Mushoku Tensei (LN) Cilt 13 Bölüm 10 / İş Yeri Draması

İşyeri Dramı

Haftalar geçtikçe hava giderek soğuyordu ve pencerenin dışında ara sıra savrulan kar taneleri görmeye başlamıştım. Çok geçmeden Ranoa Krallığı’na kış gelecekti.

Bu bölgenin kışları uzun, dondurucu ve kıt geçerdi. Sıradan bir hanenin tam da bu zamanlarda hazırlıklara başlaması gerekirdi, yoksa donarak ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlardı. Bizim ailenin durumu nispeten iyiydi, bu yüzden böyle bir endişemiz pek yoktu. Yine de işi sağlama almak için arka bahçeye dağ gibi yakacak odun, bodrumumuza da yığınla kuru gıda depoladığımdan emin oldum.

Artık her şeye hazırdık. Şimdi tek yapmamız gereken eve kapanıp karların erimesini beklemekti. Eşlerimin eşliğinde keyif çatarak vakit geçirebilirdim.

Fakat tam kış uykusuna yatmaya hazırlanıyordum ki… geçmişimden malum birisi yeniden peşime düştü.

***

Bir sabah, kahvaltı yaparken Roxy bana şaşırtıcı bir teklifte bulundu.

“Rudy, yarın Sylphie ile bir işe çıkıyoruz. Birkaç gün buralarda olmayabiliriz. Sen de bizimle gelmek ister misin diye soracaktım.”

“İşinizi yaparken sizi izlemek için mi?”

Roxy bana sorgulayıcı bir bakış attı. “Şey, hayır. Hep birlikte bu işte çalışacaktık. İşimizi iyi yaparsak ek prim bile alabiliriz.”

Hım. Kenardan ona tezahürat yapma fırsatını seve seve değerlendirirdim ama anlaşılan buradaki niyet bu değildi…

“Nasıl bir iş peki?”

“Şöyle ki, Ranoa kraliyet ailesinden biri şu sıralar bir hac yolculuğundaymış…”

Belli ki bu yerel bir gelenekti. Ranoa kraliyet ailesinden biri reşit olma yaşına yaklaştığında, bir nevi eğitim niyetine ülke genelinde bir yolculuğa çıkması gerekirdi.

Yolculuğun kendisi öyle pek meşakkatli bir şey sayılmazdı. Sadece altı ay kadar dolaşıp ülke içindeki belirli yerlerden oluşan uzun bir listeyi sırayla ziyaret ederlerdi. Yine de yanlarında çok fazla koruma bulunmasına izin verilmez, kendi hazırlık ve düzenlemelerini bizzat yapmaları beklenirdi.

Bu sayede kendi adamlarını kiralamak, yollarını bizzat bulmak ve ülkeyi kendi gözleriyle görmek zorunda kalırlardı. Teoride bu onların daha iyi yöneticiler olarak yetişmelerini sağlayacaktı. Bu gelenek tüm ülkede “Reşitlik Haccı” olarak bilinirdi.

Elbette herkesçe bilinen bir şey olduğundan, yerel belediye başkanları ve valiler kasabalarından zaman zaman asilzadelerin geçeceğinin gayet farkındaydı. Hatta her prens ve prensesin yaşını dikkatle takip eder, yolculuklarının zamanlamasını ve rotasını önceden kestirmeye çalışırlardı.

Kulağa bir bakıma ürkütücü gelse de kendi topraklarında bir kraliyet üyesinin ağır yaralanmasını elbette istemezlerdi. Şartlar ne olursa olsun, böyle bir olay itibarlarını fena halde zedelerdi.

Ellerinden gelse yerel yetkililer kraliyet çocuklarının etrafını seve seve yüz tane korumayla sararlardı ama buna izin yoktu. Zira bu, haccın tüm amacını yok ederdi. Fakat bizzat kraliyet ailesi koruma talep ettiğinde, onlara koruma tahsis edilmesine izin verilirdi. Bu seferki yolculuk için muhafız olarak bir maceracı grubu tutulmuştu ama büyücüleri ile şifacıları aynı anda hastalanmıştı. Yakında iyileşmeleri bekleniyordu ama kış da hızla yaklaşıyordu. Kar bastırdıktan sonra bu bölgede yolculuk etmek neredeyse imkânsızdı, bu yüzden haccı bir an önce tamamlayıp başkente dönmek için acele etmeleri gerekiyordu.

Şans eseri grup tam da burada, Büyü Şehri Sharia’da tıkanıp kalmıştı. Sonuç olarak kraliyet ailesi şehirden resmi olarak birkaç koruma talep etmişti.

Belediye başkanımız, bu işe en uygun adayları seçmek için Büyü Loncası ve Üniversite’nin önde gelenleriyle bir toplantı yapmıştı. Listenin başında öne çıkan bir aday vardı. Bu kişi, çok gezmiş eski bir maceracıydı, saldırı büyüsünde pratik becerilere sahipti ve Üniversite kadrosuna henüz yeni katıldığı için devredilmesi gereken pek az sorumluluğu vardı.

Yani kısacası Roxy’ydi. Heyet, ellerindeki en iyi seçeneğin o olduğuna çabucak karar vermişti. Birçok yeteneği göz önüne alındığında bu bana gayet makul bir karar gibi geldi.

“… Bir saniye ama. Sylphie bu işe nasıl dahil oldu peki?”

“Şey, Prenses Ariel de bizimle geliyor. Kraliyet ailesinden biriyle bağlantı kurmaya can atıyordu.”

Ariel’in mükemmel bir istihbarat ağı vardı. Durumu duymuş ve bunu bir fırsat olarak görmüş olmalıydı. Buradan ne kadar güçlü bir bağ elde edebileceğini kestirmek zordu ama prenses eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmazdı.

“Ah, anladım. Yani temel olarak ikiniz hem Ariel’i hem de bu çocuğu koruyacaksınız, öyle mi?”

“Aynen öyle. Ha, Luke da yardım ediyor.”

Luke’un gerçekten bir katkısı olur muydu emin değildim ama bunu dile getirmemeyi tercih ettim.

“Sylphie de geleceği için sorun yaşamazdık diye düşünüyordum… fakat korumamız gereken çok önemli iki kişi var ve ziyaret edeceğimiz mabet ormanın derinliklerinde. Üstelik en olmadık anlarda saçma sapan hatalar yaptığım da bilinir… Sanırım biraz tedirginim.”

“Bence kendini fazlasıyla hafife alıyorsun, Roxy.”

“Şey, belki de. Ama Sylphie ile bu işin altından nasıl tereyağından kıl çeker gibi kalkacağımızı konuşurken senin yardımını istemeyi önerdi. Ne de olsa şu anda bu şehirdeki en güçlü büyücü sensin…”

Bu unvanı hak edip etmediğim meselesini bir kenara bırakırsak, Roxy’nin neden endişelendiğini anlayabiliyordum. Hem Prenses Ariel’i hem de Ranoa kraliyet ailesinin bu üyesini korumaları gerekiyordu. Üstelik asıl ekipleri de epey küçüktü: bir Ranoa şövalyesi, Sylphie, Luke ve Roxy.

