgiyle andığı kesin görünüyordu. Bahsettiği adam okuduğum adamdan farklı hissettiriyordu, ama Gaunis’i bizzat kendisi görmüştü. Geçmişe pembe gözlüklerle bakıyor olabilse de anlattıkları herhalde o tozlu eski ciltlerden çok daha inandırıcıydı.
“Ariel Anemoi Asura, Gaunis’e en ufak bir benzerlik bile taşımıyor. Fakat onun tavırlarını gözlemlerken aniden bir şey hatırladım. Gaunis’in bahsettiği ‘ideal kral’ tam olarak bu değil miydi?”
“Gaunis ideal bir kraldan mı bahsetti?” diye sordum.
“Evet. Kendisini idealden uzak görürdü. Meyhanelerde takıldığı gençlik günlerinden savaş alanındaki ordugah zamanlarına, hatta kral olduktan sonraya kadar ‘ideal kral’ olarak gördüğü şeyi her zaman dile getirirdi.” Perugius duraksadı, bakışlarını üzerime dikti. “‘İdeal bir kral,’ demişti, ‘başkalarının uğrunda canlarını feda etmeye gönüllü olduğu kişidir.’”
Ah, şimdi anladım. Demek bu yüzdendi.
Ariel ona büyük bir kralın “başkalarının iradesini devam ettirme kararlılığına” sahip olduğunu söylemişti. Bir düzineden fazla hizmetkar onun uğruna canını çoktan yitirmişti. Onu korurken ölmüşlerdi. Tahta gerçekten çıkıp çıkamayacağını bilmemelerine rağmen bunu yapmışlardı. Aslında ihtimalin zayıf olduğunu biliyorlardı —fedakarlıklarının asla karşılık bulamayabileceğinin farkındaydılar. Bütün bunlar, onun hayatlarını ortaya koymaya değer biri olduğunu düşündükleri içindi. Yani Perugius’un umduğu ideal kral olmasa da Gaunis’in ideal kral olarak gördüğü şeyin ta kendisiydi. İnsan sayısı kadar ideal vardı dışarıda.
“Anlıyorum,” dedim. “Şimdi kavradım. İnsanları değerlendirme yeteneğiniz gerçekten etkileyici.” Selam verip ayrılmadan önce bir kez eğildim.
“Rudeus Greyrat,” diye seslendi Perugius arkamdan.
Dönüp arkama baktım. Bana seslenmeden önce koltuğundan kalkmış ve farklı bir çıkışa doğru yönelmişti.
“Benim de bir sorum var,” dedi.
“Buyrun? Nedir?”
“Tüm bunlarda neden Orsted’den bahsetmedin? O adamdan nefret ederim ama varlığı göz ardı edebileceğim bir şey değil. Ondan bahsetseydin işlerin daha pürüzsüz ilerleyebileceğini düşünmedin mi?”
Orsted bana Perugius’un kendisini reddettiğini zaten söylemişti. Bunu bildiğim için, Orsted’i bu işe karıştırmanın sonucu nasıl olumlu etkileyeceğini bir türlü göremiyordum. Beni mi sınıyordu?
Akıllıca bir karşılık mı istiyorsun?
“Ne Orsted ne de ben krallık peşindeyiz,” dedim.
“Ama Orsted, Ariel’in kral olduğunu görmek istiyor, değil mi? Yanılmıyorsam sen de onun yanında yer aldın? Öyleyse amaçlarına ulaşmak için onun nüfuzundan yararlanman gerekmez miydi?”
“Bu işleri hızlandıracak olsa bile tahta geçecek kişi yine Prenses Ariel olacak ve bunu yapmak için sizin yardımınıza ihtiyacı var. Biz ne kadar yardım edersek edelim neticede dışarıdan kişileriz. İtaat ettirmek için Orsted’in adını gereksiz yere kullanmak sadece düşmanlık doğurur.”
Hehe, kendim söyledim diye demiyorum ama bayağı havalı bir cevaptı.
Evet, bana kalırsa bu işe dahil olanların kendi rızalarıyla taşın altına elini koyması gerekiyordu. Ariel bir kez kral olduktan sonra ülkeyi tek başına yönetmek zorunda kalacaktı. Orsted’in planlarını bilmediğim için onun adına konuşamazdım ama bu iş bittikten sonra Ariel’den hiçbir talebim olmayacaktı. Bu işte kişisel bir çıkarım olmadığına göre çok da derinlere dalmamalıydım.
“Bu zayıf bir düşünce tarzı,” diye tükürürcesine konuştu Perugius ve odadan ayrıldı. On iki hizmetkarı geride kalmıştı ve hepsinin bakışlarının ağırlığı altında neredeyse nefes bile alamıyordum. Buna daha fazla dayanamayarak kapıya doğru seğirttim.
Vay anasını. Utanç vericiydi. Sanırım bu, onun karşısında yarım yamalak cevapların sökmediği anlamına geliyordu.
***
Huzur odasından çıktıktan sonra doğruca Ariel’in odasına gittim. Kapıyı çalmak yerine paldır küldür içeri dalarak, “Geciktiğim için kusura bak—” dedim.
Gördüğüm ilk şey porselen beyazlığında bir çift omuz oldu. Sylphie, Ariel’in süslü kıyafetlerini çoktan çıkarmış, korsesini gevşetmekle meşguldü.
“Ah! Rudy, bu ne cüret!” diye azarladı Sylphie beni.
“Telaşlanmaya gerek yok,” dedi Ariel. “Lord Rudeus davamıza büyük hizmette bulundu. Odama girmek için izin istemesine gerek yok. Vücuduma bir göz atmayı hizmetlerinin yeterli bir karşılığı olarak görüyorsa, bu ödenmesi küçük bir bedeldir.”
“Ne?” Sylphie’nin ağzı açık kaldı. “Ama Prenses Ariel…”
“Ah, yeterince düşünceli davranmadığımı görüyorum.” Ariel duraksadı. “Lord Rudeus, özür dilerim ama dışarı çıkarsanız minnettar kalırım.”
O bunu söylediğinde ben zaten kapının dışına çıkmış, sözlerinin devamını kapıyı arkamdan kapatırken ancak yakalayabilmiştim. Bu yanlış izlenimlere nereden kapılmıştı hiç bilmiyordum ama soyunurken gizlice gözetlemek için arsızca içeri girmiş falan değildim.
Gerçi güzel bir vücudu olduğu yalan değildi.
Aynı şey Eris için de söylenebilirdi ama onunki yoğun antrenmanların ürünüydü; Ariel’in fiziği ise çabalamak zorunda kalmadan, doğuştan sahip olduğu bir şeydi. Genlerine teşekkür etmesi gerekiyordu. Yine de alt ve üst arasındaki dengeden bahsedecek olursak Sylphie de ondan aşağı kalmazdı. Göğsü de kalçası da küçücük ve düzdü. Kusursuz bir simetriydi. Onun bu halini seviyordum. Bu arada Roxy bir tanrıçaydı, dolayısıyla başka kimseyle kıyaslanamazdı bile.
“Bir dahakine kapıyı mutlaka çalacağım,” diye mırıldandım kendi kendime.
Üstelik geçmişte kapıyı çalmamam, bir sapığın heykelini kucakladığı ana denk gelmeme yol açmıştı. Bu bana yeterince ders olmalıydı.
Geç öğrenen biri olmalıyım.
Bir dakika. Şurada bir duralım. Luke da onlarla birlikte içerideydi, değil mi? Yani onun bakmasına izin var mıydı? Eh, şaşırtıcı değildi. Ariel muhtemelen onun yanında herkesten daha rahat hissediyordu.
“Tamam Rudy, artık içeri gelebilirsin,” dedi Sylphie kapıdan kafasını uzatarak.
İçeri adım atmaya çalıştığımda dudaklarını büküp surat astı. “Onu… bilirsin işte… gördün mü?”
“Beyaz iç çamaşırı giydiğini fark ettim.”
Sylphie kaşlarını çatarken yanakları havayla şişti. Kendisinin de beyaz külot giydiğini biliyordum çünkü dün gece üstünü değiştirirken gizlice bakmıştım. Şişirilmiş yanaklarına dokunup kendime yol açarak içeri girdim. Birkaç adım sonra Sylphie’nin kalçamı mıncıkladığını hissettim.
“Aman efendim, Bayan Sylphie…”
“Ne var, Bay Rudeus?”
“Cilveleşmelerimizi eve döndüğümüz zamana saklayalım, olur mu?”
“… Hmph!” Bu sefer odanın köşesine doğru yürümeden önce kalçama bir şaplak attı ve kendini sertçe bir sandalyeye bıraktı. Yanakları kıpkırmızı olmuştu, bu da onu daha da sevimli kılıyordu.
Her neyse…
Üstünü değiştirmeyi bitiren Ariel bir sandalyede oturuyordu. Günlük kıyafetleri içinde bile bir prenses gibi görünüyordu. Kıyafetleri pahalı olduğu için miydi, yoksa gerçek bir prenses onları giydiği için mi? Hangisi olursa olsun pek bir önemi yoktu.
“Az önce üstünüzü değiştirirken aniden içeri daldığım için özür dilerim,” dedim.
“Rica ederim… Eee, ne düşündün bakalım?”
“Ne hakkında ne düşündüm mü?” diye sordum.
“Vücudum hakkında.”
Bunu gerçekten sormak zorunda mıydı? Sylphie’nin daha sonra bana fena öfkeleneceğini çok iyi biliyordum.
Hayır, bu muhtemelen bir testti. Harika, bugün herkes beni sınamak istiyor. Bu sefer yanlış cevabı seçmesem iyi olurdu.
“Muhteşemdi… demek isterdim ama şahsen ben Sylphie’ninkini tercih ederim.”
“Gerçekten böyle mi hissediyorsun? O halde sana bu kadar çirkin bir şey gösterdiğim için özür dilemeliyim.” Ariel kıkırdadı.
Sylphie’nin yüzü daha da kızardı ve söylenmeye başladı: “Böyle bir şey söyleyeceğine inanamıyorum…”
Luke ise sadece omuz silkti. Perugius’u bize yardım etmeye ikna etmeyi başardığımız için herkesin neşesi yerindeydi.
“Lütfen, oturun,” dedi Ariel.
Tam karşısına oturduğum anda yüz ifadesi ciddileşti.
Sanırım ben de ciddileşmeliyim.
“Sizin çabalarınız sayesinde Lord Rudeus, artık planımızın bir sonraki aşamasına geçebiliriz.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır, ben bir şey yapmadım.”
“Mütevazı olmanıza gerek yok. Ben bu yanıtı ancak siz bizi o kütüphaneye götürdüğünüz için bulabildim.”
Fakat o yanıtı kendi kendine bulmuştu ve Perugius’u ikna eden de kendisiydi. Yine de Derrick onun adına Perugius’u ikna etmek için burada olmadığına ve gelecekteki benliğimin zaman çizelgesinde Ariel Perugius’un güvenini tek başına kazanmayı asla başaramadığına göre, belki de bu sonuçta kendime biraz pay çıkarabilirdim.
Sanırım bu seferlik kendimi tebrik etmekten bir zarar gelmezdi. Yine de planın yarısından fazlasından Orsted sorumluydu.
“Şimdi gelelim bundan sonra ne yapacağımıza. Lord Perugius en kısa sürede saraya dönüp her şeyi hazırlamamızı tavsiye etti. Sözlerine uyup tam olarak bunu yapmayı planlıyorum.”
“‘Her şeyi hazırlamak’ derken ne demek istiyorsunuz?”
“Sözlerin ima ettiği şeyi tam olarak.”
Evet, işte sorun ne ima ettiğini bilmiyor olmam. Duraksadım. Bir dakika, bir açıklama istemeden önce kendi başıma düşünmeyi denemeliyim sanırım.
Özetlemek gerekirse Perugius bizimle yola çıkıp Asura Krallığı’na kadar olan bütün yolu yürüyecek değildi. Dolayısıyla, kendi girişi için ortamı hazırlayabilsin diye Ariel’i önden göndermek istiyordu. Bu ortam, örneğin onlarca soylunun katıldığı bir parti olabilirdi. Bunu ayarladığımızda, süslü gonglar çalarak on iki ruhuyla birlikte yapacağı girişi müjdeleyebilirdik. Soyluların hepsinin şaşkınlıkla ağızları açık kalır, “Ih! Bu Perugius!” diye nefesleri kesilirdi. Ve hemen ardından yerlere kapanırlardı. Ya da onun gibi bir şey işte.
“Öyleyse… acele etmek için gerçek bir sebep yok, değil mi? Hazırlanmak için biraz daha zaman harcamamalı mıyız?” diye sordum.
“Buna lüksümüz yok. Babamın ölümcül bir hastalığa yakalandığı haberini aldım.” Şok edici olması gereken bir haberi vermesine rağmen Ariel’in ifadesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
Ah, demek öyle. Ariel bunu zaten duymuş. Bu bilgiyi normal kanallardan mı edindiğini yoksa İnsan-Tanrı’nın haberi Luke’a verip onun mu Ariel’e ilettiğini merak ettim. İkincisinden şüpheleniyordum.
Ama bir dakika. Ariel’in bu bilgiyi doğrudan İnsan-Tanrı’dan almış olma ihtimali yok mu? Bu da onun onun havarilerinden biri olabileceği anlamına gelirdi. Eğer öyleyse bu, planlarımıza büyük bir çomak sokardı.
Bunu düşünmek bile korkunçtu. Onun bir havari olma ihtimali hakkında Orsted’e danışmam gerekecekti.
“Yüzündeki ifadeye bakılırsa bunu zaten bildiğini çıkarıyorum,” diye tahminde bulundu Ariel.
“Ha?”
“Ejderha Tanrısı’nın bir hizmetkarı olduğuna göre gözünü bile kırpmamana şaşırmamam gerek sanırım.”
Boğazımı temizledim. “Ah… Şey, Lord Luke’un isteği çok aniydi ve siz de planlarınızla ilerleme konusunda oldukça kararlı görünüyordunuz. Bir şeyler olduğunu sezmiştim.”
Cevabımdan tatmin olarak başıyla onayladı.
Of, çok şükür.
“Eminim ilgilenmeniz gereken kendi meseleleriniz vardır… Bu durumda işlerinizi toparlayıp yolculuğumuza hazırlanmanız için on dört veya on beş gün yeterli olacaktır, değil mi?”
İki hafta içinde yola çıkmayı planlıyor, ha?
Orsted’in emirlerini ilk aldığımdan bu yana yaklaşık yirmi iki veya yirmi üç gün geçmişti zaten. Bu da tüm bunlar başladığından beri neredeyse bir ayın geçtiği anlamına geliyordu. Kralın sağlık durumuna ilişkin haberlerin ne zaman ulaşacağına dair tahmini doğru çıkmıştı.
“Neyse ki Lord Perugius’tan bizim için bazı ışınlanma çemberleri hazırlamasını rica edebilirsek yolculuğumuz uzun sürmeyecektir. Elimizde hâlâ biraz zaman olmalı. Yine de babamın hasta olduğunu öğrendikten sonra, çok geç kalmadan bir an önce dönmek isterim. Erkek kardeşlerim konumlarını sağlamlaştırma fırsatı bulamadan oraya varmak istiyorum.”
Sözlerine bakılırsa kralın hastalığı ölümcüldü. Bu da yeni bir kralın tahta çıkması anlamına geliyordu. Çok uzun süre oyalanırsak Ariel taht için yarışma şansını bile kaybedecekti.
Beni endişelendiren tek bir şey vardı. Orsted, Asura Krallığı’nda baş etmemiz gerekecek bir dikenden bahsetmişti: Yüksek Bakan Darius Silva Ganius. Orsted’e göre Darius’un zayıf noktası olduğu için Tristina’yı bulmamız gerekiyordu. Onu yanımıza aldığımız sürece Darius’u makamından indirebilirdik. Perugius’un iş birliğini sağladığımıza göre artık bir tehdit olmayacağını düşünmek cazip geliyordu. Ama Darius planlarımıza engel teşkil etmeyecek olsaydı Orsted ondan bahsetmezdi.
Perugius’un desteğiyle Ariel, güç ve nüfuz bakımından birinci prens ve grubuna denk hâle gelmişti. Darius’tan kurtulmak onu öne geçirecekti. Zaferimizi garantiye almak istiyorsak yine harekete geçmem gerekecekti.
“Prenses Ariel, ışınlanma çemberlerinden bahsetmişken… Çemberlerden birinin ülkenin tam içine değil de Asura Krallığı sınırının yakınına konması daha iyi olmaz mı?” diye bir öneride bulundum.
“Hım? Neden öyle düşünüyorsun?”
“Bir prenses kadar göz önünde bulunan birinin sınırdan geçmeden krallığa sızdığı duyulursa, arkasında şüpheli bir şeyler olduğundan kuşkulanmaya başlayabilirler. Özellikle de ışınlanma çemberleri yasaklanmışken. Bunları kullandığınız ortaya çıkarsa gereksiz sorulara yol açar. Bence sınırdan başkente doğru ilerlememiz daha iyi olur. Böylece biz geçerken halk da sizi görmüş olur.”
“Hım, anlıyorum. Mantıklı bir nokta.”
Harika! Şimdi tek yapmam gereken Triss’in bulunduğu örgütle temas kurabilmemiz için bir bahane uydurmak. Bunu nasıl yapacağımı pek düşünmemiştim ama bu tür kanun dışı örgütlerin çoğu işin içinde para olduğu sürece müzakereye açıktır.
“Ben bu fikre karşıyım,” diyerek söze girdi Luke, konuşmamızı keserek. “Eğer Majesteleri gerçekten hastaysa, birinci veya ikinci prens dönüşümüzü engellemek için yol boyunca adamlarını dizmiş olabilir. Işınlanma çemberleri yasaklanmış olabilir ama kullandıklarımız keşfedilmediği sürece başkente fark edilmeden nasıl vardığımıza dair bahaneler bulabiliriz.”
“Bu da makul bir gerekçe,” diyerek hakkını teslim etti Ariel. “Devam et.”
“Bu sefer bize Rudeus eşlik ediyor. Dövüş gücümüz konusunda bir endişemiz olmamalı. Yine de söylentilere göre birinci prens bir Kuzey İmparatoru’nu hizmetine almış. Sarayın kendine has tehlikeleri olsa da, Kuzey Tanrısı Stili’nde deneyimli bir kılıç ustasına açık yolda yakalanırsak çok daha büyük bir tehlikeye düşeceğimizi düşünüyorum.” Sesinden korku okunuyordu.
“Doğru, öyle bir rakibin hedefi olmak istemeyiz,” diyerek katıldı Ariel. Hem kendisi hem de Sylphie, Luke’un önerisini benimkine tercih ediyor gibiydi. Üçü krallıktan kaçmış ve bu süreçte sayısız insanı kaybederek bu noktaya gelmek için tırnaklarıyla kazıya kazıya savaşmışlardı. Yolda saldırıya uğramaktan korkmaları çok doğaldı.
Yine de… Şimdi ne yapacaktım? Triss ile temas kurabilmek için önden gitmek adına bir bahane mi uydurmalıydım?
Hayır, bu sırada Ariel ve diğerlerinin başına bir şey gelirse bütün amaç boşa çıkardı. Luke’un İnsan-Tanrı’nın elçilerinden biri olduğuna dair şüphelerimi henüz tamamen giderebilmiş değildim. Bu önerisi İnsan-Tanrı’nın emriyle bile yapılmış olabilirdi.
Ariel kaşlarını çattı. “İkiniz de makul gerekçeler sunuyorsunuz… Sylphie, sen ne düşünüyorsun?”
“Hım, şahsen ben doğrudan krallığın içine ışınlanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu çemberin bizi Asura’nın tam olarak neresine götüreceğini bilmiyoruz. Üstelik sınır kontrol noktasından geçmeyerek birinci prensi atlatmaktan daha büyük bir avantaj olamaz.”
Hay aksi, Sylphie de mi Luke’un fikrini destekliyor?
“Ayrıca,” diye devam etti Sylphie, “ülkeden pek bir patırtı koparmadan sıvışmayı başarmıştık. Gizlice geri sızmamak için bir neden göremiyorum. Sınırdan yürüyerek gitmek bir aydan fazla sürer. Bu zaman başka şeyler için daha iyi değerlendirilebilir.”
Her zamanki gibi Sylphie’nin mantığı sağlamdı ve fikrini çok iyi ifade etmişti. Haklı olduğunu görmek kolaydı, ona karşı çıkmaksa zor.
“Pekâlâ… Bakış açınızı anlıyorum,” dedi Ariel. “Bu durumda planlandığı gibi ilerleyecek ve Asura Krallığı’nın içine ışınlanacağız.”
Ben Sylphie’nin ikna yeteneğini takdir etmekle meşgulken Ariel kararını vermişti bile. Bu biraz da önceden Sylphie ile daha fazla bilgi paylaşmamış olmamdan kaynaklanan kendi hatamdı.
Vay arkadaş. Şimdi ne yapacağım?
Seçeneklerim ya ana gruptan ayrı hareket edip Triss ile iletişime geçmek ya da bunu benim yerime yapacak birini bulmaktı. Ghislaine… bu tarz işler için pek biçilmiş kaftan sayılmazdı. Elinalise şu an hamileydi ve aynı sebepten dolayı Cliff’i de bu işe bulaştıramazdım. Müzakere yeteneği olan güvenebileceğim başka kim vardı?
Zanoba’nın da becerebileceği bir iş gibi durmuyordu ama belki onu Ginger ile birlikte gönderirsem… Hayır. Başka bir ülkenin prensine böyle emirler yağdırmak ileride başıma dert açabilirdi.
Ben düşüncelere dalmışken aniden kapı çalındı.
“Girin.”
Sylvaril içeri girdi. Kanatlarını çırpıp odaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra, “Az önce Asura Krallığı’nın içindeki tüm ışınlanma çemberlerinin yok edildiğini keşfettik,” dedi.
“Ha?!”
Haber aniden gelmiş, bizi hazırlıksız yakalamıştı.
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu Ariel.
“Açıklamama izin verin…”
Sylvaril bize detayları aktardı. Huzura kabul seansımızın ardından Perugius, Sylvaril’e derhal büyü çemberlerinden birini etkinleştirmesini emretmişti. Yüzen kalesindeki çemberlerden biri doğrudan Asura Krallığı’ndaki belirli bir yere çıkıyordu. Bunu yapmaya çalıştığında çemberin tepki vermediğini gördü. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezen Sylvaril, diğer taraftaki çemberi incelemesi için Arumanfi’yi gönderdi ve çemberin yok edildiğini bu şekilde keşfettiler. Arumanfi, Asura Krallığı’ndaki diğer çemberleri de kontrol etmiş ama her birinin yok edildiğini görmüştü.
“Bu nedenle artık Asura Krallığı’nın içine ışınlanamıyoruz.”
Artık en yakın ışınlanma çemberi ülkenin sınırına yakın bir yerdeydi. Yolun geri kalanını yürüyerek gitmemiz gerekecekti.
Biri çemberlere kasten sabotaj düzenlemişti. Bunun bir tesadüf olmasına imkân yoktu. Tek soru şuydu: Kim? İnsan-Tanrı mıydı yoksa Orsted mi? İkincisine yarın sorabilirdim. O zaman kesin olarak öğrenmiş olurdum.
Yine de bu durum beklenmedik bir şeyi tetikledi; bana karşı duyulan şüpheyi. Tam krallığın içine ışınlanmayalım önerisinde bulunduktan hemen sonra, sanki her şey planlanmış gibi, koşullar gereği önerdiğim yolu izlemek zorunda kalmışlardı. Luke, bu konuda bir şeyler bildiğimden ve sadece paylaşmadığımdan eminmiş gibi bana temkinli gözlerle baktı. Sylphie bile bana doğru endişeyle bakıyordu. İkisinin de bunun Orsted’in işi olduğunu düşündüğünden emindim.
Bu haber karşısında sarsılmayan tek kişi Ariel’di. “Bu durumda,” dedi, “sanırım başka seçeneğimiz kalmadı. Lord Rudeus’un önerisine uyacağız.”
“A-ama Prenses Ariel,” diye itiraz etmeye yeltendi Luke, şaşkınlıkla ağzı açık kalarak.
Ariel sözünü kesip şöyle dedi: “Luke, Ellemoi ve Cleane’e durumu bildir ve lütfen hazırlıklarına yardımcı ol. Sylphie, sen benimle gel. Ranoa Krallığı’nın hanımefendilerine ve beyefendilerine saygılarımızı sunmamız gerek. Sizi kendi halinize bırakıyorum Lord Rudeus. Şimdilik ailenizle ve dostlarınızla vedalaştığınızdan emin olun.”
“… Emredersiniz,” dedi Luke sessizce başını sallayarak.
Havadaki huzursuzluğa rağmen hepimiz kendi yolumuza dağıldık.
