Mushoku-Tensei Cilt 15 – Bölüm 6 / Hazırlıklar

Hazırlıklar

İnsan-Tanrı ile konuşmamın üzerinden BİR AY GEÇMİŞTİ. Her günümü Orsted ile yaklaşan savaşın hazırlıklarına adamıştım.

Onu öldürmenin kolay olmayacağını söylemek, hafif kalırdı. O, dünyadaki açık ara en güçlü kişiydi. Bu da tabii ki Atofe, Perugius ve Ruijerd gibi korkunç derecede güçlü figürlerden bile çok daha üstün olduğu anlamına geliyordu. Ve ben bu üçünün hiçbirini yenemezdim. Adil bir dövüşte Orsted’e karşı şansım sıfırın da altındaydı.

Bunu aklımda tutarak üç genel öncelik belirlemiştim.

Bir: Büyülü Zırh’ı üretmem gerekiyordu.

İki: Yanıma birkaç müttefik bulmak istiyordum.

Üç: İşe yarayabilecek bir strateji geliştirmeliydim.

Her şeyden önce, Büyülü Zırh projesi vardı.

O günlükte okuduklarıma dayanarak, zırhı tamamladığımda Yedi Büyük Güç ile kıyaslanabilecek bir fiziksel güce erişebilirdim. Gelecekteki benliğim onu yaptıktan sonra muazzam derecede güçlenmişti. Tam anlamıyla olmazsa olmaz görünüyordu.

Yaptığım ilk iş Sharia şehrinin dış mahallelerinde küçük bir kulübe satın almak oldu. Başlangıçta bu şeyi Perugius’un yüzen kalesinde inşa etmeyi ummuştum ama bana izin vermemişti. (Nedenini daha sonra açıklayacağım.)

Proje için yardım almak adına Cliff ve Zanoba’ya başvurmuştum. İkisi de benden ayrıntılı bir açıklama istemeden yardım etmeyi hemen kabul ettiler. Cliff’ten Zaliff Protezi’ninkini temel alan bir kontrol sistemi oluşturmasını, Zanoba’dan ise zırhlı dış kabuğu ve itki mekanizmalarını tasarlamasını istemiştim. Büyülü Zırh’ın genel konseptini açıkladığımda gözleri heyecanla parıldadı. Aklımdakini anlamaları uzun sürmedi. Güç zırhları bu dünyada pek bilinen bir şey değildi ama neresi olursa olsun erkekler her yerde erkekti işte.

Cliff ve Zanoba projeye dahil olunca, Sylphie ve Roxy’den de yardım istedim. Roxy projenin genel denetleyicisi ve yöneticisi olarak hareket ediyordu. Normalde bu rolü kendim de üstlenebilirdim ama zırhın asıl gövdesini oluşturacak ultra sert kaya plakalarını yaratıp şekillendirebilecek tek kişi bendim. Çok fazla zaman ve devasa miktarda mana gerektiren bir işti. Başka şeylerle ilgilenecek vaktim yoktu.

Sylphie sessizce Toprak büyüsü yapabiliyordu. Ayrıca Metastaz Olayı üzerine yaptığı araştırmalar, büyü çemberleri konusunda olağanüstü bilgi sahibi olmasını sağlamıştı. Zaten kız genel olarak da acayip zeki ve yetenekliydi. Neredeyse her işin altından kalkabildiği için, Roxy’nin genel asistanı olarak en çok ihtiyaç duyulan her yere koşup yardım etmesini istedim.

Ondan yardım istediğimde, “Elbette! Hemen hallediyorum!” dedi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Dürüst olmak gerekirse onu uzun zamandır ilk kez bu kadar mutlu görüyordum. Son zamanlarda muhtemelen pek de hoş olmayan düşünceleri kendi içinde saklıyordu. Bu da kendimi fazlasıyla suçlu hissetmeme neden oldu.

Büyülü Zırh projesi rayına oturduğunda, ikinci maddeye biraz zaman ayırmaya başladım: müttefik bulmak.

İlk planım Orsted’in karşısına tek başıma çıkmaktı ama onunla kıyaslandığında ne kadar aciz olduğumu biliyordum. Gelecekteki benliğimin yıllar süren dövüş tecrübesine veya büyü bilgisine sahip değildim.

Ne yazık ki güç dengesini eşitleyebilecek gibi görünen kimseyi bulamadım. Badigadi hiçbir yerde yoktu, Ruijerd da öyle. Perugius ise şaşırtıcı olmayan bir şekilde beni kestirip attı. Bunu yapma gerekçesi de pek iç açıcı değildi üstelik—

“Bu dünyada asla dövüşmeye çalışmaman gereken üç kişi vardır: Teknik Tanrısı, Savaş Tanrısı ve Ejderha Tanrısı. Bu üçünün arasında bile Orsted özellikle güçlü ve özellikle acımasızdır. Aileni koruma konusundaki kararlılığın takdire şayan ve ben de İnsan-Tanrı hakkında ona birkaç soru sormayı çok isterdim… fakat ben bu işin dışında kalacağım. Anlarsın ya, Laplace geri dönmeden önce ölmek istemem.”

Onu yardım etmeye ikna edebileceğim konusunda iyimser bir şekilde gitmiştim ama işler hiç de umduğum gibi gitmedi. En azından beni aktif olarak durdurmaya da çalışmıyordu. Bunu da bir kazanç saymak zorundaydım.

Perugius dışında, Orsted’in karşısında durabilecek gibi görünen kimsenin izini bulamadım. Zanoba inanılmaz derecede güçlüydü ve fiziksel hasara karşı son derece dayanıklıydı, bu yüzden kısa bir an onu da yanıma almayı düşündüm… ama taşıdığı “kutsamaya” rağmen Atofe saldırılarıyla ona hasar verebilmişti. Aynı şeyin Orsted için de geçerli olduğunu varsaymak zorundaydım. En son istediğim şey Zanoba’nın ölümüne sebep olmaktı. O benim en yakın arkadaşımdı.

Elbette Cliff’in ya da Elinalise’in öldüğünü de görmek istemiyordum. Üzerinde düşündükçe, bu dövüşe başka kimseyi sürüklemek istemediğimi daha iyi anlıyordum. Bir an için Eris’i de düşündüm. Buraya tam olarak ne zaman varacağını tahmin etmek zordu. Yine de o günlüğe bakılırsa, muhtemelen Büyülü Zırh’ı tamamlamış halimden bile daha güçlüydü. Orsted’e karşı vereceğim savaşta bana katılma ihtimali var mıydı?

Dürüst olmak gerekirse bu adil bir soru bile değildi. Onu savaşlarıma sürüklemeye başlamadan önce, ikimizin geçmişimizi ve aramızdaki durumun ne olduğunu çözmemiz gerekiyordu. Bu gerçekleşene kadar onun yardımını beklemeye hakkım yoktu.

Müttefik arayışım bir nevi tıkanıklığa uğrayınca, dikkatimi listemdeki üçüncü maddeye çevirdim—savaş stratejimi oluşturmaya. Bu dövüşün provasını önceden kafamda dikkatlice yapmam gerekiyordu.

Tek başıma dövüşecektim. Ve rakibimi kesinlikle öldürmek zorundaydım. Bu iki öncül göz önüne alındığında, aslında elimde çok sayıda seçenek vardı.

Yakında hiç müttefik yoksa ve düşmanımla aramdaki mesafeyi korursam, geniş etki alanına sahip güçlü büyüleri rahatlıkla kullanabilirdim. Büyü ne kadar büyük olursa, kaçınması da onun için o kadar zor olurdu. Tüm gücünü daha küçük bir alana yoğunlaştıran Şimşek gibi bir şey hasar verme konusunda daha etkili olabilirdi ama Orsted’in ondan sadece sıyrılarak kaçacağını hissediyordum.

Her şey göz önüne alındığında, ona çok uzak bir mesafeden geniş alan saldırılarıyla bombardıman yapmak en akıllıca yaklaşım gibi görünüyordu. Hasar eninde sonunda birikecekti. Ve beni fark edemeyeceği kadar uzakta kalırsam, Büyü Bozumu ile büyülerimi bölemezdi.

Ayrıca boş anında onu hazırlıksız yakalayıp savunmasını delip geçme şansım da vardı. Bir tuzak kurmak fena bir fikir olmayabilirdi. Onu ıssız bir alana çekebilirdim, orada dikkatini çekecek bir şey bulurdu… eline aldığı an patlayacak bir şey. Bunu ona uzaktan büyü yağdırmak için bir işaret olarak kullanabilirdim.

Düşündükçe bana doğru yaklaşım buymuş gibi gelmeye başladı. Asıl sorun şuydu: Onu bu konuma nasıl çekecektim? Belki Nanahoshi’yi “rehin” alabilirdim ya da ona İnsan-Tanrı’dan bir mesaj gönderebilirdim. İkisi de işe yarayabilecek gibi görünüyordu.

Yine de, ilk uzun menzilli saldırılarımın onu devirmeye yeteceğini düşünecek kadar iyimser değildim. İşe yarama ihtimali vardı ama aksi durumu varsaymam gerekiyordu. Yolunu bulup yanıma ulaştığında, iş Büyülü Zırh’ımın içindeki yakın mesafe dövüşüne kalacaktı. Zihnimin bu derece aşırı yüksek hızlı bir savaşa ne kadar ayak uydurabileceğinden emin değildim… ama Büyülü Zırh’la bir tur atmadan önce bunu dert etmenin bir anlamı yoktu.

Tüm bunları enine boyuna düşünürken, kendimi bu dünyadaki çocukluğumu hatırlarken buldum. Bir dönem, Paul’u bir dövüşte yenmek için bir plan üzerinde epey vakit harcamıştım. Hâlâ en verimli çağındayken onu aşmayı umuyordum. Ama sonunda onu bir kez bile yenemedim.

Yine de o zamanlar geliştirdiğim taktikler zihnime derinlemesine kazınmıştı. Büyümü vücudumun hareketleriyle koordineli şekilde nasıl kullanacağımı biliyordum. Üç boyutlu hareket etmeyi biliyordum. Rakibim ne kadar ezici olursa olsun, temel yaklaşımım değişmeyecekti. O beni yakalamaya çalışırken onu uzakta tutmam, saldırılarımla yıpratmam gerekiyordu. Baskıyı sürdürmeli ve onu dezavantajlı kararlar almaya zorlamalıydım.

En formda olduğum anlarda böyle dövüşürdüm.

Tabii ki Orsted’in Büyü Bozumu ve Ejderha Kapıları vardı. Hiç şüphesiz koz olarak sakladığı başka numaraları da vardı. İşlerin asla plana göre gitmeyeceğini söylemek yanlış olmazdı. Tuzak ve pusu iyi bir başlangıçtı. Onu yenmek için başka neye ihtiyacım vardı? Bunu gerçekten iyice tartmam hayati önem taşıyordu. Her ihtimali değerlendirmeli, ardından daha vaat edici fikirlere odaklanmalıydım.

Açıkçası, şu an kafamın pek iyi çalışmadığının farkındaydım. Sabırsızdım, korkuyordum ve takıntılı bir şekilde görevime kilitlenmiştim. Muhtemelen işleri daha ağırdan almak ve bazı fikirlerimi deneysel olarak test etmek daha akıllıca olurdu.

En ideal tek plan, muhtemelen Orsted’i on yıl gibi bir süre boyunca yavaşça ve metodik bir şekilde köşeye sıkıştırmayı içerirdi. Ama bu konuda o kadar gevşek davranırsam, İnsan-Tanrı fikrini değiştirebilir ve eve döndüğümde sevdiğim birini kaybettiğimi görebilirdim. Her şeyden çok bundan ölesiye korkuyordum.

Ve bir gece, hazırlıklarım devam ederken, yine yanıma geldi.

***

Kendimi bembeyaz bir alanda buldum. Muhtemelen çorak dünyanın merkezindeydim.

“Selam!” “İşler bayağı iyi gidiyor gibi, ha?”

Evet. Benden istediğin gibi Orsted ile dövüşeceğim.

“Hadi ama, ben senden onunla dövüşmeni istemedim. Sadece onu öldürmeni istedim!”

Bugün keyfin yerinde bakıyorum. Beni kukla gibi oynatmak bu kadar mı hoşuna gidiyor?

“Yapma ama, bu çok heyecan verici! Bundan sonra ne olacağını ben bile bilmiyorum!”

Eğlenmene sevindim. Yine de seni bu kadar çabuk tekrar görmeyi beklemiyordum. Bu durum, dalga boylarının uyuşması falan filan dediğin şeyleri tamamen salladığın anlamına mı geliyor?

“Ha, evet. Tamamen zırvalıktı.”

En azından biraz olsun utanıyormuş gibi yapabilirdin… Yani ‘Sadece belirli kişilere görünebilirim’ kısmı da mı yalandı?

“Aynen öyle, katıksız uydurma. Ama hey, seçilmiş kişi olduğunu duymak egonu bayağı okşamıştır, değil mi?”

Tç… Neyse, her neyse. Önümüzdeki birkaç gün içinde Sylphie ve Roxy’ye Orsted ile dövüşmeyi planladığımı söyleyeceğim. Eğer sonunda beni öldürürse, çocuklarım onun babalarını katleden adam olduğunu bilerek büyüyecek. Bu da ondan nefret etmeleri için fazlasıyla yeterli bir sebep olur, yani—

“Üzgünüm. Bu kadarı kaderi rayından çıkarmaya yetmez. Onu öldürmen gerekiyor, yoksa ne kadar sürerse sürsün soyunu sopunu kuruturum.”

Of. İllaki bu şekilde ifade etmek zorunda mısın? Neyse, neyse. Her halükarda Büyülü Zırh’ı tamamlamam biraz zaman alacak. Burada sıfırdan bir şey yapıyoruz ve Cliff işin içindeki bazı teorilerle boğuşuyor. İşleri olabildiğince hızlı ilerletmeye çalışıyorum ama bence bir altı ay kadar daha sürecek…

“Cliff’in kayaları güçlendirecek büyü çemberlerini tasarlayacak seviyede olması gerek. Sen sadece eklemleri ve dış kabuğu yapmaya odaklanmalısın, çünkü oraların olabildiğince dayanıklı olması gerekiyor. Ayrıca, gövde için büyü çemberlerini tasarlarken Rüzgar Sistemi yerine Alistair Yöntemi’ni kullandığından emin ol. Bu, zorlu kısımları aşmana yardımcı olacaktır.”

Ha… ciddi misin?

“Zanoba’ya şeyin biraz daha hantal, irice bir şey olmasını istediğini de söyle. Bu şekilde daha fazla mana harcarsın ama ana büyü çemberlerinin altına daha fazla büyü çemberi katmanı eklemeni sağlar. Alt katmandaki çemberleri, daha önemli olanlar hasar görürse onları onaracak şekilde tasarla. Bu sayede şey yarı yarıya parçalansa bile hareket etmeye devam edebilirsin.”

Ha? Bekle. Bu konularda uzman olduğunu bilmiyordum.

“Ne de olsa ben İnsan-Tanrı’yım, bilirsin. Savaş Tanrısı’nın Zırhı’na sana birkaç ipucu verecek kadar aşinayım.”

Sahi, aklıma gelmişken… Bu dünyadaki insanlar sana bunun yerine İnsanların Tanrısı demiyor mu? Bunun özel bir anlamı var mı?

“İnsanların Tanrısı benim bir nevi lakabım sanırım. Bir sebepten dilden dile dolandı işte! İnsan-Tanrı benim asıl adım.”

Neden bana yine yalan söylüyormuşsun gibi hissediyorum? Gerçi adın pek de umurumda değil ama… Daha da önemlisi, kazanabileceğimi düşünüyor musun? Diyelim ki Büyülü Zırh’ı yaptım, bir tuzak kurdum ve baskın düzenledim. Bir şansım var mı?

“Ooh, güzel soru… Yani, elinde Laplace kadarlık bir mana var, değil mi? Varını yoğunu ortaya koyarsan iyi bir dövüş çıkaracağına bahse girerim.”

Bu pek de iç rahatlatıcı olmadı. Biraz daha açık olur musun? Strateji konusunda bana birkaç ipucu daha versen fena olmazdı…

“Pekala öyleyse. Kendine birkaç büyü eşyası edin; hani mana verdiğinde saldırı büyüsü fırlatan türden. Sharia’da bunlardan bulmak pek zor olmasa gerek, değil mi? Sıradan insanlar da kullanabilsin diye azıcık güç tüketecek şekilde tasarlanmışlardır ama daha fazla mana harcayacak şekilde üzerinde değişiklik yapmak oldukça kolaydır… tıpkı şu Zaliff Protezi’n gibi. Kendine sadece senin kullanabileceğin türden, gerçekten yüksek güçlü birkaç tane yap. Böylece cephaneliğine yeni saldırılar katmış olursun ve Büyü Bozma’nın etrafından dolanmanın bir yolunu bulursun.”

Oh. Vay be. İtiraf etmeliyim ki bir değişiklik yapıp bana gerçekten detaylı tavsiyeler veriyorsun.

“E yani, bu işe beklediğimden çok daha hevesli atılıyorsun. Neden yardım etmeyeyim ki? Orsted’in gebermesini gerçekten istiyorum, biliyorsun.”

İçimde bu işin arkasında başka bir şey olduğuna dair bir his var, bir türlü atamıyorum. Büyülü Zırh’ı senin talimatlarına göre tasarlarsam, çalıştırmaya çalıştığım anda patlama ihtimali bile var.

“… Bu ilgi çekici teori üzerine kimin hayatını bahse koymak istersin? Hadi, seç bakalım: Aisha, Norn, Lilia mı yoksa Zenith mi?”

Çık…

“Sana daha önce de söylediğim gibi, Orsted’in geleceğini göremiyorum. Bu da savaşınızın sonucunu da göremediğim anlamına geliyor. Sana ne olacağını bilmiyorum.”

Pekala. Yani bu, kesin olarak kaybedeceğimi bilmediğin anlamına geliyor. Doğru mu?

“Aynen öyle.”

Bu arada… Orsted’in geleceğini göremiyorsan, ileride benim soyumdan gelenlerle güçlerini birleştireceğini nereden biliyorsun?

“Adamın kendisini göremiyorum ama kendi geleceğimi elbette görebiliyorum. Geleceğimde senin soyundan gelenler, tanımadığım bir adam ve beni kuşatan Orsted var.”

Bizzat tecrübe edeceğin her şeyi görebiliyorsun yani, ha? Peki onlar ortaya çıktıktan sonra ne oluyor? Seni pestil gibi dövüyorlar mı yoksa ne?

“Aynen öyle. Beni oldukça vahşice öldürüyorlar. Pek bir direnç de gösteremiyorum.”

Hmm… Bak, Orsted zaten neden senin peşinde? Ona söze dökülemeyecek kadar acımasızca bir şey yapmadığına emin misin?

“Aha, kim bilir. En azından adamın şahsına bir şey yaptığımı hatırlamıyorum.”

Ya bana anlatmak istemiyorsun ya da gerçekten bilmiyorsun. Hangisi olduğu fark etmez sanırım. Nasıl olsa bana söylediğin hiçbir şeye güvenemem. Sürekli yalan söylüyorsun.

“Bak bu biraz ağır oldu. Sana söylediğim tek kötü niyetli yalan şu bodrum katıyla ilgili küçük pembe yalandı, biliyorsun değil mi?”

O ana kadar verdiğin bütün tavsiyeler sadece o anın zeminini hazırlamak içindi, değil mi?

“Evet, doğru! Ama biliyorsun, gidip Roxy’yi hamile bırakmasaydın bunu yapmama gerek kalmazdı.”

O zaman neden lanet olasıca bir şekilde ondan çocuk yapmamamı söyleyivermedin ki?! Neden bu işi bu kadar karmaşık hale getirmek zorundaydın ki?!

“İşe yaramazdı. Ne söylersem söyleyeyim, onu yine de hamile bırakacaktın. Olması gereken buydu sanırım. Geleceği ne kadar kurcalayıp müdahale etmeye çalışırsam çalışayım, bir türlü değişmek bilmedi…”

Öyle olsa bile, en azından— Ah. Neyse, unut gitsin. Sana bağırdığım için özür dilerim. Sonunda Roxy ile evlendim ve onu hamile bıraktım. Şimdi düşününce, buraya varmak için yaptığım bazı şeyler bana da biraz tuhaf gelmişti. Kendimden beklenmeyecek hareketlerdi hatta. Kader dedikleri şey böyle işliyor demek ki. Bunu neden değiştirmek istediğini de anlıyorum.

İstediğini yapacağım, İnsan-Tanrı. Emirlerine uyacağım. Orsted’i öldüreceğim. Ama bunu yapmadan önce sana söylemem gereken bir şey var.

“Neymiş o?”

Orsted öldükten sonra, hayatımın geri kalanında beni rahat bırakmanı istiyorum. Aileme de bulaşma. Lütfen. Bana bunun için söz vermeni istiyorum.

“Bu da ne şimdi? Hmm. Ben de artık sözlerime güvenmediğini sanıyordum.”

Güvenmiyorum zaten. Tabii ki güvenmiyorum… ama bu tek konuda yalan söylemediğine inanmak zorundayım. Eğer ne yaparsam yapayım yakamı bırakmayacaksan, belki de gidip Orsted’e katılır ve sana karşı çalışmaya başlarım.

“Hadi durma, git yap. Seni öldüremem, doğru; onu da öldüremem. Ama neler yapabileceğimi görmek istemezsin. Beni karşına almanın ne demek olduğunu tam olarak anlarsın.”

Şu an blöf yapıyor olabilirsin. Belki de elinden gelen en iyi şey beni tehdit etmektir. Yani, ufacık bir hata yapmamı sağlamak için yıllarca beni manipüle etmen gerekti… Kim bilir, belki de beni düşman olarak görmekten ölesiye korktuğun için böyle sert konuşuyorsundur.

“Hadi oradan. Çok güçlü bir kaderin var, ben de sadece olayları olabildiğince çaktırmadan filizlenmeden ezmeye çalışıyordum… Aman, neyse, unut gitsin. Söyleyeceğim hiçbir şeye inanacak değilsin nasıl olsa, değil mi? Devam et, istediğin kadar beni küçümse. Hadi bana müsaade! Bunu yaptığına pişman olabilirsin.”

Şey… hayır. Özür dilerim. Lafımı geri alıyorum. Bana bir dakika ver. Bak, tek istediğim biraz olsun içimin rahatlaması. Orsted’e kaybedersem ailemi öldüreceğini söylüyorsun. Ama kazansam bile, dönüp onları yine de öldürmen gayet olası geliyor. Bu durum motivasyonum için pek iyi değil, biliyorsun değil mi? Bunu yapmamın bir anlamı olduğunu bilmeye ihtiyacım var.

“… Of. Sanırım haklısın. Öyle olsun bakalım: İnsan-Tanrı adına yemin ederim ki sözüme sadık kalacağım. Orsted’i yendiğinde artık endişelenmem gereken hiçbir şey kalmayacak. Bu da bir daha seni rahatsız etmeme gerek kalmayacağı anlamına geliyor. Seninle, eşlerinle, annenle, kız kardeşlerinle, soyundan gelenlerle ya da evcil hayvanlarınla konuşmayacağım, seni rahatsız etmeyeceğim veya zarar vermeye çalışmayacağım.”

Gerçekten ciddisin, değil mi? Seni bu sözüne bağlayacağım.

“Elbette. İstersen, ailen ne zaman bir krizle karşılaşsa faydalı birkaç tavsiye vermeye bile razıyım.”

Bir ömre yetecek kadar tavsiye aldım senden, kalsın.

“Öyle mi? Peki öyleyse, Orsted’le bol şans.”

Kulaklarımda çınlayan bu son sözlerle, bilincimi yitirdiğimi hissettim.

***

Bir ay daha su gibi akıp geçti.

Büyülü Zırh’ın yapımı tıkır tıkır ilerliyordu. İnsan-Tanrı’nın tavsiyesine uyarak, zırhı başlangıçta planladığımdan daha büyük yapmıştık. Şey tam üç metre boyundaydı… düşününce, bir Aura Battler’ın yaklaşık yarısı kadardı. Gelecekteki benliğimin günlüğünde tarif edilen Büyülü Zırh, daha çok sıradan, hantal bir zırh takımına benziyordu. Bu versiyon ise belirgin şekilde daha büyük olacaktı. Boyutunu büyütmek bizi birkaç keşfe ulaştırmıştı: Bu şekilde tasarlamak sadece daha kolay olmakla kalmıyor, aynı zamanda dayanıklılığını da artırabiliyorduk.

Başka bir deyişle, İnsan-Tanrı’nın tavsiyesi tamamen gerçek ve faydalıydı.

Diğer önerilerini Cliff’e ilettiğimde gözleri kavrayışla parladı ve hemen katlanmış bir şevkle işine dört elle sarıldı. Kaşla göz arasında, boğuştuğu en çetrefilli sorunları hallediverdi. Projenin en az yarım yıl sürmesini bekliyordum ama ilerlememiz ciddi şekilde hızlanmıştı.

Bu gidişle bir ay kadar sonra bitmiş olacaktı. Bütün iş, başlamamızın üzerinden sadece üç ay geçtikten sonra tamamlanmış olacaktı. Başka bir durumda olsaydık, İnsan-Tanrı’ya minnetle dolu olabilirdim.

Bir bakıma oldukça ironikti. Gelecekteki benliğim Büyülü Zırh’ı onu öldürmek için yaratmıştı ama şimdi onu yaratmamıza kendisi yardım ediyordu… Böyle düşününce, arkadan gizli ve sinsice bir şeyler çevirip çevirmediğini merak etmekten kendimi alamıyordum. Ama şeyi asıl yapanlar Cliff ve Zanoba’ydı. Onlara tamamen güveniyordum.

İnsan-Tanrı’nın bahsettiği büyü eşyalarını da arayıp bulmuştum. Bu konuda bana Roxy yardım etmişti.

Aradığımız şeyi yeterince hızlı bulmuştuk. Söz konusu eşyalar, “Ateş” kelimesiyle aktifleşen ve hedefe Acemi derecesi saldırı büyüsü fırlatan küçük asalardı. Bayağı popüler, uygun fiyatlı ürünlerdi ve pek de güçlü sayılmazlardı. Bazen başka menzilli saldırısı olmayan Hırsızların bunları taşıdığını görürdünüz.

Özetle İnsan-Tanrı, bunları benim mana çıktıma dayanabilecek şekilde modifiye edersek, savaşlarda sıkça kullandığım Taş Gülle türünden büyüleri fırlatabilecek hale getirmenin mümkün olduğunu söylemişti.

Bunu düşünürken kafamda ilginç bir fikir belirdi. Güçlerini modifiye etmişken, mana almaya devam ettikleri sürece kesintisiz bir büyü akışı fırlatabilecek şekilde ayarlasak nasıl olurdu? Ya sonra bunlardan on kadarını bir araya toplarsam? Elimde sürekli olarak ölümcül mermiler yağdırabilen bir nevi Gatling silahı olurdu.

Fikri Roxy’ye açtığımda, yüzünde nötr bir ifadeyle başını salladı. “Büyülerin çok etkili ama aynı anda sadece bir tane fırlatabiliyorsun. Bu, söz konusu kısıtlamayı aşmanın bir yolu olabilir. Şansımıza, yakın zamanda mükemmel bir büyü eşyası üreticisiyle tanışmıştım. Bakalım işi kabul edecek mi.”

Aynı gün Roxy, tanıdığıyla bir görüşme ayarladı. Tanıdığı kişinin bir elf kadını olduğunu görünce hafifçe şaşırdım. Sharia’da onun ırkından pek fazla kimse yoktu. Elflerin genel olarak güzel yüzleri olur ama bununkisi kurumla kaplıydı ve tırnaklarının içi kirden kapkaraydı. İşine kendini adadığı her halinden belliydi.

Fikrimi açıkladığımda gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Şey, bundan emin misin? Bu şeyi tarif ettiğin gibi yaparsam, her atış aşırı fazla mana tüketecektir. Dikkatli olmazsan seni kurutup öldürebilir.”

Bu ihtimali aklıma bile getirmemiştim. İnsan-Tanrı bunu önerirken aklındaki şey bu muydu yoksa? Taş Gülle çok mana tüketmezdi ama bu şey tek bir günde on binlerce fırlatma kapasitesine sahip olacaktı…

Yine de bunu fazla dert edemedim. Orsted’i öldüremeden manam biterse, her halükarda ölmüş sayılırdım zaten. Ve ona karşı bir şansım olacaksa sınırlarımı sonuna kadar zorlamam gerekiyordu.

“Problem değil. Lütfen tam tarif ettiğim gibi yapın.”

Elf omuz silkti ama yine de işi kabul etti. Yakın mesafe silahımı elde etmiş olacaktım. Şimdi tek yapmam gereken, Orsted’e zarar verebilecek güçte olması için dua etmekti.

“Rudy…”

Atölyeden dönerken Roxy bir konuşma başlattı.

Dedi ki: “Kiminle veya neyle dövüşmeyi planlıyorsun bilmiyorum ama onları yenmek için gerçekten böyle bir silaha ihtiyacın olacak mı?”

“Yok, yok. Her halükarda iyi olacağıma eminim.”

Sadece içini rahatlatmaya çalışıyordum tabii ki. Bir işe yaramadı. Roxy gözlerini süzdü ve hoşnutsuzlukla dudak büktü. “Eskiden çok dürüst, tatlı bir çocuktun Rudy. Ama son zamanlarda tek yaptığın bana yalan söylemek ve benden bir şeyler saklamak.”

Bu sözler canımı bayağı yaktı. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, çocukken bile az yalan söyleyip dolan çevirmemiştim.

“Özür dilerim Roxy…”

“Ah, sorun değil. Sonuçta ben de senden bir şey saklıyorum. Ama biliyorsun Rudy… En azından ben bu meseleyi güvenebileceğim insanlarla tartışıyorum. İlla ben olmak zorundayım demiyorum ama umarım derdini açtığın birileri vardır. Tüm bunlarla tek başına yüzleşmeye çalışmıyorsun, değil mi?”

“Yok canım. Endişelenme. İyi olacağım.”

Roxy’nin sırrının ne olduğu hakkında iyi bir fikrim vardı. Son zamanlarda yatak odasında pek fazla… …hareketli olmama izin vermiyordu. Kısmen benim talepte bulunmamamdan kaynaklanıyordu ama benim teklifte bulunmamı da aktif olarak engellediğini fark etmiştim. Günlükte okuduklarıma bakılırsa, muhtemelen hamile olduğundan şüphelenmeye başlıyordu. Bildiğim kadarıyla henüz sabah bulantıları başlamamıştı ama tat alma duyusunun değişmeye başladığını fark etmiştim.

Güzel haberi ne zaman vermeyi planlıyordu acaba? Belki de ikinci üç aylık dönemi bekliyordu… ya da ben mevcut görevimi halledene kadar sessiz kalmayı planlıyordu.

Her iki durumda da, ben Orsted ile dövüşmeye gitmeden önce ağzındaki baklayı çıkarmasını ummaktan kendimi alamıyordum. Böylece kutlamak için büyük bir parti verebilirdik.

Parti vermek için son şansım olabilirdi.

Ertesi gün Nanahoshi’yi ziyarete gittim.

Uçan kaleye girişim engellenir diye düşünmüştüm ama beni şaşırtıcı derecede kolay içeri aldılar. Orsted’den ne kadar korktuğu düşünülürse, Perugius bana karşı oldukça hoşgörülü davranıyordu.

Sonunda bunu Sylvaril’e sordum ve hemen bir cevap aldım.

“Geçen seferden sonra beni içeri almazsınız sanıyordum?”

“Lord Perugius ölüme gidenlere her zaman büyük bir merhamet gösterir. Bayan Nanahoshi’ye veda etmene bir itirazı yok.”

Anlaşılan daha şimdiden kaybedeceğime kesin gözüyle bakıyorlardı. Ve tabii öleceğime de. Kaleye girmeme sadece bir hayırseverlik göstergesi olarak izin verilmişti.

Yine de şikayetçi değildim. Kapıdan kovulmaktan iyiydi.

Nanahoshi’yi eskisine göre çok daha canlı buldum. Birileri Üniversite’deki eşyalarından birkaçını buraya getirmişti, bu yüzden odası da artık o kadar boş görünmüyordu. Penceresinin kenarında duran Ruijerd figürü muhtemelen Zanoba’nın bir hediyesiydi, yanındaki küçük dekoratif haç da Cliff’ten gelmiş olmalıydı. Düşünceli davranmıştı. Zor zamanlar geçirirken dua edecek bir şeylerin olması asla zarar getirmezdi. Önceki hayatımda tanrılara veya kutsal emanetlere pek ilgim yoktu ama bu konudaki fikirlerim… biraz gelişmişti.

“Yani anlayacağın, hazırlıklarım gayet iyi gidiyor. Sanırım onu buraya nasıl çekeceğimizi konuşmanın vakti geldi.”

“… Pekala. Ama önce—senin de gayet iyi bildiğin gibi, Orsted son derece güçlüdür.”

“Biliyorum.”

“Ayrıca acımasızdır. Hedeflerini neye göre seçiyor bilmiyorum ama birini öldürmeye niyetlendiğinde hiç tereddüt etmez.”

“…”

“Onunla birkaç yıl boyunca seyahat ettim ve savaşta ter döktüğünü bile görmedim. Devasa ejderhaları tek bir—”

“Beni korkutmaya çalışmayı bırakır mısın, Nanahoshi?”

“Özür dilerim. Ama tüm samimiyetimle söylüyorum ki bunu yeniden değerlendirmeni istiyorum. Bu yapılan güpegündüz delilik…”

“Bak—”

“Biliyorum, biliyorum. Özür dilerim.”

Harika, şimdi içime eskisinden de fazla endişe düşürmüştü. Burada gerçekten kazanma şansım var mıydı?

“Demek istediğim şey şu: Onunla kafaya kafaya dövüşmeni tavsiye etmiyorum.”

“Tabii. Evet. Gücümü ve hızımı ne kadar artırırsam artırayım, adil bir dövüşte onu yenebileceğimi sanmıyorum.”

“Senin yerinde olsaydım onu belirli bir noktaya çeker, sonra da büyünle uzaktan saldırırdım… tabii bu sırada saklanıyor olacaksın.”

“Hmm. Aklına başka bir şey geliyor mu?”

“Bakalım… Ah.”

“Ne oldu? Aklına bir şey mi geldi?”

“Söylememeyi tercih ederdim ama… sana yardım etmeye karar verdim sanırım.”

“Peki…”

Nanahoshi devam etmeden önce sesli bir şekilde yutkundu. “Onu zehirlemek de işe yarayabilir.”

Zehirlemek, ha…

Arındırma büyüsü geniş bir zehir yelpazesiyle başa çıkabilirdi ancak bilinen hiçbir büyünün etkisiz hale getiremediği belirli hastalıklar ve zehirler de vardı. Bunların çoğunun Orsted gibi bir canavara karşı ne kadar etkili olacağını bilmek zordu elbette… ama ona zarar verebilecek bir şeylerin varlığı kesindi. Belki Ariel bana uygun bir şeyler temin edebilirdi. Asura kraliyet ailesindeki herkesin bu tür konularda uzman olduğuna dair bir his vardı içimde.

“Tamam. Yani bir tuzak kuruyorum, onu zehirliyorum ve sonra uzaktan saldırıyorum… Ah, doğru ya. Nanahoshi, seni rehine olarak kullanabilir miyim?”

“Rehine mi…? Sanırım olur. Ama Orsted’in benim güvenliğimi ne kadar umursayacağından emin değilim.”

“Evet, haklı bir nokta… Ayrıca benimle iş birliği yaptığını anlamasını da istemeyiz. Kendi başını belaya sokmana hiç gerek yok…”

“A-Ah. Doğru. Bunu hiç düşünmemiştim.”

Hmm, evet. Rehine işini pas geçelim.

İnsan-Tanrı şu anda ailemi rehine olarak kullanıyordu. Birini manipüle etmek için bunun son derece etkili bir yol olduğunu biliyordum. Ama aynı zamanda onları öfkeden deliye döndürmek ve hırslandırmak için de harika bir yoldu. Bu durum savaşta fena halde ters tepebilirdi.

“Başka bir fikrin var mı, Nanahoshi?”

“Hmm, bilemiyorum…” “Japonya’dayken çok manga okur muydun?” “Oralarda bir sürü güçlü düşman vardı, değil mi?”

“O stratejilerin burada pek işe yarayacağını sanmıyorum…”

İkimiz bir süre daha ayrıntıları konuştuk ve aklımıza nispeten umut vadeden birkaç fikir getirmeyi başardık. İstisnasız hepsi sinsice, kurnazca hilelerden ibaretti. Orsted gibi heybetli biri karşısında bu numaraların pek bir işe yarayacağını hayal etmek zordu.

Yine de en ölümcül teknikler bile nihayetinde sinsi küçük hamlelerin bir bileşiminden oluşuyordu. Tüm bunlardan eninde sonunda bir sonuç alacağıma inanmak zorundaydım.

“Peki öyleyse, şey…” “Bol şans, Rudeus.”

“Teşekkürler.”

“Hayatta kalıp geri dönmeye bak, olur mu?” “Senin yardımın olmadan eve asla dönemem herhalde.”

Nanahoshi’nin odasından çıktığımda, Orsted’i kendime çekme planımızı netleştirmiştik.

Ardından yardım istemek için Ariel’e başvurdum.

Hiçbir büyünün etkisiz hale getiremeyeceği zehirler istediğimi açıklayınca açıkça yüzünü ekşitti. Yine de beni aralarının iyi olduğu yerel bir yeraltı örgütüyle tanıştırdı.

Bu grup sıradan bir haydut çetesinden çok daha büyük ve gelişmişti; adeta bir çeteye ya da mafya ailesine dönüşmüştü. Asıl işleri uyuşturucu kaçakçılığıydı ama çeşitli zehirler de üretip satıyorlardı.

İletişime geçtiğimde beni Sharia’nın tenha bir köşesindeki harap bir eve yönlendirdiler ve orada bodrumdaki özel bir odaya götürüldüm. Havada tatlı kokulu, yoğun bir duman vardı.

Temas kuracağım kişi, tek gözlü bir adam, içeride çoktan beni bekliyordu.

“Merhaba Bay Greyrat. Tanıştığımıza memnun oldum.”

Kendimi tanıtmamıştım ama adam kim olduğumu belli ki biliyordu. Yüzünde kaba, kocaman bir sırıtışla doğrudan sadede geldi.

“Söyle bakalım, bugün senin için ne yapabilirim?” “Birini bir süre fena halde acı içinde kıvrandırmak mı istiyorsun, yoksa anında düşüp gebermesini mi?” “Belki de bacaklarını uyuşturacak ya da bir büyücünün dilini davul gibi şişirecek bir şeydir?” “Elimde her kadını çıldırtabilecek küçük bir iksir de var. İşlerin biraz heyecanını yitirdiği zamanlar için birebir!”

Bu laf kalabalığına bakılırsa envanteri zehirlerden uyuşturuculara ve azdırıcılara kadar uzanıyordu. Bu tam da aradığım şeydi.

“Elinde ne varsa hepsini alıyorum.”

“Şey, hepsini mi?” “Bak şikâyet ettiğimden değil ama bu sana biraz tuzluya patlar…”

“Benim için sorun değil.”

“Ooo. Tamam öyleyse! Anlaşılan birinin ölmesini fena halde istiyorsun… Ayrıca, şu aşk ilacına ne dersin? Onu da istiyor musun?”

“Şey…”

Aklımdan bir düşünce geçti: Ya Orsted zehirlere karşı bağışıksa?

Onu hiçbir büyünün iyileştiremeyeceği bir zehirle öldürmek oldukça basit bir fikirdi. Bunu herkes düşünebilirdi. Üstelik Orsted, karşılaştığı herkes tarafından nefret edilme lanetine sahipti. Bu tür şeylere karşı önceden alıp hazırladığı önlemleri olması muhtemel görünüyordu. Belki de doğuştan dirençliydi… ya da belki de vücudundaki tüm toksinleri temizleyebilen mucizevi bir iksire sahipti.

“Evet, onu da alacağım.”

“Heh heh heh! Elbette. Şu soğukkanlı, havalı güzelinin karşında eriyip gitmesini istiyorsun, ha?”

“Eşim yatakta uysal bir kedi gibidir aslında.”

“Hadi ya! Sessiz Fitz’den bahsediyoruz, değil mi? İnanması biraz zor açıkçası!”

Zehir işe yaramazsa azdırıcının Orsted üzerinde işe yarayacağına inanmak için geçerli bir sebebim yoktu ama denemekten zarar gelmezdi. Onu etkileyebilecek ya da dikkatini dağıtabilecek her şeyi denemeye değerdi.

Bu düşünceyle adamın sunduğu her şeyi satın aldım.

Diğer tüm hazırlıklarımın arasında, potansiyel savaş alanlarını gözden geçirmeye de vakit ayırdım.

Etrafta kimse yokken onunla tek başıma savaşmayı hedefliyordum. Bu da elbette şehir dışına çıkmak anlamına geliyordu. Sharia surlarının dışında, kimsenin kolay kolay gitmeyeceği ve tuzak kurmaya elverişli bir yer olmalıydı. Maceralacılar Loncası’nda potansiyel adaylar üzerine biraz araştırma yaptım; uygun görünen bir yer bulduğumda da bizzat incelemek için yola koyuldum.

Ayrıca Elinalise’in beni bir maceracı tanıdığıyla tanıştırmasını sağladım; bu kişi bana tuzak kurma ve hazırlama konusunda detaylı dersler verdi. Söz konusu maceracı görünüşe göre eski bir suikastçıydı ve insanları ölüme çekmek için pek çok farklı teknik biliyordu. Bu tuzakların çoğu, insan psikolojisinin zayıflıklarını şeytani bir zekayla kullanıyordu. Birkaç örnek üzerinde pratik yapma imkânı buldum. Beni neyin beklediğini bildiğim halde yine de tuzaklara düşmekten kurtulamadım. Şahsen Orsted’in bunlardan birine kanacağına pek ihtimal vermiyordum ama yine de bana bir nebze olsun avantaj sağlayacaklardı.

Başka bir hususta ise Elinalise bana yakın dövüş üzerine özel dersler verdi. Bir partinin ön saflarında savaşma konusunda uzmandı; teke tek bir düelloda o kadar güçlü olduğunu söyleyemesem de uzun yıllardır hayattaydı ve muazzam bir pratik tecrübeye sahipti. Maceracılık yaptığı dönemde kendisinden katbekat güçlü rakiplerle defalarca karşı karşıya gelmişti. Ve nispeten ortalama fiziksel kabiliyetlerine rağmen her seferinde oradan canlı çıkmayı başarmıştı. Bu da onun bilgilerini son derece değerli kılıyordu.

Bu açıdan bakınca, başından geçen her şey göz önüne alındığında Ruijerd’i nerede bulacağımı bilememek gerçekten büyük bir talihsizlikti… Ama bunun üzerinde fazla durmanın bir anlamı yoktu gerçekten. Perugius da yardım edecek değildi. Başımın çaresine bakmak zorundaydım.

Bu dersler ve strateji seansları boyunca, Büyülü Zırh’ın içinde nasıl hareket edeceğimi ve nasıl savaşacağımı zihnimde canlandırmak için elimden geleni yaptım.

Temel saldırı yöntemim, zırhıma monte edilmiş çok sayıdaki büyülü eşyadan fırlatılacak aralıksız Taş Güllesi büyüleri olacaktı. Muhtemelen çoğunlukla geriye doğru hareket etmek isteyecektim. Düzenli bir bombardıman sürdürürken, Bataklık ve Yoğun Sis gibi büyülerle Orsted’i yavaşlatabilirdim. Ve en nihayetinde bir hata yaparsa, bundan faydalanmaya hazır olacaktım.

Kulağa yeterince basit geliyordu. Basit olması iyiydi.

Sonunda bodrumun mührünü kaldırdım ve sunakımda yaklaşan savaşta zafer kazanmak için dua ettim.

O hastalıklı fareyi öldürmemin üzerinden iki ay geçmişti. Gelecekteki halimin sözlerine güvenilecek olursa, Taşlaşma Sendromu’na yol açan virüs ya da mikrop çoktan ölmüş olmalıydı. Yine de Roxy’den şimdilik bodruma girmemesini rica ettim ve giren herkesin hemen ardından ellerini yıkamasını ve ağzını çalkalamasını şart koştum. Bu her şeyden çok kendi içimin rahat etmesi içindi.

Hazır buraya inmişken, etrafa biraz göz atıp Orsted’e karşı işime yarayabilecek bir şeyler bulabilir miyim diye bakmaya karar verdim.

Bodrumdaki Büyülü Eşyalar çoğunlukla çer çöp türündendi. İki ay önce yaptığım Buz Süpernovası ile tamamen donmuşlardı ama görünüşe göre bu durum onlara zarar vermemişti. Hepsi eskisi gibi çalışıyor gibiydi. Çıkarmaya çalıştığınızda kafanıza su sıçratan bir şapka; taktığınızda önündeki mücevher fener gibi parıldayan bir kask; açtığınızda duman bulutları püskürten küçük bir kutu; bir şeyi saplamaya çalıştığınızda bıçağı kauçuğa dönüşen bir kısa kılıç; her adım attığınızda etrafa kötü bir koku yayan bir çift ayakkabı… vesaire, vesaire.

Ne olur ne olmaz diye onları depoya fırlatmıştım ama bir tür sokak gösterisi dekoru olmaktan başka ne işe yarayabileceklerini kestiremiyordum. En azından belki şu küçük kutu bir sis perdesi sağlayabilirdi. Teorik olarak. Orsted’in tüm teçhizatını bir şekilde bu aptal şeylerle değiştirebilmek harika olurdu ama bunu nasıl becerebileceğimi hiç göremiyordum. Hem muhtemelen onları hemen çıkarıp atardı.

Yine de rastgele birkaçını yanıma aldım. Nelerin işe yarayacağı hiç belli olmazdı.

Bodrumdan çıkmadan önce sunağıma dönüp zafer için içimden bir dua daha ettim.

Gerçekten önemli şeyler için iki kez istemek her zaman en iyisidir.

Tüm hazırlıklarım bir bir tamamlanıyordu. Yine de zihnimin bir köşesindeki o bitmek bilmeyen endişe hissi hiçbir zaman tamamen kaybolmadı. Bir an olsun bile.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 4 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla