Sürpriz doğum günü partisini, Norn’un evde kalacağı ve Roxy’nin çalışmadığı bir güne ayarlamıştık. Sylphie normalde koruma olarak görev başında olurdu ama Ariel ona özel bir izin günü vermişti.
Bütün hazırlıklar tamamdı; geriye sadece planı uygulamak kalıyordu.
Norn, Aisha ve Roxy’yi oturma odasına çağırarak işe başladım.
“Hey, bugün için aklımda bir şeyler var. Üçünüz de benimle gelmeye ne dersiniz?”
“Gelmeye mi… ne için?”
Kız kardeşlerim merakla başlarını yana eğdiler.
Bu dışarı çıkışın asıl amacı elbette suç ortaklarımın hediyeleri alıp bütün yemekleri hazırlayabilmesi için onları birkaç saatliğine evden uzaklaştırmaktı.
“Elbette, Rudy. Seve seve gelirim.”
Bütün bunları önceden planlamıştık, bu yüzden Roxy teklifi kabul etmekte hiç tereddüt etmedi.
Asıl sürprizin kendisini beklediğinden ise henüz haberi yoktu! Muahaha!
“Anne, ben de gidebilir miyim?” diye sordu Aisha, annesine dönerek. “Hâlâ yapacak biraz işim var gerçi.”
“Efendi Rudeus bizzat davet etti. Elbette gidebilirsin,” diye yanıtladı Lilia. Aisha neşeyle başını salladı.
Norn ise hemen cevap vermedi. Yüzünde endişeli bir ifadeyle Sylphie’ye bakıyordu. Bir an sonra tekrar bana döndü ve konuştu. “Roxy’yi çağırıyorsun da Sylphie’yi çağırmıyor musun?”
“Ha?!” dedi Sylphie, başını aniden bize doğru çevirerek. Konuşmanın bu ani gidişatı karşısında biraz afallamış gibiydi. “Şey, yani, bilirsin ya… Lucie’ye bakmam gerekiyor!”
“Daha geçen gün ikiniz birden Rudeus’la dışarı çıkmamış mıydınız? Gerçekten sorun olmadığına emin misin?”
“Şeyyy…” Sylphie kararsızca bana bir bakış attı. Ama sonra Roxy’ye baktı ve aklına bir fikir gelmiş gibi göründü. “A-aslında bütün bunlar benim fikrimdi.”
“Ha? Nasıl yani?”
“Şey, Norn… Roxy’ye henüz pek ısınamadın, değil mi?”
“Sanırım öyle, ısınamadım.”
“Evet. Ve evde bu tür bir gerginliğin olması pek hoş değil. Birlikte biraz vakit geçirirseniz faydası olur diye düşündüm. Birbirinizi daha yakından tanımanın bir zararı olmaz sonuçta.”
“… Anladım şimdi. Pekâlâ o zaman.”
Norn bu açıklamaya ikna olmuş görünüyordu fakat Aisha biraz şüpheli bakıyordu. Ne de olsa o Roxy ile zaten gayet iyi anlaşıyordu. Roxy ertesi günün derslerine hazırlanırken geç saatlere kadar ayakta kaldığında, Aisha’nın ona çay ve atıştırmalık götürdüğünü görmüştüm.
Yine de birkaç saniye sonra Aisha bu ayrıntıların pek de mühim olmadığına kanaat getirmiş gibiydi. Hafifçe omuz silkti ve kendi kendine sırıttı.
Lütfen olayı çoktan çözdüğünü söylemeyin bana…
“İşte böyle,” dedi Sylphie memnun bir tebessümle. “Siz gidin ve eğlenin, tamam mı?”
“Tamam!” diye koro halinde yanıtladı kız kardeşlerim.
“Düşünceliliğin için teşekkür ederim,” diye ekledi Roxy.
Az kalsın yakayı ele veriyorduk ama ilk engeli aşmıştık.
Bu partinin hazırlıkları biraz zaman alacaktı.
Hediyeleri almak, yemekleri pişirmek ve bütün süslemeleri hazırlamak için sadece iki kişi vardı. Onlara biraz nefes alacak alan tanımak için hedefim, kızlarla öğleden sonraya kadar vakit öldürmekti.
Fakat onları Ticaret Bölgesi’ne götürmeyi göze alamazdım. Hediyeleri alırken Sylphie ile karşılaşma ihtimalleri vardı.
Geriye Konaklama Bölgesi, Atölye Bölgesi ve Üniversite’nin kendisi kalıyordu ama aklımda farklı bir fikir vardı.
“Balık tutmak, ha…?”
Dördümüz tamamen şehrin dışındaydık. Burası, hemen aşağımızdaki küçük derenin tatlı şırıltısını duyabilecek kadar sessizdi. Su ise yüzeyin hemen altında sağa sola fırlayan balıkları görebilecek kadar berraktı.
“Aynen öyle. Aile bağlarını güçlendirmek için güzel bir etkinlik gibi duruyor, sence de öyle değil mi?”
“Anlıyorum. Demek Sylphie demin tüm o söylediklerini tamamen uydurmamıştı…”
Roxy ile fısıldaşarak bu gezi için hazırladığım balık tutma takımlarını açmaya başladım. Ne yazık ki elimizde olta makarası ya da yapay yem gibi pratik şeyler yoktu. Oltalarımız ahşaptan basit çubuklardı, misinaları ise Dev Örümcek ipeği örülerek yapılmıştı. Ayrıca Radiata Kurbağası keselerinden yapılmış şamandıralarımız, demir kancalarımız ve yem olarak kullanacağımız yer solucanlarımız vardı.
“Daha önce hiç balık tutmadım ben, biliyorsun değil mi?” dedi Norn biraz tedirgin bir şekilde.
“Ben de!” dedi Aisha. “Ama hep denemek istemiştim.”
Deneyimsiz olmalarına rağmen ikisi de takımlardan kendi paylarına düşeni almakta hiç tereddüt etmedi. Aisha çabucak şamandırayı ve kancayı misinasına taktı, bir yer solucanını doğrudan kancaya geçirdi ve dereye doğru koştu. Birkaç saniye içinde abartılı bir hareketle oltasını suya fırlatıvermişti bile.
İster istemez biraz etkilenmiştim. Bu işi sahiden de ilk kez mi yapıyordu?
“Şey, Rudeus? Bunları düzgünce nasıl takacağım?”
Norn ise elindeki şamandıraya ve kancaya kararsız bir ifadeyle bakakalmıştı.
“Heh heh. Ben de bilmiyorum ki! Ömrümde hiç balık tutmadım çünkü.”
Önceki hayatımda tam bir ev kuşuydum. Hiç balığa gitmemiştim ve buna en ufak bir ilgi de duymamıştım. Ve tabii ki bu dünyada da hiç deneme gereği görmemiştim. Canım balık istediğinde, suyu tamamen dondurarak onları kolayca yakalayabiliyordum zaten.
“Sana öğretmemi ister misin, Norn?” diye çekingen bir teklifte bulundu Roxy.
Bu konuda gerçekten tecrübesi var gibi görünüyordu. Bu büyük bir şanstı. Deneme yanılma yoluyla el yordamıyla bir şeyler yapabilirdik elbette ama ne yaptığını bilen birinden öğrenmek her zaman daha hızlıydı.
“Evet, lütfen.”
Norn sonunda Roxy’nin teklifini kabul etti ama yüzünde hâlâ biraz karmaşık bir ifade vardı. Çocuk, Milis Kilisesi’nin sadık bir mensubuydu. İkinci karım olduğu için Roxy’nin yanında biraz huzursuz hissettiğini tahmin edebiliyordum.
Yine de ondan doğrudan nefret ediyor gibi görünmüyordu. En azından kişisel düzeyde değil.
“… Tamamdır, şimdi sen dene.”
“Böyle mi?”
“Aynen öyle. Bu işte gayet iyisin.”
“… Teşekkür ederim.”
Roxy sabırla ve kibarca Norn’a işin püf noktalarını gösterdi. Norn da onu dikkatle dinleyerek karşılık verdi.
Bu iyi bir işaret gibi görünüyordu. En azından aralarının iyi olmasını gerçekten çok istiyordum.
Çok geçmeden dördümüz de derenin kıyısında yerlerimizi almıştık.
Roxy’nin tecrübesi hemen göze çarpıyordu. Toprak büyümle yaptığım küçük “sandalyeye” tünemiş, bir eliyle oltayı sıkıca tutarak dikkatle suya doğru gözlerini kısmıştı. En ufak bir titreşim hissettiği anda oltayı kayda değer bir hızla yukarı çekiyordu.
Henüz öyle çok büyük bir şey yakaladığını görmemiştim ama şimdiye kadar herkesten daha fazla balık tutmuştu.
Duruşu ve pür dikkati, bana evrenin gizemleri üzerine meditasyon yapan bir keşişi hatırlatıyordu.
“Bu işte kesinlikle çok iyisiniz, Bayan Roxy.”
“Şey, evet. Tek başıma yollarda olduğum zamanlarda, fırsat buldukça kendi yiyeceğimi bulmak önemliydi.”
“Düşününce… Birlikte seyahat ederken Ruijerd de bize bol bol balık yakalardı.”
“Ah, o da mı balıkçıydı?”
“Hayır, mızrağını kullanırdı. Mızrağı suya saplar ve üç ucunun her birinde birer balıkla geri çekerdi…”
Norn onun yanına oturmuştu ve bir süredir aralıklarla sohbet ediyorlardı. Konuşma hâlâ biraz çekingendi ama yine de bir ilerleme gibiydi.
“Ah! Norn, oltaya vurdu. Yukarı çek.”
“Ha? Ne— T-tamam! Ah…”
“Endişelenme, hep olan bir şey bu. Yeni bir yem takalım.”
Yine de Norn dikkatini işine vermekte biraz zorlanıyordu. Bu, elinden kaçırdığı ilk balık değildi.
Yine de yüz ifadesi gayet neşeliydi. Roxy ile sohbet etmekten bile keyif alıyor gibi görünüyordu.
“Hi hi hi. Ne oldu Rudeus? Hiçbir şey yakalayamamışsın.”
Diğer taraftan Aisha şimdiden etkileyici sonuçlar elde ediyordu. Birkaç yem kaptırmıştı ama şimdiden üç balık çekmişti bile.
“Küçük iddiamızı unutma sakın! Kaybeden, kazananın söylediği her şeyi ne olursa olsun yapmak zorunda!”
Az önce aptallık edip onunla kimin daha çok balık yakalayacağı konusunda yarışmayı kabul etmiştim. Şu anki skorum koca bir sıfırdı. Bu pek iç açıcı görünmüyordu.
İkimiz de acemiydik, değil mi? Neden benden bu kadar daha iyiydi ki?
“Pekâlâ ufaklık. Yalnızca gerçekten yapabileceğim bir şey seçmeye çalış.”
“Hmm, ne seçsem acaba? Belki de ne kadar sevimli olduğumu fısıldarken bütün gece bana sarılmanı sağlarım. Ah, ya da Roxy ve Sylphie ile yaptığınız şeylerden bazılarını bana öğretebilirsin…”
“Evet, yetişkin içerikli şeyler olmasın lütfen. Babamın bana kızmasını istemiyorum.”
“Hey! Babamı karıştırmak haksızlık ama!”
Aslında pek de endişelenmiyordum. Tüm bu aşırıya kaçan takılmalarına rağmen, muhtemelen benden biraz pahalıca küçük bir süs eşyası istemekle yetinirdi.
Yine de… küçük kız kardeşime yenilmek başlı başına bir sorun değil miydi? Beni bu şekilde geride bırakması için biraz fazla erken değil miydi?
Kesinlikle öyleydi. Bu evin reisi olarak bir onurum vardı ve onu korumam gerekiyordu!
Sevilen bir ağabey olmak güzeldi, evet. Ama korkulan bir ağabey olmak daha da iyiydi!
“Pekâlâ Aisha. Artık yumuşak davranmayı bırakıyorum.”
“Ne? Bana müsamaha mı gösteriyordun yani?”
“Aynen öyle. Şu andan itibaren İblis Gözümü kullanacağım!”
“Heeey! Bu hiç adil değil!”
İstediğin kadar şikâyet et. Gerçekte neler yapabileceğimi şimdi gör! Geleceğe bir saniye göz atarak bu deredeki bütün balıkların kökünü kurutacağım!
Yüzümde hafif bir sırıtışla Öngörü Gözümü etkinleştirdim ve gözlerimi şamandırama diktim.
Hareket yok.
Hâlâ hareket yok.
Şamandıra hafifçe kıpırdadı.
“Balıııık!”
Düzenli antrenman programım sayesinde kollarım güçlüydü ve bir şeyleri yukarı aşağı savurmaya alışıktı. Üstelik artık buna yapay elimin ek gücü de katılıyordu. İnsanoğlunun bildiği hiçbir balığın bana direnmeye gücü yetmezdi.
Hızlı ve sert bir hareketle avımı sudan yukarı savurdum.
“Eveeeet! Kocaman bir—”
Bahsi geçen avım ise bu durumda büyük bir bottan ibaretti.
“…”
Bu dünyadaki hemen hemen herkes ayakkabı ve bot giyiyordu elbette. Ve bu dere, cıvıl cıvıl Büyü Şehri Sharia’nın yanından akıp giden bir nehre bağlanıyordu.
Bölge sakinleri çamaşır yıkamak ya da su kovalarını doldurmak için o nehri düzenli olarak kullanırdı. Maceracılar da nehir boyunca ondan faydalanırdı. Muhtemelen arada birileri suya düşüp ayakkabısını kaptırıyordu.
Her şeye rağmen…
“Rudeus…”
Aisha gözlerinde acıma dolu bir bakışla bana bakıyordu.
Hımm. Belki de bu duruma bakış açımı değiştirmem gerekiyordu. Bu şey bir bot falan değildi. Kesinlikle bot değildi!
Evet, artık gözüme bambaşka bir şey gibi görünmeye başlıyordu. Belki de bir balık gibi? Olabilirdi! Bir bakıma andırıyordu sanki. Bu kadarı da yeterli değil miydi zaten? Bu onu bir nevi balık yapmaz mıydı?
Bal gibi de yapardı. İşte tam karşımda duran şey bir balıktı!
Kendi kendime başımı sallayarak botu kovamın içine fırlattım.
“Pekâlâ Aisha, bu bir. Çok geçmeden sana yetişeceğim!”
“Ne?! O bir bottu Rudeus!”
“Sana öyle gelmiş olabilir ama aslında o suda yaşayan bot benzeri bir organizma. Ona verdiğim isimse… Botbalığı.”
“Hiç de yaratıcı değil! Bu sayılmaz, tamam mı? Gerçekten sayılmaz!”
Aisha kovaya uzanıp avımı yakaladığı gibi tekrar suya fırlattı.
“Hayııır!” Nehre çöp atılmaz ki ama!
Neyse, öyle olsun bakalım. Yakala-bırak yaptığımızı varsayalım. O bot daha yavruydu sonuçta, değil mi? Artık onu doğal yaşam alanına geri bıraktığımıza göre, okyanusa kadar yüzer ve semirmiş, tosun gibi bir halde geri döner.
Evet. Durumu böyle kabullenelim.
“Ah! Hngh… evet! Bu dört oldu!”
Ne var ki ben bu meseleler üzerine kafa yorarken Aisha günün dördüncü balığını yakaladı bile.
Belki de günün sonunda bu savaşı kazanamayacaktım.
Özür dilerim Sylphie, Roxy… Sanırım bu gece küçük kız kardeşimin oyuncağı olacağım…
“İşte böyle Norn! İşte böyle! Çek onu! Çek!”
“Uff… ıııngh… Ah!”
“Bırakma! Hadi, dikkatlice!”
Diğer tarafım epey gürültülü bir hal almaya başlamıştı. Başımı çevirdiğimde tam da Norn’un bir balığı kıyıya çektiğini gördüm.
Üstelik epey büyüktü; neredeyse renkli bir sazan kadardı.
“Evet! Başardım! İlk balığımı yakaladım!”
“Vay canına, şuna bak! Bayağı da büyükmüş!”
Norn yüzünde kocaman bir gülümsemeyle başarısını kutlarken, Roxy de neşeyle alkış tuttu.
İç ısıtan bir andı. Diğer her şeyi bir kenara bırakırsak, geldiğimize sevinmiştim.
Bir iki saat daha devam ettik ama güneş batmaya başladığında bu gezintiyi sonlandırmanın vakti gelmişti.
“Pekâlâ millet. Artık eve dönme vaktimiz geldi sanırım.”
Fakat kız kardeşlerim bu duyuruyu pek de hoş karşılamadı.
“Nee? Şimdiden mi?”
“… Sadece bir tane daha yakalarım diye umuyordum.”
Eğlenirken zaman su gibi akar derler ya, tam da öyleydi. Ne hissettiklerini anlayabiliyordum. Yine de asıl eğlence birazdan başlayacaktı.
“Kusura bakmayın kızlar. Hava kararınca canavarlar buralarda dolanmaya başlayabilir.”
“Sen onları bizim için havaya uçurursun ki!”
“Roxy Hanım da yanımızda hem…”
Haklı bir noktaya değinmişlerdi. Bu bölgedeki canavarlar grup halinde olsalar bile pek tehdit sayılmazdı. Hem ben hem de Roxy buradayken Norn veya Aisha’nın zarar görebileceği bir senaryo hayal etmek zordu.
Yine de bu onların isteklerine boyun eğmek için bir gerekçe değildi. Yoksa bütün gece burada kalırdık.
Bu akşam için bir şeyler planlamamış olsaydım bile onları bu saatlerde eve sürüklerdim zaten.
“Üzgünüm ama cevabım hayır. Başka bir gün yine gelebiliriz.”
“Hıh. Kendin hiç yakalayamadın diye huysuzluk yapıyorsun sadece.”
“Hadi ama. Ciddileşseydim istediğim kadar balık yakalardım…”
Bir bakıma doğruydu bu. Oltayla pek becerikli olmayabilirdim belki ama suya elektrik verebilir ya da su altında patlama yaratabilirdim!
Kesinlikle sadece yenilgiyi hazmedemeyen biri gibi davranmıyordum.
“Her neyse, kararım kesin. Hadi toparlanıp yola koyulalım.”
“Pekâââlâ…”
“Tamam.”
Ayrılmadan önce yakaladığımız balıkları büyümle dondurmak için biraz vakit ayırdım. Daha sonra tüketmek üzere eve götürebilirdik. Dönüş yolunda atıştırmalık olsun diye onları ızgara yapmayı düşünmüştüm ama partiye aç karnına gidilir, değil mi? Balıklar bir iki gün bekleyebilirdi.
Eve doğru yol alırken Norn ve Aisha neşeyle cıvıldaşıyor, kaç tane balık yakaladıklarıyla ve balıkların büyüklüğüyle övünüyorlardı. Roxy ile ben hemen arkalarından onları takip ediyorduk.
Roxy’nin yüzünde de sessiz bir tatmin ifadesi vardı. Uzun zamandır Norn’la arasındaki hava gergindi fakat bugün doğru yönde atılmış büyük bir adım gibi hissettiriyordu.
“Biz geldik!”
“Tebrikler!”
Eve adımımızı attığımız anda bizi bir alkış tufanı karşıladı. Az kişiden gelen ama oldukça coşkulu bir alkıştı. Sylphie, Lilia ve Zenith antrede dikilmiş, bizi bekliyorlardı.
Zenith alkışa bizzat katılmamıştı elbette ama yüzünde hafif bir tebessüm görür gibi oldum.
“Ha?!”
Norn hafifçe ciyakladı, Aisha ise olduğu yerde kaskatı kesildi.
Bunu bir işaret sayarak Roxy ve ben de arkadan alkışlara katıldık.
Norn şaşkınlıktan kocaman açılmış gözleriyle arkasına dönüp bize baktı ve “Ha?” diye mırıldandı, ikinci kez.
Neler döndüğünü henüz tam olarak kavrayamadığı ortadaydı.
“Pekâlâ herkes! Hadi yemek odasına geçelim!”
Gülümseyerek öne doğru bir adım attım ve kafası karışmış Norn ile şüphe içindeki Aisha’yı ileri doğru hafifçe itekledim.
Yemek odası sade ama çekici süslemelerle donatılmıştı. Odanın bir ucundan diğerine asılmış büyük pankartlar falan yoktu ancak duvarlarda çok güzel çiçekler vardı ve etraftaki mumlar ışıl ışıl parıldıyordu.
Masanın üzerine çok hoş beyaz bir örtü serilmiş, tabaklar ve çiçek vazoları dizilmişti. İçecekler çoktan doldurulmuştu fakat henüz ortalıkta yiyecek bir şey yoktu. Yemekleri muhtemelen birazdan servis edeceklerdi.
Masanın en ucunda —geleneksel başköşede— iki sandalye yan yana konulmuştu. Aisha ile Norn’u oraya götürüp sandalyelerini gösterdim.
“Bekle ama… Ha? Neler oluyor?”
Norn hâlâ ne olup bittiğini zerrece kavrayamamış gibiydi.
“Ahaha. Demek bütün bu numaranın sebebi buydu…”
Aisha ise tam aksine, her şeyi biliyormuşçasına sırıtıyordu. Kız zehir gibiydi doğrusu. Bir dolaplar çevirdiğimizi hissetmiş olmalıydı.
Kız kardeşlerim oturduktan sonra Lilia, Zenith’in oturmasına yardımcı oldu. Sylphie ile Roxy de onları takip edip yerlerine geçtiler.
Herkes yerine yerleşince seslice boğazımı temizledim ve konuşmaya başladım.
“Metastaz Olayı’nın üzerinden tam yedi yıl geçti. Hiç kolay olmadı elbette ama ailemiz sonunda yeniden bir araya geldi. Babamızı kaybettik, evet ve annemizin hafızası belki de hiçbir zaman geri gelmeyecek. Fakat sonsuza dek karalar bağlayıp yas tutsak babamın bundan pek memnun kalacağını sanmıyorum.” Odaya göz gezdirmek için bir anlığına duraksadım. “İşte bu yüzden yeniden gülümsemeye çalışmamızı istiyorum. En azından elimizden geldiğince. Bir bakıma saygısızlık gibi görünebilir belki… ama babam eve vardığımızda bir kutlama yapmamızı istemişti, biliyorsunuz değil mi? Sanırım bu gece güzelce eğlenmeyi ona borçluyuz.”
Bütün bunlar bir bakıma Paul’un fikriydi. Bunu bize yazdığı bir mektupta bile belirtmişti.
Bunun gerçekleştiğini görecek kadar aramızda olamaması çok üzücüydü. Bunu düşünmek bile göğsümü sızlatıyordu. Ancak hem onun hem de kendimiz için gerçekten neşelenip anın tadını çıkarmamızı istiyordum.
Norn ve Aisha’nın önünde koca bir hayat vardı. Sonsuza dek geçmişe takılıp kalmalarını istemiyordum. Elbette uzun ve duygusal bir nutuk çekmek, hedeflediğim havayı yakalamanın doğru yolu değildi. Yaşadığımız acı ve zor zamanların anılarını ileride karşılaşacağımız daha karanlık anlara saklayabilirdik. Hiç değilse insanın ‘Daha kötüsünü de atlattım’ diyebilmesi yardımcı olabilirdi.
Şimdiyse geleceğe umutla bakma vaktiydi. Bu yüzden sözlerimi noktalayıp kadehimi kaldırdım.
“Şerefe millet!”
“Şerefe!”
Hâlâ şaşkınlıktan gözlerini kocaman açmış bana bakan Norn hariç herkes sessizce kadehini kaldırdı. Aisha eskisinden de geniş bir şekilde sırıtıyordu. Bütün olayı çözdüğü besbelliydi.
Her neyse, kadeh kaldırma konuşmamın ne kadar iyi gittiğinden pek emin değildim. Amacım neşeli bir hava yaratmaktı ama kulağa biraz… duygusal gelmişti.
Bu hiç iyi olmamıştı. Herkesin yüzünü güldürmem lazımdı.
“Sylphie!”
“Ah! Tamamdır.”
Sylphie’nin sadece adını seslenmiştim ki hemen masanın altına uzanıp bir şey aldı. Bu his oldukça hoştu. Tam anlamıyla aynı dalga boyundaydık!
Bir an sonra Sylphie, ikisi de güzelce paketlenmiş iki büyük kutuyla doğruldu. Birini Roxy’ye uzattı. Hemen yerlerinden kalkıp masanın başına doğru yürüdüler ve kutuları teslim ettiler — Roxy Norn’a, Sylphie ise Aisha’ya verdi.
“Onuncu yaş gününüz kutlu olsun Norn, Aisha!”
“Doğum gününüz kutlu olsun.”
İkisi de ilk başta ne olduğunu anlayamamış gibiydi. Aisha bile. “Şey, ama… biz on bir yaşındayız ki?”
O akıllı küçük kızı ilk defa bu kadar afallamış görüyordum. Genel planı kestirmiş olabilirdi belki ama kesinlikle bir hediye beklemiyordu.
Tam da görmeyi umduğum ifade buydu işte.
“Evet. Asıl onuncu yaş gününüzde yanınızda olamamıştık, değil mi? Kutlamak için biraz geç olduğunu biliyorum ama Rudy bir yıldan bir şey olmaz dedi.”
“Öyle mi dedi…?”
Aisha gözleri hafifçe dolarak kutuyu sıkıca göğsüne bastırdı. Bir an sonra Lilia’ya baktı; Lilia gülümseyerek nazikçe başını salladı.
Yüzüne kocaman, mutlu bir tebessüm yayılarak tekrar Sylphie’ye döndü. “Açabilir miyiz bunları?!”
“Açabilirsiniz tabii ki.”
Sylphie daha cümlesini bitirmeden Aisha harekete geçmişti bile. Yüzündeki şaşkın ifadeyle bir kutuya bir bana bakan Norn da hemen ona katıldı.
İlk başta hediye paketini yırtıp atmaya hazır bir hevesle atıldılar. Fakat sonra ikisi de duraksadı, fikirlerini değiştirip daha yavaş hareket etmeye başladılar. Kurdeleleri çözüp yırtmamaya özen göstererek ambalaj kâğıdını dikkatlice açtılar.
Hareketlerinin bu denli senkronize olması insana biraz tuhaf hissettiriyordu. Birbirlerine pek benzemiyorlardı ama bazen kardeş oldukları gerçekten de bariz bir şekilde anlaşılıyordu.
“Ooo! Yeni bir çift çizme! Sana ne çıktı Norn?!”
“Baksana Aisha! Bana palto gelmiş!”
İkisi büyük bir neşeyle hediyelerini karşılaştırdılar. Hediyeleri seçerken fena bir iş çıkarmadığımızı görmek güzeldi.
“Aman tanrım. İkinize de çok güzel hediyeler gelmiş, değil mi?”
Kenardan gülümseyerek onları izleyen Lilia, yanında Zenith ile ikisinin yanına yaklaştı.
“Anne! Şuna baksana!”
Norn ağzı kulaklarına vararak paltosunu Zenith’e göstermek için açtı. Zenith elbette belirgin bir tepki vermedi. Bu durum elimde olmadan beni biraz üzdü.
Zenith böyle şeylerde her zaman fazlasıyla heyecanlanan biri olmuştu. Beşinci yaş günü partimde ne kadar hevesli olduğunu ve özenle seçtiği kitabı bana gururla nasıl hediye ettiğini dün gibi hatırlıyordum. Şimdiki durumu olmasaydı, muhtemelen şu an kızıyla birlikte sevinçten çığlıklar atıyor olurdu. Onu böyle ifadesiz görmek içimi burkuyordu.
Tabii iyileşse ve Paul’un öldüğünü öğrense bile eskisi gibi gülebileceğinin bir garantisi yoktu. Yine de onu böyle görmek acı vericiydi; üzgün değil, mutlu değil, sadece duygusuz.
Fakat tam bu düşünce aklımdan geçerken…
Zenith gülümsedi.
“N—?”
Bu ifade çabucak kayboldu. Sadece bir anlığına belirmişti. Gözlerim bana oyun mu oynuyordu acaba?
“O az önce… gülümsedi mi?”
Hayır. Herkes görmüştü.
Lilia, Aisha, Sylphie ve Roxy şaşkınlıkla Zenith’e bakıyorlardı.
“… Anne?”
Gülümsemenin yöneldiği kişi olan Norn ise neredeyse gözyaşlarına boğulmak üzereydi.
“…”
Zenith elini uzatıp Norn’un başını okşadı, ardından aynısını Aisha’ya yaptı. Hareketleri her zamankinden bile daha nazikti. Mutluydu; kızlarının büyüdüğünü görmekten mutluydu.
“Ah, Hanımefendi… öyle sevindim ki…”
Lilia kollarını nazikçe Zenith’in omuzlarına doladı. Yüzü daha önce hiç görmediğim kadar duygu doluydu. Zenith her zamanki ifadesiz haliyle elini kaldırıp Lilia’nın ellerini okşadı. Lilia ağlamamak için dudağını ısırmak zorunda kaldı.
Zenith’i sandalyesine götürdükten sonra Lilia, Norn ve Aisha’ya başka bir hediye sunmak için geri döndü.
“Bunlar… benim ve Zenith Hanım’ın siz ikinize hediyesi.”
Üzerlerine güzelce çiçek motifleri işlenmiş, ikisi için de birer tane mendil takımıydı.
Kendisininkini alan Norn, “Çok teşekkür ederim Lilia Hanım,” dedi. “Çok güzeller.”
Aisha ise tereddüt etti. Muhtemelen ablasıyla aynı hediyeyi almasıyla bir ilgisi vardı.
“Şey, anne? Benim de alabileceğime emin misin?”
“Evet, kesinlikle eminim. Sen de Paul’un kızısın ne de olsa.”
Bu sanki… bir değişim gibiydi. Lilia yıllarca kızının kafasına sen sadece bir hizmetçisin lafını aşılayıp durmamış mıydı?
“Elbette Norn Hanım ve Rudeus Efendi’ye hak ettikleri saygıyı göstermeye devam etmeni bekliyorum. Anlaşıldı mı?”
“… Tamam anne.”
Hımm. Ne de olsa hâlâ bildiğimiz Lilia işte.
Yine de… böyle konuşmasına rağmen son zamanlarda kızının üstüne pek gittiğini görmemiştim. Konuşma tarzı konusunda bile öyleydi.
Son birkaç aydır kendi içinde bazı şeyleri tarttığını düşünüyordum.
Lilia yerine döndüğünde Zenith elini uzatıp onun omzuna koydu.
“Hanımefendi…”
“…”
Lilia o eli avuçlarının içine alıp sıktı ve usulca “Teşekkür ederim,” dedi.
Sanki aralarında sözsüz bir tür konuşma geçmiş gibiydi.
Roxy bundan bilhassa etkilenmiş görünüyordu.
Ben onun yüzünü incelerken arkamdan biri yenimi çekiştirdi. “Hm?”
Dönüp baktığımda bunun Sylphie olduğunu gördüm. Kız kardeşlerim için olmayan üçüncü kutuyu taşıyordu. Doğru, sıradaki kısmı unutmamalıyım…
“Roxy.”
Adını seslendiğimde Roxy döndü… ve yanımda kutuyla duran Sylphie’yi görünce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Şey… efendim?”
Sylphie benden önce lafa girdi. “Bu ikimizden sana bir hediye, Roxy.”
“Ne— Şey, neden? Ne için?”
“Bu bir düğün hediyesi. Tebrikler!” dedi Sylphie, Roxy itiraz edemeden kutuyu ona uzatarak. “Hadi, açsene.”
Roxy söylendiği gibi yaptı. Hediyesinin içinden şapkayı çıkardığında gözleri tabak gibi açıldı. “Şey… Sylphie? Rudy? Bu da…”
“Aileye hoş geldin, Roxy. Zenith ve Lilia gibi olabilmek için elimizden gelenin en iyisini yapalım, tamam mı?”
Sylphie’nin o sözleri söylerken yüzündeki gülümseme ancak melekçe olarak tanımlanabilirdi.
Bu ezici gücün karşısında Roxy dudağını ısırdı, başını hafifçe öne eğdi ve şapkayı göğsüne bastırdı. Bir an sonra, “Te… teşekkür ederim, Sylphie,” diyebildi.
Gözlerinde parıldayan yaşları görebiliyordum.

Bunu çok sonraları öğrenecektim ama Roxy’nin dediğine göre Sylphie’nin onu hayatımıza gerçekten kabul ettiğini hissettiği an tam olarak bu andı.
Asıl olayı geride bıraktıktan sonra kutlamanın geri kalanı gayet pürüzsüz ilerledi.
Öncelikle Lilia ortaya kocaman bir pasta getirdi. İçinde krema olmasa da kabarık pandispanya tarzı bir şeydi. Kreması yerine içinde kurutulmuş meyveler vardı. Hamurun kendisi biraz acımtıraktı fakat meyvelerin tatlılığı bunu harika bir şekilde dengeliyordu.
Asura Krallığı’ndayken daha önce de böyle pastalar yemiştim. Beşinci yaş günüm için bir tane yapmışlardı, onuncu yaş günü partimde de servis edildiğini hatırlar gibiydim.
Ah, eski günler aklıma geldi… Eris bugünlerde ne yapıyor acaba?
Nerede olursa olsun, önüne geleni neşeyle doğrayarak hayatına devam ettiğini tahmin ediyordum. Belki de o da benim gibi evlenmişti?
Yok canım, pek sanmıyorum. Dünyada o kızın hakkından gelebilecek bir erkek yoktu.
Lilia’ya pastayı sorduğumda bunun geleneksel bir Asura tatlısı olduğunu açıkladı. Pek çok aile, kutlamaya değer bir şey olduğunda bundan yapardı. Ama Paul tadından nefret ettiği için biz neredeyse hiç yapmazdık. Koca adamın o yaşında yemek seçtiğini duymak biraz komikti ama tam ona yakışır bir huysuzluktu.
Sylphie pastanın yapımına yardım etmişti ve bir dahaki sefere tek başına yapabileceğinden emin görünüyordu. Norn pastayı afiyetle yiyor gibiydi, benim de epey hoşuma gitmişti.
Fakat Aisha pek bayılmamıştı. Dilimini yerken meyve parçalarını kenara ayıkladığını görebiliyordum. Lilia onu hafifçe azarladı ama yüzünde bir tebessümle, “Bana Paul Efendi’yi hatırlatıyor,” diye mırıldanarak kendi ciddiyetini bozdu.
Bir süre sonra Aisha bana sokulup kalanını onun yerine yemem için yalvarmaya başladı. Ama anlaşılan tatlıya düşkün olan Roxy’ye bu görevi devretmeye karar verdim. Birbirlerine pastadan lokmalar yedirirler falan diye umut ediyordum.
Ne yazık ki Roxy görevini biraz fazla ciddiye aldı. Sanırım ne istediğimi biraz yanlış anlamıştı.
“Beni iyi dinle, Aisha. Çok şanslı bir kızsın, bu yüzden bunu anlaman zor olabilir… fakat bazen, gerçekten çaresiz kaldığında eline ne geçerse yemek zorunda kalabilirsin. Zehirli bir akrebi bile.”
“Iyy! Şey… tamam.”
Zavallı kız kardeşim kendini bir hayat dersinin ortasında buluvermişti.
Doğrusu, bir keresinde Ghislaine’den de benzer bir azar işittiğimi hatırlar gibiydim. Belki de bu, maceracıların fazlasıyla önemsediği bir konuydu.
Tabii İblis Kıtası boyunca çıktığım yolculukta ben de berbat yiyeceklere katlanmıştım ama zehirli canavarları yemeye kadar düşmediğime oldukça emindim. Belki ben de “şanslı” olanlardandım.
“Bu pasta ise aksine tatlı ve lezzetli. Tabağında bırakmak yanlış olur. Ye lütfen.”
“Peki.”
Roxy’nin ses tonu pek sert sayılmazdı ama sunduğu gerekçeler o kadar ağırdı ki Aisha bir kereliğine de olsa sahiden biraz ürkmüş görünüyordu. Dediği gibi, ağırbaşlı bir sessizlik içinde pastasını yemeye koyuldu.
İlk kez sadece kendisine söyleneni ikiletmeden yaptığını görüyor gibiydim.
Şey, yani tam olarak öyle değil. Haksızlık etmeyeyim. Benim sözümü dinlerdi… çoğunlukla en azından.
Her neyse. Şimdi düşününce, yemek seçme huyunu aşmak muhtemelen önemli bir şeydi. Belki de durumu yanlış ele alan bendim.
Yanımda işleri rayına oturtacak birinin olması ne güzeldi. Aferin sana, Öğretmenim!
“Yine de tek bir lokma bile alamayacak kadar doyduysan bitirmek için kendini zorlamak zorunda değilsin. Gerekirse kalanını ben yerim.”
Bu arada Roxy kendi pastasını çoktan bitirmişti bile. Helal olsun, Öğretmenim.
“Tek lokma bile alamayacak kadar doydum!”
Aisha hemen cevabı yapıştırmıştı. Fazla hızlı.
“Beni dinliyor muydun sen? Pastanı bitir!”
Hım. Belki de bu iyi bir şeydir…
Sylphie ile ben Aisha’yı pek sık azarlamazdık ve bu yüzden Lilia’nın da ona yumuşak davrandığını hissediyordum. Aisha çok zeki bir kızdı ama nihayetinde henüz on bir yaşındaydı. Muhtemelen zaman zaman birilerinin ona ders vermesi gerekiyordu.
Her hâlükârda. Roxy’nin kız kardeşlerimle arası ısınıyor gibiydi. Üstelik ikisi artık birbiriyle kavga da etmiyordu. Ayrıca Zenith’in durumunun iyiye gittiğinin kanıtını da henüz görmüştük. Genel olarak ailemizin birbirine daha da yakınlaştığını hissediyordum.
Diğer bir deyişle, kutlama başarılı geçmişti. Ve ben her dakikasından keyif almıştım.
Kızlar on beş yaşına bastığında daha da görkemli bir parti vermek üzere aklımın bir köşesine not ettim.
Üniversite Efsaneleri #9: Patron balıklara karşı merhametlidir.