Tabii bir de maceracı grubu vardı. Fakat iki kişi eksiklerdi ve bir işe yarayıp yaramayacaklarını bilmek zordu.

Gerçekten yetkin müttefikler açısından Roxy’nin kesin olarak güvenebileceği tek kişi Sylphie’ydi… ve düşününce, Roxy onu daha önce savaşırken hiç görmemişti. Kararsızlığını ve tedirginliğini anlayabiliyordum.

“Yine de üçümüzün birden evden ayrılması sorun olmaz mı? Lucie ne olacak?”

Şimdiye kadar sessizce dinleyen Sylphie, “O iyi olur,” dedi. “Suzanne yanımızda ve Lilia’nın ona çok iyi bakacağından eminim.”

Doğru söze ne denirdi. Zaten bu ikisi yokken buralarda oyalanmamın pek bir faydası da dokunmazdı. Her hâlükârda iş Lilia ile Aisha’ya düşecekti. Sylphie’nin bir an önce Lucie’nin yanına dönmesini sağlamak çok daha önemliydi. Bu da yapabileceğim en iyi şeyin gruba katılıp işin tereyağından kıl çeker gibi hallolmasını sağlamak olduğu anlamına geliyordu.

“Tamam o zaman. Ben de varım.”

Kararımı verip daha fazla uzatmadan kabul ettim.

Her şey bir yana, bu işi kusursuzca tamamlarsak Roxy’nin itibarı güzel bir sıçrama yaşayacaktı. Belki de kariyer basamaklarını biraz daha hızlı tırmanmasına yardımcı olurdu.

Ertesi gün, Roxy ile birlikte daha çok S-seviye maceracılara hizmet veren bir hana doğru yola koyulduk. Çok hoş bir yerdi—hatta geçenlerde Roxy ile Sylphie’yi götürdüğüm handan bile daha güzeldi.

Bir eğitim gezisi olarak düşünüldüğünde bu hac yolculuğu biraz… lüks tarafta kalıyor gibiydi. Gerçi kraliyet ailesinden de daha azını beklemezdim zaten.

“Gerçekten mi? Asura’da da saray surlarının içinde bahçeler var mı?”

“Ah, evet. Demek Ranoa’da da var?”

“Var ya! Gerçekten de birbirlerine oldukça benziyorlar gibi! Ne kadar da ilginç.”

Roxy ile vardığımızda, Ariel ve grubu handa Ranoalılarla birlikte çay içiyorlardı bile.

Prenses Ariel’in karşısında taş çatlasa on iki yaşında görünen bir kız oturuyordu. Bu hac yolculuğunun reşitlik gereği olduğu düşünülürse muhtemelen on beşindeydi ama kesinlikle daha küçük gösteriyordu.

Sylphie ikisinin arkasında dikilmiş, iş kıyafetleri içinde hem kendinden emin hem de heybetli görünüyordu. Luke da oradaydı. Tanımadığım yaşça büyük bir kadın şövalye de vardı—muhtemelen Ranoa prensesinin kişisel korumasıydı.

“Siz kimsiniz? Derhal isimlerinizi söyleyin.”

Gözleri üzerimize değer değmez öne atılıp korumakla yükümlü olduğu kişiyle aramıza geçti. Bakışları açıkça düşmanca olmasa da meydan okur gibiydi.

“Tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Roxy M. Greyrat ve buraya prensese korumalık etmek üzere geldim.”

“Ben de Rudeus Greyrat, ben de yardımcı olmak için buradayım. Tanıştığımıza memnun oldum, hanımefendi.”

“Ah, anladım… Geleceğinizi duymuştum. Adım Grace, bir kraliyet şövalyesiyim. Yardımınız için minnettarız.”

Şövalye bir an şüpheyle Roxy’yi süzdü. Yine de sonunda daha fazla yorum yapmadan geri çekildi.

Muhtemelen “Bunun için fazla genç olduğun besbelli. Üniversite ne düşünüyordu acaba?” gibi bir şeyler söylemek istemişti. Bu düşüncesini kendine saklamasını takdir ettim ama nedenini pek anlayamamıştım. Belki de şaşırtıcı derecede anlayışlı biriydi?

Hayır… Ariel’in yüzündeki o sinsi tebessüme bakılırsa, muhtemelen kadını önceden uyarmıştı.

İyi de olmuştu. Kadın kahkahayı basıp sevgili öğretmenime “çocuk” deseydi oracıkta patlayabilirdim… ya da bir patlamaya yol açabilirdim. Bu da Roxy’nin kariyer umutlarını bitirirdi.

“Bir maceracı grubu da tuttuğunuz söylenmişti?”

“Evet. Şu anda yolculuk hazırlıklarını tamamlamak için dışarıdalar. Lütfen şimdilik burada bekleyin.”

“Pekâlâ.”

Boş bir sandalyeye doğru hamle yaptım ama Roxy, Sylphie ile Luke’un yanına geçti. Şövalye eski yerine dönüp dimdik ve kaskatı bir halde beklemeye koyuldu.

Anlaşılan şu an için yalnızca prenseslerin oturmasına izin vardı. Benim de ayakta dikilmem gerekecekti.

“Bu arada, Prenses Ariel, krallığımızda ne zamandır kalıyorsunuz?”

“Şey, bir bakayım… yolculuğumu saymazsak altı yıldan biraz daha az bir süre oldu. Burası artık benim için adeta ikinci bir yuva sayılır.”

“Ah… o zaman gelecek yıl mezun olacaksınız anlamına mı geliyor bu? Ne yazık… Sizi daha yeni tanımışken bu kadar çabuk ayrılacak olmanız…”

“Sanırım öyle, evet. Fakat ülkelerimiz irtibatta kaldığı sürece tekrar görüşeceğimize eminim.”

Hım. Bir diğer konu da bu Ranoa prensesinin sahiden pek sevimli olmasıydı.

Bu ülkenin kraliyet ailesinin güzel insanlarla dolu olduğunu duyduğumu hatırlıyordum. Anlaşılan doğruydu. Ariel’in dengi sayılabilirdi—tam olarak değilse bile neredeyse.

Yine de Ariel sahiden hızlı iş çıkarıyordu. Bir şekilde şimdiden sıkı fıkı olmuş gibiydiler.

Bir süre boş boş bekledim, prenseslerin sohbetine pek kulak kabartmadan lafların öylece akıp gitmesine izin verdim.

“Daha kaç kere tekrar etmem gerekiyor, kahretsin?!”

Girişteki sesler beni bir anda gerçekliğe döndürdü.

“Bak, idare ediver işte!”

“Ciddi misin sen?! Geçen sefer olanları unuttun mu?! O geri zekâlılar işi öyle bir batırdı ki az kalsın Tina ile Melanie’yi öldürtüyorlardı! Bunu kabul etmiyorum!”

“Ne yapmamı istiyorsun? Burada kararları biz vermiyoruz.”

“Bu mazeret değil! Bu gerçekten içine siniyor mu? Orada dışarıdayken sıradan bir yabancının arkanı kollamasına sahiden güveniyor musun?”

“Ben de can atmıyorum herhalde, tamam mı?”

Yeni gelenler birbiriyle yüksek sesle tartışarak sert adımlarla içeri daldılar. Dört kişiydiler ve hepsi de kadındı.

Grubun en önündeki, iri yarı, kaslı bir kadındı. Bana Ghislaine’i anımsatıyordu ama yapısı ondan bile daha sağlamdı. Vücudu sanki kayadan yontulmuş gibi duruyordu.

İkincisi, koyu kahverengi saçlarını geriye doğru tarayarak alnındaki haç şeklindeki yara izini ortaya çıkaran daha ince yapılı bir kadındı. Çevik ve tetikte görünüyordu; çökük gözleri nice savaşlar gördüğünü fısıldıyordu.

İkisi de taş çatlasa otuz yaşlarındaydı ve bellerinde kılıç taşıyorlardı. Grubun ön saftaki dövüşçüleri olduklarını söylemek kesinlikle yanlış olmazdı.

Görünüş bazen yanıltıcı olabilirdi fakat kesinlikle kurnaz ve usta bir çift kıdemli savaşçıya benziyorlardı. Bir prensesi korumak için seçildikleri düşünülürse bu son derece mantıklıydı.

Bu arada, ikisi de süregelen tartışmaya dahil olmuyordu. Tartışanlar, arkalarından içeri giren diğer ikiliydi.

“Değil mi ama?! Güvenemediğim insanlarla olacağıma bu işi tek başıma yapmayı yeğlerim!”

Öfkeli olan, yüzünde somurtkan bir ifade taşıyan daha genç bir kadındı. Aslında daha ziyade bir kız çocuğuydu—belki on beş yaşlarında.

İlk ikisiyle kıyaslandığında henüz çömez sayılırdı. Fakat onu gruplarına aldılarsa işinde iyi olması gerekirdi. Taşıdığı asa, onun bir büyücü ya da şifacı, belki de her ikisi birden olduğunu gösteriyordu.

“Bak, arka safta tek başına kalamazsın. Kimsenin ön saftan sızmasını istemem elbette ama bazen böyle şeyler kaçınılmaz oluyor…”

Ve bir de grubun dördüncü üyesi vardı.

“Ama daha da önemlisi, insanların sana saygı duymasını istiyorsan önüne gelen herkesle çalışmayı öğrenmelisin. Maceracılar sonsuza dek aynı grupta kalma lüksüne sahip değiller, biliyorsun değil mi?”

Sırtında bir yay taşıyordu. Bir maceracı için pek alışıldık bir silah sayılmazdı; oklar bir kılıcın ya da büyünün gücüne asla yetişemezdi. Gezgin bir maceracı olarak yıllar geçirmiştim ve işine bu denli sadık yalnızca tek bir okçuyla karşılaşmıştım.

“Gah.”

Düşününce, muhtemelen tüm bölgedeki tek okçu da oydu.

Elbette onu anında tanıdım.

Odaya adım atıp yüzümü gördüğü an olduğu yerde kalakaldı ve gözleri fal taşı gibi açılarak bana baka kaldı.

“Ah. Senmişsin.”

Bu sözleri benden ziyade kendi kendine fısıldar gibi mırıldandı.

Az önce tartıştığı somurtkan kız arkasına dönüp şüpheyle ona sordu: “Şey, Sara? Şu adamı tanıyor musun?”

“Yani… evet.”

Bir zamanlar neredeyse yatağa gireceğim o maceracının ta kendisiydi.

***

Sara’yı unutmamıştım elbette. Denesem bile unutabilir miydim emin değildim.

Eris beni terk ettikten kısa süre sonra onunla tanıştığımda, Counter Arrow grubunun en genç üyesiydi. İradesi güçlü, kavgacı, sivri dilli ama aklı başında bir kızdı.

Grubun lideri olan Suzanne beni sevmiş ve bazı işlerine beni de davet etmeye başlamıştı. Birlikte bir canavar sürüsüyle savaşmış, daha sonraları ise Kar Ejderhası pulları toplamak için kadim bir yeraltı kalesine dalmıştık.

Biraz zaman almıştı ama Sara sonunda bana vurulmuştu. En azından bundan oldukça emindim.

Ona karşı tam olarak ne hissettiğimi söylemekse daha zordu.

Ben bunu tam olarak çözemeden işler hızla ilerlemiş, ardından da malum performans sorunum ayak bağı olmuştu. Kafayı çekmiş, aptal gibi davranmış ve geceyi geçirmek için en yakın geneleve koşmuştum. Üstüne üstlük herkesin ortasında Sara’nın arkasından ileri geri konuşmuştum. Ve o da bunu duymuştu tabii ki! Beni oracıkta terk etmişti.

İkimiz için de travmatik bir deneyim olduğuna adım gibi emindim. Yine de o günlerin üzerinden epey zaman geçmişti. Yıllardır kendi yollarımıza gitmiş, kendi hayatlarımızı yaşamıştık. Kendi kendime bunların geçmişte kaldığını ve zaten bir daha asla karşılaşmayacağımızı söyleyip durmuştum. Meğer kaderin başka planları varmış.

Ve şimdi kendimi eski kız arkadaşımla aynı işte çalışacak olmanın o tuhaf ve ilginç vaziyetinde bulmuştum. En azından ikimiz de profesyoneldik, değil mi? Umarım sadece elimizdeki işe odaklanabilirdik. Geçmişi deşmenin şu saatten sonra ikimize de pek bir faydası olmayacağı kesindi sonuçta.

Pekala o zaman! Prenses dışarı çıkmadan önce yemeği hazırlamaya ne dersiniz?

Biraz tuhaf geçen tanışmaların ardından bir parti kurmuş ve tapınağın bulunduğu yakındaki ormana doğru yola koyulmuştuk.

Oh be. İyi iş çıkardınız kızlar. Bu iş kolaydı!

Görünüşe göre Işınlanma Labirenti’ni aşan profesör hakkındaki söylentiler doğruymuş, ha?

Kusura bakma ama özür dilemem gerek! Başta seni gerçekten hafife almıştım… Yine de dikkatini iyileştirme ve saldırı büyüsü arasında paylaştırma konusunda verdiğin o taktik tek kelimeyle harikaydı! O kadar net ve basit bir teori ki, üstelik sen bunu gerçekten uygulamaya döküyorsun!

Benim dikkatli çabalarım sayesinde, kayda değer hiçbir tatsız olay yaşanmadan işi kotarmıştık. Aslına bakılırsa her şey çok, ama çok iyi gidiyordu.

Tamamı kadınlardan oluşan S-seviye bir parti olan “Amazonlar”ın üyeleri, başlangıçta Roxy’ye karşı açıkça şüpheyle yaklaşmıştı. Dış görünüşü düşünülünce anlaşılabilir bir durumdu belki de. Partinin veledi, “Bir çocukla çalışmak istemiyorum!” diye kestirip atacak kadar ileri bile gitmişti; üstelik biz de hemen oracıkta, odadayken.

Ne var ki şehirden çıkıp ilk birkaç çatışmayı atlattıktan sonra, ona dair düşünceleri 180 derece değişti. Geçici partimizin alelacele kurulmuş olmasına rağmen Roxy, arka hat büyücüsü rolünü kusursuz bir şekilde yerine getirdi. Saldırı büyülerini kusursuz bir zamanlamayla yapıyor, takım arkadaşlarını da aynı ustalıkla iyileştiriyordu.

Labirentleri tek başına keşfederek geçirdiği zamanlar sayesinde, sıradan bir büyücüye kıyasla çok daha tetikte ve becerikliydi. Hatta partinin eksik olan iki üyesinin yerini tek başına fazlasıyla doldurmuş gibi görünüyordu.

Haliyle bir süredir onu iltifat yağmuruna tutuyorlardı. Bu durum içimi kıpır kıpır ve sıcacık yapıyordu. Bazen göğsümü kabartıp İşte benim öğretmenim be! deme isteğime güçlükle engel oluyordum.

Şey, hey, Rud—

Ah, pardon! Hemen yemeği hazırlamaya başlıyorum! Dövüşlerde pek bir işe yaramadım ama bunun üstesinden gelebilirim. Yemek pişirme konusunda gayet iyiyimdir!

İşin tek can sıkıcı yanı, arada bir Sara’yı savuşturmak zorunda kalmamdı.

Ben yemekle ilgilenirken dik dik bana bakıp duruyordu fakat bir sohbet başlatmanın işleri yalnızca daha da kötüleştireceği çok açıktı.

Bazen sorunlardan tamamen kaçınmak en iyisidir, değil mi?

Kesinlikle öyle. Ben sadece ortamdaki havayı olumlu tutmak için üzerime düşeni yapıyordum. Her şeyin bu kadar pürüzsüz ilerlemesinin tek sebebi benim tedbirli davranmamdı!

Pekala, bu tam olarak doğru sayılmazdı.

Gruba neredeyse hiçbir katkım olmamıştı. Amazonlar’ın hepsi son derece yetenekliydi ve Roxy de partilerine kusursuz bir şekilde uyum sağlamıştı. Bu durum, tapınağa giden yolda bana veya Sylphie’ye yapacak pek bir şey bırakmamıştı.

Ranoa prensesi şu anda kişisel şövalyesiyle birlikte binanın içindeydi ve resmi bir tür dua icra ediyordu. İşi bittiğinde tek yapmamız gereken şehre geri dönmekti ve böylece görevimiz tamamlanmış olacaktı. Herkes evine mutlu dönecek ve Roxy’nin itibarı büyük bir sıçrama yaparak onu Büyü Üniversitesi’ndeki ilk terfisine bir adım daha yaklaştıracaktı.

Elbette Sara bu durumdan pek de hoşnut değildi. Bana neredeyse aralıksız on dakikadır gibi gelen bir süredir sessizce bakıyordu.

Onu suçlayamazdım. İnsanlar, onları tamamen görmezden geldiğinizde biraz huysuzlaşma eğiliminde olurlar neticede. Yine de geçmişi deşmenin işleri sadece daha da berbat edeceğini varsaymak zorundaydım.

Tam yanımda oturan Sylphie’den yardım istemek üzereydim ki… ama o da bir süredir fazlasıyla sessizdi. Hatta sanki o da bana dik dik bakıyor gibiydi.

Belki de sadece benim için endişeleniyordu. Belki de onu bir kez daha aldatacağımdan endişe ediyordu.

Ya da belki de Sara’yı bilerek görmezden gelme tarzımı tasvip etmiyordu.

Öyle ya da böyle, sessizlik giderek ağırlaşmaya başlıyordu. Hani, can yakacak kadar ağır. Kara delik ağırlığında. Derim kaşınmaya başlamıştı bile.

Sonunda Sylphie bana doğru eğildi ve kulağıma fısıldadı: “En azından onunla konuşmayı denesen olmaz mı, Rudy?

Şey, yani… onunla normal bir sohbet etmekten gocunduğum falan yoktu. Yani başlangıçta tavırları gayet rahattı ve geçmişi geride bırakmayı ben de çok isterdim…

Yine de o anıları öylece gülüp geçerek karşılayabileceğimden emin değildim. Yaralar hâlâ tazeymiş gibi geliyordu. Belki de en başından onu doğrudan Sylphie ve Roxy ile tanıştırmalıydım. Fakat bu noktada, o da artık benimle konuşmaya bile yeltenmiyordu.

İşler bu kadar kötüleşmeden önce bir şeyler yapmalıydım. Şimdiyse içinden tırmanıp çıkmam gereken bir çukurun içindeydim.

Hmm… belki de gerçekten bir şeyler söylemem gerekiyordu.

Düşündükçe, Sara’yı tamamen görmezden gelme stratejim giderek daha büyük bir hata gibi görünüyordu. Tüm başarabildiğim onu öfkelendirmek olmuştu. Sohbeti her zaman tamamen resmi ve işle sınırlı tutabilirdim.

Yine de şu saatten sonra yaklaşımımı değiştirmeye çalışmak benim için biraz zordu.

En büyük sorun, aslında ona söylemek istediğim hiçbir şeyin olmamasıydı. Aklıma gelen tek konular birlikte geçirdiğimiz geçmişle ilgiliydi, bu da kaçınılmaz olarak o çirkin ayrılığımıza dair bir tartışmaya varacaktı. Bu da ikimizin de moralini bozmaktan başka bir işe yaramazdı. Ayrıca bunları duymak Sylphie için de pek hoş olmayabilirdi.

Sessiz kalmak buna kıyasla çok daha makul görünüyordu.

Şehre döndüğümüzde ortamı gerdirdiğim için ondan her zaman özür dileyebilirdim. Roxy’nin terfisi uğruna biraz sıkıntı çekmeye razıydım.

Bayan Roxy, bu şehirden ayrılmadan önce bana büyü hakkında biraz daha bir şeyler öğretir misiniz? Lütfen? Ne oluuursunuz?

Büyük bir zevkle.

Çok teşekkür ederim! Şey, size Abla desem olur mu?!

Ha? Şey, ben… sanırım olur. Eğer öyle istiyorsan.

Yaşasın! Teşekkürler Abla!

Grubun diğer tarafında her şey son derece neşeli ve huzurlu görünüyordu. Ben de o sohbete dahil olmak istiyordum. Belki de bir dahaki geceyi birlikte geçirişimizde Roxy’yi biraz asil rolü yapmaya ikna edebilirdim…

Aah… biliyor musunuz, boğazım fena halde kurudu.

Ariel bir anda grubun bizim tarafımızdaki sessizliğini bozmuştu.

Hafif bir kafa karışıklığıyla ona baktım. Ne de olsa hepimize yetecek kadar bolca suyumuz vardı. O da bana anlamlı anlamlı baktı.

Biraz geride o yetişen güzel sarı meyveler vardı, değil mi? Zahmet vermek istemem ama onların tadına bakmak isterdim,” diye devam etti Ariel, bakışlarını Sara’ya çevirerek. “Benim için birkaç tane toplar mıydın?

Sara bu isteğin neden kendisine geldiği konusunda biraz şüphelenmiş gibi görünse de omuz silkip ayağa kalktı. “Pekala. Ne yapabileceğime bir bakayım.

Teşekkür ederim. Yine de ormanda tek başına yürümen pek güvenli olmaz sanırım. Rudeus, Fitts… lütfen ona eşlik eder misiniz?

Ah be. Demek asıl mesele buydu, ha… Sanırım Prenses aramızdaki bu tuhaflıktan bıkıp usanmıştı. Bu onun “gidin de aranızda konuşup halledin artık” deme şekliydi.

Bence Rudy tek başına halledebilir. Ben burada, yanınızda kalacağım Prenses Ariel.

Şaşkınlığıma karşın, Sylphie geri çekilmeyi tercih etmişti.

Öyle mi? Yalnız başına güvende olacağını düşünüyor musun?

Sorun olmaz. O tehlikeden saklanacak bir adam değildir.

Yaptığım şey bu muydu yani? Saklanmak mı?

Evet, doğruydu. Saklanıyordum; hem Sara’dan hem de birlikteki geçmişimizden.

Fakat bunu sürdürmeme artık hiç gerek yoktu. Artık hayatımda Sylphie ve Roxy vardı. Performans sorunlarım artık geçmişte kalmıştı. Artık bir ailem vardı; hatta bir kızım bile vardı.

Pekala.

Artık bir korkak gibi davranmayı bırakmanın vakti gelmişti.

Sara ile birlikte ormandan geri dönerek o sarı meyvelerin yanından geçtiğimiz noktaya doğru yürüdük. Onları bulmak yeterince kolay oldu ve yetiştikleri alçak çalılardan birkaç tane topladık.

Artık sohbeti başlatmanın bir yolunu bulma vaktiydi. Sylphie beni buraya rızasını vererek göndermişti; şimdi kuyruğu kıstırıp kaçamazdım.

Pekala, olaya başka bir açıdan bakalım. Biz tamamen tesadüf eseri karşılaşmış eski arkadaşlarız. Birbirimizle tek kelime dahi etmeden sadece işimizi yapıp ayrılsaydık biraz acıklı olmaz mıydı?

Evet, bu mantıklı.

Demek… maceracılığa devam ettin, ha?

Dürüst olmak gerekirse dünyanın en harika giriş cümlesi sayılmazdı.

Bu da ne demek şimdi?

Sara’nın yanıtı anlaşılır bir şekilde ters ve kısa olmuştu. Yine de gözümün korkmasına izin veremezdim.

Derin nefes al Rudeus.

Bir maceracı olarak yeteneklerine dair bir laf çarptırmaya falan niyetim yoktu sonuçta. O da bu kadarını biliyordu. Aslında o her zaman böyleydi.

Şey, Suzanne ile Timothy evlenince Counter Arrow dağıldı, değil mi? Seninle Patrice’in neler yaptığını merak ediyordum sadece, hepsi bu. Ona ne olduğunu biliyor musun?

Ayrıldığımızda başka bir partiye katıldı. Şimdi nerede bilmiyorum. Ölmediyse ya da sakat kalmadıysa muhtemelen hâlâ maceracılık yapıyordur.

Patrice, Counter Arrow’un ön hat savaşçılarından biriydi. Uysal ve rahat bir tipti ama onun hakkında hatırladığım neredeyse tek şey buydu.

Peki ya sen Sara?

Bir süre pek çok parti arasında mekik dokudum. A-seviyeye ulaştıktan hemen sonra bu grup beni kaptı ve o zamandan beri onlarlayım.

Anlaşılan o ki bir süredir Amazonlar ile birlikteydi.

Düşününce, muhtemelen şimdiye kadar karşılaştığım en çekici partiydi. Kaslı liderlerinin güzel bir yüzü vardı, lider yardımcısı da yüzündeki yara izini gayet havalı taşıyordu. Genç büyücü biraz veletti ama kesinlikle sevimli taraftaydı.

Ama hiçbiri Sylphie veya Roxy ile boy ölçüşemezdi elbette!

Biliyor musun, daha önce tamamı kadınlardan oluşan bir parti gördüğümü sanmıyorum.

Evet, yani alt seviyelerde onlardan çok var sanırım. Ama C-seviyesini falan geçtikten sonra herkes her şeyden çok yeteneğe baktığı için pek yaygın olmuyor.

Hım…

İblis Kıtası’nda, alt seviyelerde bile tek cinsiyetten oluşan herhangi bir parti gördüğümü hatırlamıyordum. Gerçi oradaki canavarların ne kadar güçlü olduğu düşünülünce orası biraz özel bir durumdu.

Benim de böylesi bir partide ilk bulunuşum ama inan bana, kesinlikle artıları var. Bir kere, bazı müşterilere öncelikli erişim sağlıyor. Tıpkı bu seferki gibi.

Ah, evet. Bir prensesi koruması için neden kadınlardan oluşan bir parti isteyeceklerini anlayabiliyorum.

Böylesine genç ve güzel bir kızı, pis kokulu ve kaba saba adamlardan oluşan bir gruba emanet etmek biraz riskli olabilirdi. Çoğu maceracı, sokak serserisi olmaktan yalnızca bir adım uzaktaydı zaten. Yüksek seviyelerde insanlar daha profesyonel olma eğilimindeydi gerçi ama tamamı kadınlardan oluşan bir parti, işlerin çok da kötüye gitmeyeceğine dair bir güvence veriyordu. Kadınların birbirlerine her zaman nazik davrandığı söylenemezdi tabii…

Ayrıca genel olarak daha az stresli. Bilirsin ya, romantik dramalar hakkında endişelenmek zorunda kalmıyorsun.

Buna karşılık tuhaf ve buruk bir şekilde gülümsedim. Eğer Counter Arrow’a resmen katılıp Sara ile çift olsaydım, diğerleri için ortamı gerenler biz olacaktık.

Yine de kendimi Amazonlar’ın en genç üyesini düşünürken buldum. Ne zaman mola versek sevgi çığlıkları atarak kendini partinin liderinin ya da lider yardımcısının kollarına atıyordu. Roxy’nin ne kadar yetenekli olduğunu anladığından beri de onun peşini bırakmamıştı. Karıma sarılıp onu sıkıştırırken bana dil çıkarma huyu edinmişti.

Hiç romantizm yok, ha? Gerçekten mi?

Ha? Ah, o mu. Yani, öyle kızlar çıkıyor tabii ama bu çok daha ufak bir dert,” dedi Sara omuz silkerek. “Kimsenin hamile falan kalmaması işe yarıyor, anlarsın ya?

Hım. En azından partinin iyi anlaştığını duymak güzeldi.

İkimizin geçmişinde bazı acı anılar vardı elbet ama duyulduğu kadarıyla Sara hayatından gayet memnundu.

Onun adına sevinmiştim. Ve belki de biraz rahatlamıştım.

Neyse ne, peki ya sen?

Şey… bana ne olmuş?

Evlendiğini ve bir çocuğun olduğunu duydum, doğru mu? Keyfin yerinde gibi.

Ah. Bunu sana kim söyledi?

Suzanne. Kısa bir süre önce bana bir mektup göndermişti.” Sara’nın ses tonu hafiften suçlayıcı bir hal almaya başlamıştı.

Ayrılmamızın bütün sebebi, onunla yatakta tam anlamıyla yetersiz kalışımdı. Şimdiyse düzenli olarak birlikteliklerinin tadını çıkardığım iki farklı kadınla evliydim. Bunun birinin moralini nasıl bozabileceğini tahmin edebiliyordum.

O zamanlar ciddi bir sertleşme bozukluğu çekiyordum fakat Sara’nın bundan haberdar olup olmadığından bile emin değildim. Suzanne’e o kadar detaya indiğimi sanmıyordum. Üstelik bu, sergilediğim davranışın bir bahanesi olamazdı. Sebebi ne olursa olsun, kızı uluorta bir fahişeyle kıyaslayıp aşağılamıştım. Sana karşı hisleri olan birine yapılabilecek en berbat muameleydi.

İş yerinde böyle bir pislikle karşılaşmak, dünyanın en iyi insanını bile huysuzlaştırırdı. Hele bir de o herif sanki sen yokmuşsun gibi davranmaya kalkarsa.

Şey, yani… Özür dilerim Sara.

Ne? Senden özür dilemeni falan istemiyorum!

Bu sözlerle birlikte Sara ayağa fırladı. Yüzü kızarmıştı; dudakları büzülmüş, titriyordu.

Kahretsin, şimdi damarına bastım. Belki de bu baştan beri kötü bir fikirdi… Pekala, dur. Artık bunun için çok geçti. Ne yapmam gerekiyordu şimdi?

Şey…

Ben söyleyecek bir şey bulamadan Sara arkasını dönüp sırtı bana dönük bir şekilde tekrar oturdu.

Onu kışkırtmamaya çalışarak yavaşça ayağa kalktım ve yüzünü görebileceğim bir noktaya doğru adım attım.

Suratını asmış, yere doğru dik dik bakıyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, öfkeli olmaktan ziyade çökmüş gibi görünüyordu.

Sara?

Ne var? Ne oldu?

Benden özür dilememi istemediğini biliyorum ama yine de dileyeceğim. Ayrılış şeklimiz şeydi… pek hoş olmamıştı, değil mi? Bu yüzden… sana ne diyeceğimi bilemedim sanırım. Yine de bu seni görmezden gelmemin bir mazereti olamaz. Gerçekten çok özür dilerim.

Sara yorgun bir iç çekişle başını kaldırıp bana baktı. “Bak, senden özür falan istemediğimi az önce söyledim, tamam mı?

Eğer özür istemiyorsa ne istiyordu peki? Demin Sylphie’den akıl almadığıma pişman olmaya başlıyordum.

Yanına oturmamın bir sakıncası var mı?

A? Karın sana kızmaz mı?

Yok canım. Meyveleri götürdüğümüzde ona olan biteni anlatırım.

Bir dakika, demek o kadın oymuş ha? Şu güneş gözlüklü kız?

Suzanne mektupta onu tarif etmemiş miydi?

Yok, sadece adının Sylphiette olduğundan bahsetmişti. Ayrıca yani… kraliyet koruması olacağını hiç düşünmemiştim, anlarsın ya.

Demek Suzanne onun güzelliğini anlatmayı ihmal etmişti? Gerçekten tam bir ihmalkarlık.

Yine de bu aranızın neden bu kadar samimi göründüğünü açıklıyor gerçi,” diye devam etti Sara.

Üstelik sadece o da değil. O mavi saçlı iblis kızı da diğer karım.

Ne, o da mı?! Hım. Ne kadar da ilginç ama…?

Sara bunu kafasında tartarken ben de temkinli bir şekilde yanına oturdum. Yanına yerleştiğim sırada, yıllar önce birlikte geçirdiğimiz o kısa zamandan hâlâ aşina olduğum kokusu burnuma çalındı.

Bir an için ikimiz de hiçbir şey söylemedik. Sessizliği bozan bu kez Sara oldu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, buradayken evine uğramayı planlıyordum.

Ciddi misin, gerçekten mi?

Evet. Yani ben… senden özür dilemeyi düşünüyordum. Çok uzun zamandır.

Özür dilemek mi istiyordun? Benden mi?

Aynen öyle. Sen kaçıp gittikten sonra senin o, şey… durumunu öğrendim. Ve ne kadar pislik biri olduğumu fark ettim. Seni kötü adam ilan etmiştim, değil mi? Öfkeden köpürüp büyük bir kıyamet koparmıştım. Senin de canının yanıyor olabileceğini aklıma bile getirmedim… üstelik benimkinden bile beter bir şekilde.

Anılar hâlâ rahatsız edici derecede tazeydi. Zırcahilce sarhoş olmuş, bir yığın saçma sapan şey haykıran kendimi duyar gibiydim. Benimle yüzleşirken Sara’nın yüzündeki o öfkeyi ve aşağılanmışlığı görebiliyordum.

O olaylar canımı çok derinden yakmıştı. Ama onun da canını yaktığımı biliyordum.

Bu yüzden Suzanne bana mektup yazıp senin Sharia’da olduğunu öğrenince… kendi kendime seni görmeye gideceğimi söyledim. Bu görevin bizi buraya getireceğini biliyordum, bu yüzden… özür dilemek için biraz vakit ayırırım diye düşündüm. Bilirsin ya… o zamanki davranışlarım için.

Ama bak, yine sana çıkışıp duruyorum işte, değil mi? Tanrım. Bazen kendime bile tahammül edemiyorum…

Sara bir anlığına duraksadı, ardından yüzünü dizlerine gömdü. Yeniden konuştuğunda sesi zar zor duyuluyordu.

Özür dilerim.

Kolumu omzuna atıp sarılmak falan istedim ama bir şekilde şu an hiç de uygun düşmeyecek gibi hissettim. Bunun yerine ben de dizlerimi göğsüme doğru çektim.

Üzerinden epey zaman geçti,” dedim, “bu yüzden sana karşı dürüst olacağım.

Hm?

O zamanlar sana gerçekten aşık olduğumu sanmıyorum.

Şey. Pardon?

Durumumun sebebi… Eris adında bir kızdı. İblis Kıta’sında birlikte seyahat etmiştik ama sonra birdenbire ortadan kayboldu. İşte seninle tam o zaman tanıştım, Sara. Benden hoşlandığını anlayabiliyordum. Sana karşı o kadar güçlü duygularım yoktu ama sanırım yoluma devam etmek istedim. Bilirsin işte… geçmişi arkamda bırakmak. Dürüst olmak gerekirse, seni sadece kullanıyordum.” Yutkunmak için duraksadım, sonra devam ettim. “Yani… öyle işte. Bana gerçekten hiç özür borcun yok.

Sara’nın bana kızacağını varsaymıştım. Benim için sorun değildi. Bana tüm gerçeği anlatmıştı. Olabildiğince dürüst davranmıştı. Aynı şekilde karşılık vermemin adil olacağını hissettim.

Yine de bir sebepten ötürü kızgın değildi. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle sadece bana bakıyordu.

Vay be. Gerçekten değişmişsin.

Şey… değişmiş miyim?

Evet. Eskiden bana asla böyle içini açmazdın. Açıyormuş gibi bile yapmazdın.

Sanırım yapmazdım.

Hiç kimseyle de böyle rahat konuşmazdın. Ya da konuşsan bile, bir nevi eğreti ve samimiyetsiz dururdu.

Bekle, gerçekten mi?

Evet. Şimdi çok daha… doğal görünüyorsun.

Düşününce, onunla eskisi kadar resmi konuşmuyordum. Bunun muhtemelen zihniyetimin değişmiş olmasıyla bir ilgisi vardı. O zamanlar, Eris’in beni terk ettiğine ikna olmuş bir halde, çatışmadan ve reddedilmekten ölesiye korkuyordum. Mümkün olduğunca kibar konuşmaya dikkat ederdim. Bu sayede kimseyi gücendirmezdim—ve onları mesafeli de tutmuş olurdum.

Gayet basitti. Canımın yanması riskini göze almak istemiyordum.

Ama artık korkmuyordum.

Biri bana biraz özgüven verdi sanırım.

Eşini mi kastediyorsun?

Evet. Seninle geçirdiğimiz o geceden sonra, şey… birkaç yıl boyunca aynı sorunu yaşamaya devam ettim. Sürekli hem de.

Beni iyileştiren Sylphie oldu. Onun ilk seferiydi ama… elinden gelen her şeyi yaptı. Hatta üzerimde bir afrodizyak bile kullandı. Ve tekrar çalışmasını sağladı.

Birkaç özel detaya girdim. Sara’nın yüzü kızardı ama biraz öne doğru eğilerek her kelimemi dinledi. Bir süre sonra biraz utanç verici bir hal aldı. Belki de fazla açık sözlü olmanın da bir sınırı vardı.

Madem senin için tüm bunları yaptı, neden gidip ikinci bir eş aldın?

Şey… Roxy de kendince benim için en az onun kadarını yaptı.

Ben o hikâyeyi anlatmaya koyulurken, Sara elini ağzının üzerine koyarak açık bir merakla dinledi. Zaman zaman burun deliklerinin genişlediğini görür gibi oldum.

Yine de sonuna geldiğimde biraz üzgün görünüyordu.

Biliyor musun… senin için böyle bir şey yapabileceğimi sanmıyorum. O zamanlar bana her şeyi anlatmış olsaydın bile.

Belki de bana hiçbir zaman gerçekten aşık olamamanın sebebi budur.

Belki de öyleydi. Sylphie de Roxy de beni seviyordu. Ama ben onları daha da çok seviyordum. Hayatımı iyi yönde değiştirmişlerdi ve ben de bu yüzden onlara aşık olmuştum.

Dışarıdan bakıldığında, bu kulağa neredeyse bir çıkar ilişkisi gibi geliyordu. Yine de bu sadece bir gerçekti—ihtiyacım olduğunda yanımda olarak beni kazanmışlardı. Belki de onları Sara’dan ayıran şey buydu.

Gah!

Aniden Sara, öfkeli bir cıyaklamayla ayağa fırladı. İki elini de beline koyarak dik dik bana baktı.

Bak, şimdiden bir şeyi açıklığa kavuşturalım. O zamanlar seni sevmiş olabilirim ama bu durum senin kaçıp gittiğin gün bitti! Yani, sana karşı böyle bir pislik olduğum için özür dilemek istedim, ama hepsi bu. Bunca zamandan sonra yeniden denemekle zerre kadar ilgilenmiyorum!

Bütün bunları büyük bir hırsla haykırdıktan sonra burnundan soludu ve başını bir kenara çevirip devam etti.

Ayrıca, bana öyle özür diler gibi bakmayı kes! Biz sadece eski macera arkadaşlarıyız, değil mi? Öyle davranmaya çalış!

Yüzünde hafif bir utanma belirtisi vardı. Ama aynı zamanda rahatlamış görünüyordu. Epey zaman almıştı ama sonunda geçmişi kapatabilmiştik. Biraz buruk bir histi ama yine de kendimi gülümserken buldum.

 

Konuşmamızın ardından, Sara ile normal bir şekilde iletişim kurmayı başardım.

Yaklaşımım, biraz “Linia ve Pursena” modum ile “Nanahoshi” modumun bir karışımıydı, tabii genel yoğunluğu biraz düşürülmüş haliyle. Tam kıvamında olmuş gibiydi. Sara’nın performansı da gözle görülür şekilde arttı. Oklarını tam da en çok ihtiyaç duyulan yerlere fırlatarak partiye olağanüstü bir beceriyle destek oldu.

Genel olarak görevi, aksiyonun biraz gerisinde durmak ve savaşın akışını sakince yönlendirmekti. Bana Suzanne’in Counter Arrow üyelerine dostça emirler yağdırma şeklini hatırlattı; Sara’nın tarzı farklıydı ama genç büyücülerini her zaman hedefte ve doğru konumda tutuyordu.

Eski günlerden hatırladığım o fevri ama yetenekli çocukla tam bir tezat oluşturuyordu. Belki de bakması gereken daha genç birinin olması, daha olgunlaşmasına yardımcı olmuştu? Durum ne olursa olsun, artık tam anlamıyla tecrübeli bir maceracı profili çiziyordu.

Sonunda, prensesin hac yolculuğu olaysız bir şekilde tamamlandı. Yol boyunca birkaç kez canavar gruplarını püskürtmek zorunda kaldık ama hiçbiri bize sorun çıkarmadı. Söylenmeye değer tek bir yara bile almadan Sharia’ya geri döndük.

Böylece işimiz tamamlanmış oldu.

Ranoa Prensesi ve korumaları geceyi Sharia’daki hanlarında geçirdiler, iyileşmekte olan iki maceracıyı aldılar ve sabah başkente doğru yola çıktılar. Kar ciddi anlamda yağmaya başlamadan önce geri dönmeleri gerekiyordu, bu yüzden hiç vakit kaybedemezlerdi.

Geri kalanımız onları uğurlamak için şehir surlarına çıktık.

Gitmek istemiyorummmm! Sevgili Roxy Hanım’dan büyü hakkında öğreneceğim daha çok şey var!

Kendine gel, bücür.

Ah, buldum! Neden sadece bizim partimize katılmıyorsunuz, Roxy Hanım? Endişelenmeyin, eminim herkes aramızda olmanızdan heyecan duyar!

Teklifiniz çok nazikçe ama buradaki işimden memnunum. Hem ben evli bir kadınım…

O sorun değil! Bir süreliğine uzaklaşırsanız, tekrar ortaya çıktığınızda size bir tanrıça gibi davranacaktır!

Bu kadar yeter, Alisa! Kapa artık çeneni.

Öff. Peki…

Ayrılmadan önce, Amazonlar Roxy’yi partilerine katmak için yarı ciddi bir çaba gösterdiler ama Roxy kibarca reddetti. İyi ki de öyle yaptı. En ufak bir ilgi bile gösterseydi, doğrudan o tescilli “sarılıp zırlama” savunmama geçerdim. Gurur burada ikinci planda kalıyordu. Roxy’min tam da olduğu yerde kalmasına ihtiyacım vardı.

Pekala Rudeus. Sanırım veda vakti geldi.

Sara da gidiyordu elbette. İlk başta onu burada gördüğüme dehşete düşmüştüm ama artık geldiğine memnundum. O konuşmanın ikimize de iyi geldiğini düşünüyordum.

Evet. Kendine dikkat et.

Sen de kendine iyi bak. Eşlerini ağlatma, tamam mı?

Şey, elimden geleni yaparım.

İyi anlaşıyorlar gibi görünüyor ama sakın onları sesli bir şekilde kıyaslamaya kalkma. Diğerine iltifat etmek için birini aşağılarsan, bunu sonsuza kadar hatırlarlar.

Ah. Evet, tamam. Bunu kulağıma küpe yapacağım…

Yapsan iyi edersin. Görüşürüz!

Bunun üzerine Sara göğsüme hafifçe vurup uzaklaştı. Bir veda için oldukça rahattı.

Sylphie, Roxy ve ben bir süre şehir surlarının hemen dışından grubun yolda ilerleyişini izledik.

Tam gözden kayboldukları sırada Sylphie nihayet dile geldi.

Şey, Rudy. Onun öyle gitmesine izin vermek istediğine emin misin?

Ne demek istiyorsun?

Yani… eskiden ona aşıktın, değil mi?

Eyvahlar olsun. Görünüşe göre burada ufak bir yanlış anlaşılma var, Matmazel Sylphiette…

Yok canım, birbirimize aşık falan değildik. Sadece ikimiz de biraz çekingen ve kafa karışıklığı içindeydik, hepsi bu.

Hmm. Peki bakalım…” Pek ikna olmuş gibi görünmeyen Sylphie, yüzümü incelemek için öne doğru eğildi. “Bana bir şey söylesene Rudy. Sahi, senin tipin nasıl biri?

Bunu duyan Roxy’nin kulakları kabardı ve o da iyice yaklaştı. İkisi de bu soruyla epey ilgileniyor gibiydi. Sadece küçük göğüslü kızlar desem mutlu olurlar mıydı acaba? Ama bu cevabın ters tepme ihtimali epey yüksek gibi geliyordu…

Hmm, güzel soru. Eskiden kafamda bütün detayları belirlemiştim… şu boyda, şu saç kesiminde ve şu vücut tipinde bir kız gibi. Ama sanırım pek doğru bir bakış açısı değilmiş.

Bir an durup önce Sylphie’ye, sonra Roxy’ye baktım. Kısa bir an sürse de zihnimde bir cevap belirdi.

Zor durumda kaldığımda bana yardım eden kızların kalbimde ayrı bir yeri oluyor sanırım.

Bu sözüm Sylphie’nin yüzüne kocaman, şapşal bir tebessüm kondurdu. “Ooo. Bu benim özel biri olduğum anlamına mı geliyor Rudy?

Elbette. Yıllardır çektiğim bir çileyi iyileştirdin. Şu an çok mutluyum ve bunu başaran kişinin sen olduğunu biliyorum.

Öyle mi? Hihihi… İyi ki o zaman cesaretimi toplamışım.

Roxy biraz kararsız bakışlarla bana yukarıdan bakıyordu. Yüz ifadesi adeta “Peki ya ben?” der gibiydi.

Kolumu omzuna dolayıp onu kendime çektim ve sarıldım. Tabii ki sen de özelsin Roxy. Beni saklandığım o evden çıkarıp alan oydu; Paul’ün ölümüyle paramparça olduğumda beni tekrar toparlayan da oydu. Her şeyimi ona borçluydum.

Her neyse, sanırım bu benim için o kadar da çok özel kız olmayacağı anlamına geliyor. Gereksiz yere endişelenmene gerek yok Sylphie. Başka eş almayacağım, söz veriyorum.

Bunun üzerine Sylphie uzanıp elimi tuttu. “Peki… ama sadece bir saniyeliğine kendimi tekrarlayacağım Rudy. Senin için özel oldukları ve sen de onlar için özel olduğun sürece benim açımdan sorun yok. Gerçi sanırım Sara pek o kategoriye girmiyordu.

Birdenbire, bir zamanlar benim için özel olan kızıl saçlı bir kızı hatırlarken buldum kendimi. Gülümsemesini hatırladım. Uzak bir diyardan eve dönerken verdiğimiz o zorlu mücadeleyi. Az kalsın öldüğümde nasıl ağladığını. Ve birlikte geçirdiğimiz o son geceyi hatırladım.

Eris beni terk etmişti. Ya da yıllardır ben öyle sanıyordum.

Fakat birlikte seyahat ettiğim ve yürekten güvendiğim bir adam, yanıldığımdan emindi.

Ya haklıysa? O zaman ne olacaktı?

Şey, Sylphie?

Efendim?

Tam olarak emin değilim ama… bu sözü tekrar bozmak zorunda kalabilirim.

Sorun değil. Zaten en başında kabul etmemiştim, hatırladın mı? Sadece ilk önce onu benimle tanıştırmaya getirdiğinden emin ol. Seni kısıtlayacak değilim ama seni sevmeyen bir kızla evlenmene de izin verecek değilim.

Anlaşıldı.

Söz verdin, tamam mı? Metres veya gizli çocuk istemiyorum. Benden bir şey saklama… tabii beni kızdırmak istemiyorsan.

Ş-Şey… Tamam.

Harika o zaman! Eğer onu tavlamayı başarırsan, üç numaranın nasıl biri olacağını çok merak ediyorum.

Hmm. Benim tatlı, küçük Sylphie’mde otoriter bir hava belirmeye başlıyordu. Çok değil, kısa bir süre önce alçakgönüllülükle “sadece şanslı olduğunu” iddia ediyordu ama görünen o ki biraz özgüven kazanmıştı.

Bu iyiye işaretti. Kız benimle evlendiğinden beri biraz endişeli görünüyordu ve bu durum zaman zaman beni kaygılandırıyordu.

Pekala o zaman. En azından bu ikinci sözü tuttuğumdan kesinlikle emin olmalıyım…

Üniversite Efsaneleri #10: Patron ıslah olmaz bir hovarda.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

4.8 4 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
6 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla