Kıtanın kalbindeki sıradağlarda, Ejderha Kükreyişi Dağı denen bir yer vardı. Orada, yapayalnız bir kız çocuğu her zamanki gibi kan ter içinde bir şeyler taşımaya uğraşıyordu.
Bu kız Rostelina’ydı.
Rostelina’nın taşıdığı koca kovada tepeleme et yığılıydı. Ne eti olduğunu kızın kendisi bile bilmiyordu; Laplace getirip bunu ejderhaya yedirmesini tembihlemişti.
Evin hemen arkasında bir mağara vardı.
İçeride, gözlerini yummuş, derinden gelen gürültülü soluklar alarak uyuyan devasa bir ejderha yatıyordu.
“Ejderha-san, Ejderha-san, kahvaltı vakti!”
Rostelina sesini yükselterek seslenince ejderha ağır ağır gözlerini araladı.
Ardından koca bir esnemeyle başını önüne konan kovaya daldırdı ve içindeki eti atıştırmaya başladı.
Gerçi “atıştırmak” lafın gelişiydi; zira ejderhanın tek bir lokması bile Rostelina’nın koca bir öğününe bedeldi.
Rostelina bir süre onu izlese de sonunda sıkıldı ve rüzgâr gibi vınlayan sesler eşliğinde yumruklarını ileri savurmaya başladı.
“Ejderha-san, baksana! Ejderha Irkı’nın nasıl dövüştüğünü Efendimden öğrendim! Aynen böyle dövüşüyorlar. Önce şöyle gardını alıyorsun, sonra böyle etrafından dolanıyorsun, ardından da bir saplama yapıştırıyorsun! Bak böyle! Sonra da böyle bir yumruk! Al sana!”
Bunları söylerken bir yandan da zariflikten fersah fersah uzak, acemi ve sakar adımlarla hareket ediyor; yemeğini yemekte olan ejderhanın devasa pençelerine küçücük elleriyle pat pat vuruyordu.
Ejderha halinden hiç etkilenmemiş gibi kızı tümüyle görmezden geliyordu; gelgelelim, ya başında biten bu minik yaratıktan usandığından ya da oyununa azıcık ayak uydurmak istediğinden pençesinin ucunu hafifçe kıpırdattı.
Karşısındaki, devasa bir ejderhaydı.
Pençesinin yalnızca ucu bile Rostelina’nın bütün gövdesi kadar büyüktü.
“Ayy!”
Rostelina pençenin savurmasıyla havalanıp yerde bir güzel yuvarlandı.
“Acıdı ama… çok kötüsün…”
Aslında canı yanmamıştı. Başının arkasını ovuşturup ayağa dikildi, aniden aklına bir merak düştü.
“…Ejderha-san, sen diğer ejderhalardan daha büyüksün, değil mi?”
Rostelina daha önce de kızıl ejderhalar görmüştü; aslında onları düzenli olarak görüyordu. Ejderha Kükreyişi Dağı’nın doruklarında kızıl ejderha yuvaları vardı, başını göğe kaldırması onları fark etmesine yeterdi. Kimi zaman evin çevresinde süzülür, ona yakından görme fırsatı sunarlardı.
Ne var ki evin etrafında dolanan her kızıl ejderha, çok geçmeden arkadaki bu ejderha tarafından kovalanırdı. Karşısındaki ejderha, onlarla kıyaslandığında katbekat daha cüsseliydi. Yalnızca cüsse olarak bile sıradan bir kızıl ejderhanın en az iki katı büyüklüğündeydi; kanatlarını açtığında ise muhtemelen üç katına ulaşıyordu.
“Pulların harika bir kızıl, dişlerin upuzun, kuyruğun pürüzsüz ve gözlerin de zekâ dolu bakıyor.”
Ejderha bu sözler üzerine sanki, “Anlıyorsun bu işlerden, değil mi?” dercesine burnundan homurdandı.
“Acaba sen de tıpkı Efendim gibi Ejderha Dünyası’ndan gelen bir ejderha mısın?”
Sormuştu sormasına ama ejderhadan ses çıkmadı. Yalnızca memnuniyetle etini yemeye devam etti. Ne de olsa ejderhalar konuşamazdı; gerçi kızın söylediklerini anlıyor gibiydi ya, neyse…
“A, sahi ya!”
Rostelina birdenbire bir şeyi hatırladı.
Geçen gün, dinlediği hikâyenin tam ortasında uyuyakalmıştı.
O hikâyenin devamını dinlerse belki ejderha hakkında da daha çok şey öğrenebilirdi.
Rostelina aklına gelen bu düşünceyle koşa koşa eve döndü.
İçeri girip doğruca her zamanki çalışma odasına yöneldi.
Beklediği gibi Laplace masasının başındaydı ve pürdikkat bir şeyler yazıyordu.
“Efendim! Efendim!”
“Hmm? A, Rostelina. Ne oldu? Daha az önce uyumuştun oysa. Kötü bir rüya mı gördün?”
“Hayır, gökyüzünde özgürce uçtuğum bir rüya gördüm! Ama şimdi bunun bir önemi yok, Efendim!”
“Ne oldu peki?”
Laplace şaşkın bir ifadeyle ona baktı.
“Bana geçen günkü hikâyenin devamını anlatsana!”
“Geçen günkü hikâye mi?”
“Ejderha Dünyası’na nasıl geldiğinin hikâyesi, Efendim! Bunca yıllık upuzun bir ömrün olmasına rağmen daha bana neredeyse hiçbir şey anlatmadın!”
Bu sözler üzerine Laplace’ın yüzünde buruk bir ifade belirdi.
“Ha, o hikâye mi… Ama öyle pek ilgi çekici bir tarafı yok. Doğru dürüst bir yetişkin olduktan sonra çeşitli işler aldım, nam saldım, mühim biri hâline geldim ve sonunda her şeyimi kaybettim. Hepsi bundan ibaret.”
“Ama bu hiçbir şeyi açıklamıyor ki!”
“Öyle mi dersin…?”
“Ah, o zaman Ejderha-san ile nasıl tanıştığını anlat! Birbirinizi çok uzun zamandır tanıyorsunuz, değil mi?”
Laplace bunu duyunca bir şey hatırlamışçasına ellerini birbirine vurdu.
“Şimdi sen deyince aklıma geldi, Saleyakt ile ilk görevim sırasında karşılaşmıştım. Geçen günkü hikâyenin devamı sayılır gerçi.”
“Bak, biliyordum işte!”
“Dinlemek istiyor musun?”
“İstiyorum!”
Rostelina’nın bu hevesli ısrarı karşısında Laplace, yüzünde çaresiz bir tebessümle başını iki yana salladı. Elden bir şey gelmeyeceğini kabullenircesine iç çekip sandalyedeki oturuşunu toparladı.
“Pekâlâ, otur bakalım Rostelina. Geçen günkü hikâyeye devam edeyim o vakit.”
“Tamam!”
“Şimdi nereden başlasam acaba… Hımm… Sanırım eğitim dönemimin bittiği günden başlamak en kolayı olacak. Evet, oradan başlayalım.”
Ve böylece Laplace, hikâyesini anlatmaya koyuldu.
Mitler çağının derinliklerinden çıkıp gelen, çok uzak bir hikâyeydi bu.
••●══••●۩۞۩●••══●••
Ejderha Tanrısı-sama beni yanına aldığından beri eğitimim başlamış, aradan onlarca yıl geçmişti. İlim, dövüş ve uçuş talimleriyle dolup taşan günler… Günler günleri kovalıyor, hiçbir şey değişmiyordu. Değişen tek şey, Lunaria-sama’nın karnının günden güne biraz daha belirginleşmesiydi.
O gün de talim alanının üzerinde uçuyordum. Her zamanki gibi uçuş alıştırması yapmaktaydım. Ne var ki benim uçuş tarzım, diğer Ejderha Halkı’nınkinden bariz biçimde farklıydı. Ejderha Halkı genelde yere paralel biçimde, yüzükoyun uzanarak uçardı. Havada süzülebilmek için önce bir alan oluşturur, ardından rüzgârı yakalayarak kaldırma kuvveti yaratır ve gökyüzünde süzülürlerdi. Yön değiştirecekleri ya da yeniden irtifa kazanacakları vakit o alanı tekrar üretirlerdi. Uçmanın en verimli yolu buydu.
Oysa o sıralar ben, yere dik bir şekilde, ayakta durur vaziyette uçuyordum. Üstelik eylemsizlik yasalarını tamamen hiçe sayarak art arda ani hızlanmalar, ani duruşlar ve sert dönüşler yapıyordum.
Ejderha Halkı’nın nasıl uçtuğunu bilen biri için bu, inanılması güç bir manzaraydı. Nitekim talim alanının yamacında durup başını kaldırarak beni izleyen pek çok kişi vardı. Üstelik yalnızca çocuklar da değildi; aralarında cüsseleri benim iki katım olan Ejderha Savaşçıları bile vardı.
Bazıları sadece izlemekle de kalmıyor, beni taklit etmeye kalkışıyor; fakat hareketlerinin kontrolünü kaybedip teker teker yere çakılıyorlardı. Hiçbirine aldırış etmedim.
Tüm dikkatimi toplamış, yapmam gereken uçuş rotalarını tekrar tekrar çalışıyordum. Dik bir tırmanış, tırmanışın ardından dik açılı keskin bir dönüş, zikzaklar çizen sert kavisler, ani duruşlar, havada asılı kalmalar, ardından ansızın patlayıcı bir ivmeyle hızlanış, dik bir alçalış ve yine ani bir duruşla en baştaki dik tırmanışa geri dönüş… Aynen böyle bir rutindi.
Benim bu uçuş tarzım son derece dengesizdi ve muazzam miktarda Ejderha Aurası tüketiyordu. Beni taklit etmeye kalkan neredeyse herkes başarısız oluyordu. Ejderha Halkı’nın uçuş teknikleri açısından bakıldığında akılalmaz derecede verimsizdi. Yine de kendine has avantajları yok değildi. Kaldırma kuvvetine neredeyse hiç bel bağlamayan bu uçuş yöntemi, havada son derece keskin manevralar yapmaya olanak tanıyordu. Ejderha Tanrısı-sama’dan sonra en üstün uçuş kabiliyetine sahip olduğu söylenen kişi Beş Ejderha Generali’nden Maxwell’di; fakat benim havada yaptığım o keskin dönüşler, onun dönüş yarıçapından bariz biçimde daha dardı. Bu da hava savaşlarında insana muazzam bir üstünlük sağlıyordu.
“…!”
Ben bu şekilde uçmayı sürdürürken, yamacın oradan biri aniden havalanıp bana doğru süzüldü. Ejderha Halkı’ndan, bilhassa iri kanatlara ve gümüşi beyaz pullara sahip bir kadındı bu.
Evet, bu kişi Dola-sama’ydı.
Dola-sama, bir sanat eseri kadar pürüzsüz ve zarif bir tırmanışla bana doğru yükseldi ve hiçbir uyarıda bulunmadan saldırdı. Bu hiç de alışılmadık bir durum değildi. Dola-sama, bana hava muharebesini öğretmek için ara sıra böyle ansızın saldırırdı. Dola-sama’nın uçuş hızı son derece yüksekti.
Benim aksime, Ejderha Halkı’nın geleneksel uçuş yöntemlerinin dışına çıkmıyordu; fakat sürati ve uçuş teknikleri benimkileri fersah fersah aşıyordu.
Muazzam bir hızla tırmanıyor, art arda dar kavisler çiziyordu. Ben keskin dönüşlerle kaçmaya çalışırken aradaki mesafeyi hemen kapattı. Normal şartlarda tam o anda arkama geçmiş olması gerekirdi. Ne var ki benim uçuş tarzımın bir avantajı daha vardı.
Rakibimle doğrudan yüz yüze bakarken bile uçuşumu sürdürebiliyordum.
“Geliyorum, Laplace!”
“Evet!”
Dola-sama’nın haykırışı ve benim karşılık vermemle birlikte hava muharebesi başladı. Ejderha Halkı’nın dövüş stilinin temeli üç unsurdan oluşur:
• Pençe tekniği: Ellerdeki keskin pençeleri Ejderha Aurası ile bürüyerek rakibi paramparça etmek.
• Diş tekniği: Ejderha Aurası ile kaplanmış sımsıkı bir yumrukla düşmana vurup onu delip geçmek.
• Kanat tekniği: Ejderha Aurası ile sarmalanan kanatlar sayesinde ani hızlanmalar, yavaşlamalar ve çevik konum değişiklikleri gerçekleştirmek.
Kanat tekniğiyle rakibin arkasına geçmek, pençe tekniğiyle direncini kırmak ve diş tekniğiyle ölümcül darbeyi indirmek.
Pençelerini, dişlerini ve kanatlarını eğitip bedenini çelik gibi sertleştirmek.
İşte bu, Ejderha Halkı’nın “Pençe, Diş, Kanat Öğretisi” olarak bilinen temel öğretisidir.
Elbette ben de bu temellere bütünüyle hâkimdim.
Özellikle diş tekniğinde son derece yetenekliydim. Diş tekniğim öylesine yıkıcıydı ki Dola-sama bile onu “ölümcül” olarak nitelendirmişti.
Öte yandan Dola-sama, pençe tekniğinde bir ustaydı. Yumruklarını asla sıkmazdı. Pençe tekniklerinde öylesine mahirdi ki bu tekniklere başvurmadan dövüştüğü hiç görülmemişti denirdi.
Dola-sama pençelerini kanatlarıma doğrultmuş, etrafımda daireler çizip duruyordu.
Buna karşılık ben de uçuş stilimi sürdürüyor, dişlerimle bir karşı saldırı fırsatı kollayarak durmaksızın yükselip alçalıyordum. Pençelerimi, dişlerimi ve kanatlarımı tamamen Ejderha Aurası ile donatmış, Dola-sama’nın savunmasında belirebilecek en ufak bir açığı dahi pürdikkat gözetliyordum. Dola-sama ne kadar heybetli olursa olsun, dikkatsizce saldıracak olursa dişlerimin kurbanı olmaktan kurtulamazdı. Bu yüzden doğrudan topyekûn bir taarruza kalkışamıyor, beni yavaş yavaş yıpratmak adına pençe tekniklerine bel bağlıyordu.
Ha? O da ne demek? O vakitler Beş Ejderha Generali ile boy ölçüşebilecek kadar güçlü olduğumu mu sanıyorsun?
Hayır, yalnızca bir talimdi. Şayet Dola-sama tüm gücüyle asılsaydı, her şey bir göz açıp kapayıncaya dek biterdi.
Kendini tutuyor olsa bile, beni alt etme niyetiyle ileri düzey teknikler kullanıyordu. Karşılaşma tek taraflı bir mücadeleden ibaretti.
Aramızdaki çarpışmalarda şimşek gibi çakan Dola-sama’nın darbeleri, savunmamı yarıp geçerek bedenime işliyordu. Benim pençelerim ve dişlerim ise savuşturulup engelleniyor, Dola-sama’nın tenine değmeyi dahi başaramıyordu.
Aramızda dağlar kadar muazzam bir güç farkı vardı.
Ölümcül bir darbe almamaya özen göstererek Dola-sama’nın amansız saldırılarını güçbela savuşturuyordum. Bir veya iki darbesine dayanabiliyordum; fakat beş altı darbenin ardından kanatlarımı korumam imkânsız hale geliyordu.
Gücüm tükendikçe darbelerin ardı arkası kesilmiyor, yere çakılmam an meselesi oluyordu. Aslına bakılırsa genelde bu şekilde kaybederdim.
Lakin her daim büsbütün plansız da değildim.
Sürekli düşünüyor, türlü taktikler deniyordum. O gün de köşeye sıkıştığımda bir kumar oynadım. Kanatlarımı çırparak yukarıya doğru kaçmaya koyuldum. Haliyle Dola-sama da peşime düştü.
Beni sessizce kovalarken tavrında alışılmadık bir ciddiyet ve gerilim sezdim. Arkamı dönüp kaçtığımı sanmış olmalıydı; ne de olsa sırtını dönüp kaçmak bana öğrettiği şeylerden biri değildi.
Dola-sama arayı hızla kapattı. Sırtım dönük olduğundan zayıf noktam olan kanatlarım tüm açıklığıyla meydandaydı. Tek bir darbeyle kanatlarım paramparça edilecek ve ben de yere çakılacaktım.
Öyle olursa, Dola-sama’dan yiyeceğim sağlam bir azar beni bekliyordu.
Fakat işler hiç de öyle sonuçlanmadı. Tam Dola-sama yetişmek üzereyken, zirve noktasında aniden yön değiştirip bu kez ona saldıran taraf ben oldum.
Dola-sama hızla yükseliyor, bense dalışa geçiyordum.
Aramızdaki hız farkı muazzamdı; birbirimize göre hızımızın bir anda böylesine değişmesi, anlık da olsa Dola-sama’nın hedefini şaşırmasına yol açtı.
Dola-sama’nın sırtının yanından sıyrılıp geçerken pençelerimi savurdum. Darbenin ağırlığını avcumda hissettim; ancak aynı anda, kanatlarımın dibinde kavurucu bir sıcaklık peydahlandı. Hâkimiyetimi kaybedip yamaca doğru savrularak dönmeye başladım.
Dövüş sona ermişti.
Yamaçta öylece uzanmış, yukarı bakıyordum. Dola-sama gökyüzünde kavisler çizerek süzülüyordu. Ejderha ırkı arasında bir gösteri dövüşünün galibinin havada birkaç tur dönmesi bir gelenekti. Acaba Dola-sama arkamı dönme taktiğimi nasıl karşılayacaktı? Beni azarlayabilirdi pekâlâ. Fakat bunu kabullenmeye dünden hazırdım; neticede ucuz bir numaraydı ve bu yüzden de kaybetmiştim. İçimden böyle geçiriyordum ama Dola-sama yere indiğinde hiç de öfkeli görünmüyordu.
“Aniden geri çekilmen beni şaşırtsa da son hamlen gerçekten etkileyiciydi!”
Alnından kan sızıyor olmasına rağmen, Dola-sama yüzünde hoşnut bir tebessümle konuşmuştu. İndirdiğim darbe Dola-sama’nın alnını yarmıştı. Aslında kanatlarını hedeflemiştim; fakat son anda gövdesini kaydırınca darbe doğrudan kafasına inmişti. Kanatlar bir zayıf nokta olsa da, insansı bir yapıya da sahip olan Ejderha ırkı için kafa da mutlak surette korunması gereken bir başka kritik zaaftı. Şansın da yardımıyla, bir şekilde Dola-sama’nın zayıf noktasına vurmayı başarmıştım.
“Hava muharebesinde, Ejderha Tanrısı-sama ve diğer Ejderha Generalleri haricinde bana tek bir darbe bile indirebilecek kimse yoktur! Uçuş tekniği ve dövüş kabiliyeti bakımından benden geçer not aldın!”
İçim içime sığmıyor, sevinçten havalara uçuyordum.
Dola-sama nadiren övgüde bulunurdu. Bu sözler, benim için işitebileceğim en büyük iltifattı. Yaşadığım bu tatlı sevincin tadını çıkarırken Dola-sama lafına ara vermeden devam etti.
“Dahası, bilgi babında da sana öğretebileceğim başka bir şey kalmadı. Ejderha Dünyası hakkındaki kavrayışın, pek çok Ejderha ırkı mensubununkini katbekat aşıyor!”
Dola-sama gözlerini bana dikti; her zamanki o sert ve tavizsiz ifadesi yerini yumuşak bir tebessüme bıraktı.
“Artık tam manasıyla rüştünü ispatlamış bir Ejderha ırkı ferdisin. Böylece eğitimin nihayete erdi.”
Kısık bir sesle “Aferin,” diye mırıldanıp elini bana uzattı. Elini tutarak ayağa kalktım; kanatlarımı toplayıp karşısında yumruklarımı göğsümde kavuşturdum. O an, içimi kaplayan hafif bir tedirginlikle harmanlanmış tarif edilemez bir başarmışlık hissi duydum. Doğrusunu söylemek gerekirse bu eğitimin öleceğim güne dek süreceğini sanıyordum. Fakat bir başlangıcı olan her şeyin bir sonu da oluyordu nihayetinde.
“Her şey için çok teşekkür ederim, Dola-sama.”
“Bana teşekkür etmene lüzum yok. Asıl şükranlarını Ejderha Tanrısı-sama’ya sunmayı unutma sakın.”
“Anlaşıldı!”
“Şimdi evine dön ve gelecek emirleri bekle! Geleceğin artık Ejderha Tanrısı-sama’nın ellerinde!”
Böylelikle aldığım eğitim nihayete ermiş oldu.
••●══••●۩۞۩●••══●••
Eve dönüp eğitimimin bittiğini Lunaria-sama’ya bildirdim.
Haberi yüzünde şefkat dolu bir tebessümle karşılayıp sevincime tüm içtenliğiyle ortak oldu.
“Bugünü muhakkak kutlamalıyız,” diyerek hizmetkârlara hemen bir ziyafet hazırlamalarını buyurdu.
Ejderha ırkının başlıca besin kaynağı ejderha etidir.
Vaktiyle kayalıklara tutunan küçük kertenkelelerle ve yabani yemişlerle karınlarını doyururlarmış; ancak güç kazandıkça beslenme alışkanlıkları da değişmiş. Şimdilerde ekseriyetle Kızıl Ejderhalar, Mavi Ejderhalar ve Yeryüzü Ejderhaları ile beslenirler.
Fakat Ejderha ırkı arasında bir kutlama tertiplenecekse, et ziyafeti olmazsa olmazdır.
Böylesi kutlamalarda Kral Ejderhalar, Kara Ejderhalar ve Ak Ejderhalar gibi pek nadide ejderhaların etleri sunulur. O gün de sofra, eşine az rastlanır lezzetlerin donatıldığı bir şölene dönmüştü. O gün damağımda kalan tadı ömrümce unutamam.
Ne var ki o enfes lezzetten bile daha unutulmaz olan şey, o günden itibaren hizmetkârların bana olan bakışlarındaki değişimdi. Açıkça söylemek gerekirse, bir evcil hayvan muamelesi görmekten kurtulup nihayet bir fert yerine konmaya başlamıştım. Dola-sama’nın eğitimini tamamlamamla beraber, artık onların nazarında da rüştünü ispatlamış gerçek bir Ejderha ırkı ferdiydim.
Kendi içimde de bir şeylerin değişmeye başladığını hissettiğimi hatırlıyorum. Basit bir evcil hayvanmışım gibi hissetmek artık geride kalmıştı. Gerçi hâlâ Ejderha Tanrısı-sama’nın sadık bir hizmetkârıydım… yani aslında öyle pek de değiştiğim söylenemezdi. Yine de benliğimin ve bir fert oluşumun eskisinden çok daha fazla bilincine varmaya başlamıştım.
Ondan sonra Ejderha Tanrısı-sama’nın dönüşünü beklemeye koyuldum. Ejderha Tanrısı-sama konağa yalnızca birkaç ayda bir uğrardı. Her geldiğinde de Lunaria-sama’yı mutlaka yoklar, birkaç kelamla hatırını sorup iyi olduğundan emin olurdu.
Bana gelince, beni büsbütün görmezden geldiği de yoktu. Ejderha Tanrısı-sama, Dola-sama’ya her daim ne durumda olduğumu, nasıl bir ilerleme kaydettiğimi sorardı. Dola-sama da bana neleri öğrettiğini ve benim bunları ne derece kavradığımı tek tek rapor ederdi.
Ortada gözle görülür bir gelişme olmasa dahi Dola-sama asla yalan söylemezdi. Ejderha Tanrısı-sama ise sadece başını sallar ve eğitimin sürmesini buyururdu. Nihayet konuşmayı söktüğümde, Ejderha Tanrısı-sama bana doğrudan sorular sormaya başladı.
Sorduğu şeyler gayet sıradandı; o gün neler yaptığım, ne arzuladığım, neler öğrendiğim gibi şeyler… Hepsine dürüstçe cevap verirdim. Zaten yalan söylemem için hiçbir sebep yoktu. Ortaya koyacak elle tutulur hiçbir başarımın olmadığı, tek bir şey dahi öğrenemediğim günlerde bile yalan söylemezdim. Yalanın bir saygısızlık olduğunu Dola-sama’nın tedrisatından geçerken bellemiştim.
Fakat benim bile cevaplayamadığım şeyler vardı.
Nerede doğmuştum?
Annem babam kimdi?
Neden İblis Dünyası’nın bir köşesindeydim…?
Bu sorulara cevap veremiyordum çünkü cevabı ben de bilmiyordum.
Başımı öne eğip bilmediğimi söylediğimde, Ejderha Tanrısı-sama yalnızca sade bir “Anlıyorum,” demekle yetinirdi. Kendimi küçücük hissederdim. Bir şekilde özel olduğumu, bu nev-i şahsına münhasır durumumun Ejderha Tanrısı-sama’nın aradığı şeyle bir bağı olduğunu anlıyordum… fakat bizzat kendimi dahi bilmemek beni yetersiz hissettiriyordu.
Ejderha Tanrısı-sama ara sıra bedenimi muayene ederdi. Tenimi, kanatlarımı, dişlerimi, pençelerimi ve saçlarımı dikkatle incelerdi. Bu muayenelerin gayesini hiçbir zaman açıklamaz, ben de asla karşı koymazdım. Hayatımı ona ve Ejderha Dünyası’nın sağladığı sığınağa borçluydum; canımı yakmak istese bile bunu kabullenmeye dünden razıydım. Tabii ki Ejderha Tanrısı-sama bana hiçbir zaman zarar vermedi. İşte o raporlar ve muayenelerle geçen fasıl, o gün nihayete erdi.
“Dola, Laplace ne durumda?” diye sordu Ejderha Tanrısı-sama.
Dola-sama, “Eğitim tamamlandı. Laplace artık göğsünüzü kabartacak, nerede olursa olsun kendini gösterebilecek bir Ejderha Savaşçısı oldu,” diye rapor verdi.
Dola-sama’nın Ejderha Tanrısı-sama’ya bunları söylemesiyle içim sevinçle dolup taştı. Farkında bile olmadan yumruklarımı sıkıp duruşumu dikleştirdim. Ejderha Tanrısı-sama’nın karşısında başı dik, utanılmayacak bir vaziyette durmak istiyordum.
“Güzel. İyi iş çıkardın. Peki, Laplace hakkındaki değerlendirmen nedir?”
“Emredersiniz! Kendisi son derece fevkalade! Ona bir vazife verilmesini tavsiye ederim!” diye şevkle karşılık verdi Dola-sama.
“Bir vazife, demek öyle…” diye mırıldandı Ejderha Tanrısı-sama, başını çevirip pencereden dışarı bakarak.
Sahip olduğu engin bilgeliğe rağmen, bana bir vazife vermek anlaşılan aklının ucundan bile geçmemişti. Doğrusu bunu ben de hiç düşünmemiştim.
Elbette düşünemezdim.
Eğitilmiş bir köpeğe kim bir insanın işini verirdi ki? Ben olsam katiyen vermezdim. Ne kadar eğitim görürse görsün, köpek yine köpektir neticede.
Yine de bu fikrimi yavaş yavaş gözden geçirmeye başlamıştım. Şayet bana bir vazife layık görülürse, bunu tevazuyla kabul etmeye niyetliydim.
“Öyleyse…” diye sesli bir şekilde düşündü Ejderha Tanrısı-sama.
Nasıl bir vazife olacağını merak ediyordum. Nefesimi tutmuş, dudaklarından dökülecek sözleri bekliyordum; fakat Ejderha Tanrısı-sama derin düşüncelere dalmış gibiydi. Kısa bir süre geçti, en fazla iki üç dakika kadar.
Bana ise bu süre iki üç saat gibi gelmişti.
“Hmm…”
Zihnini bir türlü toparlayamamış gibi duran Ejderha Tanrısı-sama, bakışlarını pencereden çekip bana çevirdi.
“Laplace, Ejderha Dünyası’nı nasıl buluyorsun?”
Önümdeki işle hiçbir ilgisi olmasa da kendimden emin bir şekilde cevap verdim.
“Burası bir cennet. Buradan daha güzel bir yer olamaz.”
Sözlerimi duyan Ejderha Tanrısı-sama nazikçe tebessüm etti ve hafifçe kıkırdadı.
“Anlıyorum.”
Cevabımda en ufak bir dalkavukluk yoktu. Benim için burası sahiden de cennetti. Tek kelime etmeme gerek kalmadan önüme yemek konuyor, bana pek çok şey öğretiliyordu. Dola-sama katı biriydi belki ama tüm bunların geleceğime katkı sağladığını bilmek içimi yalnızca mutlulukla dolduruyordu. Ejderha Tanrısı-sama’nın gülümsediğini görünce ben de biraz olsun rahatladım.
Nasıl olduysa sözler birden ağzımdan dökülüverdi.
“Şey, beni neden kurtardınız?”
Ejderha Tanrısı-sama’ya soru sormak kabalık sayılırdı. Dola-sama bana bunu tembihlemişti ama merakıma yenik düşmüştüm. Belki de burada çalışıp çalışmayacağıma dair somut bir cevaba ihtiyacım vardı.
Ne uğruna çalışacaktım ki?
…Elbette Ejderha Tanrısı-sama içindi ama işin ayrıntılarını da bilmek istiyordum.
“……”
Ejderha Tanrısı-sama bana baktığında yüzünde ne hissettiğini ele vermeyen, ifadesiz bir bakış vardı. Dola-sama gerildi, kanatları yavaşça iki yana açıldı. Yaptığım kabalığı fark edip hemen kanatlarımı topladım ve yumruklarımı göğsümde kavuşturdum. Sorumu unutmasını umarak tam özür dilemek üzereydim ki, ben fırsat bulamadan Ejderha Tanrısı-sama konuştu.
“Bak.”
Bakışları yeniden pencereye çevrildi.
Dışarıda Chaos kasabası alabildiğine uzanıyordu.
Bir mağaranın içinde olmasına rağmen aydınlık ve ferahtı; dört bir yanda uçuşan Ejderha Halkı’yla dolup taşıyordu.
“Çok uzun zaman önce burası Kızıl Ejderhaların yuvasıydı.”
“…Öyle mi?”
“Evet, Kızıl Ejderhalar tıpkı Ejderha Halkı gibi dağ yamaçlarında yaşayan yaratıklardı. O vakitler Ejderha Halkı güçsüzdü; Kızıl Ejderhalar için sadece birer avdan ibaretti.”
Ejderha Tanrısı-sama, Ejderha Dünyası’nın bana meçhul olan geçmişini anlattı. Henüz bir dil dahi geliştirememiş Ejderha Halkı’nın huzuruna inmişti. Kızıl Ejderhaların korkusuyla yaşayan bu halka kudretini göstermiş ve liderleri olarak onları eğitmişti. Beş Ejderha Generali’ni keşfetmiş, klanları birleştirmiş ve onları mağlup edilemez bir güce dönüştürmüştü. Bütün bunlar akıl almaz bir zaman zarfında başarılmıştı. Sayısız cesedin arasından adım adım ilerleyerek Ejderha Halkı’nı dünyanın hükümdarı yapmışlardı.
“…Bu yüzdendir ki Ejderha Halkı benim evlatlarım gibidir.”
Bunu söylerken Ejderha Tanrısı-sama gözlerini kısıp bana baktı.
“Seni kurtardım çünkü sen Ejderha Halkı ile İblislerin bir melezisin. Damarlarında akan kanın yalnızca yarısı Ejderha Halkı’na ait olsa dahi, sen de benim bir evladım sayılırsın.”
Melez kökenimle hiçbir zaman böylesine gurur duymamıştım.
Yine de aradığım cevap bu değildi.
Ne işe yarayacağımı bilmek istiyordum. Benim gibi bir melezin varlığı ne amaca hizmet ediyordu? Ne gibi bir fayda sağlamıştım? Daha fazla üstelemenin kabalık olacağını hissederek dilimi tuttum.
…Ama ne var ki o vakur duruşuna rağmen Ejderha Tanrısı-sama, muhtemelen içimdeki çalkantıyı görmüştü.
“Gerçi tek sebep bu olsaydı bile kâfi gelebilirdi… Lakin son zamanlarda Ejderha Dünyası da dâhil olmak üzere tüm dünyalarda kaybolma vakaları yaşanıyor. Nedenini ya da nereye gittiklerini kimse bilmiyor. Şayet kaybolanlardan biri İblis Dünyası’na geçmiş ve bir şekilde senin doğumuna vesile olmuşsa, bu bize bazı ipuçları sağlayabilir.”
“Varlığım herhangi bir ipucu sağladı mı peki?”
“Hayır, şu an için henüz bilmediğimiz pek çok şey var.”
“…Anlıyorum.”
“Ziyanı yok. Zaten en başından beri yüksek bir beklentim yoktu.”
Ejderha Tanrısı-sama, konuya giderek daha fazla ilgi duymaya başlamış gibi anlatmaya devam etti.
“İkincisi, İblislerle aramızdaki giderek kötüleşen ilişkileri düzeltmeye çalışıyorum. Binlerce yıldır Ejderha Halkı’na karşı öyle ya da böyle bir husumet besliyorlar. Hatta ne kadar asılsız olsa da, ‘Ejderha Tanrısı İblisleri yok etmek istiyor’ şeklinde dedikodular bile dolaşıyor…”
“……”
“Damarlarında hem İblis hem de Ejderha Halkı kanı taşıyan senin gibi bir melezi büyütmek, bu söylentilerin yalan ve yalnızca bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunun bir kanıtı olabilir.”
Gerçekten bir kanıt olabilir miydi ki?
İblis Dünyası’nda eziyet görmüş biri olarak meseleye öyle bakamıyordum. Hatta olsa olsa bir ayak bağı olmaktan korkuyordum. Yine de bu düşüncelerimi dile getirecek cesaretim yoktu. Buradan kovulacak olursam gidecek hiçbir yerim kalmazdı. Ejderha Tanrısı-sama, Lunaria-sama, hizmetkârlar, Dola-sama… Artık bunca insana alışmış, aramızda bir bağ kurulmuşken bir kez daha yapayalnız kalma fikrine dayanamazdım.
“Üçüncü sebep ise pek yakında dünyaya gelecek olan evladım için.”
Ejderha Tanrısı-sama ardından bana doğru döndü. Hayır, daha doğrusu benden öteye, muhtemelen Lunaria-sama’nın bulunduğu tarafa baktı.
“Eşim Lunaria, İnsan ırkından. Haliyle çocuğumuz da İnsan ve Ejderha Halkı’nın bir melezi olacak.”
“……”
“Daha önce de belirttiğim gibi, damarlarında Ejderha Halkı kanı taşıyan herkes benim bir evladım gibidir. Ejderha Halkı bana bir Tanrı olarak tapar ve bana sadakat yemini eder.”
Sözlerini başımla onayladım.
Mevki sahibi Dola-sama’dan Lunaria’nın hizmetkârlarına, talim alanındaki Ejderha Savaşçıları’ndan eğitim tesisindeki çocuklara kadar hiç kimse Ejderha Tanrısı-sama’yı hor görmezdi. Herkes ona derin bir hürmet ve saygı beslerdi.
“Ne var ki, bir İnsandan doğacak çocuğa farklı gözle bakılabilir.”
Dışarı her adım attığımda üzerime çevrilen bakışları hatırladım. O tuhaf, yadırgayan gözleri… Ejderha Halkı dahi bundan muaf değildi. Artık bu durum beni incitmiyor olsa da, yeni doğacak bir çocuk bundan etkilenebilirdi.
“Bu yüzden onları senin sayende alıştırmak istedim. İblis kanı taşıyan bir melez olan seni evlat edinerek, Ejderha Halkı’nın bu duruma alışmasını umdum.”
Aralarında serbestçe dolaşmam sağlandığında, melez birinin varlığı giderek daha az yadırganacak, daha az korkulacak ve daha az dışlanacaktı.
“Ayrıca ikiniz de birer melez olarak birbirinizi çok daha iyi anlarsınız diye umuyorum. Doğrusu bunu sabırsızlıkla bekliyorum.”
Bu üçüncü niyet ve ağzından dökülen son sözler, tam da bunca zamandır hasretini çektiğim o cevaptı.
Derinden duygulanmıştım.
Meğer benim gibi yapayalnız ve kimsenin ihtiyaç duymadığı birine kucak açarken, bunu yalnızca kuru bir acıma duygusuyla yapmamıştı.
Bunun ardında bir gaye yatıyordu.
Dahası, karşımda duran Tanrı’nın benden beklentileri vardı; kendi evladı için onu anlayan bir yoldaş olabileceğime inanıyordu.
Beni bundan daha fazla mutlu edebilecek hiçbir şey yoktu.
“Bütün bu gerekçelerim hesaplı ve bencilce. Hayal kırıklığına mı uğradın?”
“Hayır, tam aksine.”
Kesin kararımı vermiştim.
Ejderha Tanrısı-sama’nın evladına faydası dokunacak birine dönüşmeliydim. O melez çocuğun hiçbir zorluk çekmeden yaşayabilmesini sağlamak adına elimden gelen her şeyi yapmalıydım. Ejderha Halkı’nın arasında yaşamaya başlayalı henüz birkaç on yıl olmuştu ve hâlâ idrak edemediğim pek çok şey vardı. Yine de bir işe yaramaz olup Ejderha Halkı tarafından hor görülürsem, kendisi de bir melez olan o çocuğun da aynı muameleyle karşılaşabileceğini fark etmiştim. Dola-sama’dan feyzalmalı, güç kazanmalı ve somut neticeler ortaya koymalıydım.
Yapmam gereken buydu.
“Size muhakkak bir faydam dokunacak, Ejderha Tanrısı-sama!”
“Bunu sabırsızlıkla bekleyeceğim.”
Tam o anda, Ejderha Tanrısı-sama’ya beslediğim minnet hissi belirgin bir şekle büründü. Artık ne yapmam gerektiğini tastamam biliyordum. Daha da fazla gayret göstermeye ant içmiştim. Elbette şimdiye dek kendi çapımda zaten elimden geleni ardıma koymamıştım; gelgelelim bugünden itibaren içimde bir şeyler apaçık değişmişti.
İçimde böylesine berrak bir gaye varken artık yolumu kaybetmiş hissetmiyordum. Yalnızca hedefsizce çabalamaktansa, “Bunu şu sebeple yapıyorum,” bilincine sahip olmak, insanın ortaya koyduğu çabaya yön veriyor, kurduğu stratejilere zenginlik katıyordu.
“Pekâlâ, Dola.”
“Emredersiniz!”
Konuşma boyunca odanın bir köşesinde çıt çıkarmadan bekleyen Dola-sama, anında karşılık verdi.
“Laplace’ın ne işle meşgul olacağı konusuna gelirsek… Bir önerin var mı?”
“Açizane fikrimce, onu doğrudan astlarımdan biri yapmak en iyisi olacaktır!”
“Sırf kendin istiyorsun diye öyle demiyorsun ya?”
“Yok, katiyen! Yalnızca madem böylesine yüce bir gaye söz konusu, benim yanım nispeten—”
Şimdi geriye dönüp bu konuşmayı hatırladığımda yüzümde ufak bir tebessüm beliriyor.
Koca Ejderha Tanrısı-sama bile benim ne işle meşgul olacağım hususunda kararsız kalmış gibiydi; bencilce hevesi hemen fark edilen Dola-sama ise alışılmadık bir şekilde afallamıştı.
Ne var ki Ejderha Tanrısı-sama, Dola-sama da dâhil tüm Ejderha Halkı’nın babasıydı. Haliyle onun bu hevesine bir yere kadar göz yummaya razı geldi.
“Pekâlâ, madem bu kadar ısrar ediyorsun, öyle olsun.”
“Çok teşekkür ederim!”
Böylelikle Dola-sama’nın astlarından biri olup çıktım.
Dola-sama’nın ne iş yaptığından daha önce bahsetmiş miydim?
Kendisi ejderha terbiyecisiydi.
