Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 14 / Doğum Festivali ve Ardından…

Doğum Festivali ve Ardından...

Doğrusunu söylemek gerekirse, o güne dek Ejderha Dünyası’nda kutlama ya da festival düzenlemek gibi bir gelenek yoktu. Belki de çok uzun ömürler sürdüğümüzden ötürü, bir şeyi kutlamak adına kalabalıklar halinde toplanma fikri bize epey yabancı geliyordu.

Fakat bu kez durum bambaşkaydı.

Bütün Ejderha Dünyası bayram havasına bürünmüştü. Elbette bu son derece doğaldı; ne de olsa herkesin hürmet duyduğu Ejderha Tanrısı-sama ile herkesin el üstünde tuttuğu Lunaria-sama’nın evladı nihayet dünyaya gelmişti.

Szilard’ın buyruğuyla Ejderha Kükremesi Dağı’nda görkemli bir geçit töreni tertip edildi. Maxwell, ejderha eti toplamak için tüm Ejderha Dünyası’nı boydan boya arşınladı. Dola-sama’nın himayesinde eğitilen ejderhalara dahi günlerce ziyafetler çekildi. Chaos ise İnsan Dünyası’ndan edindiği bilgilerle geçit törenini daha da şenlendirmek adına “havai fişekler” hazırladı.

Ejderha Dünyası’nın dört bir yanından gelen ahali, sırf Ejderha Tanrısı-sama’nın evladını bir nebze olsun görebilmek ümidiyle toplanmıştı.

Üstelik bu kutlamalar bir iki günle de sınırlı kalmadı; festival önce on, ardından yirmi yıl boyunca sürdü. Ejderha Halkı uzun bir ömre sahip olduğundan, sevincimiz de bir o kadar uzun solukluydu. Yanılmıyorsam şenlikler yaklaşık yüz yıl kadar devam etti.

Herkes öylesine mesut görünüyordu ki… Ejderha Dünyası’nı böylesine büyük bir neşe içinde gördüğüm yegâne an buydu.

Ejderha Tanrısı-sama ile ben festivale biraz gecikmeli varabilmiştik; zira Tanrılar meclisindeki bir toplantıya iştirak etmekteydik. Fakat tabii ki Ejderha Tanrısı-sama geri döndüğü anda ahali onu yeri göğü inleten coşkulu tezahüratlarla karşıladı.

Her şey öyle ansızın gelişmişti ki ilk başta ne olup bittiğini kavrayamadım; fakat Ejderha Tanrısı-sama durumu hemen anladı. Hiç duraksamadan alelacele eve doğru yöneldi. Doğal olarak ben de peşinden gittim. Vardığımızda ailemiz bizi karşılamak için oradaydı.

“Hoş geldiniz Dan’na-sama, sen de hoş geldin Laplace.”

Lunaria-sama, nedimeleri… Ve kollarında kıymetli bir mücevher gibi taşıdığı o güzel çocuk.

“Dan’na-sama, bebeğimiz dünyaya geldi.”

“Öyle görünüyor.”

Kendi öz evladı olmasına rağmen, Ejderha Tanrısı-sama bile hafifçe afallamış görünüyordu. Kolay kolay gülümseyen biri olmadığından yüz ifadesi her zamanki gibi ciddiydi; yine de anlayabiliyordum, içten içe mutluydu.

“Lütfen kucağınıza alın.”

“…Ah.”

Ejderha Tanrısı-sama, Miko-sama’yı❮19❯ Lunaria-sama’dan kucağına aldı. Elleri sarsılmaz görünse de hafifçe titriyordu.

“Tuhaf bir his. Ejderha Dünyası’ndaki herkesi her zaman kendi evladım gibi gördüm ama bu çocuk… biraz özel hissettiriyor.”

“Ufufu. Dan’na-sama, lütfen bu Çocuğa bir isim verin.”

Bu sözler üzerine Ejderha Tanrısı-sama, dikkatle Lunaria-sama’ya baktı.

“Ben mi?”

“Evet.”

Onları izlerken içimi tatlı bir nostalji kaplamaktan geri duramadı. Doğru ya… Beni yanlarına aldıklarında da benzer bir konuşma geçmişti aramızda…

“Anlıyorum… Hmm…”

Ancak Ejderha Tanrısı-sama aniden sessizliğe gömüldü. Enine boyuna düşündükten sonra çabucak karar veren biri olduğundan, bu hâli pek alışıldık değildi.

“Bir sorun mu var…?”

“Aklıma hiçbir şey gelmiyor.”

“Vermelisiniz. Çocuğuna bir isim vermek Dan’na-sama’nın vazifesidir.”

“Biliyorum. Ama şu an aklıma bir şey gelmiyor. Üzerinde düşüneceğim.”

“Pekâlâ.”

Böylece Miko-sama’nın adına hemen o an karar verilemedi.

Ejderha Tanrısı-sama öyle kararsız biri değildi. Aksine, bir meseleyi inceden inceye tarttıktan sonra hızla ve tereddütsüzce karar verirdi. Ancak neredeyse kendi bir uzantısı sayılacak bir varlığa isim koymak, benim gibi birine ad vermekten bambaşka bir şeydi.

Uzun süre kafa yordu. Hatta zaman zaman benim de fikrimi sordu. Elbette ona layıkıyla bir cevap veremedim. Nasıl verebilirdim ki? Benim gibi biri nasıl cüret edip de Ejderha Tanrısı-sama’nın evladına isim koyabilirdi? Ya akıl almaz bir tesadüf eseri sunduğum öneri kabul ediliverseydi… Düşüncesi bile hâlâ korkudan aklımı başımdan almaya yeter.

Ama bu konuyu şimdilik bir kenara bırakalım.

Ejderha Tanrısı-sama bebeği bir müddet kucağında tuttuktan sonra Miko-sama’yı Lunaria-sama’ya geri verdi. Ardından Lunaria-sama, odanın bir köşesinden onları izleyen bana doğru adımladı.

“Laplace, bu çocuğu sen de kucağına almalısın.”

Ejderha Tanrısı-sama’nın derin düşüncelere daldığını gören Lunaria-sama, bu sözleri dile getirmişti.

Şaşkınlıktan donakalmıştım.

Gerçekten böylesine büyük bir cürette bulunabilir miydim?

“…Ben mi? Sahiden bir sakıncası yok mu?”

“Elbette yok. Ne de olsa o senin küçük kardeşin.”

Resmiyette evlatlık sayıldığım için bu söz doğruydu gerçi; yine de haddimi her zaman bilmiştim. Ne de olsa gerçekten Ejderha Tanrısı-sama’nın öz evladı değildim.

Artık kendimi yalnızca bir evcil hayvan gibi görmüyordum belki ama durduğum yerin de pekâlâ farkındaydım. Beni yanlarına aldıkları için duyduğum minneti unutup kibre kapılacak olsaydım, tereddüt bile etmeden kendi canıma kıyardım.

Yine de… Lunaria-sama onu kucağıma almamı istemiş, üstelik ona küçük kardeşim demişti. Gösterdiği bu inceliği geri çevirecek kadar inatçı ya da dik kafalı biri değildim.

“E-Evet.”

Miko-sama’yı kucağıma aldım.

Minik bedeni diğer Ejderha Irkı’na kıyasla çok daha sıcaktı. Yok, belki de henüz yeni doğmuş bir bebek olduğu içindi bu sıcaklık. Miko-sama’yı incitmekten ya da rahatsız etmekten ölesiye korkarak, titreyen kollarımın arasında onun masum yüzünü seyrettim.

Çocuk, tıpatıp Ejderha Tanrısı-sama’yı andırıyordu. Bembeyaz gümüş rengi saçları, keskin yüz hatları… Hatta pullarının rengi bile aynıydı; gerçi yarı insan melez bir kandan geldiği için, safkan Ejderha Irkı kadar sık pulu yoktu.

Bilhassa yüzünde neredeyse hiç pul bulunmuyordu.

Şimdi dönüp düşününce, melez oluşu yüzünden pullarının yerleşimi biraz benimkine benziyordu. Hayır, haddimi aşıp Miko-sama ile aramda bir benzerlik olduğunu öne sürmek bile büyük bir saygısızlık olurdu…

Fakat kucağımda duran Miko-sama’ya baktıkça içimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Bu çocuk bir gün Ejderha Dünyası’na önderlik edecekti.

Ona arka çıkıp destek olmak benim vazifem olacaktı. Ne pahasına olursa olsun onu korumak zorundaydım.

Kalbim işte bu sarsılmaz hisle dolup taştı.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Ardından, diğer Ejderha Generalleri de birbiri ardına geldiler.

Szilard, Maxwell, Kháos ve hatta Dola-sama bile oradaydı.

Miko-sama’yı gören her bir general derin bir tesir altında kalmıştı. Yanından ayrılırlarken hepsinin yüzü ciddiyet ve vakarla kaplanmıştı. Muhtemelen onlar da benimle aynı duyguları paylaşıyordu. Üstelik gelenler sadece Beş Ejderha Generali ile de sınırlı kalmadı.

Başka dünyaların Tanrıları da çıkageldi.

Normal şartlarda hiçbir Tanrı kendi dünyasının dışına adım atmazdı. Ancak o gün bambaşkaydı. İnsan-Tanrı, İblis Tanrısı, Gökyüzü Tanrısı, Deniz Tanrısı ve Canavar Tanrısı… Hepsi bizzat gelerek Miko-sama’yı kutsadılar. Kelimelerle anlatılamayacak kadar ihtişamlı bir manzaraydı.

Elbette öyle olacaktı; yüzlerini nadiren gösteren Tanrılar, Miko-sama’nın doğumunu kutlamak için tek bir çatı altında toplanmıştı. Bu, gerçek ilahi kudretin ve otoritenin apaçık bir göstergesiydi. Ejderha Dünyası’ndaki her bir fani, bu doğumun ne denli olağanüstü ve eşsiz bir hadise olduğunu o an idrak etmiş olmalıydı. Derken, şenlikler yavaş yavaş sona yaklaşıp dindiğinde—

Tüm Ejderha Dünyası’nı saran o heyecan durulmaya başladığı sırada—

O çıkageldi.

Koyu mor teni ve bembeyaz saçlarıyla İblis Dünyası’ndan bir kadın.

İblis İmparatoriçesi Kirishisu Karishisu.

“Lunaria! Tebrik ederim!”

“Kirishisu, ben de tam gelir misin diye merak ediyordum!”

Daha önce de bahsettiğim gibi, Lunaria-sama ile Kirishisu yakın dost olmuşlardı. Lunaria-sama onu görür görmez yüzüne sıcacık bir tebessüm yayıldı. Doğrusunu söylemek gerekirse, birbirlerine tam olarak ne denli yakın olduklarını pek bilmem. Zira o zamanlar evden fazlasıyla uzaktaydım. Yine de onların böyle birlikte kahkahalar attığını görmek, aralarındaki bağın epey kuvvetli olduğunu düşündürüyordu bana.

“Sen doğum yaparsın da ben koşa koşa gelmez miyim hiç!”

“Yine de gelmen epey bir sürdü ama.”

“Şu sıralar araştırmalarım pek bir yolunda gidiyor da ondan. Kendi kendime ha geldim ha geleceğim deyip durdum ama bilirsin ya, işler tıkırında ilerlerken insanın durmaksızın devam edesi geliyor, değil mi ama?”

“Gerçekten o kadar iyi mi gidiyor?”

“Evet. Görünüşe göre Ejderha ırkının araştırmacıları titiz gözlemler konusunda bir harika. İlk başta uyuşuk bir güruh olduklarını düşünmüştüm; fakat tek bir şeyi çözdüklerinde, biriktirdikleri engin bilgilerle diğer sayısız parçayı göz açıp kapayıncaya kadar bir araya getiriveriyorlar. Bunu izlemek insanı öyle bir heyecanlandırıyor ki!”

“İblis araştırmacıların da oldukça parlak olduğunu duymuştum oysa.”

“FAHAHAHAHA! Lunaria, amma da komik laflar ediyorsun! İblisler kaba saba aptallardan başka bir şey değildir ki! Hem aptal olup hem de parlak bir araştırmacı olan biri nerede görülmüş!”

Kirishisu sık sık kahkaha atan bir kadındı. Aslına bakılırsa bu yalnızca Kirishisu’ya özgü bir durum da değildi; iblisler arasında, bilhassa da İblis Kralı mertebesindekilerde kahkaha eksik olmazdı. İçten bir kahkahanın ardından Kirishisu, bakışlarını Lunaria-sama’nın kollarındaki Miko-sama’ya çevirdi.

“Şu bebeğe bir bakayım hele. Yüce Ejderha Tanrısı-sama ile can dostum Lunaria’nın çocuğu… Bakalım ne kadar bilgeymiş.”

“Hehehe, al bakalım.”

“Oho! İnanılmaz! Bu çocuk akılalmaz derecede zeki! Ejderha ırkının prensinden de bu beklenirdi zaten! Etrafa saçtığı o pırıl pırıl zekâyı iliklerime kadar hissedebiliyorum! Anlayabiliyorum işte, bu velet saniye saniye daha da zekileşiyor! İleride şüphesiz yaman bir bilge olacak!”

Söyledikleri neredeyse çocukla dalga geçiyormuş gibi duyuluyordu fakat bu onun övgü tarzıydı. Kirishisu iblislerin daha akıllı olanlarındandı ve yüreği iyilikle doluydu; gelgelelim pek öyle tatlı dilli, lafını bilen biri sayılmazdı.

“Gerçekten bu kadar zeki olacağını mı düşünüyorsun?”

“Kuşkusuz öyle. Gözlerime güvenirim ben. Öte yandan benim kendi oğullarımın hepsi iflah olmaz birer ahmak. İstisnasız hepsinin suratında o aptal ifade vardı. Bu çocuksa bambaşka!”

“Hehehe, öyle mi dersin?”

O da ne?

Kirishisu’nun, İblis Tanrısı’nın eşi olmasına rağmen kendi öz oğullarını böylesine yermesinin uygun olup olmadığını mı merak ediyorsunuz? Bir Tanrı’nın evlatlarını aşağılamanın saygısızlık sayılabileceğini mi düşünüyorsunuz yoksa?

Hımm. Aslında haklı bir nokta. Kirishisu, İblis Tanrısı ile yakın bir ilişkiye sahip olsa bile bir Tanrı’nın çocukları hakkında kötü konuşmak akıl almaz bir cüret olmalıydı. Ne var ki iblisler arasında “kafası boş ama gözü pek” olmak asla kötü bir haslet sayılmazdı. Pervasız ve dosdoğru olan bir kimse, asla başkalarına ihanet etmeyecek, güvenilir biri olarak görülürdü.

İblislerin meseleye bakışı böyleydi.

Elbette zeki ve titiz olmak da fena bir şey değildi. İblis Dünyası’nda hem zekâ hem de budalalık birer erdem olarak kabul edilirdi. Dolayısıyla Kirishisu kimseyi aşağılamıyordu. Yalnızca Miko-sama’nın kendi oğullarından çok farklı, olağanüstü birine dönüşeceğini ifade etmek istemişti. Nihayetinde tüm mesele bir değer yargısı farkından ibaretti.

“Öyleyse ben kaçtım Lunaria! Yine geleceğim! Buralarda daha ne kadar kalırım bilmiyorum ama burada olduğum müddetçe bu çocuğun büyüyüşünü büyük bir merakla izlemeyi dört gözle bekleyeceğim!”

“Evet, lütfen yine gel.”

“Elbette! Mutlaka döneceğim! Haydi öyleyse! Hoşça kal! FAHAHAHAHAHAHA!”

Kirishisu, kahkahalar savurarak oradan ayrıldı. Doğrusu pek bir tantanalı vedaydı.

••●══••●۩۞۩●••══●••

İşte o kişi, dünyaya bu şekilde gözlerini açmıştı.

Herkes tarafından kutsanmıştı. Çok sevilmişti. Tam da bu yüzdendir ki ben…

Hayır, bunu sonraya saklayayım en iyisi.

Sırasıyla anlatmazsam yalnızca kafa karışıklığına yol açar.

Velhasıl, o vakitler Ejderha Dünyası saadetle dolup taşıyordu. İblis Dünyası ile ilişkiler pürüzsüzce ilerliyordu. Diğer dünyalarla da en ufak bir sürtüşme emaresi yoktu. Kirishisu Karishisu sayesinde canavarlar ve ışınlanma üzerine yapılan araştırmalar muazzam bir ilerleme kaydetmişti. Barış ve huzur dolu bir çağdı.

Ta ki o güne dek.

Evet, günün birinde o barış çağı ansızın sona eriverdi.

Evet, o gün…

Kâbustan farksız o gün.

Dün gibi aklımda.

O gün, Ejderha Tanrısı-sama ile birlikte İblis Dünyası’nı ziyaret etmekteydim. Her zamanki gibi bir toplantıya katılmıştım; sonrasındaysa Necros Lacross bana İblis Dünyası’nda rehberlik etmiş, geleceğe dair planlarımızı konuşmuştuk.

Ele aldığımız konular daha fazla personel değişimi ve neredeyse tamamlanmak üzere olan ışınlanma büyü çemberiydi. Işınlanma çemberi nihayete erdiğinde, ışınlanma vakalarının asıl sebebini nihayet anlayabilecektik—yahut en azından kazara diğer dünyalara savrulan insanların evlerine sağ salim dönmelerine imkân sağlayacaktı. Kesin bir çözüm olmasa bile mühim bir meseleyi halletmiş olacaktı. Ufukta bir umut ışığı belirmişti.

Bunu Ejderha Tanrısı-sama’ya bildirdiğimde, binde bir görülecek bir şey oldu—Yüzü nadiren gülen o yüce kişi, iç rahatlamasıyla gülümsedi ve beni takdir etti.

“Aferin Laplace, iyi iş çıkardın. Sen olmasaydın bu iş çok daha uzun sürerdi. Benim oğlumdan da bu beklenirdi zaten.”

Mutluluktan içim içime sığmıyordu.

O an, kendime olan güvenim taşıp dökülüyor olmalıydı. Gururla göğsümü kabarttım, kanatlarımı iki yana açtım ve tüm dünyaya ilan ettim—Ben, Beş Ejderha Generali’nden biriydim.

Ne var ki, ahhh…

O saadet dolu halimden acımasızca yere çalındım.

Ejderha Tanrısı-sama ile beraber Ejderha Dünyası’na döndüm. Havadisleri Lunaria-sama’ya anlatmak üzere eve yöneldim.

O çok sevdiğim yuvama.

Hehe, o zamanlar artık kendimi sırf bir misafir gibi hissetmiyordum. Kendimi bu ailenin bir parçası sayıyordum. İşte bu yüzden seslenmiştim—

“Ben geldim.”

Ah, ama…

Ah…

O manzara hâlâ rüyalarıma giriyor. Ne zaman uyusam hep onu görüyorum. Evet, söylemiştim işte—“Ben geldim,” demiştim. Ama hiçbir cevap gelmedi. Bir yanıt yerine bir ses duydum. Ağlayan bir bebeğin sesi. Yalnızca çığlık denebilecek kadar kulak tırmalayıcı bir feryat. Normal şartlarda olsa üzerinde durmazdım bile; ne de olsa bebekler ağlar. Miko-sama bile sık sık ağlardı. Fakat o an içime kötü bir his doğdu. O ağlayışta bir tekinsizlik vardı, bambaşka hissettiriyordu.

Aceleyle Lunaria-sama’nın odasına koştum…

Ve gördüm.

Kan gölüne dönmüş bir oda.

Sayısız ceset.

Tam bir katliam manzarasıydı.

Ve o dehşetin en derininde, hayatta görmeyi isteyeceğim en son şey yatıyordu.

Lunaria-sama’ydı bu.

Lunaria-sama, baştan aşağı kana bulanmış hâlde orada uzanıyordu.

Odanın tam ortasında iki büklüm kıvrılmış… cansız.

Minicik yüzünden yaşlar süzülen bebek, hıçkırıklara boğulmuş hâlde hâlâ onun koruyucu kucağındaydı.

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla