Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 6 / Kızıl Ejderha Terbiyesi

Kızıl Ejderha Terbiyesi

Birkaç gün sonra Dola-sama beni yepyeni bir yere götürdü.

Gittiğimiz yer kasabanın kıyısındaydı. Pek az evin bulunduğu bir mevkide yükselen yapı, kubbe biçimindeki surlarla çevriliydi. Surlara açılmış yüksek ve dar kapılardan birinden Dola-sama içeri süzüldü; ben de doğal olarak peşi sıra adım attım.

“!”

İçeri adım attığım an, burnuma yabani bir hayvan kokusu çarptı. Elimle burnumu kapatacak kadar ileri gitmesem de yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadım. Kokunun nahoş olmasından ötürü değildi bu; daha ziyade İblis Dünyası’ndaki inimi hatırlatmıştı bana. Tıpatıp aynı türden bir kokuydu.

Üstelik binanın derinliklerinden yükselen boğuk, kulak tırmalayıcı çığlıklar da bu havayı pekiştiriyordu. Tedirgin edici miydi? Hayır, her şeyden çok içimi bir nostalji dalgası kaplamıştı.

“……”

Nerede olduğumuzu sormalı mıydım, yoksa bir tahminde mi bulunmalıydım? Ben karar veremeden Dola-sama bana dönüp konuştu.

“Burası ejderha terbiye tesisi.”

Sözleri üzerine hafifçe nefes verip başımı sallayarak etrafa göz gezdirdim. Bunu onun verdiği derslerden duymuştum. Elbette Ejderha Halkı kendi kanatlarını kullanarak uçabiliyordu; gelgelelim bunu yaparken kuvvet alanlarını yönlendirmeye dayandıklarından seyir hızları pek yüksek sayılmazdı. Dahası, uçmak için gereken Ejderha Aurası muazzam miktardaydı ve bu da uzun mesafeli yolculukları çetin kılıyordu. Üstelik fazlasıyla yorucuydu.

Bu yüzden Ejderha Halkı uzaklara seyahat etmesi gerektiğinde Kızıl Ejderhalara binerdi. Ejderhalar arasında Kızıl Ejderhalar nispeten ufak kalsa da menzilleri Ejderha Halkı’nınkinden katbekat üstündü. Ne var ki Kızıl Ejderhalar fıtratları gereği vahşi yaratıklardı. Geçmişte Ejderha Halkı’nın doğal avcısı bile sayılmışlardı.

Kızıl ejderhalar, Ejderha Halkı’ndan birini gördükleri anda ekseriyetle saldırıp onları katlederdi.

İşte bu sebeple boyun eğdirilip terbiye edilirlerdi. Yakalanan Kızıl Ejderhalara, Ejderha Halkı’nın üstünlüğünü kabullenmeleri öğretilir, direnemeyecek şekilde terbiye edilir ve birer binek olarak kullanılabilir hale getirilirlerdi.

“Bugünden itibaren astlarımdan biri olarak çalışacaksın. Burası senin görev yerin olacak.”

“Emredersiniz!”

“Astım olmasaydın bile seni eninde sonunda buraya getirmeye niyetliydim. Ejderha Dünyası’nda yaşadığın müddetçe ejderhalarla muhatap olmaktan kaçamazsın. Onların tabiatını öğrenmek her daim lehine olacaktır.”

Dola-sama bunu söyledikten sonra yapının derinliklerine doğru yürümeye koyuldu. İlerledikçe tesisin dışarıdan göründüğünden çok daha muazzam olduğunu fark ettim. Yürürken aklımı kurcalayan o soruyu sormaya karar verdim.

“Dola-sama, astınız olmamı neden istediniz acaba?”

“Durumunu dinledikten sonra, senin için en uygun işin bu olacağına kanaat getirdim.”

“Uygun mu dediniz?”

“Yaptığımız iş, Ejderha Halkı tarafından büyük bir takdirle karşılanır. Üzerine kin ve husumet çekmeyecek bir vazifedir bu.”

Ejderha terbiyeciliği ilk bakışta sıradan bir iş gibi görünebilirdi. Oysa Ejderha Dünyası’nda sayısız ejderha, hayatın birer parçası olan ehil hayvanlardı.

Ejderha Savaşçıları daima ejderhalara biner, onlarla omuz omuza savaşırlardı. Her ne kadar ehil hayvan sayılsalar da ejderhalar, savaşta can yoldaşı ve silah arkadaşıydı. Bu bağı, modern dünyadaki şövalyeler ile atları arasındaki ilişkiye benzetmek mümkündü.

Adı her ne kadar “terbiye tesisi” olsa da, burada yapılanlar yalnızca terbiye etmekten çok daha fazlasını kapsıyordu. Ağır yaralı ya da hasta ejderhaların tedavisinden doğumlarına yardım etmeye kadar, buradaki işin kapsamı son derece genişti.

Ejderha Savaşçıları için bu tesis, yoldaşlarına ihtimam gösterdikleri yerdi. Ejderha Dünyası çetin bir yerdi; Kızıl Ejderhalar bile çarpışmalarda sık sık ölümün kıyısına gelirdi. Bu yüzden pek çok ejderha burada tedavi görürdü ve Ejderha Halkı arasında burada yapılan işe derin bir minnet besleyen sayısız kişi vardı.

Elbette ağır yaralanan her ejderhayı kurtarmak mümkün olmuyordu. Yine de böyle durumlarda kimse Dola-sama’yı ya da çalışanlarını suçlamazdı. Zira elinden gelenin en iyisini yapmış birine kin beslemek, Ejderha Halkı için akıl almaz bir şeydi.

İşte tüm bu nedenlerle ejderha terbiyeciliği benim için biçilmiş kaftandı.

Vakit alacak olsa da tüm dünyada itibar gören bir meslekti bu. Üstelik mütevazı bir uğraş olduğundan, kimsenin hasedini de üzerine çekmiyordu.

“Ayrıca, fevkalade yeteneklisin. İnsan yetenekli birini yetiştirdiğinde, onu doğal olarak yanı başında tutmak ister.”

“…İltifatınız beni onurlandırdı.”

Ettiği iltifattan ötürü biraz utanmış olacak ki Dola-sama bakışlarını kaçırdı ve koridorda ilerlemeye devam etti. Dar koridor sonunda geniş bir geçide açıldı. Burası, yetişkin bir Kızıl Ejderha’nın rahatça geçebileceği büyüklükteydi. Geçit boyunca sıralanan kafeslerin her birinde, kıvrılıp dinlenen devasa, kızıl pullu sürüngenler yatıyordu.

“İşte bunlar Kızıl Ejderhalar.”

“…Şaşırtıcı derecede sakin görünüyorlar.”

Kızıl Ejderhalar vahşilikleriyle nam salmıştı. Görüş alanlarına giren her canlıya saldırdıkları, yollarına çıkan ne varsa silip süpürdükleri söylenirdi.

Fakat önümde duran kızıl ejderhalar öylece kıpırdamadan yatıyor, bana ve Dola-sama’ya ilgisiz gözlerle bakıyordu. İlk kez birini bu kadar yakından görüyordum ve beklediğimle uzaktan yakından alakası yoktu.

“Bunlar çoktan terbiye edildi. Daha içeri gidersen, çok daha vahşi olanlarını görürsün.”

“Anlıyorum… Peki, ilk olarak ne yapmam gerek?”

“Yeni başlayan birinin yapacağı işler ezelden beri bellidir. Takip et beni.”

Beni tesisin daha da derinlerine götüren Dola-sama’nın peşine takıldım. Dediği gibi, içeriye doğru ilerledikçe ejderhaların kükremeleri de kuvvetleniyordu. Kanat çırpışları havada yankılanıyor, kafesler gittikçe daha da sağlamlaşıyordu. Buradaki ejderhalar çok daha huzursuzdu; hatta bazıları bu yabancı varlığın gözünü korkutmak istercesine bana doğru hırlıyordu. Fakat Dola-sama’nın attığı tek bir sert bakış, onları derhal sindirmeye yetti.

“Bu ejderhalar birkaç yıldır eğitiliyor. Hâlâ yontulmamış yanları var. Tüm Ejderha Halkı’nı müttefikleri olarak görüp güvenmeyi öğrendiklerinde, bir önceki bölüme nakledilecekler. Orası Ejderha Halkı’ndan diğerlerinin daha sık uğradığı bir yerdir.”

Anlaşılan o ki, ejderhalar eğitimlerinde ilerledikçe kademe kademe tesisin dış kısımlarına ve Chaos şehrine daha yakın noktalara taşınıyordu.

“En dipteki kafesler ise eğitimine henüz yeni başlanmış olanlara ayrılmıştır. Onların yabanilerden neredeyse hiçbir farkı yoktur.”

“Yani benim vazifem o vahşi ejderhaları eğitmek mi?”

Gidilecek başka yer kalmadığından meselenin bu olduğunu varsaymıştım. Fakat Dola-sama beni tersledi.

“Ahmak! Yeni yetme birine bu kadar mühim ve tehlikeli bir vazifeyi neden verelim? Düş peşime.”

Beni iki kafesin arasındaki yan patikaya doğru yönlendirdi. Yürürken bir ejderhanın vahşi kükremesi havayı yardı. Eğitilmemiş bir ejderhadan gelmiş olmalıydı. Böylesine devasa bir mahlukun sesi iliklerime kadar işledi. Yakından duyacak olsaydınız, muhakkak sırtınızdan aşağı bir ürperti inerdi. Bir zamanlar İblis Dünyası’nda canavar avlamış olan ben bile neredeyse olduğum yere çakılıp kalacaktım. Canavarlar ile ejderhalar tamamen farklı seviyelerdeydi.

Önümde Dola-sama yürüyor olmasaydı muhtemelen adım dahi atamaz, olduğum yerde kalakalırdım. Tabii halimden tedirginliğimi hemen sezdi. Arkasını dönüp o her zamanki soğuk ve delici bakışlarını gözlerime dikti.

“Ne oldu? Korktun mu?”

“Hayır, yalnızca aniden olunca biraz şaşırdım.”

“İyi bari. Böyle bir şey karşısında bile dizlerinin bağı çözülecekse, bu işe zaten uygun değilsin demektir.”

Duruşumu toparlayıp kararlılığımı tazeledim. Bundan sonra beni bekleyen şey öyle sıkıcı ya da basit bir iş olmayacaktı. İşi hafife aldığımdan da değildi gerçi.

Yine de bir mahlukla kafa kafaya çarpışmaktan daha emniyetli olacağını sanmıştım.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Götürüldüğüm yerde kafese kapatılmış bir Kızıl Ejderha vardı.

Diğer Kızıl Ejderhalarla kıyaslandığında bu göze çarpacak kadar küçüktü.

O an bunun muhtemelen bir yavru ya da belki de cılız kalmış bir ejderha olduğunu düşündüm.

Ejderha fazlasıyla huzursuz görünüyordu; derinden hırlıyor, hırsla soluyor ve kendini savunurcasına sırtını duvara yaslıyordu. Her an üzerime atılacak gibi bir hali vardı. Onu binek edinip göklerde süzülme fikri bana fersah fersah uzak bir hayal gibi geldi.

“İlk vazifen bunu eğitmek.”

“Anlaşıldı!”

“Başlangıçta başka bir şey söylemeyeceğim. Onu kendin tartıp hisset; bir ejderhanın gerçekte ne olduğunu kendin anla.”

Uçmanın kendisi bir yana, Dola-sama şimdiye dek her konuda benimle bizzat ilgilenmişti; bu yüzden böylesi bana tuhaf gelmişti. Sanki bu defa beni kendi başımın çaresine bakmam için bir başıma bırakıyor gibiydi. Yine de artık usta ile çırak olduğumuz günler geride kalmıştı. Madem artık onun astıydım, o hâlde kendi çözüm yolumu bulmamın vakti gelmişti.

“Gerçekten imkânsız olduğunu anlarsan onu öldürebilirsin.”

“Öldürmek mi?”

“Bir yıl sonra tekrar kontrol edeceğim.”

Dola-sama bu sözlerin ardından hızla uzaklaştı; geriye yalnızca ben ve hırlayan ejderha kalmıştık.

“Grrrrr… Graaaahhh!”

“……”

Ejderha, apaçık düşmanlık besleyen gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

Bir süre orada öylece dikilip düşündüm.

Bu ejderhaya nasıl boyun eğdirebilirdim?

Döverek mi boyun eğdirmeliyim?

Hayır, bu ejderha henüz küçüktü ama muhtemelen başka bir Ejderha Halkı mensubu tarafından zaten bir güzel hırpalanmış, yakalanıp buraya getirilmişti. Hâlâ boyun eğmediğine göre mesele yalnızca kaba kuvvet meselesi değildi. Karşımda inatçı, dik başlı bir mahluk vardı. Onu dövmek büyük olasılıkla hiçbir sonuç vermezdi.

“……”

Biraz düşündükten sonra oradan ayrıldım.

Koridorda adımlarımı geriye doğru atıp o sırada tesadüfen oradan geçmekte olan bir Ejderha Halkı mensubuna yaklaştım. Derin bir reveransla selam verdiğimde bana şüphe dolu gözlerle baktı.

“Bugünden itibaren Dola-sama’nın emrinde hizmet etme onuruna eriştim. Adım Laplace.”

“…Yeni gelen sensin demek, ha? Ben Gaara.”

“Gaara-sama, size bir şey sorabilir miyim?”

Bir kıdemliden akıl almaya kalkıştığımı falan mı düşündünüz?

Hayır, mesele hiç de öyle değildi.

Dola-sama bana ejderhayı bizzat tartıp hissetmemi söylemişti. Başkasına bel bağlamak, onun emirlerine doğrudan ters düşerdi. Benim yaptığım, meseleyi kendi bildiğim yolla halletmek için ihtiyaç duyacağım şeyi temin etmekten ibaretti.

“Ejderhaların yiyeceğini nerede bulabilirim?”

“Ha, şu tarafa doğru dümdüz git, hemen karşına çıkar――”

Evet, yemek.

Kulağa basit gelebilirdi belki ama bana göre en önemli şey yiyecekti. Yabani yaratıklar için hayatta kalmak, her şeyden önce boğazından geçecek lokmaya bağlıydı. İblis Dünyası’nda yabani bir çocuk olarak büyüdüğüm için bunu herkesten iyi biliyordum. O vakitler hayatım tamamen karın doyurmak üzerine kuruluydu.

Dolayısıyla öncelik yemekteydi.

Gaara’nın tarifine uyarak erzak deposuna gittim ve oradaki görevliden bir porsiyon yiyecek aldım. Başka bir Kızıl Ejderha’ya ait devasa bir et parçasıydı bu.

Bir ejderhaya ejderha eti yedirmek… Muhtemelen bu, Ejderha Halkı’nın kendi beslenme alışkanlığında da ejderha eti bulunmasından ileri geliyordu. Fakat bundan da öte, ejderhaya belli bir bilinci aşılamak için özellikle düşünülmüş gibiydi. Kendi soydaşının etini yiyen Kızıl Ejderha, artık besin zincirinin tepesinde yer almadığını, bir av konumuna düştüğünü idrak edecekti. Elimde etle yeniden Kızıl Ejderha’nın yanına döndüm. Öncelikli vazifem, karnını doyurmaktı.

Bu son derece elzem bir adımdı.

“Graaaaaah!”

Ne var ki devasa et parçasını tuttuğum sırada ejderha gözlerini bana dikip öfkeyle kükredi. Tavrı âdeta “Buna ihtiyacım yok. Beni rahat bırak,” der gibiydi. Eti önüne koysam bile dönüp yüzüne dahi bakmadı; sunduğum yiyeceği açıkça reddetti. Belki de etin zehirli olduğunu sanmıştı.

“…Bu bir sorun işte.”

Ve daha ilk andan aklımdaki bütün fikirler tükeniverdi.

“Bir dakika ya, daha bu yalnızca ilk denemendi!” diye düşünebilirsiniz; fakat o zamanlar elimden gelenin hepsi bundan ibaretti.

İblis Dünyası’ndan gelme eski bir yabani çocuktum nihayetinde; Ejderha Dünyası’nda da topu topu biraz talim görmüş, az buçuk eğitim almıştım. Bir ejderhanın karşısında benden tam olarak neyi başarmamı bekleyebilirdiniz ki?

“Dur bir dakika.”

Hayır, aslında bir şey vardı.

Kısa ve sefalet içindeki ömrümden geriye kalan, hafızamda hâlâ capcanlı duran tek bir tecrübe vardı.

“Sana bir isim vereceğim.”

Bir isim.

Evet, bir isim.

Ona bir isim vermenin, aramızda bir hiyerarşi kurabilmek adına mühim olduğunu düşündüm. Bana bir isim verildiğinde, sanki paha biçilmez bir şeye kavuşmuş gibi hissetmiştim. Dahası, bir hayat gayesi de edinmiştim: Ejderha Tanrısı-sama uğruna yaşamak.

İşte bu yüzden aklıma bir ad koymak geldi.

O devirde ejderhalara tek tek özel isimler vermek pek görülen bir şey değildi. Ejderhalar yalnızca ejderhaydı. Türlerini ayırt etmek adına Kızıl Ejderha veya Kara Ejderha denilebilirdi belki, fakat her birine ayrı ayrı isim takmak neredeyse hiç duyulmamış bir şeydi.

“Senin adın…”

Ne var ki hayatımda ilk defa bir şeye isim veriyordum. Aklıma öyle hemen bir fikir gelmediği için hırlayan ejderhanın karşısında tereddüt edip kalakaldım.

“Graugh!”

Belki de yaşadığım bu tereddüt beni zayıf göstermişti. Ejderha bir anda öne atılarak bana saldırmaya kalkıştı.

“…Dur bir saniye.”

Üst çenesini tek hamlede, gayet kolay bir şekilde yakaladım.

Dola-sama’nın kusursuz ve hesaplı hareketleriyle kıyaslandığında, bu ürkmüş Kızıl Ejderha’nın saldırısı neredeyse gülünç derecede yavaştı.

Güç konusunda da durum farksızdı. O sıralar gördüğüm yoğun talimler sayesinde Ejderha Aurası’nı nasıl yönlendireceğimi kavramaya başlamıştım.

İçimde uyuyan o muazzam gücün henüz farkında değildim; yine de bu kadarı bile daha ufak bir ejderhayı olduğu yere mıhlamaya fazlasıyla yetiyordu. Ejderha ne kadar çırpınırsa çırpınsın, üst çenesi âdeta havaya kilitlenmişçesine sabit kaldı.

Alt çenesini zorlayarak kurtulmaya çalışsa da elimi ısırmak şöyle dursun, yerinden bile kıpırdatamıyordu.

O anda ejderhanın zihninde muhtemelen eski bir hatıra canlandı; ehlileştirilme sürecinde Ejderha Halkı’na defalarca karşı çıkıp az kalsın canından olacağı o anlar. Yeniden canının yanacağı korkusuyla kaçmak için kanatlarını çırpmaya çalıştı. Fakat yerinden bile kıpırdayamadı.

Üst çenesinden yakalandığı için, ne kadar çırpınırsa çırpınsın ya da gövdesini nasıl bükerse büksün olduğu yerde çakılı kaldı. Aklından ateş püskürtmek geçti belki de, fakat içine düştüğü o çılgınca panik hâlinde derin bir nefes almak gibi basit bir eylemi bile beceremedi.

Sonunda ejderha tüm gücünü tüketti ve çırpınmayı bıraktı.

Tam o anda aklıma bir fikir geldi.

“Saleyakt… Hım. Adın Saleyakt olsun.”

Bunu söylediğimde ejderha yavaşça bakışlarını yukarı kaldırdı.

Gözlerine yansıyan suret, uğursuz saçlara sahip ve kelimenin tam anlamıyla diğer Ejderha Halkı’na zerre benzemeyen bir varlıktı. O varlık, durmaksızın “Saleyakt” adını tekrarlayarak ejderhaya dik dik bakıyordu. Elbette bu ismin hiçbir anlamı yoktu; sırf kulağa hoş geliyor diye seçmiştim.

“Grrr…”

Kızıl Ejderhalar yırtıcı oldukları kadar zeki yaratıklardır. Kendisine verilen ismin bu olduğunu hemen kavramış gibiydi. Bununla birlikte, gücünün bana yetmeyeceğini de anlamıştı. Tutuşumu gevşetip onu bıraktığımda, Saleyakt vakit kaybetmeden odanın bir köşesine çekildi.

Arkasını duvara yaslayıp köşeye sindi ve korku sinmiş gözlerle bana dik dik baktı.

“Saleyakt. Yemek. Ye.”

Artık uysallaşmış olan Saleyakt’ın önüne bir kez daha yemek koydum.

Devasa bir parça ejderha eti.

“Grrr… Gah!”

Saleyakt önce ete, ardından bana dik dik baktı ve bir kez daha kükredi. Kazanamayacağını bildiği hâlde yine de boyun eğmeyi reddediyordu. Gerçi hemen oracıkta boyun eğecek biri olsaydı, en başta kendini böyle bir yerde bulmazdı.

O gün et yenmeden öylece kaldı. Fakat ben de oradan ayrılmadım. Dola-sama’nın “ejderhayı kendi teninde hissetmek” derken neyi kastettiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. Yabani ejderhalar hırçındır ve Ejderha Halkı’na öyle kolay kolay güvenmezler. Ejderha Savaşçıları’nın bindiği ehlileştirilmiş ejderhalara hiç benzemezler. Her şeyden önce bunu kavramam gerekiyordu… Ya da en azından ben öyle sanıyordum.

Böylece Saleyakt ile bakışma mücadeleme devam ettim. Hem de çok, çok uzun bir süre boyunca. Bir gün geçti, ardından iki gün. Et çürümeye ve kokmaya başlamıştı. Artık yenemeyecek duruma geldiği kesinleştiğinde, eti Saleyakt’ın önünden kaldırdım. Atık alanına kadar taşıyıp çöpe attım.

Peki sonra ne yaptım dersiniz?

Taze et getirip yeniden Saleyakt’ın önüne koydum.

Biliyorum; aptalca, inatçı ve kendini tekrar eden bir davranıştı.

Ama elimden başka bir şey gelmiyordu.

Bu, bana Dola-sama tarafından emanet edilmiş bir görevdi. Tamamlayana kadar da pes etmeye hiç niyetim yoktu. Yine de başka bir yol bilmiyordum. Saleyakt eti yedikten sonra farklı yöntemleri düşünürüm diye hesap etmiştim. Ne de olsa eninde sonunda yememesi gibi bir ihtimal olamazdı. Açlığın ne denli ıstırap verici olduğunu çok iyi biliyordum.

Fakat Saleyakt yemedi.

Üç gün geçti, ardından dört, sonra da beş. Yine de yemeyi reddetti.

Doğal olarak ben de hiçbir şey yemedim.

Eti sürekli yenileyerek Saleyakt ile bakışma mücadelemi sürdürdüm.

Adeta bir açlık yarışına tutuşmuştuk.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Aradan kaç gün geçti, hatırlamıyorum.

Sonunda pes eden ilk taraf Saleyakt oldu.

Fakat çaresizlik içinde ete dişlerini geçirerek değil…

Hayır, açlıktan yığılıp kalmıştı. Haddine kadar zorlanan bedeni sonunda iflas etmişti. Karnını yerden kaldıracak dermanı bile yoktu; tüm takati tükenmiş bir hâlde boylu boyunca yere serildi. Yine de parıldayan gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Artık beni korkutacak gücü kalmamıştı…

Bana gelince, ben hâlâ gayet iyi durumdaydım.

Belki damarlarımdaki Ejderha Halkı kanından, belki de İblis soyumun bir etkisiydi ama aç biilaç yaklaşık yüz gün kadar dayanabiliyordum.

Yine de hayretler içindeydim.

Neredeyse açlıktan ölecek raddeye gelene dek yemeyi reddedeceğini hiç tahmin etmemiştim. Açlığın ne denli ıstırap verici olduğunu bilen biri olarak buna inanamıyordum. Aynı zamanda Saleyakt’a karşı içimde derin bir saygı uyandı. Boyun eğmeyi böylesine şiddetle reddetmesi… Gururunu canının bile üstünde tutması…

Şayet günün birinde Ejderha Tanrısı-sama’ya ihanet etmek zorunda kalacağım bir duruma düşseydim ve et yemek bir ihanet anlamına gelseydi, muhtemelen ben de aynısını yapardım. Utanç içinde yaşamaktansa ölmek yeğdir—onun duruşu tam olarak buydu. Üstelik bunu gerçekten sonuna kadar götürebilecek pek az kişi vardır. Ben de onun son anlarına tanıklık etmeye karar verdim.

Dola-sama, Saleyakt’ın eğitimini bana emanet etmişti. Onun emirleri özünde Ejderha Tanrısı-sama’nın emirleri sayılırdı; bu yüzden onları öylece yüzüstü bırakamazdım. Ne var ki gerekirse onu öldürmem için bana izin de verilmişti. Madem öyle, en azından gururunu çiğnetmeden ölmesine izin vermeliyim diye düşündüm.

“Elveda, Saleyakt. Gururunu asla unutmayacağım. En azından sonuna kadar yanında kalacağım.”

Böyle deyip Saleyakt’ın yanı başına oturdum. Ona dokunmuyordum ama eskisinden daha yakındım. Bir iki saat boyunca orada oturup doğrudan Saleyakt’a baktım.

Bir süre Saleyakt’a dik dik baktım. O da aynı şekilde öfkeyle gözlerini bana dikmeyi sürdürdü. Bu anın sonsuza dek uzayıp gideceğini sandım; ta ki ölüm Saleyakt’ın canını alıp gözlerindeki ışık tamamen sönene dek.

“Grr…”

Fakat tam o anda, ansızın—

Saleyakt bakışlarını kaçırdı.

Sanki artık bakışlarıma daha fazla dayanamıyormuş gibi.

Ve ardından gözlerini çevirdiği yer… etti.

Başını bitkin bir halde oynatıp ağzını ete doğru yaklaştırdı.

Onu yemeye çalışıyordu.

İçinde nasıl bir fırtına koptuğunu bilemezdim ama şunu anlamıştım; gururunu bir kenara bırakmış, hayata tutunmayı seçmişti.

Yaşamak istiyordu.

Ne var ki takati çoktan tükenmişti. Kalan son gücüyle etin üzerinde belli belirsiz diş izleri bırakmayı başardıysa da bir parça koparamadı. Hemen ayağa kalktım. Et parçasını kaptığım gibi bir ısırık alıp çiğnemeye başladım. Et sert ve lifliydi fakat güçlü çenem ve keskin dişlerim sayesinde parçalara ayırıp iyice çiğnedim.

Ardından yumuşayan eti Saleyakt’ın ağzına bıraktım. Saleyakt, takatsiz olmasına rağmen yumuşamış eti çiğneyip yutmayı başardı. Yiyebildiğinden emin olduktan sonra aynı şeyi tekrarladım; eti çiğneyip parça parça ona yedirdim. Çiğnedikçe kendi açlığımı da hissetmeden edemiyordum. Bu yüzden arada sırada birkaç lokmayı da kendim yuttum.

İlk et parçası bitene kadar böyle devam ettik. Vakit kaybetmeden kilere koştum, biraz daha et getirip önüne koydum.

O vakte kadar Saleyakt gücünü biraz olsun toplamıştı. Henüz tek başına ayağa kalkamıyordu fakat bedenine can gelmişti ve bana diktiği gözleri artık hayat pırıltısıyla ışıldıyordu. Ejderhalar dayanıklı yaratıklardır, bu yüzden belki de hızlı sindiriyorlardı. Bu ihtimal bana gayet akla yatkın geldi.

Hiç aldırış etmeden bir parça et daha aldım; ısırdım, çiğnedim ve yuttum. Ardından kalan parçayı Saleyakt’a doğru ittim. Sanki ona: “Böyle yenir işte. Bir de kendin dene.” der gibiydim.

Saleyakt etin nasıl yeneceğini zaten biliyordu. Boynunu temkinle ileri uzatıp parçayı şöyle bir yaladı. Nefis etin tadı salyamın aromasıyla birleşince, içindeki açlığı yeniden körüklemiş gibiydi. Daha fazla dayanamayarak sonunda eti ısırdı.

Ön bacaklarıyla eti sabitleyip keskin dişleriyle sert lifleri parçaladı, kemikleri çıtırdatarak kırdı, çiğnedi ve yuttu.

Saleyakt ejderha etini oburca yedi. Sonra, aniden bir şey fark etmişçesine duraksadı. Bakışları, etin diğer tarafında oturmuş kendisini izleyen bana kaydı. Tam o anda Saleyakt, ön pençesiyle eti usulca bana doğru itti.

Eti ısırıp çiğnemeden önce birkaç saniye durakladım. Nedenini bilmiyordum ama onunla birlikte yemem gerektiği hissine kapılmıştım. Yavaşça çiğneyerek eti tekrar Saleyakt’a uzattım. Yerken memnuniyet dolu bir hırıltı çıkardı, ardından birkaç lokma alıp eti yeniden bana bıraktı. Bu karşılıklı paylaşım, et tamamen bitene kadar birkaç kez tekrarlandı.

Sonra elimi Saleyakt’ın başına koyup konuştum.

“Saleyakt. Seni ben büyüteceğim.”

O vakitler Saleyakt Ejderha Irkı’nın dilini anlamıyordu. Yine de sözlerimin ardındaki niyeti kavramış gibiydi. O günden sonra Saleyakt artık benden korkmaz oldu. Bu, ileriye doğru attığım ilk adımdı; hem de muazzam bir adım.

Bilir misiniz?

Başarısızlık insanın olgunlaşmasına yardımcı olabilir belki; fakat ne kadar başarısız olursanız olun, bu sizi asla ileriye taşımaz.

Oysa başarı, tek bir tanesi bile olsa sizi ileriye iter.

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla