Mushoku-Tensei Cilt 15 – Bölüm 5 / Uzaktan Gelen Bir Mektup

Uzaktan Gelen Bir Mektup

Kuzey Toprakları’nın en batısında yer alan KILIÇ TAPINAĞI, havanın coşkulu savaş çığlıkları ve tahta kılıç şakırtılarıyla çınladığı bir yerdi. Sokakta yanından geçtiğiniz insanların çoğu dövüş sanatları üniforması ya da benzeri şeyler giyer, ellerinde antrenman kılıçları ve el havluları taşırdı. Arada sırada kılıç ustası kıyafetleri içinde bir ziyaretçi görebilirdiniz fakat uzun süre kalmayı seçenler genellikle özellikle antrenman için tasarlanmış giysileri tercih ederdi.

Bu küçük kasabanın en arkasında, büyük bir antrenman salonuna çıkan engin, karlı bir arazi uzanıyordu. Bugün, kılıç ustası kıyafetleri içinde bir kadın o arazide, salonun girişinin yakınlarında dikiliyordu. Hafif gömleği ve siyah pantolonunun hareket kabiliyeti düşünülerek seçildiği belliydi. Bunların üzerine, Kılıç Tanrısı Stili’nin Kılıç Azizlerine bahşedilen geleneksel cübbeyi giymişti. Belinde iki kılıç vardı; uzaktan bile bakıldığında ikisinden uzun olanının gerçek bir ustanın elinden çıktığı anlaşılabiliyordu.

Sadece silahının kalitesinden bile Kılıç Tanrısı Stili’nin üst düzey bir öğrencisi olduğu açıkça belliydi —aslına bakılırsa, Kılıç Kralı rütbesine ulaşabilmiş az sayıdaki kişiden biriydi. Uzun, parlak kızıl saçlarıyla birleşen heybetli görünüşü bir aslanı andırıyordu. Yolda onu gören on kişiden dokuzu, içgüdüsel olarak hemen yolundan çekilirdi.

O, Vahşi Kılıç Kralı’ydı ve adı Eris Greyrat’tı.

Şu anda ise hafif endişeli bir ifadeyle üzerindeki heybetli kıyafete bakıyordu.

“Hey, Nina… iyi göründüğüme emin misin?”

“Evet, evet. Gayet iyisin. Gerçekten çok etkileyici görünüyorsun, yemin ederim.”

Kızıl yeleli bu aslanın karşısında, koyu mavi saçlarını arkada düzgünce toplamış, dövüş sanatları giysisi içinde genç bir kadın duruyordu. Adı Nina Falion’du ve ses tonundan anlaşıldığı kadarıyla rakibinden hafifçe bıkmaya başlamıştı.

“Gerçekten Eris, kıyafetin mükemmel. Tam bir Kılıç Kralı gibi görünüyorsun.”

“Ama Rudeus eskiden fırfırlı kıyafetlerimi daha çok beğendiğini söylerdi.”

“Öf, sabır ya…”

Nina dertli bir iç çekti, ardından konuşmayı sürdürmek için elinden geleni yaptı.

“Eris, erkek arkadaşının seni ne giyerken görmek istediğini tam olarak nereden bilmemi bekliyorsun ki?”

“Ah. Evet, doğru ya, bilemezsin tabii…”

“Bana öyle acır gibi bakmayı keser misin lütfen? Biliyorsun, Gino ile ben… Öf, neyse, boş ver onu!”

Nina başını kararlı bir şekilde iki yana sallayıp parmağını havaya dikti.

“Bak, hem burada öyle süslü püslü kıyafetler bulamazsın ki zaten. Nerede olduğumuzun farkındasın, değil mi? Gerçekten fırfırlı bir şeyler istiyorsan şehre gittiğinde satın alırsın artık.”

“Ha, doğru aslında,” dedi Eris hafifçe başıyla onaylayarak.

Dışarıdan bakıldığında konu kapanmış gibi görünüyordu. Ama bugün tam olarak bu konuşmayı beşinci kez yapıyorlardı.

“Hem şu an neden kıyafetine bu kadar kafayı taktın anlamıyorum. Ne kadar hızlı gidersen git, Sharia’ya ulaşman yollarda koca bir ayı bulacak.”

“…”

“Kıyafetlerden ziyade, onunla karşılaştığında temiz ve derli toplu görünmeye kafa yorsan daha iyi edersin. Banyo yaptığına, saçını taradığına ve biraz parfüm sıktığına emin ol… Şey, erkeklerin kokan kadınlardan hoşlanmadığını biliyorsun, değil mi?”

“Rudeus hoşlanıyor. Sırılsıklam terlediğimde bile hiç rahatsız oluyor gibi görünmezdi.”

“Şey, seni çekici buluyorsa anlayışlı olmak zorundaydı sanırım…”

“Hatta birkaç kez onu terli eski iç çamaşırlarımı koklarken yakaladım. Bayağı da keyif alıyor gibiydi.”

“Ne?! Adamın teki sapıkmış!”

Eris bu laf üzerine hafifçe kaşlarını çattı. “Rudeus sapık değil. Sadece birazcık… yaramaz.”

“Senin ter kokunla tahrik oluyormuş Eris! Sapıklığın tam tanımı bu işte!”

“…”

Eris burnunu koltuk altına yaklaştırıp deneme babında birkaç kez kokladı. Kıyafetleri yeniydi, yolculuk hazırlığı için de banyo yapmıştı. Burnuna gelen tek şey hafif bir sabun kokusuydu.

“O sapık değil.”

“…Peki, sen öyle diyorsan. Kusura bakma, galiba biraz fazla ileri gittim.”

İkisi bir süre sessizliğe büründü. Sessiz ve karlı arazide esen soğuk rüzgâr, arada sırada saçlarını dalgalandırıyordu.

“Ghislaine de bayağı gecikti,” diye mırıldandı Eris.

“Öğrenciler kimin seninle geleceği konusunda kavga ediyor olabilir.”

Eris belirsizce başını salladı. “Evet, belki de.”

“…Biliyor musun Eris, zaman zaman erkek arkadaşın hakkında birkaç dedikodu duyuyorum.”

“Ne tür dedikodular?”

“Rudeus Greyrat’ın kendi gözlerini yerinden fırlatabildiğini söylüyorlar.”

“Buna hiç şaşırmam!”

“Bir de, güya düz göğüslü kızlardan hoşlanıyormuş.”

Nina bu sözleri söylerken gözü Eris’e kaydı. Eris de şöyle bir kendine baktı. Bir kadın kılıç ustası için ‘dolgun’ lafını duymak pek alışıldık değildi ama onun durumunda cuk oturuyordu.

“…Bu bir sorun teşkil etmez.”

Sesi yeterince kendinden emin çıkıyordu ama Eris’in yüzü az öncekine kıyasla biraz solmuş görünüyordu.

“Bakalım, başka ne vardı? Efsanevi bir zindanı fethettiğini, ölümsüz bir İblis Kralı’nı yok ettiğini ve Yedi Büyük Güç’ten birine karşı başa baş mücadele ettiğini söylüyorlar.”

“Ciddi misin? İşte Rudeus diye buna derim! Zaten daha azını beklemezdim.”

Yanaklarına anında renk gelmişti. Hatta biraz kızarmış gibiydi. Rudeus’un tıpkı kendisi gibi güçlenmek için var gücüyle çalıştığını bilmek onu mutlu etmişti.

“Adam canavar gibi güçlü, bunu kabul etmeliyim. Normalde tüm bu anlatılanların tek bir kelimesine bile inanmazdım.”

Eris gururla göğsünü kabarttı ve memnuniyetle hafifçe burnunu çekti. “Biliyorum! O harikadır!”

“Yine de ortalıkta dolaşan… pek hoş olmayan bazı dedikodular da var.”

“Ne gibi?”

“İki günde bir yanında başka bir kadınla kasıla kasıla gezen namlı bir çapkın olduğu söyleniyor mesela.”

Bu sözler üzerine Eris’in yüzündeki tebessüm bir anda donup kaldı.

“Ha, bir de istediği her şeyi elde etmek için gücünü kötüye kullanıyormuş…”

“…”

“Bak Eris, bu sadece bir ihtimal.” Nina durakladı, ardından çok kısık bir sesle devam etti. “Ama belki de seni tamamen unutmuştur?”

Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz Nina’nın sol eli yüzünü siper etmek için hızla yukarı kalktı. Saniyenin kesirinde Eris’in yumruğu avucuna güm diye indi.

“…”

Yumruğu durdurmayı başarmış olsa da Nina, Eris’in bakışlarındaki öfkeye dayanacak güçte değildi. Gözlerini kaçırarak cılız bir sesle mırıldandı.

“Alt tarafı bir dedikodu işte.”

Eris yumruğunu geri çekip kollarını kavuşturdu. Bacaklarını iki yana açıp göğsünü kabarttı, ağzını büzerek yüzünü somurtkan bir tavırla başka tarafa çevirdi.

“…”

“A, bak. Ghislaine sonunda geldi.”

Eris’in baktığı yönden dört at yavaşça yaklaşıyordu. Atların başında Canavar ırkından bir kadın vardı. Bu kişi Kılıç Kralı Ghislaine Dedoldia’ydı. Şimdilerde kırk yaşına yaklaşmış olması gerekse de vücudu her zamanki gibi çevik ve kaslıydı.

Ghislaine atlardan ikisinin dizginlerini tutuyordu. Hemen arkasında diğer ikisini çeken genç ve güzel bir kadın vardı. Üzerinde sade yolcu kıyafetleri olsa da uzun ipeksi saçları ve biçimli yüzü, gören herkesi büyülemeye fazlasıyla yeterdi. Bu kişi Su Kralı Isolde Cluel’du. Çektiği atlardan birinin tepesinde ise bizzat Su Tanrısı Reida Lia kurulmuş oturuyordu.

“Beklettiğim için kusura bakmayın.” Ghislaine, eşyalarla yüklü bir atın dizginlerini Eris’e uzattı. “Yine mi kavga ediyordunuz?”

“Nina’nın suçuydu,” diye karşılık verdi Eris, somurtarak. Nina ise sadece omuz silkti.

“Anlıyorum,” diye mırıldandı Ghislaine, yüzünden eğlenen bir tebessüm geçerken.

“Pek şanlı bir uğurlama olmadı,” diye bir ses yükseldi yukarıdan. “Gall yataktan kalkmaya bile tenezzül etmedi mi?”

Attaki yaşlı kadın—bu heybetli grubun hiç şüphesiz en ürkütücü kişisi—aksi bir ifadeyle arkasındaki salona bakıyordu.

“Bunun altında bir şey aramanıza gerek yok Reida Usta. Kılıç Tanrısı’nın bünyesi biraz zayıf, korkarım.”

“Ne yani, dün geceden akşamdan kalma olduğunu mu düşünüyorsun? İlahi… Bu yaştaki bir adam sınırlarını bilmeli… Biliyor musun Nina, bu altın değerinde bir fırsat olabilir. Neden gidip ona bir düello teklif etmiyorsun?”

Yaşlı kadının takılması karşısında Nina mahcup bir şekilde gülümsedi. “Bunu pas geçsem iyi olacak. Kılıç Tanrısı unvanını biraz daha centilmence bir yoldan almayı hedefliyorum.”

“Ayy, ne kadar da dürüst bir çocuksun böyle. Merak etme tatlım, o huysuz ihtiyarı çok geçmeden geride bırakırsın. Sen aynen böyle devam et! Ama benden söylemesi, merdivende senin altında kalanlara dikkat etsen iyi edersin.”

“Merdivendekilere mi? Her neyse, bana öğrettiğiniz her şeyden en iyi şekilde yararlanmak için elimden geleni yapacağım.” Nina saygıyla Reida’ya başını eğdi, ardından Isolde’ye döndü. “İkinizin bundan sonra nereye gideceğini sorabilir miyim? Bir yere kadar Eris’le birlikte seyahat edeceksiniz, değil mi?”

“Doğru,” diye yanıt verdi Isolde. “Asura Krallığı’na dönüyoruz. Kraliyet sarayında kılıç eğitmeni olarak görev yapmam için davet aldım.”

“Anlıyorum. Siz yokken buralar biraz yalnız kalacak…”

Isolde, Nina’nın bu sözlerine nazikçe gülümsedi. “Yolun krallığa düşecek olursa beni mutlaka ziyaret et. Sana başkenti gezdireyim.”

“Yok, almayayım,” dedi Nina, mahcup bir tavırla burnunu kaşıyarak. “Benim gibi bir dağ köylüsü Asura’ya ayak basacak olsa, oradaki süslü şehirlilerin hepsi parmağıyla gösterip arkamdan güler kesin.”

Eris kibirle burun kıvırdı. “Hmph. Bize gülen olursa ikiye böleriz, olur biter.”

Bu sözler her ne kadar ürkütücü olsa da Nina’ya karşılarındaki üç kişinin aslında kim olduğunu tam olarak hatırlattı ve kıkırdamaktan kendini alamadı. Bir Kılıç Kralı ya da Su Kralı bir yana, bir Kılıç Azizi’ne bile gülmek genelde pek akıl kârı sayılmazdı. Bunun için ya kendi çapında gerçekten korkusuz bir savaşçı olmanız gerekirdi ya da zır cahil bir zır deli.

“Pekala Eris. Yola koyulalım mı?”

“Evet! Gidelim!”

Isolde, Eris’in bu enerjik yanıtına gülümsedi ve atına sıçradı. Eris de onu takip ederek kendi atına öyle sert bindi ki hayvan hoşnutsuzlukla silkelendi. Eris atın boynuna hafifçe vurunca hayvan hızla yeniden sakinleşti.

“Sağlıcakla kalın,” diye seslendi Nina; gözlerinin dolduğunu fark edince kendisi de şaşırmıştı. Aklı, Eris’in buraya gelişinden bu yana geçen yıllara kaydı. İlk karşılaşmaları gerçekten korkunç geçmişti. Nina aşağılanmış, Eris de üst üste defalarca onu rezil etmişti. Fakat bu başarısızlıkların getirdiği hırs, Nina’yı kendini geliştirmeye zorlamıştı. Isolde geldiğinde ise onun nazik sözleri ve yerinde tavsiyeleri de büyük bir destek olmuştu. Onlar olmasaydı Nina hiç şüphesiz hâlâ Kılıç İmparatorları kalabalığının arasında yerinde sayıyor olurdu. Belki de Kılıç Kralları mertebesine asla yükselemeyecekti. Bir başka deyişle, onlara borçluy—

“Selam ahali! Size bir teslimat var! Şuraya bir imza atıverir misiniz?”

Nina’nın bu duygusal düşünceleri, neşeli ve dertsiz tasasız bir sesle bıçak gibi kesildi. Öfkesini bastırmaya çalışarak sesin geldiği yöne döndü.

Kalın bir kışlık palto giymiş, hafif şapşal görünüşlü bir adam yakındaki karların üzerinde duruyor, aldığı her nefeste ağzından beyaz buhar bulutları çıkarıyordu. Görünüşe göre karşısındaki kişilerin kim olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Onların cevap vermesini beklemeden elini çantasına daldırdı ve bir zarf çıkardı.

“Öf, sabır ya. Kimdenmiş?”

“Iıı… Şey, Bayan Eris Boreas Greyrat adına gönderilmiş gibi görünüyor.”

Eris bunu duyunca şüpheyle kaşlarını çattı. Ancak adamın bir sonraki sözleriyle gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Gönderen kişi Bay Rudeus Greyrat.”

“Rudeus mu?!”

Eris anında atından aşağı atladı ve adamın elindeki zarfı kap kaptı. Tam zarfı yırtıp açmak üzereydi ki adam aceleyle onu omzundan yakaladı.

“Hey, bir dakika bekle ama. Şuraya bir imza atman lazım, yoksa teslimat ücretimi ödemezler…”

“İyi be! Nereyi imzalıyorum?”

“Ha, doğru ya. Lütfen bir saniye bekleyin…”

Adam elini çantasına daldırıp bir kalem ile bir tür form çıkardı ve Eris’e uzattı. Eris birkaç saniye duraksadı, adının harflerini hatırlamaya çalıştığı her hâlinden belliydi, ardından zar zor okunabilen kargacık burgacık bir karalama döktürdü.

Adam bu karakterleri uzun uzun inceledi ve en sonunda Eris harflerini seçmeyi başardı.

“Pekala o zaman. Çok teşekkür ederim… Ah, keşke her iş böyle iyi kazandırsa…”

Makbuzu tekrar çantasına tıkıştıran adam neşeyle patikadan yukarı doğru koyuldu. Eris ise adama dönüp bakmadı bile, hemen zarfla ilgilenmeye başladı. Zarfı elleriyle yırtıp açmak üzereydi ki ön yüzünde, Rudeus’un el yazısı olduğu son derece açık olan ‘Bayan Eris Boreas Greyrat’ yazısını gördü.

Heh. Bayağı acele ediyor olmalı! Boreas soyadını yıllardır kullanmadım… Ah, dur bir dakika. Belki de bunu bilmiyordur?

Zarfı çevirip arkasında yazan isme baktı: “Rudeus Greyrat.” El yazısı hiç değişmemişti. Harfler özenle biçimlendirilmişti ama nedense her zaman biraz garip görünürdü. Çok eskiden, Rudeus ona okumayı öğretmeye çalışırken her gün saatlerce bu el yazısına bakıp dururdu. Bu hatıra yüzünü güldürdü.

Zarfı mümkün olduğunca korumak isteyen Eris, üst kısmını tırnaklarıyla açmaya karar verdi. İlk denemesi bir işe yaramadı. İkincisi de öyle. Üçüncü denemesinden sonra belindeki kılıçlardan birine uzandı. Mektubu havaya fırlatıp kınından kılıcını çekti.

“Ha!”

Kılıcı her nasılsa zarfı ikiye bölmek yerine en üst kısmından incecik bir şerit kesti. Eris aşağı düşen iki parçayı da yakaladı, küçük olanı bir kenara fırlattı ve sonunda mektubu dışarı çıkardı. Yüzünde hevesli bir ifadeyle okumaya başladı. Sonra okumaya devam etti. Okudukça heyecanlı ifadesi yerini hızla derin bir öfkeye bıraktı.

“Şey, Eris?” diye çekinerek sordu Nina. “Ne yazıyor orada?”

Eris cevap vermedi. Hâlâ elindeki kâğıt parçasına dik dik, öfkeyle bakıyordu.

“Eris? Dinliyor musun beni?”

“Kapa çeneni! Buradaki bazı kelimeleri çıkaramıyorum, oldu mu? Okumam biraz zaman alıyor işte!”

“Ha. Anladım…”

“Al sen oku, Nina!”

“Ne? Şey, ben de okuma bilmiyorum ki?”

“Ciddi misin?! Bu ileride başına çok büyük dert açacak, benden söylemesi!”

“Bana niye azarlar gibi ders veriyorsun ki? Sen de okuyamıyorsun işte!”

İkisi atışmaya başlayınca Isolde derin bir iç çekerek atından indi. “Sakin olun ikiniz de. Mektubu ben okurum.”

“Ha, tamam,” dedi Eris mektubu uzatarak. “Sağ ol.”

Isolde mektubu yavaş ve dikkatli bir şekilde okumaya başladı. Yüz ifadesi ilk başta sakindi fakat zaman geçtikçe çehresi gittikçe karardı. Okumayı bitirdiğinde ise öfke dolu bir sesle haykırdı.

“Bu adamın derdi ne böyle?!”

“Ha?” dedi Eris huzursuzca. “Ne oldu ki? Ne yazıyor?”

“Ah, Eris… Bütün bu yıllar boyunca onun için mi bu kadar sıkı antrenman yapıyordun? Zavallı kızım benim… Aziz Milis, sen bu kıza merhamet et…”

Isolde ellerini birleştirip bir anlığına göğe doğru yalvaran gözlerle baktı, ardından şefkat dolu gözlerle Eris’e döndü.

“Eris, bu adamı tamamen unutsan çok iyi edersin. Bunun yerine benimle Asura’ya gelmeye ne dersin? Kendini böyle bir alçağa heba etmen ne büyük yazık olur.”

“Bana bak, şu mektupta ne yazdığını söyleyecek misin artık?!” diye tısladı Eris, belindeki kılıçlara uzanarak. “Seni ikiye biçmemi mi istiyorsun?!”

“Pekala o zaman. Dinle öyleyse.”

Isolde boğazını temizleyip haklı bir öfkeyle çınlayan bir sesle mektubu okumaya başladı.

“Sevgili Bayan Eris—”

“Epey zaman oldu, değil mi? Ben Rudeus Greyrat.”

“Yollarımızın ayrılmasının üzerinden bir şekilde beş yıl geçmiş gibi görünüyor.”

“Beni hâlâ hatırlıyor musun? Umarım hatırlıyorsundur. Ben seni de birlikte geçirdiğimiz o zamanları da kesinlikle unutmadım.”

“Birlikte geçirdiğimiz ilk gecede, sonsuza dek yanında kalacağıma dair kendime yemin etmiştim. Ömrümün geri kalanında senin yanında durmaya, hayatın karşına çıkaracağı her şeyde sana destek olmaya tamamen kararlıydım.”

“Fakat sabah uyandığımda kendimi yatakta yapayalnız buldum. Sen çoktan gitmiştin.”

“Ortadan kayboluşunla yıkılmış bir hâlde derin bir depresyona sürüklendim. Hayatımın sonraki üç yılı acı ve yalnızlıkla geçti. Yaptığım hiçbir şey anlamlı gelmiyordu. Sanki yoğun bir sisin içinde kaybolmuş gibiydim.”

“Elbette artık tüm bunlardan dolayı seni suçlamıyorum. Ancak en azından o zamanlar ne kadar perişan hâlde olduğumu anlayabileceğini umuyorum. Bu mektubu sana yazma sebebime gelirsek, şey… diyelim ki son zamanlarda belli biri bana senden bahsetti.”

“Şimdiye kadar beni dünyayı tek başına gezmek için terk ettiğine ikna olmuştum. Fakat bu kişi, senin duygularını tamamen yanlış anladığımı—beni önemsemekten ya da düşünmekten asla vazgeçmediğini iddia etti.”

“Şu an iki karım var.”

“İkisi de beni ezip geçebilecek anlarda çaresizliğimden çekip çıkardı. Yaptıklarını yanlış anlamış olabilirim ama bu durum yaşadığım acıyı daha az gerçek kılmadı. En çok ihtiyaç duyduğum zamanlarda yanımda onlar vardı.”

“Yine de, kalbinin hâlâ değişmediği doğruysa—benimle yeniden bir araya gelmeyi ve hayatını benimle geçirmeyi gerçekten istiyorsan—duygularını kabul etmeye hazırım. Mevcut iki karımı bırakmaya hiç niyetim yok, bu yüzden üçüncü karım olursun.”

“Bu teklifi kabul edilemez, hatta öfke verici bulabileceğini anlıyorum. Eğer öyleyse, beni gönlünce yumruklamaya sonuna kadar hakkın var. Yine de iki üç sağlam darbeyle beni bağışlarsan minnettar olurum.”

“Elbette umudum işin o raddeye varmaması yönünde. Aileme katılmak istemesen bile, en azından iyi iki dost olabileceğimizi umuyorum.”

“Saygılarımla,”

“Rudeus Greyrat.”

“…”

Eris hiçbir şey söylemiyordu. Kıpırdamıyordu da. Dışarıdan bakıldığında adeta taşa dönmüştü.

Isolde ona şöyle bir baktı ve vakit kaybetmeden az önceki nutkuna kaldığı yerden devam etti. “İşte böyle. Çok korkunç değil mi? İki karısının olması yetmezmiş gibi bir de pişkin pişkin seni üçüncü yapmayı teklif ediyor! Adamın kadınlara en ufak bir saygısı bile yok!”

“Bilmiyorum,” dedi Nina, düşünceli bir kaş çatışla mektuba bakarak. “Düşünceli olmaya bayağı çabalıyormuş gibi geldi ama…”

“Düşünceli mi?! Yıllar sonra ona yazdığı ilk mektup bu ve ‘seni seviyorum’ deme zahmetine bile katlanmamış! Onu nikahına alarak lütufta bulunacağını falan sanıyor herhalde! Yok, kusura bakma. Ben bu Rudeus Greyrat’tan tek bir zerre bile hazfetmedim!”

“Bak, Eris’in onu terk ettiğini sanıyordu, değil mi? Üstelik tam üç yıl boyunca bunun için karalar bağlamış! Böyle çekip gittiği için suç biraz da Eris’te değil mi?”

“Aman, lütfen! Eris kendini suçlu hissetsin diye muhtemelen hepsini uydurdu. Onu sırf fiziği güzel usta bir kılıç kullanıcısı olduğu için istiyor!”

“Iııı… Bundan pek emin değilim. Sırf seksi bir koruman olsun diye Eris’i yanında tutma riskini gerçekten göze alır mıydın…?”

Nina konuyu ciddiyetle tartıyordu. Isolde öfkeden küplere binmiş cıyaklıyordu. Eris ise kollarını kavuşturmuş hâlde gökyüzüne dikmişti gözlerini; bakışları artık hiçbir şeyi görmüyordu. Tepesindeki gökyüzü maviydi fakat zihni bembeyaz bir boşluktan ibaretti.

“Hm? A, burada bir kâğıt parçası daha var…”

Isolde mektubun tamamını henüz okumadığını işte o an fark etti. Son kâğıt parçasını eline alıp okumaya koyuldu.

“Bakalım… Öhöm.”

“Dipnot:

Bu satırları yazarken Ejderha Tanrısı Orsted ile ölümüne dövüşmeye hazırlanıyorum. Kazanıp kazanamayacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu mektup eline ulaştığında hayatta bile olmayabilirim. Ama olur da canlı dönmeyi başarırsam, oturup her şeyi konuşalım.”

Bu sözleri okumayı bitirdiğinde Isolde’nin yüzü gözle görülür şekilde kaskatı kesilmişti. Aynı şey Nina için de geçerliydi; yüzünde korku ve dehşetli bir hayranlık okunuyordu. Doğrudan Ejderha Tanrısı’nın kendisine meydan okuma fikri bile omurgasını buz kestirmeye yetmişti.

Fakat sadece ama sadece Eris’in yüzünde geniş bir sırıtış vardı. Gözleri yeniden canlanmıştı; tutku ve kararlılıkla alev alev yanıyordu.

“Pekala!” diye haykırdı atının üzerine geri sıçrayarak. “Zamanında yetişmek istiyorsak acele etmeliyiz! Hadi hareket edelim, Ghislaine!”

Öylece atını mahmuzlayıp harekete geçirdi. At, bastığı karları havaya savurarak ovada ileriye doğru dörtnala koşmaya başladı; Ghislaine de kendi atını hızla onun peşinden sürdü. Mektubu getiren ulağı bir kenara savuracak kadar hızla geçip gittiler ve birkaç saniye içinde uzaklarda gözden kayboldular.

Nina ve Isolde ise gözlerini bile kırpamayacak kadar şaşkına dönmüş bir hâlde arkalarından bakakaldı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 3 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
6 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla