Asura Krallığı krallarının hastalandığı haberini gönderene kadar önümüzde BİR AY vardı. Bu süre zarfında Perugius’u Ariel’in tarafına geçmeye ikna etmek için Ariel ile birlikte çalışmam gerekiyordu. Bu amaçla Sylphie’den alabileceğim tüm detayları öğrenmeliydim. Fakat Orsted’in laneti yüzünden muhtemelen gardını almış durumdaydı, bu yüzden beni Ariel’in planlarına dahil etmesi için onu ikna edemeyebilirdim. Ona güvenip tüm gerçeği anlatmak ile Orsted’in lanetiyle savaşmaktan vazgeçip ondan hiç bahsetmemek arasında kalmış durumdaydım.
Ancak öncelikle tamamlamam gereken başka bir hedef vardı. Yani en başından beri Orsted’in emrinde çalışmayı kabul etmemin asıl nedeni: Ailemi koruyabilmek. Artık onun getir götür işlerini yapan elemanı olduğuma göre evden daha sık uzakta kalacaktım. Benim yerimi alacak birine —veya bir şeye— ihtiyacım vardı.
Bu yüzden ilk işim bu Koruyucu Canavarı çağırmaktı.
***
Evdeki herkesi bahçede topladığımda henüz sabah saatleriydi. Buna normalde tüm zamanlarını içeride geçiren Aisha, Lilia ve Zenith’in yanı sıra aileye yeni katılan Eris de dahildi. Roxy ve Norn da oradaydı, tıpkı Dillo ve Byt gibi. Sylphie ise daha yeni bir şeylere tutunarak ayakta durmayı öğrenen Lucie’yi kucağında taşıyordu.
“Birazdan ailemize hizmet edecek Koruyucu Canavarı çağıracağım. Alkışlamaktan çekinmeyin.”
“Yaşasın!”
Kalabalıktan alkış sesleri yükseldi. Seyircilerin coşkusu tavan yapıyordu. Bu geceki konser efsanevi olacaktı!
Durun bir dakika, Dillo ve Byt. Siz ikiniz neden alkışlamıyorsunuz? Olmaz ki böyle ama. Ne? Evcil hayvan oldukları için alkışlayamıyorlar mı? Eh, yapacak bir şey yok sanırım.
“Tam olarak ne çağıracağıma gelirsek, maalesef ben de kesin olarak bilmiyorum. Ancak özellikle güçlü bir şey bekleyebiliriz. Ve bu yaratık, her neyse, ailemizi güvende ve emniyette tutacak.”
“Bunun iyi olacağından emin misin? Sen yokken bu şeyin hepimizi yemeyeceğinden?” diye sordu Sylphie endişeyle.
Bu korkunç bir düşünceydi.
Yine de çok uzun zaman önce buna benzer bir hikaye okuduğumu hatırlıyordum. Biri kontrol edemediği bir canavarı çağırıyordu ve canavar herkesi öldürüyordu.
“Endişelendiğini anlıyorum ama bu, Ejderha Tanrısı’nın titiz elleriyle hazırlandı.”
“İşte ben de tam olarak bu yüzden endişeleniyorum.”
Mantıken düşündüğümüzde Orsted bizden kurtulmak için asla bu kadar dolambaçlı bir yola başvurmazdı fakat laneti yüzünden Sylphie muhtemelen sağlıklı düşünemiyordu.
Ama bir dakika, bu ona ihanet etmem ihtimaline karşı boynuma tasma takma şekli olabilir miydi? Yani, ona sırtımı dönersem bana şantaj mı yapacaktı? “Tek bir parmak şıklatmamla evinde yaşayan o canavar tüm aileni silip süpürür.”
Pek muhtemel görünmüyordu açıkçası.
“Her neyse, şimdi onu çağıracağım. Tehlikeli görünürse hep birlikte ondan kurtuluruz, ben de gidip Orsted’e ağzının payını veririm.”
“Bana uyar!” diye heyecanla ilan etti Eris. Görkemli bir şıngırtıyla kılıcını kınından çekti. Belinde iki kılıç vardı. Sağındaki, Kılıç Tanrısı’nın kendisine hediye ettiği büyülü bıçak Eminence’ti. Solundaki ise bağlandığı ve uzun süredir kullandığı kılıçtı.
İkisini birden taşımak zahmetli olmuyor mu ki?
“O zaman geldiğinde hepimiz Orsted’e karşı birlikte savaşabileceğiz!” diye haykırdı.
Savaşmayacağız ki. Sıradan, memnun kalmamış bir müşteri gibi sadece şikayette bulunacağız. Onu devirmeye kalksaydık tahtalı köyü boylayan biz olurduk.
Yine de acayip mutlu görünüyordu. Sırf onunla kavga çıkarmak için bahane aramıyordu, değil mi?
“Orsted ile savaşmayacağız,” dedim. “Ama gelecekte birlikte savaşmak için bolca fırsatımız olacak. Umarım o zamana kadar gücünü saklarsın.”
Yüzü asıldı, sanki bu fikir canını sıkmış gibiydi. Başka insanlarla savaşmak istemesinde sorun yoktu ama Orsted yasak bölgeydi. Elimden gelse hayatımda bir daha asla o kadar umutsuz bir savaşa girmek istemiyordum. İkinci kez yapmak zorunda kalsaydım altıma kaçırırdım.
“Yine de bu büyü çemberinin güvenli olduğundan gerçekten emin misin? Belki de ilk önce Lord Perugius gibi birinin bakmasını sağlamak iyi bir fikir olabilir?” dedi Roxy. Anlaşılan o da Orsted’in yaptığı bir şeyden kuşkulanıyordu.
Üzerindeki o lanet gerçekten çok güçlüydü.
Lanet saçmalığı ne kadar saçma görünürse görününsün, verdikleri tepkilerin şiddeti varlığını inkar etmeyi imkansız kılıyordu. Bu durum karar vermemi kolaylaştırdı, yine de kullanmadan önce parşömene ikinci kez bakmaya karar verdim. Perugius’a kontrol ettirecek kadar ileri gitmeyecektim ama kendi başıma bir kez daha incelemekten zarar gelmezdi.
“Hm.”
Normal bir çağırma çemberi gibi görünüyordu. Çağırma koşullarını kısıtlayan kısımda aşina olmadığım bazı semboller vardı fakat anladığım kadarıyla fazla şüpheli bir şey yoktu. Belki Nanahoshi’nin bir bakmasını sağlayabilirdim? Hayır, bu kabalık olurdu. Orsted bunu sadece ben nasıl yapacağımı bilmediğim için hazırlamıştı. Bu kadar güvensiz olmanın ne alemi vardı?
“İyi olduğuna eminim,” dedim.
“Şey, sen öyle diyorsan. Sana inanıyorum. Ama asamı alana kadar bekle birkaç saniye.” Anlaşılan Roxy tam olarak ikna olmamıştı. Bana inandığını söylemişti ama yine de işler çirkinleşirse diye silahını almak üzere evin içinde gözden kayboldu.
“Herkesin neden bu kadar tetikte olduğuna dair en ufak bir fikrim yok ama… bunun tehlikeli olmadığından eminsin, değil mi Ağabey?” Norn kaşlarını çattı.
Aisha elini Norn’un omzuna vurdu. “Aptal olma. O kadar tehlikeli olsaydı biz etraftayken aktif hale getirmezdi.”
Onun bana olan güveni kalbime saplanan bir hançer gibi hissettirdi. Dürüst olmak gerekirse bu çağırma çemberinin güvenli olup olmadığını doğrulamamıştım. Gerçekten onu öylece bu şekilde kullanabilir miydim? İşimi garantiye almak için Perugius’un kontrol etmesini mi bekleseydim acaba?
Ama öyle yapsaydım Aisha’nın o sevgi dolu bakışları hayal kırıklığına dönüşürdü. Ve bundan sonra Orsted’e karşı sadece şüphe beslerdi.
“En kötüsü yaşanacak olursa herkese kalkan olacağım. Lütfen yapmanız gerekeni yapın,” dedi Lilia.
Şey, kulağa biraz uğursuz geliyordu.
İşlerin o noktaya varacağını sanmıyordum ama diğer herkes o kadar diken üstündeydi ki ben de gergindim. Gerçekten iyi olacak mıydık?
Hayır! Orsted’e güvenmem gerekiyordu. Bana güvendiğini söylemişti.
“Pekala o zaman,” dedim. “Kullanıyorum.”
Herkes başıyla onayladı.
Parşömeni toprak büyümle oluşturduğum bir masanın üzerine koydum.
“Başlıyorum.”
Kendimi hazırladım ve ellerimi çemberin üzerine koydum. Odaklandım; büyünün damarlarımda akıp parmak uçlarımda toplanmasına izin verdim. Oradan da çemberin içine akıttım.
İçeri giderek daha fazla mana pompalamaya devam ettim. Bu yaratığın ailemi koruyabilecek bir şey olması gerekiyordu. Kendimi tamamen kurutacak olsam bile benim gözümde yine de yeterli olmazdı. Elimden gelse Orsted’in manasını da son damlasına kadar seve seve alırdım. Daha fazla mana kullanmak mutlaka güçlü bir Koruyucu Canavar garanti etmiyordu ama yine de sahip olduğum her şeyi verecektim.
Orsted ayrıca ne istediğimi hayal etmenin önemli olduğunu söylemişti.
Ailemi koruyacak bir şey…
Bu feci derecede muğlaktı.
İnanılmaz derecede güçlü bir şeye ihtiyacım vardı. Sıradan bir rakibin şansının bile olamayacağı kadar güçlü bir şey. İnanılmaz derecede sadık ve bana asla karşı gelmeyecek bir şey. Ve madem ailemi koruyacaktı, tercihen kaba ve uygunsuz bir şey olmamalıydı. Sümükle kaplı dokunaçlı bir canavar kesinlikle istemiyordum. Bu kız kardeşlerim ya da Lucie için hiç iyi olmazdı. Bu Koruyucu Canavar Lucie’nin şövalyesi olacaktı, bu yüzden saygın bir şeye ihtiyacım vardı.
Doğru ya. Yüksek ahlaki karakter sahibi, sadık ve güçlü bir yaratık. Tamam, sipariş tamamdır, hadi bakalım!
“Ortaya çık, Koruyucu Canavar!”
Çember saf bir beyaz değil; mavi, kırmızı, sarı ve yeşilin karışımı olan parlak bir ışık yaymaya başladı. Tam bir gökkuşağıydı. Ama sanki çağırma bir şeye takılmış gibi hissettim—sanki onu durduran bir şey vardı.
Ne olabilirdi ki?
Bunu umursamadım ve daha da fazla mana akıtmaya devam ettim. Büyüyü engelleyen şey her neyse kopuverdi.
“Aaaah!”
Nereden geldiğini anlayamasam da bir inleme duydum. Şimdi ailemi koruyacak olan Koruyucu Canavar mıydı bu? Kulağa oldukça uğursuz geliyordu, sanki yaratık acı çekiyormuş gibi. Mana çıkışımı arttırıp o şey her neyse çağırma çemberinden çekip çıkardım.
“Aaaaah!” Çembere aktardığım mana akışı aniden kesilirken bir ses çınladı.
Işık söndü ve içinden beliren şey…
“Khh…”
Sarı maskeli ve beyaz üniformalı, belinde büyük bir hançer asılı duran bir adamdı. Oluşturduğum toprak platformun üzerinde, tek dizi üstünde çökmüş, kolları vücuduna sarılı bir halde tünemişti.
“Bu nasıl olabilir… Lord Perugius ile olan sözleşmem nasıl bu şekilde yok edilebilir…?”
Kafasını kaldırıp etrafa bakarken o pozunu korumaya devam etti. Maske gözlerini kapatıyordu ama tam olarak bana baktığına yemin edebilirdim.
“Bu da ne demek oluyor?!” diye haykırdı maskeli adam.
Hayır, ona öyle demek yanlıştı. Bunun kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Parlak Arumanfi.
Poz verme şekli bana düşmüş bir meleği hatırlatıyordu. Onunla dalga geçmeye çalışmıyorum, valla bak. Onun parlaklığının eline su bile dökemezdim. Benden katbekat daha ışıl ışıldı. Şaka şak—
“Sana sordum Rudeus Greyrat, buradaki amacın ne?!” Masadan fırladı ve beni yakamdan tutmaya çalıştı, ama tüm vücudu titreyerek hareketinin ortasında donakaldı.
Eris hemen savaş pozisyonu aldı ama onu durdurmak için elimi kaldırdım.
Kötü kız. Kulübene dön, Eris.
Cidden, ne oluyordu böyle? Onca kişi arasından o parlak ve soylu Arumanfi’yi çağırmıştım. Bu mümkün müydü ki? Gerçi—insan formunda olmasına rağmen aslında bir ruhtu. Belki de o kadar şaşırtıcı değildi neticede. Yine de bu her şeyi açıklamıyordu. Bütün bunlar Orsted’in bir oyunu muydu? Perugius’u kışkırtıp onun yerine beni öldürtmeye mi çalışıyordu?
Hadi ama, o kadar ileri gideceksen işi kendin halletseydin ya.
“Şey, hayır, görünüşe göre… Bu sadece bir nevi kendiliğinden oldu… Ejderha Tanrısı Orsted’in bana verdiği bir büyü çemberini aktif hale getiriyordum da, o da bir nevi… yanlışlıkla seni buraya çağırdı.”
“Orsted’in büyü çemberi mi dedin? Tam olarak ne çağırmaya çalışıyordun?”
“Aileme göz kulak olacak bir Koruyucu Canavar.”
Arumanfi büyü çemberinin yazılı olduğu parşömeni kapıp aldı. Onu inceledikten sonra ağzı açık kaldı. “Çağrılan varlığın üzerine koyduğu şartlar oldukça sıkıntılı…”
“Şey, nasıl şartlar onlar?”
“Bu çemberin çağırdığı varlık sana kesin bir itaatle bağlı olmak zorunda ve ne kadar felaket yaşanırsa yaşansın aileni sonsuza dek korumakla görevlendiriliyor. Başka bir deyişle, sonsuza dek hizmet etmek zorundalar.”
Vay be. Yani bu büyü çemberi temel olarak bir kölelik sözleşmesi miydi?
Eh, iyi haber şu ki Orsted bana yalan söylememişti. Anlaşılan ne de olsa güvenilir biriymiş!
“Başka bir şey var mı?” diye sordum.
“Çağrılan şeyin ne olacağını tam olarak belirleyecek kişi çağıran kimsedir.”
Yani temel olarak elde edeceğim Koruyucu Canavarın ne olacağına ben karar verebilirdim. Harika.
“O halde bir takas yapmak isterim.”
“Takas mı?”
“Evet, amacım sizi çağırmak değildi Bay Arumanfi. Bu yüzden sizi başka biriyle takas etmek isterim.”
“O zaman acele et ve benimle olan sözleşmeni feshet. Ben Lord Perugius’un gururlu hizmetkarıyım, senin değil.”
“Ah, evet. Doğru.”
Dürüst olmak gerekirse ailemizi koruması için Arumanfi’ye sahip olmak berbat bir fikir değildi. Işık hızında hareket ediyordu, bu yüzden beklenmedik bir şey yaşanırsa bana haber iletmek için mükemmel bir kişi olurdu.
Evet, ama Perugius ona çok değer veriyordu. Onu elinden alırsam aramızda anlaşmazlığa yol açabilirdi.
Kaşlarımı çattım. “Şey, tam olarak bunu nasıl yapacağım peki?”
“Bana derhal Lord Perugius’un yanına dönmemi emret. Yıkımın Dotbath’ı sözleşmeyi feshedebilir.”
“Pekala.”
“Bana emret. Şimdi.”
Mutlak itaat şartı nedeniyle ayrılmak için benden doğrudan bir emre ihtiyacı vardı.
“Tamam, o zaman bu çağırma çemberinin gücüyle, sana Lord Perugius’un yanına gitmeni ve iyi bir Koruyucu Canavarın en iyi nasıl çağrılabileceğine dair ondan tavsiye istemeni emrediyorum.”
Arumanfi büyü çemberini ellerinde tutarak bir ışık parlamasıyla ortadan kayboldu.
“Üzgünüm millet, görünüşe göre elime yüzüme bulaştırdım,” dedim aileme dönüp bakarak.
Hepsi ağızları açık bir şekilde bana dik dik bakıyordu.
***
Arumanfi bir süre sonra geri döndü. Perugius’tan bir mesaj iletti; bu saygısızlığı görmezden geleceğini fakat bir daha asla tekrarlanmamasının iyi olacağını tıslar gibi söyledi. Arumanfi ne de olsa Perugius’un hizmetkarı olma statüsüyle son derece gurur duyuyordu. Geçici de olsa bunu elinden aldığım için gerçekten de suçluluk hissettim.
Orsted’in benim için çizdiği çember sözleşme feshedildiğinde görünüşe göre gücünü kaybetmişti, bu yüzden Perugius bana yenisini yaptı. Hizmetkarlarından birini böylesine kaba bir şekilde aşırdıktan sonra bana böyle bir nezaket göstereceğine inanmak zordu. Gerçekten de Sylvaril’in iddia ettiği kadar yüce gönüllüydü.
Tüm bu olayın asıl korkunç kısmı Orsted’in çemberinin sahip olduğu gücün seviyesiydi. Ya da belki de suçlanması gereken kendi büyümdü? Belki de ikisi birden. Her biri tek başına yalnızca bir kıvılcımdı ama birleştiklerinde şiddetli bir alev oluşturuyorlardı.
Önceki çağırma manamın çoğunu tüketmediği için kendimi toparlayıp hemen tekrar denemeye karar verdim. Perugius’a göre görkemli, her şeyi bilen ya da her şeye gücü yeten gibi muğlak kavramları değil, daha çok bir hayvanı hayal etmek daha iyiydi.
Hepsi buysa keşke Orsted de doğrudan öyle söyleseydi. Ama onu tanıdığım kadarıyla kulağa ne kadar çılgınca gelse de muhtemelen bana Arumanfi’yi tutmamı söylerdi.
“Tamam, bunu tekrar deneyelim.”
Ellerimi büyü çemberine bir kez daha koymadan önce etrafı süzdüm. Bu sefer zihnimde somut bir imge tutacaktım. Güçlü, gururlu bir hayvan istiyordum.
Bir aslan!
Bildiğim şekliyle burada var olup olmadıklarını hiç bilmiyordum ama kelime dilde mevcuttu, bu yüzden kesinlikle benzer bir şey vardı. Canavarların kralını istiyordum—bu dünyanın sunabileceği en güçlü yaratığı. Gerçi sadık bir şey istiyorsam kedigillerden ziyade köpekgillerden birini seçmek daha çok işime yarayabilirdi.
Yok ya, bunun bir önemi yok. Büyü çemberi mutlak itaat gerektiriyor, bu yüzden sadece güçlü bir şeye odaklanmam gerek. Bu dünyada var olan en soylu canavarı istiyorum.
Vücudumun her köşesindeki tüm büyüyü sağ elimde topladım. Birkaç anlığına gözlerimi sımsıkı kapattım, fakat mananın son damlaları da vücudumdan ayrılıp çembere akarken gözlerimi tekrar açtım.
Hadi bakalım! Başaralım şu işi!
Büyü çemberi göz alıcı bir ışık saçarken derin bir nefes çektim. Az önce gördüğüm o rengârenk gökkuşağı ışığının aynısıydı ama bu sefer büyünün bir şeye takıldığı hissine kapılmadım. Manam çembere pürüzsüzce aktı ve diğer uçtaki her neyse çağrıma kulak verdi. Hatta sanki bana doğru bir el uzatılmıştı da bana düşen tek şey o eli tutup çekmekmiş gibi hissettim. Bu sefer başaracağımdan emindim.
“Hadi bakalım, çık dışarı!” diye haykırdım.
Havada hafif bir uluma yankılandı.
“Auuu!”
Giderek daha da yükseldi, kulaklarımı çınlatmaya başladı.
Şu an bu şeyi çağırırken söylemem gereken özel bir söz var mıydı ki? Aman, neyse ne…
Kafamda bunu tartarken ışık kayboldu. Karşımda duran şey, boyu iki metreyi aşan beyaz bir aslandı. Yelesi olmadığı için dişi olduğunu düşündüm. Ancak ağzının ve burnunun uzanış şekli, bana bir kediden ziyade bir köpeği andırıyordu.
Bekle bir dakika, bu bir aslan değil ki. Bayağı köpek bu. Bacaklarının kısalığına bakılırsa, üstelik daha yavru bir köpek.
Hatta daha yakından incelediğimde kürkünün beyaz değil, gümüş renginde olduğunu fark ettim. Yavru bir Shiba Inu’ya benziyordu ama çok daha devasaydı.
Hmm… Yine mi batırdım acaba?
“Çok tatlı!” diye bağırdı Aisha coşkuyla.
“Ama bu şeyin bizi gerçekten koruyabileceğini düşünüyor musun?” Norn kaşlarını çattı.
“Şey,” dedi Sylphie, “bir yavruya göre bayağı özgüvenli duruyor.”
Roxy başını salladı. “En azından kimsenin bir Koruyucu Canavar olduğundan şüphelenmeyeceği kadar masum görünüyor.”
İkisi de durumu yeterince onaylamış gibiydi.
“Zeki bir duruşu var,” diye yorum yaptı Lilia. Yüz ifadesi her zamanki gibi tam bir poker yüzüydü, bu yüzden ne düşündüğünü anlamak zordu ama en azından kaşlarını çatmamıştı.
Zenith her zamanki gibi ifadesizdi. Byt’in bu yeni üyemiz hakkında ne düşündüğüne dair en ufak bir fikrim yoktu ama Dillo çoktan sırtüstü yatıp Koruyucu Canavarımıza itaatini gösteriyordu.
İlk izlenimler açısından fena sayılmazdı.
Yine de bu yavruyu daha önce gördüğüme neredeyse emindim.
“Bir dakika,” dedi Eris. “Bu, Doldia Köyü’ndeyken sana bu kadar bağlanan o Kutsal Canavar değil mi Rudeus?”
Doğru ya! Şimdi hatırladım. Şey, Canavar Tanrısı Dili’ndeki o kelimeler neydi tüh…
Boğazımı temizledim ve, “Sen yoksa Doldia’daki Kutsal Canavar mısın?” dedim.
“Hav.” Dev köpek yanıt olarak başını salladı ve ardından yüzümü yalamaya başladı.
Öf, çok kötü kokuyor. Kahretsin, bu şey beni ne sanıyor ki? Bir parça et falan mı?
En azından sonunda ne çağırdığımı tam olarak öğrenmiştim.
“Anladım.”
Kutsal Canavar, ha? Doldia kabilesinin o kadar el üstünde tutup köylerinin derinliklerine kilitlediği o canavar…
Sıçtık. Onu kişisel koruyucum olarak hizmet etmesi için çağırdığımı öğrenirlerse küplere binerlerdi, değil mi? Beni arananlar listesine alırlarsa bu sadece daha fazla soruna yol açardı. Zaten başımda yeterince dert vardı.
Sanırım bunu da değiştirmem gerekecek…
Gerçi sözleşmeyi iptal etmek Perugius veya Orsted için daha fazla zahmete sebep olurdu. Üstelik üçüncü denemede daha iyi bir şey elde edeceğimin de bir garantisi yoktu.
Hmm…
Canavar Tanrısı Dili’nde konuştum. “Ey Kutsal Canavar, alçakgönüllülükle soruyorum, ailemin başına gelebilecek her türlü felaketten onları koruyacak güce sahip misin?”
“Hav!”
Sanki “Her şeyi bana bırak!” der gibiydi. Yeterince hevesli görünüyordu ama diğer yandan daha önce kaçırılmasına engel olamamış bir tipti. Ailemi koruması için ona gerçekten güvenebilir miydim? Orsted, İnsan-Tanrı’nın artık ailemin peşine pek düşmeyeceği konusunda bana güvence vermişti, bu yüzden belki de endişelenecek bir şey yoktu ama…
“Hav?”
Düşüncelere daldığım sırada Kutsal Canavar çağırma masasından aşağı atladı ve gövdesini bana yaslayarak yine yüzümü yalamaya başladı.
Ahhh, çok yumuşak… Buna kesinlikle bir tür saç kremi kullanıyor olmalılar. Ve eğer o bizim Koruyucu Canavarımızsa, bu her Allah’ın günü onun yumuşacık kürkünün tadını çıkarabileceğim anlamına geliyordu.
“Evet ya, kesinlikle bir yanlışlık yapıyorum. Bu kesinlikle Kutsal Canavar falan değil.”

Yoo, imkânı yok. Bu, canavar halkının böylesine büyük bir hürmetle taptığı o kutsal yaratık olamazdı. Kesinlikle değildi. Koruyucu tanrılarının gelip buracıkta ortaya çıkmasına imkân yoktu. Sadece benzeyen başka bir şey olmalıydı.
Doğru ya. Bu şey bir… …bir aslan, aynen öyle!
Sonsuz sayıdaki alternatif dünyalardan birinden buraya çağırdığım açıkça yavru bir aslandı. En azından kafamda kararlaştırdığım açıklama buydu. Benim için yeterince iyiydi. Gerçi bu mazeret, Doldia’nın gazabından beni koruma konusunda muhtemelen pek sökmezdi.
Pekâlâ, işler sarpa sarmaya başlarsa her zaman Lord Perugius’tan bir iyilik isteyebilir ve bu aslan yavrusunu başka bir şeyle takas edebilirdim. O zamana kadar bir nevi deneme süremiz olacaktı.
“Pekâlâ. Bugünden itibaren senin adın Leo!” diye ilan ettim elimi havaya kaldırarak.
Kutsal Canavar anında parmaklarımı yaladı, ardından yanıt olarak burnundan soludu. Sonra aniden bir şey fark etmiş gibi başını kaldırdı. Bakışları Roxy’ye yöneldi. Leo tırıs adımlarla onun yanına gitti ve hemen kafasını eteğinin altına soktu.
“Ah! Hey! Ne yapıyorsun sen?!” diye bağırdı Roxy, asasıyla kafasına vurarak.
Bizim sapık köpek ise onun bacağını koklayıp yalamakla yetindi, ardından o devasa gövdesini ona sardı.
“Şey, Rudy… Bu durumda ne yapmam gerekiyor?” Endişeyle bana doğru baktı.
Tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım ama ailemizin yeni üyesinin Roxy’ye bağlandığı açıktı.
Canavar Tanrısı Dili’nde, “Leo, seni buraya çağırdığıma göre artık benim hizmetkârımsın,” dedim. “Görevin ailemi korumak. Anlaşıldı mı?”
“Hav!” diye neşeyle havladı yanıt olarak.
Herkese göz kulak olma konusunda bir yavrunun ne kadar işe yarayacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama çağırdığım şey bu olduğuna göre bundan böyle Koruyucu Canavarımız bu olacaktı.
Elbet kendini kanıtlayacaktır.
“Leo, burada çalışmanın neleri gerektirdiği konusunda sana biraz açıklama yapayım. İstediğinin yapılmasına ve insanların seni şımartmasına alışkın olduğunu biliyorum ama bu burada sökmez. Normal bir köpek gibi tasma takmak ve kulübede yaşamak zorunda kalacaksın. Şüpheli biri ortaya çıkarsa ona havlayacak, onu ısıracak ve etkisiz hâle getireceksin. Çok güçlülerse onları öldürmene izin veriyorum. Burada günde üç öğün yemeğin olacak ve istediğin zaman kestirmekte özgür olacaksın. İstersen seni yürüyüşe bile çıkarırız. Bu şartları kabul edilebilir buluyorsan lütfen bir kez havla.”
“Hav!”
Harika, işte duymak istediğim tarzda bir cevap. Ve bir şey daha…
“Aileme zarar verecek bir şey yapmaya cüret edersen ne olacağını söylememe gerek yok sanırım…”
“Mırr…” Boğazı, sırf bu fikir bile onu gücendirmiş gibi gürledi.
“Harika. O zaman anlaşmamız mühürlendi. Şimdi tokalaşalım.” Elimi uzattım ve o da hemen patisini uzattı.
Ve böylece ailemiz yeni bir evcil hayvana kavuşmuş oldu.
