Sara’nın Sharia şehrinden ayrılmasından kısa bir süre sonra kış iyice bastırdı ve ben on sekiz yaşına girdim. Araştırmalarım tıkırında ilerliyordu ve Üniversite’deki bu yıllık gereksinimlerimi tamamlamayı başarmıştım. Yakında dördüncü sınıf öğrencisi olacaktım. Her şey yolunda gidiyordu.
Elinalise ise öte yandan sınıfı tekrar etmek zorunda kalacaktı. Benim aksime o genel bir öğrenciydi ve altı aylık izin süresi derslerinden umutsuzca geri kalmasına neden olmuştu. Bu durum onu hiç rahatsız ediyor gibi görünmüyordu ama ben yine de biraz suçluluk hissediyordum. Ne de olsa aileme yardım edip durmuştu.
Bu arada Sylphie de bu yılki devam zorunluluğunu tam karşılayamamıştı. Fakat notları hâlâ mükemmeldi ve Prenses Ariel’in koruması olma rolünü de göz önünde bulundurarak bir üst sınıfa geçmesi için ona özel izin vermişlerdi. Bazen her şey kimi tanıdığınla alakalı oluyor işte.
Evde de işler gayet iyiydi. Lucie hızla büyüyordu. Anne sütüne olan ilgisini çoktan kaybetmişti; son zamanlarda emmek yerine bebek maması yiyordu. Ve daha geçen gün ilk kez benimle konuştu! Doğrudan bana bakıp “Wudee” dedi.
Görünüşe göre onun gözünde “Dada”, “Papa” ya da “Bay Baloncuk” değil, “Rudy” idim. Ama evde kimse bana öyle seslenmediği için kızı suçlayamazdım. Sylphie’ye “Mama” diyordu ama bunun sebebi Sylphie’nin bu kelimeyi ona bilerek öğretmiş olmasıydı. Belki ben de aynısını yapıp adımı “Papa” olarak değiştirebilirdim.
Yok canım, işleri aceleye getirmeye gerek yoktu.
O hâlâ bir bebekti. Biraz daha büyüdüğünde bana “Sevgili Babacığım” demesini öğretecektim. Her neyse, şimdiden konuşmaya başlaması biraz çılgınca değil miydi? Belki de elimizde küçük bir dahi vardı!
Biliyorum, biliyorum. Gayet normal bir şey. Bazı çocuklar erken başlar, bazılarınınki biraz daha uzun sürer. Sylphie ve Lilia da onunla sürekli konuşuyordu. Bunun da bir payı vardı muhtemelen.
Ama bakın… çocuğunuzun konuşmaya başladığını görmek inanılmaz bir duygu, tamam mı?
Tabii bazı olumsuz yanları da vardı. İyice büyüdüğünde “Çamaşırlarımı babamınkilerle birlikte yıkamayın!” gibi şeyler söylemeye başlayabilirdi.
Hmm, yok ya. Nedense bunu aslında dört gözle bekliyordum!
Kızımız artık emmediği için Sylphie’nin göğüsleri süt üretmeyi kesmişti. Bu gerçekten heves kırıcıydı. O tatlı, heyecan verici ikramın tadını çıkarma şansını kaybetmiştim. Ayrıca normal, daha küçük boyutlarına geri dönmüşlerdi. O hallerini de çok seviyordum elbette ama… bonus etapta sürenin bittiği o an gibi hissettirmişti.
Başka bir konuya geçersek, artık bir sütanneye ihtiyacımız kalmadığı için Suzanne ile olan sözleşmemizi de sonlandırmıştık. Yine de onunla iletişimde kalmaya çalışacaktım. Bebeğime çok iyi bakmıştı ve zamanında bana da çok yardımı dokunmuştu. Elimden gelirse bu iyiliğinin karşılığını vermek istiyordum. Çocukları Üniversite’ye kaydolursa belki onlara göz kulak olabilirdim. O zamana kadar mezun olmam muhtemel görünüyordu ama Norn’dan benim yerime onlara göz kulak olmasını her zaman rica edebilirdim.
Norn ve Aisha’nın da son zamanlarda keyifleri yerindeydi. Sürekli Lucie’yi kontrol ediyor, ne kadar tatlı olduğunu söyleyip duruyorlardı. Çocuk onlar için bir yeğenden ziyade küçük bir kız kardeş gibiydi büyük ihtimalle.
Bir ara merdivenlerin orada konuşurlarken kulak misafiri oldum. Duyduğuma göre Lucie’nin önünde kavga etmeme kararı almışlardı. Ayrıca kafalarında başka küçük planlar da hazırlamış gibi görünüyorlardı. Muhtemelen kızın onlara özenmesini istiyorlardı.
Son zamanlarda eskisi gibi atıştıklarını görmemiştim. Sanırım bazı çocuklar evde kendilerinden küçük biri olunca daha “yetişkin” davranmaya çalışıyordu. Lucie’nin gelişinin güzel ve beklenmedik bir yan etkisiydi bu.
Roxy’nin öğretim üyesi olarak ilk yılı da gayet sorunsuz geçiyor gibiydi.
Son zamanlarda birkaç genel öğrencinin ona hayranlıkla baktığını fark etmiştim. Büyüklüğünü en azından kısmen anlamaya başlıyorlardı belki de. Onu aşağılamaya cüret eden herkesi zorla yeniden eğitmeyi niyetlemiştim ama… dersindeki çocuklar onu saygıyla dinliyor gibi görünüyordu. Umarım böyle kalırdı.
Zenith’in rutini her zamanki gibiydi. Norn etraftayken yemekleri birlikte yiyorlardı. Aisha bahçedeyken de birlikte yabani otları yoluyorlardı. Bazen Lucie’nin parmaklarını hafifçe sıkar ve ona gülümserdi.
Büyük değişiklik şuydu: Norn ve Aisha’nın doğum günü partisinden sonra Zenith düzenli olarak gülümsemeye başlamıştı. Gülümsemeleri küçük ve belirsizdi ama herkes bunun ne anlama geldiğini anlıyordu.
Hâlâ konuşmuyordu ve yüz ifadeleri son derece sınırlı kalmaya devam ediyordu. Ama iyileşme yolunda ilerleme kaydettiğine inanmak istiyordum.
***
Bugün mezuniyet günüydü.
Üniversite giriş törenlerini kampüste düzenlerdi fakat mezuniyet törenleri kapalı mekânda yapılırdı. Daha önce hiç ayak basmadığım devasa bir amfide büyük bir sahne kurmuşlardı; yedinci sınıf öğrencileri diplomalarını orada teker teker alacaklardı.
Bugün toplamda sadece beş yüz civarında kişi mezun oluyordu. Üniversite’nin on binden fazla öğrencisi vardı, bu yüzden o sayı garip bir şekilde düşük görünüyordu. Bu dönem muhtemelen yaklaşık iki bin kişiyle başlamıştı; çoğunluk yıllar içinde okulu bırakmış olmalıydı.
Bu okula kaydolmak kolaydı ama mezun olmak o kadar da basit değildi. Özellikle İleri derece büyülerde ve birleşik büyüde uzmanlaşmak oldukça zorlayıcıydı. Mana kapasitesi daha düşük olanlar için bunlar imkânsız bile olabiliyordu.
Biraz yeteneği olan ama Acemi derece büyüleri ustalıkla kullanmanın kendileri için yeterli olduğuna karar veren pek çok kişi de vardı. Sonra bir de çeşitli kişisel veya maddi nedenlerle okulu bırakanlar vardı. Özel Sınıf’takilerin işi ise kıyasla daha kolaydı.
Sahnenin büyük bir kısmını sıra sıra dizilmiş mezun öğrenciler kaplarken, akademisyenlerin tamamı sahnenin diğer tarafında sıralanmıştı. Toplamda iki yüz üç yüz kişi kadar olmalılardı.
Buranın bu kadar çok profesör çalıştırdığını fark etmemiştim. Yine de akademisyen ofisleri için neden ayrı bir binaları olduğunu açıklıyordu bu.
Kalabalığın içinde Roxy’yi seçmek kolaydı; akademisyenler arasındaki en kısa boylu kişi tek başına o idi. Uzaktan bile gözlerinin heyecanla parıldadığını görebiliyordum.
Bu arada, genel öğrenci kitlesi için bugün tatildi. Diğer sınıflardaki çocukların bu etkinliğe ya da birinci sınıfların oryantasyon törenine katılma zorunluluğu yoktu. Hatta katılmak için özel izin almaları gerekiyordu. Bunlara katılmak, hak etmeniz gereken bir onur sayılırdı.
Öğrenci Konseyi’ne ayrılan oturma alanının kenarında oturuyordum. Konseyin tüm üyeleri buradaydı—Ariel, Luke, iki kraliyet hizmetkârı ve yüzlerini tanıdığım dört kişi daha. Ve tabii ki Sylphie de.
O ağırbaşlı, profesyonel hâlini görmek her zaman güzeldi. Çok değil, kısa süre önce bu kıyafetin içinde bir erkek çocuktan ayırt edilemezdi. Ama artık saçları omuzlarına kadar iniyordu ve hamileliğinden sonra vücudu belirgin şekilde kadınsılaşmıştı.
Bir şekilde aynı anda hem sevimli hem de havalı olmayı başarıyordu. Yabancılara onun benim karım olduğunu söyleyip böbürlenme isteğimle zor bela savaşıyordum.
Yine de başka bir konuda… Nedenini bilmediğim bir şekilde Norn, Öğrenci Konseyi bölümündeki en son koltukta oturuyordu. Yoksa artık bir üye falan mıydı? Bu konuda hiçbir şey duymamıştım. Bu yıl onlar için çalışmıyordu ama belki de yeni dönemin başında katılıyordu.
Sorgulayıp burnumu sokmak istemiyordum ama umarım yeni yıl başlamadan önce bana ne olduğunu anlatırdı.
“Mezun sınıfın temsilcileri…” “Linia Dedoldia ve Pursena Adoldia!” “Diplomalarınızı ve Büyü Loncası’nın D rütbeli üyeleri olduğunuzu gösteren belgelerinizi almak için öne çıkın!”
Linia ve Pursena kendi dönemlerinin temsilcileri olarak seçilmişti. Bir süre ortalığı kasıp kavurdukları doğruydu ama sonuçta burada etkileyici bir akademik başarı elde etmişlerdi. Tabii ki aynı zamanda Doldia kabilesinin —yaratıkhalkının hükümdarlarının— prensesleriydiler. Ve görünüşe göre Üniversite bu onuru soylu doğumlu öğrencilere bahşetmeyi tercih ediyordu. Kıyaslanabilir başarılara sahip bir halktan kişi ile bir soylu olduğunda, temsilci olarak soyluyu seçiyorlardı. Gerçek bir soruna yol açmadan güçlü insanlara yaranmanın bir yoluydu bu.
Halktan biri açık ara yılın en iyi öğrencisi olsaydı işlerin farklı yürüyeceğini varsayıyordum ama kesin bir şey söylemek zordu. Roxy kendi zamanında harika bir öğrenciydi ve bu onuru ona vermemişlerdi. O zamanlar ne kadar yetenekli olduğunu bilmeme imkân yoktu ama görünüşe göre daha o zamandan Kutsal derece büyü kullanabiliyordu… …ve yine de bu görevi başkasına devretmişlerdi.
Büyü Üniversitesi, geçmişine bakılmaksızın kaydolmak isteyen herkesi kabul etmeyi büyük bir olay hâline getiriyordu. Fakat burayı yönetenler neticede insandı ve belirgin ön yargıları vardı.
“Teşekkürler efendim!”
“Teşekkürler efendim!”
“Tebrik ederim. Ömrünüz boyunca büyü yolunda yürümeniz dileğiyle!”
Linia ve Pursena diplomalarını gayet ağırbaşlı ve vakur bir edayla aldılar. Sahneye doğru çalımla yürümelerini izlemek gerçekten bir şeydi. Çiftleşme döneminde erkek arkadaş bulma niyetlerini ilan etmişlerdi. Ancak pek çok taliplisi öne atıldığında, onları tek tek pataklayıp kenara fırlatmışlardı. Sonunda bir ceset yığınının tepesinde yan yana durup “Ne yani? Fazla mı güçlendik?” ve “Tam bir hayal kırıklığı.” diye söylenmişlerdi.
Bu anılar şimdi zihnimde canlandı. O görkemli anlarda onlar birer soyluydu; ormanın yenilmez ve dokunulmaz iki Kraliçesi.
Ardından bir meyhaneye gidip “Miyav! Erkeklerle işim ebediyen bitti!” ve “Benim de! Erkekler ezikliğin teki!” diye sarhoş kafayla bağırdıklarına dair anılarım da vardı. Ama bunları unutmak için elimden geleni yapacaktım.
***
Mezuniyet töreni sona erdikten sonra Nanahoshi’nin laboratuvarına uğradım ve onu kalın bir bornoza benzer bir şeye sarınmış, sürekli öksürüp hırıldarken buldum.
“Yine mi şifayı kaptın Nanahoshi?”
“Öksürük, öksürük… Galiba öyle.”
Son bir yıldır kız düzenli olarak hastalanıyordu. Genellikle şiddetli bir öksürük veya ani ateş şeklinde oluyordu. Her gerçekleştiğinde Zehir Arındırma büyüleriyle bunu temizliyordum ama çok geçmeden her seferinde geri nüksediyordu.
“Kendine biraz daha iyi bakmayı düşündün mü hiç? Bilirsin işte, biraz dışarı çıksan?”
Genel olarak Nanahoshi odalarından neredeyse hiç çıkmazdı. Önemli bir şey olduğunda ortaya çıkardı ama bunun dışında tüm yılı buraya kapanarak geçirir, sadece öğle yemeği için dışarı fırlardı. Kahvaltı ve akşam yemeği için stokladığı dayanıklı gıdalara bel bağlıyordu.
Zamanının ezici çoğunluğunu güneş ışığının ulaşamadığı bu odalarda tek başına geçiriyordu. Bağışıklık sisteminin pek iyi durumda olmaması şaşırtıcı değildi. Öncelikleri olduğunu anlıyordum ama sağlığını daha ciddiye almaya başlaması gerektiğini hissediyordum.
“En azından o kötü öksürük geçene kadar dinlensen ne olur?”
“Şu an çalışmayı bırakamam. Son zamanlarda araştırmada o kadar çok ilerleme kaydediyorum ki…”
Ve böyle deyip tekrar büyü çemberlerine döndü.
Haksız da değildi; araştırma gayet iyi gidiyordu. Planının ikinci aşamasını birkaç ay önce tamamlamış, birinci aşamada elde ettiği şişeye uyan bir kapağı başarıyla çağırmıştı.
Şu anda üçüncü aşamadaydık: bitki veya hayvan gibi canlı bir varlığı çağırmak. Bu büyük ve heyecan verici bir adımdı. Eski dünyamızdan bu dünyaya sebze getirmeye pek uzak sayılmazdık ve her geçen gün buna daha da yaklaşıyorduk.
“Bugün üçüncü aşama deneyleri üzerinde çalışmaya devam edeceğiz.”
“Cliff ile Zanoba müsait olana kadar beklesek daha iyi olmaz mı?”
“Olabilir. Neden gidip onları bulmuyorsun o zaman?”
Başımı iki yana salladım. “Ne yazık ki bugün kampüste değiller.”
“Ne, ikisi de yok mu? Bu alışılbadık bir durum. Nedenini biliyor musun?”
“Bugün mezuniyet günü. Kimsenin dersi yok.”
“Mezuniyet günü mü…? Ah. Yılın o zamanı geldi mi bile?”
Nanahoshi bu kelimeleri söylerken yüzünü buruşturdu. Onun için bu kelimeler sadece geçen bir yılı —bu dünyada sıkışıp geçirdiği bir yılı daha— ifade ediyordu.
“Evet. Linia ile Pursena diplomalarını falan aldılar. Memleketlerine dönecekler gibi görünüyor, ben de yakın zamanda bir veda partisi veririz diye düşünüyordum. Sen de geleceksin, değil mi?”
“… Bilemiyorum, sanırım evet.”
Linia ile Pursena’nın Nanahoshi için arkadaş sayılıp sayılmayacağını bilmiyordum ama veda etmeye gelmeye istekli olduğunu bilmek güzeldi. Kız doğası gereği hâlâ evden çıkmayan bir tipti ama eskisine kıyasla biraz daha sosyalleşmişti.
“Eve dönünce tekrar prenses olacaklar sanırım… Garip, değil mi?”
“Hiç de öyle durmuyorlar.”
“Buna katılmamak elde değil.”
Tamamen dürüst olmak gerekirse Doldia kabilesinin geleceği hakkında biraz endişeliydim. Umarım başlarına bir aptal geçtiğinde işleri yürütecek kadar yetkin insanları vardır.
Tam bunu düşünürken kapı vuruldu.
“Ha? Şey, girin.”
“Müsaadenizle-nya!”
“Giriyoruz-nano.”
Yeni ziyaretçilerimiz canlı bir kedi ile uykulu gözlü bir köpekti. Tam da az önce konuştuğumuz kişilerin ta kendileriydi.
Linia ve Pursena, üzerlerinde hâlâ okul üniformalarıyla odaya adımladılar.
“Seni her yerde arıyorduk Boss-nya.”
“Biraz vaktin var mı-nano?”
Üzerlerinde biraz farklı bir hava vardı ama ne olduğunu tam çözemiyordum. Linia’nın biraz gergin görünmesinden miydi acaba? Yoksa Pursena’nın ağzında büyük bir et parçası olmamasından mı? Havada düşmanca bir şeyler hissettiğimi sandım. Bana ilk karşılaştığımız günü hatırlattı.
Normalde tam da şu sıralar “Miyaaav! Boss yine bekar bir kadının odasında takılıyor! Gidip Fitts ile Roxy’ye söyleyeyim de gör!” gibisinden bir şeyler söylerlerdi ama bu sefer son derece ciddiydiler.
Yine bir düello vakti mi gelmişti yoksa? Şehirden ayrılmadan önce kozlarımızı paylaşmak mı istiyorlardı?
“Lütfen Boss-nya?”
“Buna ihtiyacımız var-nano.”
Çok fazla bir şey söylemiyorlardı ama sözlerinin arkasındaki ağırlığı hissedebiliyordum. Gözleri kararlılıkla parıldıyordu.
Belki de eve birer “kaybeden” olarak dönmek istemiyorlardı. Sonuçta onların da bir gururu vardı.
Pekala, tamam o zaman. Dövüşmeyi sevmem ama siz ikiniz için bir istisna yapacağım. Şimdi arkamı dönüp kaçmak yakışmazdı…
“Pekala o zaman. Kusura bakma Nanahoshi. Bana başka bir yerde ihtiyaç var gibi görünüyor.”
“Efendim? Peki ya deneylerimiz ne olacak?”
Nanahoshi olayların bu şekilde gelişmesinden hiç de memnun görünmüyordu. Ama o daha fazla itiraz edemeden Linia yanına gidip kolundan tuttu.
“Sen de geliyorsun-nya. Bu özel bir durum.”
“Evet, izin veriyoruz-nano.”
“Ne— Hey! Ne oluyor yahu?!”
Görünüşe göre Nanahoshi’nin düellomuza şahitlik falan etmesini istiyorlardı. Biriyle neredeyse hiç konuşmadığı düşünülürse pek de iyi bir seçim sayılmazdı… ama bu ikisi meseleleri öyle enine boyuna düşünecek tipler değildi.
Yine de Sessiz Sevenstar ismi genel olarak dünyada nispeten tanınıyordu. En azından onun şahitliğinin bir inandırıcılığı olurdu.
Dördümüz, yurtlar ile Nanahoshi’nin binası arasındaki yarı yolda bir noktaya doğru ilerledik. Yolun bir tarafında orman vardı, her yer kar yığınlarıyla doluydu. Uzaktan fark edilmemiz pek olası değildi.
“Burada yapalım-nya,” dedi Linia duraklayarak.
“İnsanı gerçekten geçmişe götürüyor-nano,” diye mırıldandı Pursena başıyla onaylayarak.
Burası, birkaç yıl önce Zanoba ile ikisine pusu kurup kaçırdığımız yerin ta kendisiydi. Başka bir deyişle, onlarla ilk kez dövüşmüş olduğum yerdi. Mekân seçimi gayet uygun hissettiriyordu.
Linia ve Pursena şimdi karşımda duruyorlardı.
Aralarında yaklaşık on adım mesafe bırakıp birbirlerine yüzlerini döndüler. Nedense benim tarafıma bakmıyorlardı.
Ha?
“Boss, Nanahoshi…” “İkinizin de bunu dikkatlice izlemesini istiyoruz-nya.”
“Şey…” “Neyi izliyoruz?”
“Linia ile hangimizin daha güçlü olduğunu belirleyeceğiz-nano.”
Oho. Birbirleriyle mi düello ediyorlardı?
“Peki bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordu Nanahoshi, biraz bıkkın bir edayla.
“Kazanan taraf Dedoldiaların bir sonraki lideri olacak-nya.”
“Bu gerçekten gerekli mi?” “Sizin halkınızın Dedoldia ve Adoldia olmak üzere iki kabilesi yok mudur?”
Zamanında kaldığım yer Dedoldialara aitti ama bir Adoldia köyünün varlığını da duyduğumu hatırlar gibiydim. Orayı yöneten ikinci bir liderleri yok muymuş?
Hımm. Belki de Dedoldia lideri otomatik olarak tüm kabilenin hükümdarı falan oluyordu…
“Miyav…” “İlk başta birlikte dönmeyi planlıyorduk Boss-nya.”
“Fikrimizi değiştirdik-nano. Dışarıda koskoca bir dünya var, değil mi-nano? Ayrıca hayatta millete emretmekten daha fazlası var-nano.”
“İkimizin de memlekette küçük kız kardeşleri var-nya. Birimiz geri dönüp burada öğrendiklerimizi onlara öğretebilir-nya.”
“Hangimiz daha güçlüyse o geri dönüp patron olacak-nano. Diğeri ise hayatını istediği gibi yaşayacak-nano.”
İlginç bir plan. Tabii “ilginç” derken “saçmalık” demek istiyordum.
Yine de dünya görüşlerini kesinlikle değiştirmişlerdi. Bütün o güç arzularına ne olmuştu böyle?
“İkimiz birden dönseydik zaten sonunda yine düello edecektik-nya.”
“Büyük Orman’da dövüşseydik, kaybeden lanet olası sıkıcı bir hayata mahkûm kalacaktı-nano. Onu köyün en iyi savaşçısıyla falan evlendirirlerdi-nano.”
“Bu işi burada ve şimdi halledip kendi yollarımıza gitmemiz çok daha iyi-nya.”
“Evet-nano. Her halükârda kimse kimseye içerlemeyecek, anladın mı-nano?”
Ha. Şimdi daha mantıklı gelmeye başlıyordu.
İkisi de Büyük Orman’da bir numara olmak istiyordu. Ama bu hedefe ulaşamazlarsa, bambaşka bir yerde yaşamayı tercih ediyorlardı. Memleketlerinde olmasa bile belki orada zirveye tırmanabilirlerdi.
Planın açıkça söylemek gerekirse bazı gedikleri vardı. “Siz bu kararı gerçekten kendi başınıza alabiliyor musunuz?” gibi birkaç temel soru sormak için can atıyordum. Memleketteki ailelerinizle konuşmadan mı? Yine de günün sonunda onları vazgeçirmek bana düşmezdi. Bu konu üzerine kafa yordukları belliydi ve kendi kaderlerini kontrol etme arzularını anlayabiliyordum.
“Tamam, anladım. Müdahale falan etmeyeceğim. Gösterin bakalım kendinizi kızlar.”
“Ne, bu dövüşlerine ortak mı olacaksın? Emin misin bundan?” dedi Nanahoshi, ses tonundaki belirgin hoşnutsuzlukla.
“Sorun yok. Ben izlesem de izlemesem de zaten dövüşecekler.”
Anlayabildiğim kadarıyla Linia ile Pursena denk güçteydi. Dövüşün sonucuna karar verecek biri olmadıkça net bir kazanan çıkmama ihtimali vardı. Daha da kötüsü, dozu kaçırıp kendilerini sakatlayabilirlerdi. Seyirci olarak varlığımız gerekli bir önlemdi.
Ayrıca, bunu büyütmeyecek olsam da bu bir kavgadan ziyade bir düelloydu. Birbirlerine kızgın değillerdi; sadece üstünlük için yarışıyorlardı.
“Müteşekkiriz-nya.”
“Sağ ol Boss-nano.”
Linia ve Pursena dikkatlerini tekrar önlerindeki işe vermeden önce birkaç minnet sözü sarf ettiler.
Birkaç kez derin, uzun nefes aldılar… ve ardından birbirlerine dik dik, vahşice baktılar.
“Tısssss!”
“Hırrrrrr!”
Birdenbire, pek hanımefendi tarzda olmayan sert hırıltılar çıkarmaya başladılar.
Havada yoğun bir gerilim vardı. Dövüş her an başlayacakmış gibi hissettirıyordu.
İblis Gözümü etkinleştirdim ve Nanahoshi’nin kendini savunma amacıyla kullandığı büyülü yüzüklerden birini parmağına geçirdiğini fark ettim. Ne de olsa iki yaratıkhalkı üyesi arasındaki ölümüne ciddi bir savaşa tanıklık etmek üzereydik. Üstümüze neyin fırlayacağını kestirmek imkânsızdı.
“Pursena, sana bir süredir söylemek istediğim bir şey var-nya. Saçmalıklarından bıktım artık-nya!”
“Öyle mi-nano? Ben de senden lanet olasıca şekilde bıktım-nano. Eskiden küçük kız kardeşim gibi peşimde dolanırdın, şimdiyse büyük adam havalarına kesiliyorsun-nano!”
“Miyav?! Neredeyse senin çocuk bakıcındım ben-nya! Yatağı ıslattığında arkanı kolladığım zamanı hatırlamıyor musun-nya?! ‘Bir Adoldia kendisine yardım edeni asla unutmaz’ lafına ne oldu ha-nya?!”
“Seni nehirden çekip çıkardığımda o borcumu ödedim ben-nano! Zaten ne kadar acınasıydı öyle? Dedoldia kabilesi ve onların efsanevi yüzme yetenekleri buraya kadarmış-nano!”
“O olayın tamamı en başından beri senin suçundu-nya! Büyükbabanın verdiği oyuncağı bir aptal gibi suya düşürdün-nya!”
“Düşürmeme sebep olan sensin-nano!”
Şey, bu ilginçti. Hiç bu kadar ateşli ama aynı zamanda içinde gerçek bir kötülük barındırmayan bir tartışma duymamıştım. Kendilerini iyice gaza getiriyorlardı ama sözlerinde en ufak bir nefret kırıntısı bile duymuyordum.
“Kocaman bir aptal şapşalsın sen, Pursena-nya!”
“Sen de lanet olası süzme bir salaksın, Linia-nano!”
Ve şimdi de çocukça hakaretlere başvuruyorlardı.
“Kokmuş bir pisliksin-nya!”
“Güdük bacaklısın sen de-nano!”
“Ne— Şey, sen de bir şişkosun-nya!”
“Değilim bir kere-nano!”
Sonunda ilk tepesi atan Pursena oldu. O tek kelime, “şişko”, sabrını taşıran son damla olmuştu.
“Grrrrah!”
Güçlü bir darbe indirmek için yumruğunu geriye çekerek Linia’nın üzerine doğru öne atıldı.
“Tısssss!”
Linia bir panterin tüm çevikliğiyle tepki verip kendi yumruğunu savurdu…
“Guh…”
“Ngh…”
Ve sonunda ikisi de birbirini karşılıklı kontra darbeyle aynı anda avladı.

İkisi de geriye doğru sendeledi… ve ardından düello ciddi bir şekilde başladı.
“Aman tanrım! Pursena öne doğru şiddetle atılıyor! Fakat Linia ustalıkla kenara çekiliyor! Pursena üzerine bir tank gibi sürüyor, lakin… onu savuşturuyor! Linia vur-kaç taktiğini sürdürüyor dostlar. Pursena hemen arkasında! Güç konusunda Pursena üstün, rakibi ise sadece biraz daha hızlı! İş yumruklaşmaya kalırsa, Linia’nın hiç şansı yok. Lakin güç tek başına her şey demek değildir! Önce onu yakalaman lazım, yoksa gücün bir işe yaramaz!”
“Şu ayak oyununa bak! Harika bir jab! Bir tane daha! Ve bir direk! Vay be, Pursena bunları umursamıyor bile! Linia yeterince yaklaşamıyor. Tam bir adım uzakta kalıyor! Oov aman tanrım! Pursena’dan ne vahşi bir sağ direk geldi! Tanrı aşkına merhamet et!”
“Linia geriye savruldu! Bunu hissetti hanımlar beyefendiler! Ve Pursena yavaşlamıyor! Şimdi ne yapacaksın Linia? Kaçacak mısın? Hayır! Hayır, olduğu yerde dikiliyor! Sol jab! Ve bir tane daha! Ah, bu çok sertti! Pursena burada bazı darbeler alıyor! Linia da kendi çapında azimli bir boksör! Pursena kadar gücü olmayabilir ama kaçmaktan vazgeçti!”
“Pursena geriye doğru irkildi. Ve yine de gözleri parıldıyor. O bir tazı dostlar ve avını köşeye sıkıştırdı! Pursena öne atılırken Linia sağıyla savuruyor…”
“Tanrım! Şu kan denizine bir bakın?! Linia onu bir bıçakla mı kesti yoksa?!
“Hayır! Hayır, bunlar onun pençeleriydi! O yumruk inerken pençelerini uzatıp Pursena’yı çizdi! Bu mükemmelleştirilmiş ölümcül kedi pençesi! Ve bu tamamen kurallara uygun dostlar. Bu kavgada sınır yok!”
“Linia yumrukluyor ve kesiyor! Yumrukluyor ve kesiyor! Her iki taraftan da tam bir saldırı dalgası! Şu an Pursena’yı yüzünü buruşturur hale getirdi! Bu yepyeni bir acı türü ve bunu beklemiyordu! Yüce tanrım! Linia üniformasında kocaman bir yırtık açtı! Şu an kıyafet kazası bölgesindeyiz! Reklamlara gitmek zorunda kalabiliriz dostlar!”
“Aman tanrım, Pursena yine de üzerine gidiyor! Hiç umursamıyor! Utangaç bir ergen değil, artık tam bir boksör! Bam! Linia’nın bedenine sert bir sağ kroşe indiriyor! Yüzündeki ıstırabı görebiliyorsunuz. Bu işin sonu mu? Pursena bunu bitirecek mi?!”
“Eğer bu kuralsız bir dövüşse, neden hiç büyü kullanmıyorlar?” Nanahoshi sordu.
“Ah, güzel soru. Pursena en başında bunu yakın dövüşe çevirdiğinde, büyülerini neredeyse tamamen işlevsiz kıldı. Bir büyü okumasını tamamlamak için ihtiyaç duydukları zamanı birbirlerine vermiyorlar. Sylphie ya da ben bu durumda hâlâ birkaç sözsüz büyü atabilirdik ama bu ikisi doğaları gereği birer savaşçı. Ve bu kadar yoğun egzersiz yaparken, şu anda tek bir kelime bile söylemek onlar için zor olurdu. Bir maraton koşucusu yol boyunca koşarken bir şiir okumayı umabilir mi? Hayır, bu—”
“Tamam, anladım. Lafını böyle kestiğim için kusura bakma. Şimdi devam edebilirsin.”
“…” Linia tamamen hareket etmeyi bıraktı!” “Şimdi göğüs göğüse mücadeleye geçildi millet! Karşılıklı darbeler indiriyorlar! Tüm umutlar tükendi mi? Pursena’nın yumrukları Linia’nın hızını etkisiz hale getirdi! Artık vur-kaç taktiği uygulayamıyor! Kelebek kanatlarını mı kaybetti? Çaresizce düşmanının pençelerine mi düşmüş bulunuyor?”
“Hayır! Bitti demeden bitmez! Yumruklardan kaçıyor millet! Gerçekten de kaçıyor! Kedimsi refleksleriyle eğilip sıyrılıyor! Mükemmel bilenmiş tekniğiyle kayıp yuvarlanıyor! Henüz temiz bir darbe almadı! Ve işte karşı atak! Acımasız bir kedi yumruğu! Fışkıran bir kan! Pursena’nın yanağını yakaladı ve onu geriye sıçrattı!
“Linia avantajını sürdürmek için öne adımlıyor. O da ne, bir Brezilya usulü yüksek tekme! O kızı nakavt etmek istiyor! Ooo! Pursena… Pursena öne atılıyor! Kendini doğrudan saldırının kucağına atıyor! Aman Tanrım, Linia’nın bacağını ısırdı! Bacak tam boynuna doğru savrulurken ısırdı onu! Tam bir saldırı köpeği millet! Tam bir canavar! Adeta bir kurt! Yumrukları tek silahı değil!
“Pursena baskıyı artırıyor ve… avını yere sürüklüyor! Linia fazla mı yaklaştı dersiniz?! Ama ölümcül dişlere sahip tek kişi Pursena değil! O da tam karşılığını vererek ısırıyor! Şu keskin dişlere bakın! İş artık bir güreş müsabakasına döndü ve gittikçe daha da acımasızlaşacak!””
“Dürüst olmak gerekirse bana sadece yerde yuvarlanıp birbirlerini pataklıyorlar gibi geldi…”
“Yani, evet. O şekilde de bakabilirsin.”
“Bak, hevesini kırmak istemem ama bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii. Ne oldu?”
“Bu dövüşü çok ciddiye alıyor gibi görünüyorlar. Neden bunu büyük bir şakaya dönüştürüyorsun?”
“…” “Özür dilerim.”
Düello epey bir süre devam etti.
Bir bakıma, birbirlerine ettikleri hakaretlerle başlamış, ardından yumruklaşma safhasına geçmişti. İlk başta üst düzey bir boks maçını andırsa da, sonlara doğru tırmalama ve ısırmaların da dahil olduğu çirkin bir mahalle kavgasına dönüştü.
Saatler sürmüş gibi gelen bir süre boyunca ikisi karların üzerinde yuvarlandı, birbirleriyle boğuştu… ama sonra, en nihayetinde durdular.
İçlerinden sadece biri ayağa kalkabildi.
“Başardım ulan…”
Bu Pursena’ydı.
Tepeden tırnağa çizikler, ısırıklar ve morluklarla kaplıydı. Giysileri paramparçaydı, karla ıslanmış ve kana bulanmıştı. Yaralarının bazılarından hâlâ kan akıyordu.
Huşu uyandıran bir manzaraydı.
Hayatı pahasına savaşmış… ve galip çıkmış bir kadın vardı karşımda.
“…”
Pursena yere serilen düşmanına süzücü bir bakış attı ve bir an için kararsız göründü. Ama ardından kibirli bir şekilde yüzünü başka yöne çevirdi.
Bir an sonra, sendeleyerek yanımıza doğru geldi.
“Kazanan benim, Patron.”
“Şey, evet. Tebrikler… Bir saniye otur, olur mu? Seni iyileştireyim.”
Omuzundaki açık bir yaraya dokunmak için elimi uzattım ama elimi vurarak geri itti. “Sağ ol ama kalsın. Bunlar onur yaraları. Bende kalsalar daha iyi.”
“Ah… doğru.”
Onur yaraları, ha?
Bu konuda gerçekten ölümüne ciddiydiler. Kimsenin zarar görmeyeceğini safça düşündüğüm için biraz utandım.
“Linia’yı bir daha görüp göremeyeceğimi bile bilmiyorum, anlıyor musun? En azından onu hatırlamak için bunlar kalacak elimde.”
“Şey, yani… en azından şehirden ayrılana kadar birlikte takılmayacak mısınız?”
“Yok, tam da burada ve şimdi yollarımızı ayırıyoruz. Çantalarımızı falan her şeyimizi topladık.”
Bunda önceden anlaşmış olmalıydılar. Yollarının ayrılacağı yer burasıydı, bu yüzden vedalaşacakları yerin de burası olması mantıklıydı. Bunda şairane bir taraf vardı.
Görünüşe göre bir veda partisi düzenleme planlarımı iptal etmem gerekecekti. Bütün ortamın büyüsünü bozardı.
“… Yaralarını birine sardırdığından emin ol, tamam mı? Büyücü olmasa bile.”
“Evet, biliyorum.”
Bunun üzerine Pursena sendeleyerek yatakhaneler yönünde uzaklaştı.
Ben bakarken Nanahoshi ona yetişmek için koştu. Ceketini Pursena’nın omuzlarına attı ve Pursena ona dayanarak birlikte yola koyuldular. Kızın merhametli bir yanı da vardı demek.
Şimdi ise…
Linia’nın yattığı yere doğru yürüdüm ve ona yukarıdan baktım. “Hayatta mısın?”
Bilincini kaybetmiş falan değildi; sadece dalgın bir ifadeyle gökyüzüne bakıyordu.
“Evet,” dedi bir an sonra. “Sanırım öyleyim.”
Kız en az Pursena kadar kötü görünüyordu, hatta belki daha da kötü. Giysileri yırtık pırtıktı; omuzlarından biri oluk oluk kanıyor, karı kırmızıya boyuyordu; yüzü ise yediği tüm o yumruklardan şişmişti. Ağzından da biraz kan süzülüyordu. İç organlarında bir hasar olmasından ziyade, sanırım ağzının içindeki bir kesikten geliyordu.
“Pek iyi görünmüyorsun, biliyorsun değil mi?”
“Pek iyi de hissetmiyorum zaten.”
Daha yakından incelediğimde, Linia’nın kıyafetlerinin artık vücudunun belli bölgelerini yeterince örtmediğini fark ettim. Ceketimi çıkarıp üzerine örttüm. Burada dikkatimin dağılmasını istemiyordum. Ceketsiz dışarısı biraz soğuktu tabii. Umarım Nanahoshi’nin soğuk algınlığı daha da kötüleşmezdi.
“Sağ ol, Patron.”
Linia yavaşça ve titreyerek kollarını yukarı kaldırdı ve ellerini başının arkasında birleştirdi. Bacak bacak üstüne de attı. Kirli bir kar yığınının üzerinde değil de, adeta bir kanepede uzanıyormuş gibi görünüyordu.
“Offf… kaybettim galiba, nya.”
Sözleri bir buhar bulutu halinde havaya süzüldü ve ardından kayboldu.
“Yine de dehşet bir dövüştü,” diye karşılık verdim.
“Bırak bu işleri Patron. Bütün o canlı anlatımını duydum. Bayağı eğleniyor gibiydin.”
Haklıydı. Belki de bunu fazla ciddiye almamıştım.
Yine de maçlarını izlemek heyecan vericiydi. Sanki şey gibiydi… çok vahşi bir kedi kavgası belki? Ya da çaresiz iki unvan adayının tutkulu mücadelesi mi?
Şey, aslında boks benzetmelerinden kaçınsak iyi olur. Muhtemelen bu sadece onu sinirlendirirdi…
“En azından beni hatırlaman için sana biraz eğlence sundum, ha?”
“Özür dilerim. Şimdi kendimi biraz kötü hissettim.”
“Sorun değil. Dışarıdan bakınca çılgınca bir kavgaya benziyordu sadece, değil mi? Zaten hayatın amacı da eğlenmektir.”
Linia bu sözleri söylerken yüzünü buruşturdu. Kolundaki kötü bir kesiği yalamak için döndü.
“Sen de mi iyileştirme büyüsünü pas geçmek istiyorsun?” diye temkinle sordum.
“Dürüst olmak gerekirse yenilgilerimin hatıralarını taşımaktan hoşlanmam… ama evet, sanırım bunlar için bir istisna yapacağım. Belki birkaç yıl sonra bunlarla övünebilirim.”
Yıllar içinde ben de birkaç yarı-insan savaşçıda yara izi bırakmıştım. Acaba içlerinden herhangi biri bunları gururla sergiliyor muydu?
“…”
Linia sessizliğe büründü ve gökyüzüne dikti gözlerini.
Ben de yukarı baktım. Bugün hava griydi; tipik bir Kuzey Bölgeleri gökyüzü. Bu gece daha fazla kar yağacaktı, şüphe yoktu.
“Bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun Linia?”
“Hmm. Ne demek istiyorsun?”
“Yani, istediğin gibi yaşamakla ilgili bir şeyler söylemiştin. Aklında bir şey var mı?”
“Evet, tabii. Bir süre etrafta gezinirim, sonra da kendi dükkânımı açarım diyorum.”
Linia’nın küçük bir dükkânı başarıyla işlettiğini… hayal etmek epey zordu. Maceracı olarak belki kafamda canlandırabiliyordum ama…
“Umarım kafanda gerçekten işe yarar bir plan vardır.”
“Var tabii ki!”
En azından kendinden emin konuşuyordu. Bir planı varsa belki işleri yolunda giderdi?
Yine de pek içim rahat etmiş değildi. İçimden bir ses yarım yamalak fikirlerle bocalayıp başını büyük belaya sokacağını söylüyordu.
“Hesaplarıma göre, beş yıl kadar sonra para içinde yüzeceğim nya.”
“… Hmm. Peki, tamam. İhtiyacın olursa her zaman benden yardım isteyebileceğini bil yeter.”
“Miyahaha. Turnayı gözünden vurunca benden borç almana izin veririm!”
Hayatının en önemli düellosunu henüz kaybetmiş olmasına rağmen, Linia pek de efkârlı görünmüyordu. Belki de en azından şimdilik Doldia kabilesine karşı sorumluluklarından kurtulduğu için mutluydu. Ya da belki sadece güçlü görünmeye çalışıyordu.
Her halükarda, hayatının bir bölümünün sona erdiğini kabullenmiş gibiydi.
Linia ve Pursena diğerleriyle vedalaşmadı.
Düellodan sonra biri diğerinden biraz daha sonra olmak üzere, doğruca yurtlarına gittiler. Orada yaralarını dezenfekte edip sardılar, çantalarını kaptılar ve farklı zamanlarda kampüsten ayrıldılar.
Ben Linia’yı uğurladım, Nanahoshi de aynı şeyi Pursena için yaptı.
İkisi de pek konuşkan değildi. Bizden sadece Zanoba ve Cliff’e onlar adına veda etmemizi istediler, hepsi bu kadardı. Arkadaşlarımız muhtemelen bu iyiliğin karşılığını verme fırsatını kaçırdıkları için biraz üzüleceklerdi.
Pursena muhtemelen kabilenin liderliğini devralmak üzere iyice eğitilmek için doğruca Büyük Orman’a dönüyordu. Linia’nın geleceği daha belirsizdi ama kendi yolunu çizeceğine inanmak istiyordum.
Birbirlerini bir daha asla göremeyeceklerini kabullenmiş gibiydiler. Aralarındaki yakınlık düşünüldüğünde bu gerçekten üzücüydü. Yine de kararlılıklarına ve azimlerine hayran kalmaktan kendimi alamıyordum.
Konudan biraz sapacak olursak: Aynı akşam, sokakta birilerinin konuştuğuna kulak misafiri oldu.
Aynen şöyle diyorlardı: “Evet, sargılar içinde iki yarı-insan kadının yolcu arabasının arkasında bir şeyler hakkında tartıştığını gördüm.”
Şehir dışına çıkan arabaların saatlerine bakmayı ihmal etmiş olmalılar ki sonunda aynı arabada sıkışıp kalmışlardı.
O kadar dramatik vedalaşmaları da böylece yalan olmuştu.
Üniversite Efsaneleri #11: Patron hesaplarını her zaman kapatır.
