Mushoku-Tensei Cilt 15 – Bölüm 4 / Nanahoshi’nin Hipotezi

Nanahoshi’nin Hipotezi

“İNSAN-TANRI’YA KARŞI ÇIKMADAN ONDAN ŞÜPHE ET.”

Gelecekteki benliğimin söylediği sözler bunlardı.

Şurası kesin ki, İnsan-Tanrı’nın söylediklerinin birçoğu bana şüpheli gelmişti—özellikle de Orsted’in dünyayı yok etmek istediği ya da o ölürse dünyanın yıkılacağı hakkındaki kısım. Gerçeğin nerede bittiğini ve yalanların nerede başladığını bilmemin hiçbir yolu yoktu. Bana karşı tamamen dürüst olmadığını söylemek yanlış olmazdı.

Yine de yanlış olmasını istediğim kısımların yalan olduğunu varsayamazdım. Yanlış sonuçlara varırsam, bu ileride dönüp dolaşıp beni vurabilirdi. En azından İnsan-Tanrı’nın rahatsızlığının gerçek olduğu hissine kapılmıştım. Gelecekteki benliğimin müdahalesi onu tamamen gafil avlamış gibi görünüyordu.

Yine de… bu durum beni düşman olarak sınıflandırmasına tehlikeli derecede yaklaştırmıştı. Bu noktada bana söylediğini yapmaktan başka pek bir seçeneğim yoktu. İnsan-Tanrı’ya karşı çıkmak burada bir seçenek bile değildi. Tamamen güvende olduğu bir yerden bana her türlü saldırıyı başlatabilirdi. Bu koşullar altında, önem verdiğim herkesi korumamın imkânı yoktu.

O halde onun piyonu olmak daha iyiydi.

Heriften nefret ediyordum ve verdiği sözlere en ufak bir güvenim yoktu. Ama bizi net bir nedenden dolayı hedef alıyordu ve artık tehlikede olmadığında bizi rahat bırakma ihtimali vardı.

İnsan-Tanrı bana Orsted’i öldürmemi emretmişti. Ayrıntıları bir kenara bırakırsak, soyumdan gelenlerin Ejderha Tanrısı ile güçlerini birleştirip onu öldüreceğine dair anlatısı bana görece makul gelmişti. Orsted ya da ben öldüğüm sürece amacına ulaşmış olacaktı. Tek çıkış yolumuz buydu.

Ailemi korumak zorundaydım. Onların ölmesini isteyen İnsan-Tanrı’ydı ama ona ulaşmamın hiçbir yolu yoktu. O büyük beyaz boşluğunda oturup üzerimize bitmek bilmeyen tehlikeler yağdırabilirdi.

Orsted ise bu dünyada bir yerlerde varlığını sürdürüyordu. Onu öldürebileceğimi hayal etmek zordu elbette; dürüst olmak gerekirse denemek bile istemiyordum. Ama İnsan-Tanrı’nın söylediklerine bakılırsa, en azından işe yarama şansı vardı.

Öyle ya da böyle, burada yanlış seçim yaptım diye kimsenin öldüğünü görmek istemiyordum.

İnsan-Tanrı ile karşılaşmamın ertesi günü, Sylphie ile birlikte Macera Loncası’na uğradım ve Eris’e mektubumu postaladım.

Bu işi hallettikten sonra, ikimiz doğruca Perugius’un yüzen kalesine yöneldik. Girişte yollarımızı ayırdık ve ben de Nanahoshi’nin odasına doğru ilerledim.

Orsted’i öldürmem söylendikten sonra, tavsiye ve yardım almak için kime başvurabileceğimi düşünmek adına biraz zaman ayırmıştım. Aklıma gelen ilk kişi o olmuştu.

Bu muhtemelen gelecekteki benliğimin “Nanahoshi’ye danış.” sözleriyle de ilgiliydi. Ama aynı zamanda o adamı nerede bulabileceğimi bilebileceği yönünde bir his vardı içimde.

Elbette, eninde sonunda bu durumu Sylphie ve Roxy ile konuşmam gerekecekti… ama onlara bunu nasıl açıklayacağımı iyice düşünmek istiyordum. Bunların hiçbirinin taşımaları gereken bir yük olmadığını anlamalarına ihtiyacım vardı.

Dürüst olmak gerekirse, bunu nasıl başaracağımdan pek emin değildim.

“Selam.”

“Ooh? Vay canına, beklediğimden daha erken döndün.”

Son konuşmamızın üzerinden birkaç gün geçmişti ama Nanahoshi henüz tam anlamıyla toparlanamamıştı. Şimdilik hâlâ yatağa bağımlıydı ama yanaklarında eskisine kıyasla biraz daha renk vardı.

Masasının üzerine çeşitli meyvelerden oluşan bir sepet koyarak, “Al bakalım Nanahoshi,” dedim. “Küçük bir geçmiş olsun hediyesi.”

“Teşekkürler. Güzel görünüyorlar.”

Yılın bu zamanında yerel pazarda taze meyve ucuza bulunmazdı ama ben de ondan yardım istemek üzereydim. İlişkimiz ne kadar resmi veya iş odaklı olursa olsun, nezaketimi korumaktan zarar gelmezdi.

“… Bugün oldukça ciddi görünüyorsun, söylemeliyim. Bir şey mi oldu?” Nanahoshi gözlerindeki endişeyle beni süzüyordu.

O kadar belli oluyor muydu? Şey, muhtemelen. Şu anda yüzümün onununkinden bile daha solgun olduğuna bahse girebilirdim. “Lafı dolandırmayacağım. Bana olan borcunu tahsil etmek istiyorum.”

“Tamam. Benden ne istiyorsun?”

“Önce ne olduğunu anlatayım. Bilesin ki oldukça çılgınca bir hikâye. Ama söz veriyorum, hepsi gerçek.”

“Pekâlâ.”

Gelecekteki benliğimin ziyaretini ona yavaşça, dikkatle anlattım. Bana anlattıklarının üzerinden geçtim ve günlükte geleceğe dair gördüklerimi özetledim. Sonra İnsan-Tanrı’nın ziyaretine, bariz rahatsızlığına ve soyumdan gelenlerin onu öldürmek için Orsted ile güçlerini birleştireceği iddiasına geçtim. Son olarak da bana Orsted’i öldürmemi emrettiğini söyledim.

Başka bir deyişle, ona her şeyi anlattım. Hiçbir şeyi dışarıda bırakmamıştım.

“…

Anlatacaklarım bittiğinde Nanahoshi parmaklarını alnına koyarak bir süre sessizce oturdu.

“Kusura bakma, tüm bunları sindirmek için bir dakikaya ihtiyacım var… Zaman yolculuğu mu? Ciddi misin?”

“Evet. Gelecekten geldiğini söyledi.”

“Bunun somut bir kanıtı var mı?”

“Günlüğün her yerinde Japonca notlar vardı. Ayrıca önceki hayatımdaki adımı biliyordu.”

“Sahi, neydi?”

“Söylemek istemiyorum.”

“Ah. Sen bilirsin… Her halükarda, bu adamın doğruyu söylediğinden emin misin?”

“… Ne hakkında?”

“En başta kimliği hakkında. Zaman yolcusu olsa bile, belki de sadece senin taklidini yapıyordu.”

“Günlüğü daha yeni oluşturduğum günlükle birebir aynıydı ve ilk girdisi de tam olarak o gün yazmayı planladığım şeydi.”

“Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. Sen uyurken gerçek günlüğü kopyalamış olabilir.”

Haksız sayılmazdı ama bu bizi hiçbir yere götürmeyecekti. “… Yine de, ne söylenirse söylensin onun tam da iddia ettiği kişi olduğunu düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Elbette İnsan-Tanrı’nın bu rol için inanılır bulacağın birini seçmiş olması da muhtemel.”

“Yani… ne yani? Günlüğün de tamamen uydurma olduğunu mu düşünüyorsun? Ve o rüyada sadece sinirlenmiş gibi mi davranıyordu?”

“O kadar ileri gitmezdim. Sadece İnsan-Tanrı’nın gerçekten güvenilir olduğunu düşünüp düşünmediğini merak ediyorum.”

“Kesinlikle hayır.”

“Yine de onun emirlerine uymayı planlıyorsun.”

“Başka ne seçeneğim var ki Nanahoshi?”

Nanahoshi sessizce iç çekti. Ve ardından, gözlerinde kabullenişe benzer bir ifadeyle, konuşmayı biraz daha farklı bir yöne çekti.

“Dürüst olmak gerekirse Rudeus, İnsan-Tanrı hakkında biraz şeyi doğrudan Orsted’in kendisinden duymuştum.”

“… Gerçekten mi?”

“Evet. Seni neredeyse öldürdükten hemen sonraydı.”

“Ah. Doğru ya…”

“Detay vermedi ama neye mal olursa olsun İnsan-Tanrı’yı öldüreceğini söyledi. Ayrıca bunun şu an için mümkün olmadığını da belirtti…”

Demek Orsted gerçekten İnsan-Tanrı’nın peşindeydi ve onu henüz öldürebilecek durumda olmadığını biliyordu. Soyumdan gelenlerin doğmasını mı bekliyordu? Yoksa beşinci ve son Ejderha Generali’nin ortaya çıkmasını mı? Her iki durumda da İnsan-Tanrı iş işten geçmeden onu durdurmak istiyordu. Her şey yeterince tutarlı görünüyordu.

Bu konu üzerinde düşündükçe İnsan-Tanrı’nın söyledikleri kulağa daha da makul geliyordu. Gerçekten ayaküstü bu kadar ikna edici yalanlar uydurmuş olabilir miydi? O kadar öfkesine rağmen mi? Her şeyi önceden planlamış ve öfkesini sadece taklit etmiş olması da mümkündü. Ama iddialarının hangilerinin yalan olduğunu kendi başıma çözebileceğimi hiç sanmıyordum.

Yine de asıl hedeflerinin ne olduğunun gerçekten bir önemi var mıydı? Şu an için yoktu. Benim için yoktu.

“Her neyse,” diye devam etti Nanahoshi, “neden bu meseleyle bana geliyorsun? İlk başta danışman gereken başka insanlar yok muydu? Sana yardım etmek için yapabileceğim pek bir şey yok sanki…”

“… Gelecekteki benliğim sana danışmamı söyledi.”

“Anlıyorum… Benim hakkımda tam olarak ne söyledi?”

Söyleyecek söz bulamadım. Bu soruyu gerçekten cevaplamalı mıydım? Araştırmasında son anda başarısız olabileceğini ve umutsuzluğa kapılacağını ona söylemeli miydim? Günlükte spesifik bir ayrıntı yoktu ve gelecekteki benliğim de en iyi ihtimalle muğlak konuşmuştu…

Yine de dürüst olmak belki daha iyiydi. Araştırmasının başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu bilirse, bu sonuca önceden kendini hazırlayabilir ve bundan kaçınmanın yollarını arayabilirdi.

“Şey… araştırmanın tam da son aşamasında büyük ihtimalle… başarısız olacağını söyledi.”

Nanahoshi’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bir an sonra dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve başını iki yana salladı. “Sorduğum şey bu değildi. Neden bana danışman gerektiğini açıklayıp açıklamadığını öğrenmek istemiştim.”

“Şey, yani… Sanırım bir noktada ölmüşsün, bu yüzden sana soramamış… ama Orsted’i nerede bulabileceğimi bilebileceğini düşünmüş. Ayrıca senin her şeyi derinlemesine düşünmeye çok daha fazla zaman ayırdığını, bu yüzden başka bir plan akıl edebileceğini söyledi…”

“Her şeyi mi? Ne gibi?”

“Bilmeyebilirim… İnsan-Tanrı’nın gerçek hedeflerini falan herhalde?”

Düşününce, bunu zaten aşağı yukarı kafamda oturtmuştum. Dünya barışı hakkındaki zırvalıklar muhtemelen kocaman bir yalandı ama kendi ölümünü engellemeye çalıştığına inanabilirdim. Elbette bunun da karmaşık başka bir yalandan ibaret olma ihtimali vardı.

“… Şu günlüğüne bir göz atmamın senin için bir sakıncası var mı?”

“Tabii ki.”

Hırpalanmış eski kitabı ona uzattım. Nanahoshi ilk birkaç sayfayı çevirdi ve yüzünü buruşturdu. “Bunu bitirmek biraz zaman alacak. Bir kere el yazın berbat…”

“Evet. Hepsini okumam iki günümü aldı.”

“Pekâlâ. O zaman bunu bana bir günlüğüne ödünç verebilir misin?”

“Bu kadar çabuk bitirebileceğini mi düşünüyorsun?”

“Hızlı okurum. Bu akşama kadar bitirmiş olurum.”

Ona daha önemli kısımları gösterme isteğiyle dolup taşıyordum ama daha az önemli girdilerde hayati bir şey yakalama ihtimali vardı. Muhtemelen sabırlı olmak daha iyiydi.

“Peki o zaman. Ben gidip biraz dinleneyim. Son zamanlarda pek uyuyamadım.”

“Pekâlâ. Bu akşam ilerleyen saatlerde ya da ne zaman hazır olursan tekrar gel.”

“Teşekkürler, Nanahoshi.”

Ayağa kalkıp Nanahoshi’nin odasından çıktım. Dışarı adım atar atmaz omuzlarımdan büyük bir yükün kalktığını hissettim. Gerçek anlamda bir rahatlama yaşıyordum.

Bu biraz garip gelmişti. Nanahoshi’ye bu kadar derin bir güven mi duyuyordum?

Hayır, tam olarak öyle değildi. O, Sylphie’ye ya da Roxy’ye bile anlatamadığım şeyler de dâhil olmak üzere, her şeyi konuşabildiğim tek kişiydi. Acı verici, çirkin gerçekleri ondan saklama gereği duyacak kadar ona karşı derin hisler beslemiyordum. Belki de bunun gibi sorunlarda yardım için ona başvurabilmemi sağlayan şey buydu.

Bazen oldukça soğuk biri oluyordum, değil mi?

“…”

Koridorun penceresinden dışarı göz attığımda, Ariel, Zanoba, Cliff, Sylphie ve Perugius’un avluda bir şeyleri tartıştığını fark ettim. Luke arkalarında saygılı bir mesafede duruyordu. Sylphie kendini Ariel’in önüne konumlandırmış, başı dik bir şekilde doğrudan Perugius ile konuşuyordu. Buena Köyü’ndeki o utangaç, zorbalığa uğrayan küçük çocuk olduğuna inanmak zordu.

Yine de… Gelecekteki benliğime göre, Ariel Perugius’un desteğini almayı başaramayacak, Asura’ya döndüğünde de yenilgiye uğrayacaktı. Sylphie de ona eşlik edecek… ve hepsi ölecekti. Muhtemelen onlara yardım etmem gerekiyordu. Sylphie ile evlendiğimde bu ihtimali zaten kabullenmiştim.

Yine de her şeyin bir sırası vardı. Şu andaki en büyük önceliğim İnsan-Tanrı ile ilgilenmekti.

Birkaç saat uyuma umuduyla pencereden ayrılıp bana verilen odaya geri döndüm.

Uyandığımda Sylphie yanımda yatıyordu. Uyurken yüzü her zaman çok sevimli olurdu ve şu an benimkinden sadece birkaç santim uzaktaydı. Bu durum hemen kanımı kaynatmaya başladı.

Onunla birlikte yatağa girdiğimi hatırlamıyordum. Ben uyuduktan sonra bir noktada sessizce yanıma sokulmuş olmalıydı. Belki de beni uyandırmaya çalışmıştı. Belki de Perugius ile başa çıkma konusunda tavsiyemi almak istemişti. Müsait olamadığım için biraz suçlu hissediyordum.

Kolunu nazikçe belimden kaldırdım, başını okşadım ve yataktan çıktım.

“Mmm… Rudy… öp beni…”

Bu kız uykusunda bazen ne kadar tatlı şeyler söylüyordu. Normalde bu durum beni küçük bir akşam kaçamağı havasına sokardı. Ama şu anda zihnim hiç de hoş olmayan düşüncelerle fazlasıyla meşguldü. Dağılan saçlarımı ellerimle düzeltip olabildiğince sessiz bir şekilde odadan çıktım.

Koridordaki pencereler yıldızlarla dolu bir gökyüzünü gözler önüne seriyordu. Geceye kadar uyumuştum. Koridorda yürürken, bu yıldızların varlığının kozmik ölçekte bu evrenin eski evrenime benzeyip benzemediği anlamına gelip gelmediğini boş boş merak ettim.

“Bu saatte nereye gittiğinizi sorabilir miyim?”

“Gah!”

Ben bir köşeyi dönerken maskeli bir adam beni irkiltti. “… Şey, merhaba Arumanfi.”

“Emin olduğum üzere bildiğiniz gibi oldukça geç bir saat. Kendimi tekrarlayayım—bu saatte nereye gidiyorsunuz?”

“Nanahoshi’yi görmeye gidiyordum. Hâlâ uyanık mı?”

“Sanırım öyle. Kısa bir süre önce kâğıt ve kalem istedi.”

“Ah. Güzel. Teşekkürler…”

Kalbim normalden biraz daha hızlı çarparak yoluma devam ettim. Ruhlar hiç uyumaz mıydı, neydi? İnsan değillerdi, bu yüzden belki de uykuya ihtiyaçları yoktu. Güvenlik muhafızlarınızın günün yirmi dört saati aktif olması güzel şey olmalıydı.

Ah, bu bana bir şeyi hatırlattı… Bu kalede geçen her konuşmayı dinliyorlar, değil mi…?

Bu da muhtemelen Perugius’un bugün öğleden sonra Nanahoshi ile konuştuğum her şeyi zaten bildiği anlamına geliyordu. Benimle bunu konuşmak için uğramadığına göre, şimdilik bilerek bu işin dışında kaldığını varsaymam gerekiyordu.

Ama beni izleyen tek kişi de o değildi. İnsan-Tanrı da izliyor olmalıydı.

Gittikçe daha da huzursuz hissederek, sessiz koridorlardan geçip Nanahoshi’nin odasına doğru ilerledim. Kapısının kenarlarından ışık sızıyordu; demek ki hâlâ uyanıktı. Nezaket icabı içeri girmeden önce kapıyı çaldım.

“Kim o?”

“Benim, Rudeus.”

“Bu saatte mi uğruyorsun? Eşin yanlış anlayabilir, biliyorsun değil mi?”

“Bunun yerine yarın mı geleyim?”

“Hayır, sorun değil. Gir içeri.”

Kapıyı açıp içeri adım attım. Nanahoshi hâlâ yatakta yatıyordu ama etrafa kâğıt yaprakları saçılmıştı.

“Vay canına. Burası biraz dağılmış.”

“Şey, bazı şeyleri bir araya getirmeye çalışıyorum.”

“Bir şey çözebildin mi?” Yatağının başındaki sandalyeye oturup rastgele bir kâğıt parçasını elime alarak sordum.

“Emin değilim. Ama bu günlüğe ve bana daha önce anlattıklarına dayanarak bir hipotez ortaya atmayı başardım.”

“Ha?” “Nasıl bir hipotez?”

“Yıllardır kendi kendime sorup duruyorum; neden buraya, bu evrene, bu mekâna ve tam da bu zamana getirildim diye.”

Bunun konuştuğumuz konuyla ne ilgisi vardı ki? Bağlantıyı kuramamıştım. Ama onu dinlemekten zarar gelmezdi.

“İlk başta sadece benim olmadığımı varsaymıştım.” “Arkadaşımın da benimle birlikte buraya çekilmiş olması gerektiğini düşünmüştüm.”

“…”

Neden öyle bir varsayımda bulunduğunu sormalı mıydım?

Yine de ne düşündüğüne dair bir fikrim vardı. Önceki hayatımdan kalan son anılarımla ilgiliydi. Bir kamyonun altında kalmak üzere olan üç liseliyi kurtarma çabamda içlerinden birini kenara çekip kurtarmış, bu uğurda da canımdan olmuştum. Nanahoshi ve diğer arkadaşına çarpılmamıştı ama o yine de bu dünyaya nakledilmişti. Arkadaşının da burada olabileceğini neden düşündüğünü anlayabiliyordum. O anda birbirlerine çok yakın duruyorlardı.

“Fakat bu dünyayı ne kadar köşe bucak arasam da onu hiçbir yerde bulamadım.”

“Geldikten hemen sonra ölmüş olma ihtimali yok mu?”

“Bunu ben de düşündüm.” “Ama ben hayatta kalmışken o neden ölsün ki?”

Orsted’in yolculuklarına bu yüzden mi takılmıştı? Arkadaşını bulmayı mı umuyordu? Muhtemelen işin arkasında bundan daha fazlası vardı. “Evet, haklısın galiba.” “Bana da bir şey olmadı sonuçta.”

“Bundan emin misin?”

“Ha…?”

İşte şimdi beni tamamen kaybetmişti. Çocukken herhangi bir tehlike atlattığımı hatırlamıyordum. Buena Köyü’nde Paul ve Zenith benimle ilgileniyordu ve hayat genel olarak huzurluydu.

“Dinle.” “Bana gelecekteki halinin geçmişe iç organları eksik bir şekilde ulaştığını söylediğinde, benim de buraya gelecekten gelmiş olabileceğim aklıma yattı.”

“Bekle, ne?” “Yani daha önce bulunduğumuz evrenle burasının aynı yer olduğunu ve buranın sadece uzak geçmiş olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Hayır, öyle bir şey demiyorum.” “Üzgünüm, bunu nasıl açıklayacağımı tam bilmiyorum…” “Hmm.” “Metastaz Olayı’nın nedeninin henüz netleşmediğini hatırlıyorsun, değil mi?”

“O olay senin buraya gelişinin bir yan etkisi olarak gerçekleşmedi mi?”

“Doğru.” “Ama teorik olarak konuşursak, birini öylesine bir araziye ışınlamak böyle bir felakete yol açmamalıydı.”

Haklıydı elbette ama neticede farklı bir dünyadan getirilmişti. Bunun da bir payı olmalıydı, değil mi? “Bilemiyorum Nanahoshi.” “Gelecekteki halim zamanda geriye yolculuk ettiğinde böyle bir yan etki yaşanmadı.”

“Yaşandı ya.”

“Ne?” “Ciddi misin?”

“Hatırlarsan, adamın iç organlarının yarısı kayıptı.”

“Şey, evet…” “ama…” “bir dakika bekle…”

Organlarının, Metastaz Olayı sırasında o kadar insanın yok olduğu nedenden dolayı mı ‘kaybolduğunu’ ima ediyordu?

“Zamanda elli yıl geriye gitmek gelecekteki halinin mana rezervini tamamen tüketti.”

“Tam olarak tükenmedi aslında.” “Hâlâ birkaç büyü kullanabiliyordu.”

“Ama her kullandığında daha da zayıfladı, değil mi?” “İnanılmaz derecede güçlü bir büyücüydü ama yaralarını iyileştirmeye bile kalkışmadı.”

Nanahoshi, düşüncesini vurgulamak için hırpalanmış günlüğün kapağına hafifçe vurdu.

“Şimdi benim buraya yüz yıl gelecekten getirildiğimi farz edelim.” “Böyle bir şey muhtemelen senin sahip olduğunun en az iki katı kadar mana gerektirir.”

Nedense bundan son derece emin görünüyordu. Bana anlattığından biraz daha fazlasını bildiğine dair bir his vardı içimde.

“Zamanda elli yıl geriye gitmek bedeninin bir kısmına mal oldu.” “O organlar tam olarak nereye gitti?” “Gelecekte mi kaldılar?” “Şimdi yüz yıl geriye atladığımızı düşünelim.” “Öyle bir durumda sadece birkaç organ kaybederek kurtulamayacağın kesin.” “Bunun yerine bütün bedenin geride kalmaz mıydı?”

“Şey…”

“Kulağa pek mantıklı gelmiyor, değil mi?” “Başka bir yere varacağını tahmin ediyorum.” “Yani o organların yok olduğu yere.”

“…” “Peki orası neresi ki?”

“Korkarım hiçbir fikrim yok.” “Ama tüm bunların bir tür dengeleme sürecinin parçası olduğunu düşünüyorum.” “Sonuçta bu dünyanın ‘mana’sı da enerjinin korunumu yasasına uyuyor.”

Uyuyor mu gerçekten? Bak sen. Bunu da yeni öğreniyorum…

“Bunu destekleyecek elimde bir kanıt yok…” “ama Metastaz Olayı’nda pek çok insanın kaybolduğunu tahmin ediyorum.” “Binlerce, hatta belki de on binlerce kişi.”

“…”

“Şimdi bana bir şey söyle.” “O olayın hemen ardından, kendinde ters giden bir şey fark ettin mi?” “Belki de ortada görünür bir neden yokken manan çok azalmıştı?”

O olayın ardından Eris ve ben Ruijerd ile karşılaşmış, soluğu Rikarisu şehrinde alıp maceracı olarak çalışmaya başlamıştık. Tuhaf bir şey olduğunu hatırlamıyordum… Yok, bir dakika. Rikarisu’ya doğru giderken o ilk birkaç gün boyunca kendimi garip bir şekilde halsiz hissetmemiş miydim? Üstelik çok da çabuk yoruluyordum. Bu, mananın tükenmek üzere olduğu anlardaki hisse benziyordu…

“Bir saniye Nanahoshi.” “Bu konuda haklıysan, neden bazı insanlar yok oldu da diğerleri olmadı?”

“İnsan-Tanrı’nın sana söylediklerine dayanarak, bunun kaderlerinin…” “gücüyle ya da ona benzer bir şeyle ilgisi olduğunu tahmin ediyorum.” “Neden-sonuç yasaları bazı insanları diğerlerine göre daha güçlü korumuş olabilir.”

“Ne, şimdi tamamen tahmin mi yürütüyorsun?”

“Tüm bu teori tamamen tahmine dayanıyor zaten.” “Sadece bir hipotez olduğunu söylemiştim, hatırladın mı?”

Benim kaderim güçlüydü ve bu hayatımdaki kadınlar için de geçerliydi. Sylphie ve Eris’in olaydan sağ salim kurtulmasının sebebi buydu. Belki de bu aileden gelen bir şeydi; bu da anne babamın ve kız kardeşlerimin nasıl hayatta kaldığını açıklıyordu.

Ya da bir dizi rastgele olaya kendimce elverişli bir bahane uyduruyordum.

“Pekala, yani sadede gelirsek?” “Buraya gelecekten geldiğini mi söylüyorsun?”

“Mesele bu değil.” “Daha çok…” “Of.” “Bunu nasıl açıklayacağım ki?”

Nanahoshi bu noktada hüsrandan neredeyse saçını başını yoluyordu. Düşüncelerini kelimelere dökmekte gerçekten çok zorlanıyor gibiydi. “Gelecekteki bir noktada, bir şeyin…” “İnsan-Tanrı’nın çöküşüne yol açan bir neden-sonuç zinciri oluşturduğunu tahmin ediyorum.”

“Bir neden-sonuç zinciri mi…?”

“Doğru.” “Ve İnsan-Tanrı, o geleceğin gerçekleşmesini önlemek için senin hayatına müdahale etmeye başladı.”

“Hmm…”

“Lütfen bir an öncesini düşün.” “Onunla ilk ne zaman karşılaştın?”

İlk rüya tam da Metastaz Olayı’nın hemen ardından gerçekleşmişti. Ama o sırada İnsan-Tanrı, daha öncesinden beri beni göz hapsinde tuttuğunu söylemişti.

Bir dakika. Dün ise beni ancak o felaket sırasında keşfettiğini iddia etmişti. Bütün yalanlarının arasından gerçeği çekip çıkarmak çok zordu…

“Metastaz Olayı’ndan önceki dönemde tuhaf bir şey gördüğünü hatırlıyor musun?”

Olaydan önce mi? Şey… aslında, belki de evet. Fittoa’da Sauros’un seks kulesinin dışında, gökyüzünde süzülen o garip kırmızı mücevheri görmüştüm…

“Aklına bir şey geldi sanırım.” “Bu tuhaflığın ilk ne zaman ortaya çıktığını biliyor musun?”

Bunu nereden bilebilirdim ki?

Yok, bekle… Sauros o zamanlar bu konuda bir şey söylememiş miydi?

Hadi ama, hadi… yapabilirsin… bu bedende hafızan iyiydi, değil mi? Şöyle demişti… “Onu üç yıl önce buldum.” Evet, kulağa doğru geliyor…

“Sanırım beş yaşım civarındaydı.”

“O yaşta başına bir şey geldi mi?” “Önemli biriyle tanıştın mı?”

“Şey, sanırım Sylphie’yi o zaman tanıdım.” “Ama aklıma gelen tek şey bu…”

Aniden bulmacanın birkaç parçası yerine oturdu.

Beş yaşımda Sylphie ile tanışmış ve yakınlaşmıştık. Bunun doğrudan bir sonucu olarak Paul beni Fittoa’ya göndermiş, orada Eris’le tanışmıştım. Onuncu doğum günümde Eris ile neredeyse yakınlaşacaktık. Ve ertesi gün Metastaz Olayı gerçekleşmişti. Onların hemen ardından İnsan-Tanrı benimle iletişime geçmişti.

Onun öldüğü bir geleceğin var olduğu an tam da o an mıydı?

“Aslında senin bu dünyada var olmaman gerekiyordu.” “Doğru mu?”

“Yani, evet.”

“Öyleyse neden burada reenkarnasyon geçirdiğini düşünüyorsun?”

“Nereden bileyim?”

“Şahsen bunun bir sebebi olduğunu düşünüyorum.”

“Şey…” “ne sebebi?”

“Bizi buraya birisi gönderdi, Rudeus.” “İkimizi de.” “Geleceği değiştirmek için bizi bu çağa gönderdiler.”

“Bu ‘birisi’ kim oluyor peki?”

“İnsan-Tanrı’nın öldüğünü görmeyi çok isteyen, gelecekten biri.”

Başım ağrımaya başlamıştı. Henüz doğmamış birinin iplerini tuttuğu birer kukla olduğumuzu mu ima ediyordu?

“Buna hiçbir anlam veremiyorum, Nanahoshi.” “Nereye varmaya çalışıyorsun?”

“Senin ve benim, İnsan-Tanrı’nın bir gün öldüğü bir dünyanın gerekli parçaları olduğumuzu düşünüyorum.”

Valla bu açıklama da hiçbir şeyi netleştirmedi ya, neyse…

“Senin bu soyundan gelenlerin, İnsan-Tanrı’yı yok etmek için ihtiyaç duydukları bir aracı veya silahı üretmem için beni buraya çağırmış olmaları muhtemel.” “Ve ben o aracı üreterek üzerime düşeni yapana kadar eski dünyama dönemem.” “Denediğim her şey başarısızlıkla sonuçlanacak.”

“Bunun neresi mantıklı?”

“Günün birinde o aracı yapmak zorunda olduğum için buraya getirildim.” “Esasen, kanlı canlı bir zaman paradoksuyum.”

Pekala. Bakalım burada ne söylediğini toparlayabilecek miyim.

İnsan-Tanrı, gelecekte güçlerini birleştirecek olan Orsted ve benim soyumdan gelenlerin elinde can verecekti. Bunun gerçekleşmesi için benim çocuklarımın olması gerekiyordu.

Sylphie ile çocukken tanıştığımız andan itibaren ikimizin evlenip çocuk yapması kaderde yazılıydı. İnsan-Tanrı’nın ona odaklanmasına bakılırsa Roxy için de aynı şey geçerliydi sanırım. Hatta neredeyse o yaramazlıkları yapacağımız sırada Metastaz Olayı gerçekleştiği için bu durum Eris için bile geçerli olabilirdi.

Ailemin yok edildiği o gelecekte, İnsan-Tanrı galip gelmişti. Ama soyumdan gelenlerin Orsted’e katılması da tek başına yeterli değildi. Muhtemelen başka bir şeye—Nanahoshi’nin bir gün üreteceği bir şeye—ihtiyaçları vardı. Ve benden ten yıl sonra buraya çağrılmasının sebebi de buydu.

Başka bir deyişle, sadece çağrılmakla kalmamış, aynı zamanda zamanda geriye de gönderilmiştik.

Belki de birisi bunu kasten yapmıştı. Belki de neden-sonuç ilkelerinin garip bir yan ürünüydü. Bizim taraftan bunu bilmemizin imkânı yoktu. Ama Nanahoshi’nin hipotezi doğruysa, bu dünyaya gelecekten birinin aldığı eylemler sonucunda ulaşmıştık.

Bu durum, o olayların biz buraya gelmeden önce yaşandığı anlamına mı geliyordu? Gelecek, geçmişten önce mi gelmişti? Tavuk mu yumurtadan çıkmıştı, yumurta mı tavuktan? Neyse, her neyse.

“Pekala.” “Sanırım hipotezini anladım.”

“Bunu duyduğuma sevindim.” “Bu şeyleri açıklarken bu kadar beceriksiz olduğum için üzgünüm.”

İlginç bir teoriydi, orası kesindi. Ama pek de iç rahatlatıcı bir teori değildi. “Temelde bu, İnsan-Tanrı’nın muhtemelen doğruyu söylediği anlamına geliyor.” “Soyumdan gelenler gerçekten de bir gün Orsted ile birlik olup onu öldürecek.”

“Evet, sanırım öyle.”

“Tamam o zaman.” “Asıl konumuza dönelim.”

“Hangi asıl konuya?”

“Orsted’i nasıl öldüreceğime.”

“Oh…” Nanahoshi kaşlarını çattı ve sessizliğe büründü.

“Teorin doğru olsa bile İnsan-Tanrı o gelecekten kaçınmaya çalışıyor ve en azından bir kez başarılı oldu.” “İşin içinde bir ‘kader’ olabilir ama gelecek yine de değişebilir.”

“Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum Rudeus.” “Orsted ile konuşup bir yol bulmaya çalışman senin için daha iyi olur—”

“Dur, Nanahoshi.” “İnsan-Tanrı şu an bile bu konuşmayı dinliyor olabilir, bunu bilemem.”

Nanahoshi dudağını ısırarak tavana baktı.

Üzgünüm, yanlış yön. Çorak dünya altımızda kalıyor.

“Bu kader dediğin şey soyut bir kavram.” “Göremiyorum ve ona güvenemem.” “Benim kaderim güçlü olabilir ama bu babamı ya da annemi korumadı.” “İnsan-Tanrı hemen bana bir şey yapacak demiyorum ama geleceği görebiliyor.” “Ona ihanet edeceğimi anlarsa, eve döndüğümde Aisha’yı ölü bulabilirim.” “Ya da birkaç yıl sonrasında gerçekleşecek bir trajedi hazırlayabilir.”

“…” “Ama İnsan-Tanrı herkesi yönlendiremez, değil mi?”

“O kadarından emin değilim.” “Neler yapabileceğini kim tam olarak bilebilir ki?” “Güçlerini azımsayarak anlatıyorsa hiç şaşırmam.”

“Sanırım haklısın.”

“Hem zaten, Orsted’in şu anda onu yenme şansı var gibi de görünmüyor.” “İnsan-Tanrı’nın yalan söylemediğini varsayarsak, ona yardım etmek için soyumdan gelenlere ihtiyacı var, yoksa başarısız olacak.”

“Evet, bu doğru.” “İnsan-Tanrı’nın yalan söylemediğini varsayarsak tabii.”

“Ailemi korumak zorundayım.” “Onları öldürmeye çalışan kişi İnsan-Tanrı ama onunla savaşacak hiçbir yolum yok.” “En azından Orsted bu gezegende bir yerlerde.” “Nerede olduğunu bilmiyorum ama onu bulma şansım en azından var.”

“İnsan-Tanrı’nın sözünü tutacağının bir garantisi yok, biliyorsun değil mi?”

“Orsted, Ejderha Tanrısı.” “Günlüğüme bakılırsa, çorak dünyaya ulaşmak için gereken gizli sanatı bilen muhtemelen tek kişi o.” “Onu öldürürsem bu bilgi yok olup gidecek.” “İnsan-Tanrı’nın da ailemin peşine düşmek için hiçbir sebebi kalmayacak.”

“Biliyorsun, Orsted ölse bile soyundan gelenlerin oraya ulaşmak için kendi başlarına bir yol bulma ihtimali var…”

“O zaman kahretsin ki ne yapmam gerekiyor benim?!”

Sözlerim beklediğimden çok daha yüksek sesle çıkmıştı. Ona bağırmak istememiştim. Nanahoshi irkildi ama buna rağmen iddiasını sürdürmeye devam etti.

“Dediğim gibi Orsted ile konuş.” “Bu durumdan sıyrılmana yardım edebilir.”

“Bunu zaten düşünmediğimi mi sanıyorsun?!” “Bak, Orsted ile güçlerimi birleştirirsem İnsan-Tanrı’yı kalıcı olarak karşıma almış olacağım.” “Onunla tek başıma savaşmaya kalkarsam ne olacağını biliyor musun?” “Şu günlüğe bir baksana!” “Zerre kadar şansım yok.” “Bu sefer yanımda Orsted olurdu ama bu neyi değiştirir ki?” “O da kazanamaz ki!” “Kazanma şansının olmasının tek sebebi benim ortaya çıkıp işleri altüst etmemdi, değil mi?” “İnsan-Tanrı’nın peşime düşmesinin tüm sebebi de bu zaten!” “Orsted şu anda kaybedeceği bir savaş veriyor—tüm ailemi korumaya yardım edecek zamanı ve enerjisi olacağını mı sanıyorsun?” “O kadar güçlü mü sanıyorsun onu?” “Daha ne olduğunu bile bilmeden İnsan-Tanrı’yı düşman edinmemi istiyorsun—”

“Ama…” “Ama Orsted, İnsan-Tanrı’dan daha güvenilir biri.”

“Bunu nereden emin olarak bilebilirim ki?” “Dünyayı yok etmeye çalışıyormuş gibi bir hali var.” “Yani, buna tamamen inanıyorum demiyorum…” “ama bak, İnsan-Tanrı beni kandırıyordu.” “Yıllar yılı bana yardım ediyormuş gibi davrandı.” “Ya Orsted da sana aynı şeyi yaptıysa?”

“Şey, ben…” “en azından bunun mümkün olduğunu inkar edemem.”

Durup Nanahoshi’nin yüzünü inceledim. Gözlerinde belirsiz bir korku vardı.

“İnsan-Tanrı’ya güvenmiyorum,” dedim sessizce. “ama Orsted’e de güvenemem.”

Gerçekte ne kadar çaresiz olduğumu biliyordum. Gelecekteki halimin bana söylediği şeye inanabiliyordum—İnsan-Tanrı’ya karşı hiçbir şansım yoktu. O ihtiyar adamın izinden gittiğimi tüm canlılığıyla gözümün önüne getirebiliyordum. Değer verdiğim her şeyi kaybettiğimi ve sefil bir şekilde öldüğümü görebiliyordum.

Orsted ile savaşmak konusunda da iyimser olmak benim için zordu. Hayal edebildiğim tek sonuç çirkin, acımasız bir yenilgiydi. Ama İnsan-Tanrı kaderimin güçlü olduğunu söylemişti. Belki de bu savaşı bir şekilde kazanabileceğim bir gelecek görmüştü.

Bu benim son umut ışığımdı.

“Dinle Nanahoshi.” “Gelecekteki halim sana danışmamı söyledi.” “Sanırım bu, Orsted ile iletişime geçmenin bir yolunu bildiğin anlamına geliyor.”

“…” “Şey, evet.”

“Bana yardım et.” “Lütfen.” “Onu öldürmem gerekiyor.”

“Ama…” “Ben…” “O benim için çok şey yaptı…”

Nanahoshi’nin gözleri gözlerimden kaçtı. Belli ki kafası çok karışmıştı. Orsted, bu dünyaya geldikten sonra karşılaştığı ilk kişiydi. Tıpkı İblis Kıtsı’nda mahsur kaldığımda Ruijerd’in benim hayatımı kurtardığı gibi, o da muhtemelen onun hayatını defalarca kurtarmıştı. Bu kadar borçlu olduğun birine ihanet etmek zor olurdu. Muhtemelen ben de yapamazdım. Hayatıma mal olsa bile Ruijerd’e ihanet etmezdim.

Ne hissettiğini anlıyordum. Ve normal şartlarda, en azından onunla iyi bir ilişki sürdürmek uğruna vazgeçebilirdim. Ama bu sefer geri adım atmayacaktım. Bu bir seçenek bile değildi.

“Beni bir dakika dinle, Nanahoshi Shizuka.”

“…”

“Bu dünyaya gelmeden önce tam bir oksijen israfıydım.” “Bugünkü halim hakkında ne düşünüyorsun bilmiyorum…” “ama önceki hayatımda senin nefret edeceğin türden biriydim.” “Hem de haklı sebeplerle.”

“…”

“Ama ne var biliyor musun?” “Buraya reenkarne oldum ve yeni bir başlangıç yaptım.” “Çok kez batırdım, bazen bedeli bana ağır patladı ama o deneyimlerden ders çıkardım.” “Ve şimdi benim için dünyalara bedel bir ailem var.”

“…”

“Sadece onları güvende tutmak istiyorum.”

Oturduğum yerden kalktım. Sandalyede oturarak birine yalvarılamazdı. Bu tür şeyleri yapmanın usulüne uygun bir yolu vardı.

Dizlerimin ve ellerimin üzerine çöktüm. Alnımı yere dayadım ve kendimi olabildiğince küçülttüm.

“Lütfen.” “Sana yalvarıyorum.” “Bana yardım et.”

Uçan kalenin zeminleri soğuk ve sertti.

“Kimbilir, İnsan-Tanrı yarın fikrini değiştirebilir.” “Hiç vakit kaybetmek istemiyorum.” “Bir gün eve geldiğimde ailemi yerde ölü yatarken bulmak istemiyorum…”

“Ne yapıyorsun?!” “Dur artık!”

“Hiçbirini kaybetmek istemiyorum.” “Lütfen.”

Nanahoshi yataktan kalktı. Omuzumu tuttu ve kafamı zorla yerden kaldırdı. “Tamam…” “Tamam, sana yardım edeceğim.” “Sadece…” “şunu yapmayı kes…”

Yüzünde tükenmişlik ve hüzün vardı. İçimde hafif bir suçluluk sızısı hissettim. Ama aynı zamanda bir yanım sevinçten dans ediyordu.

Bazen kendimden nefret ediyorum.

“Teşekkür ederim.” “Gerçekten.”

Belki de burada büyük bir hata yapıyordum.

Ama dürüst olmak gerekirse, başka ne seçeneğim vardı ki?

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

4.8 4 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
13 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla