Mushoku Tensei Cilt 16 – Bölüm 3 / İlk Hamle

İlk Hamle

Koruyucu Canavarımızı çağırmamın üzerinden iki gün geçmişti. Adını deri bir tasmaya kazıtıp boynuna geçirmiştik ve onun için büyük bir köpek kulübesi inşa etmiştik. Görevi esasen güvenlik görevlimiz olmaktı.

Sabah uyandığımda, Eris ve ben bahçede antrenman yapmak için dışarı çıktığımızda ön girişte bekliyor olurdu. Yürüyüş zamanı gelene kadar nöbetçi gibi girişte durmaya devam ederdi.

Eve döndüğümüzde eve girer ve herkese göz kulak olurdu. Leo, hiçbir şeyin ters gitmediğinden emin olmak için periyodik olarak evi turlardı. Bir sorun varsa, düzeltmek için elinden geleni yapardı. Lucie ağlıyorsa onu teselli ederdi. Aisha alışverişe çıkarsa ona eşlik ederdi. İstendiğinde Norn’a okula kadar eşlik bile ederdi.

Gerçekten de kendimize ait bir ev güvenlik sistemimiz var gibiydi.

Leo inanılmaz derecede zekiydi, ailemin söylediği her şeyi dinliyordu ve tuvalet eğitimi mükemmeldi. Numaralara gelince; bekle, yat, pati ver ve yalvar komutlarını biliyordu; hatta üç kez dönüp havlamak ve kedi gibi takla atmak gibi daha karmaşık şeyleri bile yapabiliyordu.

Aileme karşı da son derece itaatkârdı. Aisha veya Norn çekinerek onu sevmek için ellerini uzattıklarında, kuyruğunu helikopter pervanesi gibi sertçe sallardı. Özellikle Roxy’ye düşkündü ve onun etrafında sadık bir şövalye gibi davranıyordu. Ona karşı tavrı, diğer herkesle olan etkileşiminden bariz şekilde farklıydı. Roxy uyandığında kuyruğunu sallayarak etrafında döner ve kafasını onun bacaklarının arasına sokmaya çalışırdı. Bunu ilk yaptığında onu azarlayıp, “Orasını sadece ben yalayabilirim,” demiştim. Süklüm püklüm olup vazgeçmişti ama hemen ertesi gün yine işinin başındaydı.

Roxy normalde işe Dillo’nun sırtında gidip geliyordu ama Leo’nun ona bir şey anlatmaya çalışırmışçasına havladığını fark ettim. Sözlerini çözmemin ya da Dillo’nun onu dinleyip dinlemediğini bilmemin bir yolu yoktu ama armadillo Leo’dan çekinerek geriliyordu. Roxy merdivenleri çıkarken Leo’nun merdivenlerin başında beklediğini ve kayıp düşmesinden korkuyormuşçasına gözlerini ona diktiğini de görmüştüm. Onun bu aşırı korumacı tavrı, onun kadar üstüne düşmediğim için kendimi neredeyse zavallı bir koca gibi hissettiriyordu.

Neden sadece ve sadece Roxy’ye odaklandığını merak ediyordum ama belki de köpek olmasından kaynaklanıyordu. Belki de aile üyelerimizden hangisinin en etkileyici olduğunu koklayarak anlayabiliyordu.

Düşününce, Linia ve Pursena da aynı yeteneğe sahip gibiydi.

Roxy’nin yanında mükemmel bir hizmetkâr gibi davranmasına rağmen, Leo ile Eris pek uyuşamıyordu. Daha doğrusu, Leo Eris’ten çekiniyor gibiydi. Eris ise aksine hayvanlara bayılırdı. Yüzünü onların yumuşak kürklerine gömmekten ve onları sımsıkı kucaklamaktan daha çok sevdiği hiçbir şey yoktu. Belki de ben görmeden onu bir köşeye sıkıştırıp tam olarak bunu yapmıştı. Vahşi Kılıç Kralı’nın gücü şakaya gelmezdi. Bunu bizzat deneyimlemiştim. Birini tüm gücüyle kucakladığında, bir ayı tarafından ezilerek öldürülmek gibiydi. Hayatın gözlerinin önünden film şeridi gibi geçerdi.

Beni o şekilde kucaklaması umurumda değildi ama Leo’nun neden ondan uzak durduğunu anlayabiliyordum. Yanına sadece yürüyüş zamanı geldiğinde yaklaşıyordu, ardından ikisi yola çıkmadan önce evin etrafını kontrol ederlerdi.

Bunun onun dayanıklılığıyla bir ilgisi olduğunu hissediyordum. Onun için yürüyüş, mahalleyi şöyle bir turlamaktan ibaret değildi; bu küçük gezintilerinde tüm şehrin etrafını dolandığından şüpheleniyordum. Bunu bu kadar çabuk başarmak etkileyici bir hız gerektiriyordu ve evimizde böyle bir tempoya ayak uydurabilecek tek kişi Eris’ti. Sylphie zorlarsa belki yetişebilirdi ama ucu ucuna. Her halükarda, Leo yürüyüşe çıkarken ortak olarak genellikle Eris’i seçerdi. Belki de onu kendisi gibi bir güvenlik görevlisi olarak görüyordu.

Bu arada, Leo’nun bölgesi evimizin etrafındaki iki kilometrelik bir yarıçapı kapsıyordu. Bölgesine bir sokak kedisinin bile girmesine izin vermezdi. Görünüşe bakılırsa, ailemizi koruma görevini başarıyla yerine getiriyordu. Bu Koruyucu Canavar işi bana beklediğimden daha fazla huzur vermişti.

Bir köpek kesinlikle iyi bir seçimdi.

Tek sorun, söz konusu köpeğin aynı zamanda canavar halkı kabilesinin koruyucu tanrısı olmasıydı. Ghislaine, Eris’i kontrol etmeye geldiğinde Leo’yu burada görünce dona kalmıştı.

“Konuştuğunda onu anlayamıyorum,” demişti. “Ama bana kendi özgür iradesiyle buraya gelmiş gibi görünüyor, bu durumda Doldia Kabilesi’nin bir şikâyeti olmamalı.”

Yani güvende olmalıydım.

Artık planın bir sonraki aşamasına geçme zamanım gelmişti. Ve tam vaktinde Luke evimizde belirdi.

Sadece yirmi dakika kadar süren kısa bir iş için dışarı çıkmıştım. Eve döndüğümde Luke ön bahçe kapımızın önünde duruyordu.

Orsted’in bana İnsan-Tanrı’nın insanları manipüle edebildiği hakkında söylediklerini hatırlayarak onu gözetlemek için hemen gölgelere saklandım. Günlüğümdeki, Luke’un İnsan-Tanrı tarafından Sylphie’yi yıkıma uğratmak için kullanıldığından bahseden notu da hatırladım. Gelecekteki halimin biraz paranoyak olduğunu kabul etmek gerekirdi, bu yüzden sözleri pek güvenilir olmayabilirdi ama İnsan-Tanrı gerçekten Sylphie’yi veya Ariel’i devirmek istiyorsa Luke etkili bir kukla olurdu. Ne de olsa Sylphie, onun hakkında ne söylerse söylesin ona güveniyordu.

Başka bir deyişle, Luke’un İnsan-Tanrı’nın elçilerinden biri olarak seçilme olasılığı en yüksekti. Eğer onunla savaşa gireceksek, takipçilerini tespit etmek ve niyetlerini çözmek son derece önemli olacaktı. Bunu aklımda tutarak, sesini duyabileceğim kadar yaklaşana kadar gölgeden gölgeye süzülürken gözlerimi üzerinden ayırmadım.

“Sizin gibi muhteşem birinin bu şehre geldiğini hiç bilmiyordum! Harikasınız… sevimlisiniz. Gözleriniz çok güzel ve kararlılık dolu, saçlarınız ise ipek gibi yumuşacık. Bir melek gibisiniz… hayır, varlığıyla bu dünyayı onurlandırmak için gelmiş bir güzellik tanrıçası gibisiniz! Kalbimin çalınması tek bir bakışla oldu!”

Sözleri başımı ağrıttı.

Ne kadar da bayat klişeler.

Ben bile asla bu kadar vıcık vıcık ve abartılı bir şey söylemezdim. Ama belki de bu dünyada böyle şeyler son derece normaldi? Sylphie’ye böyle bir şey söyleseydim muhtemelen domates gibi kıpkırmızı olurdu. Utangaç bir şekilde gülümseyip, “Beni tavlamak için bu kadar çabalaman gerek yok. Zaten tamamen seninim, Rudy. Ehehe.” dediğini hayal edebiliyordum.

“Ah, nezaketsizliğimi bağışlayın,” dedi Luke. “Kendimi tanıtmadım bile. Ben Luke Notos Greyrat, hanemizin ikinci oğluyum. Notos Greyratlar, Asura Krallığı’nın dört ana bölgesinden birini yönetir.”

Eğer gerçekten İnsan-Tanrı’nın ayak işlerini yapanlardan biriyse, özellikle de İnsan-Tanrı’nın emriyle yapıyorsa, bir kızla flört ederken abartması mantıklıydı. Aksi takdirde bu kadar ileri gitmesi garip olurdu. Luke’un etrafında dolanan kadınların ardı arkası kesilmezdi. Sylphie’nin bana anlattıklarına bakılırsa, kızları tek kullanımlık seks oyuncaklarından pek de farklı görmüyordu.

Daha da önemlisi, şu anda tam olarak kime yaranmaya çalışıyordu ki? Saklandığım yerden net bir şekilde göremiyordum. Hedefini bir meleğe benzetiyorsa aklıma gelen ilk kişi Sylphie’ydi ama onunla bu şekilde konuşmaya cesaret edemezdi. Tanrıça kelimesi aklıma hemen Roxy’yi getirdi —çünkü o benim için tam olarak buydu— ama o da olamazdı. O zaman… Aisha mı acaba? Hayır, o bir melekten ziyade küçük bir iblise benziyordu.

“Haddimi aşmıyorsam, adınızı lütfederek beni onurlandırır mısınız? Elbette soyadınızı söylemek istemiyorsanız anlayışla karşılarım. Ama yalvarırım ey güzel insan, en azından adınızı teselli niyetine bahşedin ki onu kalbime kazıyabileyim.”

En azından yakında ilgi duyduğu kişinin adını duyabilecektim. Kimi tavlamaya çalışıyordu ki? Cevabı öğrendiğimde İnsan-Tanrı’nın kimi hedef aldığını çözebilirdim. Elbette bu, Luke’un gerçekten İnsan-Tanrı’nın elçilerinden biri olduğu varsayımına dayanıyordu. Ailemden birine ilk görüşte âşık olmuş olma ihtimalini de göz ardı edemezdim.

Gerçi durum ikincisiyse, röntgenleyen bir sapıktan pek bir farkım kalmıyordu.

“Ah, adınızı benimle paylaşmayı reddediyorsunuz demek. O zaman en azından elinizi öpme onurunu bana lütfetmeniz için yalvarıyorum. Sadece bu bile beni teselli etmeye yeter.” Öne doğru eğilerek elini karşıdaki kişiye doğru uzattı.

Kafası ansızın sarsıldı. Sonra tüm vücudu buz kesti.

Ne olmuştu?

Açıkça bir şeyler dönüyordu. İnsan-Tanrı ona saldırmış mıydı? Yoksa tam da şu saniyede kontrol mü ediliyordu?

Kafamda böyle soruları tartarken Luke aniden dizlerinin üzerine çöktü ve yere yığıldı. Kıpırdamadı bile. Bilincini tamamen kaybetmişti. Neler oluyordu böyle?

Bekle, buna daha önce de tanık olduğuma neredeyse eminim. O sarsılma, yere yığılma ve bilincini kaybetme… Ah, Tanrım, benim de başımı ağrıtıyor.

“Hmph.”

Luke yere yığıldıktan sonra kapımızdan bir kadın dışarı çıktı ve tepesinde durup ona dik dik baktı. Ayağını sertçe onun kendinden geçmiş kafasına geçirdi.

Eris. Onu nakavt eden kişi Eris’ti.

“Derdin ne senin? Damdan düşer gibi ortaya çıkıp deliler gibi saçmalıyorsun!” Burnunu kıvırdı, onu yoldan kenara itmek için bir tekme daha savurdu. Ardından hiçbir şey olmamış gibi eve doğru yürüdü.

Gölgelerin arasından süzülüp Luke’un yanına gittim. Hâlâ kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu, gözlerinin akı görünüyordu. Onu gerçekten de temiz benzetmişti. Eşlerimden birine asılmaya cüret ettiği için ahlakını sorgulamam gerekirdi… ama düşününce, eve vardığımda Ariel ve Luke’a haber vermiş olsam da evlendiğimi henüz onlara söylememiştim. Hatta Eris’le ilk defa karşılaşıyordu.

Yine de ona bu şekilde asılmaya çalışması beni şaşırtmıştı. Belki de ikisinin bir araya geldiği o orijinal zaman çizgisinin onun üzerinde hâlâ bir etkisi vardı. Ya da belki de İnsan-Tanrı ile gerçekten iş birliği yaptığının bir kanıtıydı. Her iki türlü de emin olmak zordu.

Dudaklarımı büzdüm. En azından şimdilik onu dışarıda yatırır halde bırakmamak en iyisiydi. Onu da yanımda eve sürüklemeye karar verdim. Bilinci yerine geldiğinde sorguya başlayabilirdim.

Luke’u içeri sürüklerken, “Ben geldim,” dedim.

Eris beni karşılamak için oradaydı, gerçi ilk başta sessiz kaldı. Beni görünce yüzü aydınlandı ama Luke’u fark ettiği an kaşlarını çatıp kollarını göğsünde birleştirdi.

“Bu adamı tanıyor musun?” diye sordu.

“Evet. Daha doğrusu Sylphie’nin iş arkadaşı sayılır sanırım.”

“O-oh… Şey, özür dilerim. Onu yumrukladım.”

Ha? Pek bir uysal davranıyor.

Başımı salladım. “Sorun değil. Uygunsuz bir şey söylediği için kendi suçudur kesin.”

“Öyleydi,” diye hak verdi.

“Peki, o zaman suçlayacak tek kişi kendisi.”

Benim Eris’ime o kirli ellerini uzatmaya çalıştığı için cezasını çekmişti. Yine de dinlenebilmesi için onu bir yere yatıracaktım.

Hm, oturma odasına koyarsam ayağımızın altında kalır. En iyisi onu birinci kattaki boş odalardan birine atayım.

“Hey, Rudeus,” diye seslendi Eris arkamdan.

“Efendim?”

“Sen de mi elimi öpmek istiyorsun?”

Eline bir göz attım. Antrenman yüzünden nasır tutmuştu, bir kadının eli için oldukça sert ve pürüzlüydü. Yine de ona yakışıyordu ve ellerini tam da oldukları gibi seviyordum.

“Elini öpmektense dudaklarını öpmeyi tercih ederim.”

Bu lafım karnıma hızlı bir yumruk yememe sebep oldu. Yumruğuna pek güç vermemişti ama hedefi o kadar isabetliydi ki beni tam karaciğerimden yakaladı.

“Gece olana kadar oralar yasak,” diye soludu Eris, yüzü kıpkırmızı kesilerek oturma odasına doğru hışımla yürürken.

Ah, tamam. Demek geceleri öpmekte özgürüm. Dört gözle bekliyorum.

Bu bir yana… Şimdi ne yapmalıyım? Şahsen, Ariel’e yardım etme isteğimi iletebilmek için bir an önce Sylphie ile danışmak istiyordum. Böylece hep birlikte Perugius’u onun safına katılmaya ikna etmek için çalışabilirdik. Ne yazık ki Luke’un buraya kadar gelmesine neyin sebep olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Eğer İnsan-Tanrı adına sorun çıkarmak için geldiyse, buna kesinlikle göz yumamazdım.

Sanırım Luke uyanana kadar bekleyeceğim.

***

Luke hâlâ kendinde değilken, Sylphie ve diğerlerini kontrol etmeye gittim. Ben Luke ile meşgulken ailemin diğer üyelerinin başına kötü bir şey gelse kahrolurdum. Gerçi Eris buradayken bu pek olası değildi.

Leo ikinci katın merdiven başındaydı, tetikte bir ifadeyle uslu uslu oturuyordu. Yanından geçip odaların birkaçını kontrol ettim. Roxy’nin odası kıyafetlerle doluydu ama onun dışında boştu. Dillo’nun da burada olmadığını düşünürsek, akademiye çoktan gittiğini tahmin etmek zor değildi.

Sylphie ve Aisha mutfakta yemek pişiriyordu. İşlerini bölmek istemediğim için hemen geri çekildim. Zenith’i yatağında uyurken buldum, Lilia da yanında kitap okuyordu. Burada yolunda gitmeyen bir şey yoktu.

Eris’i oturma odasında Lucie ile oynarken buldum. Lucie, Eris’in ellerini tutup koltuğun üzerine tırmanmıştı; Eris ise gergince onu destekliyor ve izliyordu. İç ısıtan bir manzaraydı ama tadını sadece birkaç anlığına çıkarabildim. Sonra Luke’u bıraktığım boş odaya geri döndüm.

Ben döndüğümde bilinci çoktan yerine gelmişti. “Kızıl saçlı bir melek hakkında bir rüya gördüm. Güzel ve tatlıydı ama aynı zamanda çok da güçlüydü. Tam hayalimdeki kadın. Ama elini öpmeye çalıştığımda uyandım.” Yatakta doğrulmuş oturuyor, gözleri boş boş bakarak kendi kendine anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu.

Eris’in yumruğundan dolayı beyninde biraz hasar oluşmuş olmalıydı. Dur, öyle olamaz. Eris ona vurmadan önce de melek saçmalıklarını anlatıyordu.

Lütfen sakin olun, Efendi Luke. Kızıl saçlı bir melek falan yok.

Ah, sensin demek Rudeus…” Bana dalgın bir şekilde baktı. “Bekle, senin burada ne işin var? Ha? Neredeyim… Senin evinde miyim? Daha az önce ön kapıdaydım ve o melek… Neler oluyor?

Anıları iyice birbirine karışmıştı. En azından o kısa bilinç kaybı sırasında İnsan-Tanrı ile karşılaşmamış gibi görünüyordu.

Aah!” Luke arkama bakıp çığlığı bastı.

Arkama baktığımda Eris oradaydı. Kapıyı iterek açmış, içeri bakıyordu.

Hmph!” Luke’a şöyle bir bakıp burun kıvırdı ve oturma odasına doğru geri yürüdü. Anlaşılan onun için en azından birazcık endişelenmişti.

Narin genç kız kalbim endişeyle güm güm çarpıyordu. Sakın bana ona karşı bir şeyler hissetmeye başladığını söylemeyin? Olamaz, değil mi?

Ah, bekle! İsmin — lütfen en azından ismini ver! Bana adresini ve en sevdiğin çiçeği de söylersen sana sonsuza dek minnettar kalırım! Ah, bir de ne tür erkeklerden hoşlandığını söylersen çok mutlu olurum!

Lütfen sakinleşin,” dedim. “Burası onun adresi. Burada yaşıyor.

Luke’un odadan çıkıp onun peşinden gitmesini engelleyebildim ama omuzlarımdan yakalayıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

Rudeus, eğer burada yaşıyorsa bu akraba olduğunuz anlamına gelir, değil mi?! Söyle bana, kim o?!

Adı Eris Greyrat. Biz daha yeni evlendik.

Ne… Evlendiniz mi…?” Luke donakaldı. “Yani bu… o senin kadının mı demek?

Evet, tam olarak bu demek.

İlişkimizin dinamiği göz önüne alındığında, benim onun erkeğim olduğumu söylemek muhtemelen daha doğru olurdu ama anlam aynıydı.

Oh…” Sesi cılızlaştı.

İçgüdüsel olarak, “Özür dilerim,” dedim.

Luke başını salladı. “Neden özür diliyorsun ki? Ne derler bilirsin, erken kalkan yol alır.

Sanırım doğru.

Orsted’den bu alternatif zaman çizgisini duyduktan sonra kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyordum. Normalde Luke ve Eris’in bir çift olması gerekiyordu. Bu durum, eline bir paket geçip de üzerinde komşunun adresinin yazılı olduğunu fark etmek gibi hissettiriyordu.

Yine de bu durum birlikte geçirdiğimiz geçmişi değiştirmiyordu. Onun özel öğretmeni olan da İblis Kıtsı’nda onunla birlikte seyahat eden de bendim. İlk cinsel deneyimimizi birlikte paylaşmıştık.

Luke iç çekti.

İyi kadınların tek bir erkeğe tutulması pek de nadir bir durum değil. Ya da iyi erkeklerin tek bir kadına tutulması.

Bilinmeyen bir sebepten ötürü konuşmaya devam etti.

Erkekler genelde birden fazla kadını kendilerine saklarlar ama bunun tersi neredeyse hiç duyulmamıştır.Bu sadece Tanrı’nın biz insanları yaratış biçimi. Sonuçta bir erkek tohumunu birden fazla kadına verebilir ama bir kadın tek seferde sadece tek bir erkeğin çocuğuna hamile kalabilir. Aynı anda birden fazla erkeğin çocuğunu doğurabilen iblis kadınlar var gibi görünüyor ama bizim ırkımız için aynı şey söylenemez.

Olaylara tamamen taraflı bir erkek bakış açısıyla yaklaştığı kesindi. Tabii konuşacak en son kişi bendim. Ama —burada kendimi savunmak için söylemiyorum— durumun her iki şekilde de olmasının gayet makul olduğunu düşünüyordum. Bilirsiniz işte, bir kadın ve birden fazla erkek. Tersine harem.

İyi kadınlar en çok güce sahip erkeğin etrafında toplanma eğilimindedir,” diye devam etti Luke. “Gücün, paran, statün ve saygınlığın var. O meleğin —Bayan Eris’in— neden seninle olmayı seçtiğini anlayabiliyorum. Bu yüzden…

Duraksadı ve başını salladı.

Hayır, konu bu değil. Seninle bu konuşmayı yapmak için buraya kadar gelmedim.” Luke derin bir iç daha çekti. “Buraya senden bir şey rica etmeye geldim.

Öyle mi?” Bir sandalyeye oturdum.

Zamanlama son derece manidardı. İnsan-Tanrı’nın bir uşağı olduğunu ve tarihin akışını değiştirmeye çalıştığını düşünmek gayet makuldü. Bu şüpheyi üzerimden atamıyordum ama yine de onu dinleyecektim. Muhtemelen beni kendi felaketime sürüklemenin bir yolunu bulmaya ya da Ariel’in tahta çıkışına engel olmaya çalışacağını varsayıyordum.

Bize yardım… yani Prenses Ariel’e yardımını ödünç verir misin?

Kulaklarıma inanamadım.

Neler oluyordu böyle? Benden yardım mı istiyordu? Tam tersini istemesi gerekmiyor muydu?

Hayır, gerekirse ona yardım edeceğimi zaten açıkça belirtmiştim. Bana durduk yere böyle bir taleple gelmiyordu.

Elbette. Seve seve yardım ederim ama zaten yardım edeceğimi söylemişken neden bunu soruyorsun?

Büyüdeki becerilerin ve zor kişilikteki insanlarla dost olabilme yeteneğin hayranlık verici. Üstelik Ejderha Tanrısı ile yaptığın bir savaştan canlı dönerek dövüş yeteneklerini de kanıtladın. Hatta seni yanına tabisi olarak aldı. Gerçekten de bu tür başarılar kelimelerin ötesinde etkileyici.

Tamam, durduk yere beni böyle övmeye başlaman biraz huzursuz etmiyor değil.

Ancak seni bu işe dahil etmenin Sylphie’nin huzurunu bozmasından korktuk.” Luke başını kaldırdı. “Şimdiye kadar senden açıkça yardım istemememizin nedeni buydu. İsteyemezdik. Ne Prenses Ariel ne de ben Sylphie’yi bu güç mücadelesine zaten dahil olduğundan daha fazla bulaştırmak istemiyoruz.

İkimiz düello ettiğimizde de aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişti.

Ama…” Luke bakışlarını indirdi.

O kadar yakışıklıydı ki bu duruşu onu daha çok acı çeken bir kahraman gibi gösteriyordu. Çoğu kadının ona bu kadar kolay kapılmasına şaşmamak lazımdı.

Son altı yılda Büyü Ulusları’ndaki nüfuzumuzu kullanarak çok sayıda soyluyu ve zanaatkarı kendi tarafımıza çektik. Aralarında Asura doğumlu soylular ve hatta orada büyük bir siyasi güce sahip olanlar bile var. Ama bu bizim için kesin bir zafer sağlamaya yetmedi. Sonuçta bu insanlar krallığın gözünde hâlâ birer yabancı.

Hı-hım,” dedim.

Ancak Lord Perugius gidişatı lehimize çevirebilir. Karizması ve etkileyici askeri gücünün yanı sıra krallık üzerinde de muazzam bir nüfuza sahip. Eğer onu yanımıza alabilirsek, bu Prenses Ariel’in tahta giden yolunu büyük ölçüde kolaylaştırır. Elbette zaferi garanti etmez ama aynı zamanda onun yardımı olmadan başarabileceğimizden de şüpheliyim. Prenses Ariel’in kendisini destekleyecek saygın birine ihtiyacı var.

Luke son derece ciddiydi. Ya da en azından herhangi bir hile veya gizli niyet sezmemiştim. Ariel’in krallığı alabilmesi için Perugius’un gerekli olduğuna yürekten inanıyordu. Orsted da aynı şekilde Perugius hakkında yüksek bir fikre sahipti.

Başını sallayarak ekledi: “Ama buna rağmen Majesteleri onu bize katılmaya ikna etmekten neredeyse vazgeçti.

Şey, olayların gidişatına bakılırsa onu pek suçlayamam,” dedim. İkisini de en son gördüğümde Perugius’un ona olan ilgisi, bastığı toprağa olan ilgisinden fazla değildi. Yani hiç yoktu.

Tabii onunla karşılaşmamız en başta tamamen tesadüftü,” dedi Luke. “Prenses Ariel onun yardımı olmadan da idare edeceğimizi söylüyor. Ben de onunla aynı fikirdeydim. Zayıf yönlerimizi güçlendirmek için birkaç yıl daha harcarsak, muhtemelen rakiplerine karşı zafer kazanabiliriz.

Bunlar ilgi çekici sözlerdi. Orsted’e göre krallığın hükümdarının hastalandığı haberinin yayılmasına yirmi günden biraz fazla bir süre kalmıştı. Eğer Luke İnsan-Tanrı ile temas halinde olsaydı, İnsan-Tanrı onu gelecek olan şeyler konusunda uyaracağı için önlerinde birkaç yıl varmış gibi konuşmazdı.

Gerçekçi olmak gerekirse yine de zor olurdu. Lord Perugius’un yardımı olmadan kazansak bile büyük kayıplar veririz. Ve tacı güvence altına aldıktan sonra başka sorunlar da ortaya çıkabilir.

Söylediklerine bakılırsa Ariel krallıkta iç çatışma çıkarmaya çalışıyordu. Bu güç mücadelesinde liderliği ele alması, rakiplerini zekasıyla alt etmesi ve onları kendi oyunlarında yenerek ayakta kalan son kişi olması gerekiyordu. Dünyanın en güçlü ülkesindeki en yüksek güç konumunu hedefliyordu. O taht sadece sözlerle elde edilemezdi. Bunun için dövüşmeleri gerekecekti.

Ama mücadele hedefe ulaşıldıktan sonra bile devam edecekti. Yönetimine karşı hâlâ bir direnç olursa —hâlâ onun layık olmadığını iddia edenler bulunursa— Ariel hükümdar olmak için tüm siyasi sermayesini harcadıktan sonra her şeyini kaybedebilirdi.

Ancak Perugius, böyle bir muhalefete karşı caydırıcı bir güç olabilirdi. İblis Tanrısı’nı öldüren üç kahramandan biri olarak krallıkta hâlâ büyük bir nüfuza sahipti. O oradayken her soylu diz çökmeyebilirdi ama Zırhlı Ejderha Kralı Perugius, Ariel’in yönetimini desteklediğini açıklarsa bu kesinlikle birçoğunun çenesini kapatırdı. Bu yüzden Luke onun desteğini almak için can atıyordu.

Ve… zafer kazanacağımızdan tamamen emin olmak için senin yardımını rica ediyorum,” dedi Luke.

Siyasetten zerre kadar anlamadığımın farkındasın, değil mi? Hangi konuda olursa olsun hiçbir işe yaramamam gayet olası.

Sen farkında olduğundan çok daha büyük bir insansın. Sadece kendin olman bile fazlasıyla yardımcı olacaktır.

Başımı kaşıdım. “O kadar da harika biri değilim.

Harika ol ya da olma, sen güvenilir bir savaşçısın ve bağlantıların var. Lord Perugius, Ejderha Tanrısı, bir iblis kralı, Milis papasının torunu, tüm Doldia kabilesi ve Sessiz Sevenstar ile tanışıklığın var. Sadece bağlantıların bile etkileyici —ki senden bu bağlantıları kullanmanı bile istemiyoruz. Bu kadar geniş bir çevreye sahip olman bile özel bir şeye sahip olduğunu kanıtlıyor. Sadece bundan birazını Prenses Ariel ile de paylaşmanı diliyorum.

Sessiz kaldım.

Belki de Luke ile pek konuşmadığım için iltifatlarının arkasında gizli bir niyet olduğundan şüphelenmiştim. Yine de merak ediyordum… Gerçekten İnsan-Tanrı’nın kuklası mıydı değil miydi? Orsted bana zaten Ariel’e yardım etmemi emretmişti, bu yüzden Luke istese de istemese de yardım edecektim. Ancak benden önce davranmış olması, bunu kendi özgür iradesiyle mi yaptığını sorgulamama neden oldu.

Belki de bazı yanıltıcı sorular sorup ne diyeceğine bakmalıydım.

Beni görmeye gelmeni sana kim emretti?” diye sordum.

Emretmek mi? Majestelerini kastediyorsan, onun böyle bir talebi olmadı.

Yani sana bana gelmeni başka biri mi tavsiye etti?

Luke başını salladı. “Buraya kendi kararımla gelmeye karar verdim.

Peki İnsan-Tanrı ismi sana bir şey çağrıştırıyor mu?

İnsan-Tanrı mı? Lord Perugius’u ziyaret ettiğimizde bu ismi duyduğumu hatırlıyorum. Tam olarak kim ki o?

Şey, eğer İnsan-Tanrı ile iş birliği içindeyse kartlarını bu kadar kolay açık etmezdi. İnsan-Tanrı ilişkimizi gizli tutmamı hiçbir zaman söylememişti ama başka birine kendisi hakkında konuşmayı yasaklamayacağını kimse garanti edemezdi.

Luke sorum karşısında şaşkınlıkla bana baktı ama birkaç saniye sonra ensesini kaşıyarak, “Kendi kendimle çelişiyormuşum gibi kulağa geldiğinin farkındayım. Sylphie’nin mutlu olmasını gerçekten istiyoruz ve onu krallıkla olan çatışmamıza dahil ederek bu mutluluğu elinden alma ihtimalimiz var. Bizi isyancı olarak etiketlerlerse Büyü Ulusları bile bizi koruyamaz.” dedi.

Bu kısım beni de korkutuyordu. Asura’yı düşman edinirsek başımıza nelerin gelebileceği kestirilemezdi. Gelecekten gelen günlüğüme göre Sylphie bu yüzden ölmüş ve Milis Kutsal Krallığı da Zanoba’yı öldürmeyi başarmıştı. Tabii ki ben de fena dövüşmüyordum. Büyümü maksimum potansiyeliyle serbest bırakırsam, tek seferde muazzam sayıda düşmanı yok edebilirdim. Büyülü Zırhım tamir edildikten sonra yakın dövüşte bile korkutucu olurdum. Orsted bile o zırhın içindeyken bana karşı kendini tutamadığını itiraf etmişti.

Bununla birlikte, kafa kafaya girdiğin her savaşı kazanmayı beklemek saflık olurdu. Bir aptal bile profesyonel bir güreşçiyle çıplak elle dövüşmezdi. Böyle birini yenmek için onu sırtından bıçaklayabilir, zehirleyebilir ya da boyun eğdirmek için parayı bir baskı aracı olarak kullanabilirdin. Birini sadece güçle yenemiyorsan, başka yollara başvurmak zorundaydın.

Gelecekteki benliğim, Asura Krallığı ile güçlü bir ilişki kurarak savunmasını sağlamlaştırmıştı. En azından peşine düşmeyecekleri kadar. Daha da iyisi, onu Kutsal Krallık’ın kendisini teslim etme talebini reddedecek kadar el üstünde tutuyorlardı.

Bu sefer işler nasıl gidecekti? Evimizde Leo varken, diğer ülkeler canavar kabilesiyle ilişkilerini germek istemeyerek geri adım atarlar mıydı? Nasıl bir koruyucu olacağı ortaya çıkacaktı? Orsted, Koruyucu Canavarım yanımda olduğu sürece güvende olacağıma dair bana güvence vermişti. Ona göre Leo’nun kendi güçlü kaderi olduğu için ailemi güvende tutma konusunda son derece yetenekli olacaktı.

Ama o küçük enik ailemi tek başına gerçekten koruyabilir miydi?

Ancak,” dedi Luke, “arkanda Ejderha Tanrısı olduğu için, Sylphie’yi şimdi bu işe dahil etsek bile bunun onun tüm neşesini gölgeleyeceğini sanmıyorum.

Bu konuda o kadar da emin değildim. Orsted’in nüfuzunun sökmediği yerler de vardı. Bu dünyadaki insanlar Yedi Büyük Güç adını duymuş olabilirdi ama ne kadar güçlü olduklarını ya da yeteneklerinin insan ötesi boyutunu pek kavrayamıyor gibiydiler.

Ejderha Tanrısı’nın desteğine sahip olmam, hayatımın tehlikede olmadığı anlamına gelmez,” dedim.

Bu doğru,” diye itiraf etti Luke. Derin bir nefes çekti ve doğrudan gözlerimin içine baktı. “Ama işte tam da bu yüzden şu an için sadece yüzeysel desteğine ihtiyacımız var. Ne pahasına olursa olsun Prenses Ariel’i hükümdar yapmak istiyorum.” Gözleri parıldayarak bana dik dik baktı.

Bakışlarındaki güce şaşırarak gözlerimi kırpmadan onun bakışlarıyla buluştum. Kararlılığı bana Ruijerd’i hatırlattı; sanki amacına ulaşmak için her şeyi gözden çıkarmaya hazırdı.

Peki neden?” diye sordum.

Uzun bir duraksamadan sonra Luke cevap verdi: “Vefat eden bir dostumun son arzusuydu.

Hemen Derrick Redbat’ten bahsettiğini anladım.

Lütfen, güçlerini Prenses Ariel’e ödünç vermez misin?

Ariel’in emriyle gelmek yerine kendi isteğiyle geldiği için bana karşılığında bir şey vaat etmediğini varsaydım. Bir anlaşma teklif etmekten ziyade, benden bir iyilik istiyordu.

Çenemi sıvazladım. Geriye dönüp baktığımda, İnsan-Tanrı ipleri elinde tutarken bile ben hâlâ kendimdim. Bana tavsiyeler vermişti vermesine ama onun sözlerini yorumlamak ve en iyi nasıl ilerleyeceğimi bulmak için umutsuzca kafamı patlatan bendim. Belki de aynı şey Luke için de geçerliydi. Belki o da ilerlemek için bir yol bulmaya çalışırken elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Eğer durum buysa, ona yardım etmek istiyordum.

Ortada tek bir sorun vardı. Rakibim ne Ariel ne de Asura Krallığı’ydı. İnsan-Tanrı’ydı. Ariel’in yanında yer almamın İnsan-Tanrı’nın planıyla bir ilgisi olma ihtimali varsa, önce Orsted’e danışmam gerekiyordu.

Sana bir cevap vermeden önce etrafımdakilerin fikrini almama izin verir misin?” diye sordum.

Luke, ağlamak ister gibi görünmesine rağmen gülümsedi. Anlaşılan bunu, onu reddetme şeklim olarak yorumlamıştı. Ayağa kalktı ve uzun bir duraksamadan sonra, “Pekala. Rahatsız ettiğim için kusura bakma,” dedi.

Rica ederim. Sana resmi cevabımı birkaç gün içinde vereceğim. Söz veriyorum.

Omuzları çökmüş bir halde ayaklarını sürüyerek odadan çıktı. Onu yolcu etmek niyetiyle peşinden gittim. Koridordan geçip ön kapıya doğru ilerledik. Leo, daha önce olduğu gibi merdiven başının tepesinde durmuş, aşağıya bize bakıyordu. Luke’a kendisini geçip ikinci kata çıkamayacağını bildirircesine alçak sesle hırladı.

Bu, Luke’un gerçekten şüpheli biri olduğu anlamına mı geliyordu? Gerçi Leo’nun sadece burnunu kullanarak İnsan-Tanrı’nın kuklalarının kokusunu alıp alamayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Ah…” Hırlamayı duyan Eris oturma odasından başını uzattı.

Luke hemen elini göğsüne koyarak eğildi. “Leydim, daha önce kimliğinizden habersiz olduğumu biliyorum ama yine de kaba davranışlarım için özür dilerim. Umarım bir gün tekrar karşılaşırız.

Eris reverans yapmak için eteğini tutmak üzere aşağı uzandı, ancak pantolon giydiğini sonradan fark etti. Kendini tuhaf hissederek yüzünü ekşitti ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Bir dahaki sefere seni düzgünce ağırlayacağımdan emin olabilirsin.

Böyle söylemenize sevindim. Pekala, müsaadenizle.

Gitmeye fırsat bulamadan, üstümüzden biri esnedi.

Eris, lütfen öyle bağırma. Herkes hâlâ uyuyor,” diyen Sylphie merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Daha önce mutfakta ona baktıktan sonra yukarı çıkmış olmalıydı. Gözleri hâlâ uykuluydu. Anlaşılan tekrar yatmaya gitmişti. Bakışları Luke ile bana kaydığında, “Ah, hoş geldin Rudy… hm? Luke, burada mısın? Hayırdır? Prenses Hazretlerine bir şey mi oldu?” dedi.

Ben… bir işim vardı, geçerken bir uğrayayım dedim.

Ha. Peki o zaman, acele etme. Sana çay getirebilirim,” diye teklifte bulundu Sylphie.

Yok, ben artık gitmeliyim.

Pekala. Ben de birazdan döneceğim, o zamana kadar prensese benim yerime iyi bak.

Bakarım.” Luke ayrılırken hüzünlü bir şekilde gülümsedi. Sylphie ve ben onu kapıya kadar takip edip uğurladık. Uzaklaşan silüeti bana, işten eve dönen ve büsbütün tükenmiş yalnız bir ofis çalışanını hatırlattı.

Nesi var bunun?” diye merak etti Sylphie.

Cevap vermedim ama bir şeylerin harekete geçtiğini hissetmekten kendimi alamadım. Bu konuda ne yapmaya karar verirsem vereyim, yarım yamalak bir iş çıkaramazdım. Bunu akılda tutarak, Orsted’e rapor verme zamanı gelmişti.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

3.9 10 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla