Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 13 / Ejderha Diplomatı

Ejderha Diplomatı

Şimdi, asıl konuya girmeden önce Beş Ejderha Generali’nin görevlerinin üzerinden bir geçelim. Daha evvel de bahsettiğim gibi, Beş Ejderha Generali’nin her birine Ejderha Tanrısı-sama tarafından hususi bir vazife tayin edilmişti.

• Dola-sama, ejderhaları ehlileştirmekle görevliydi.

• Maxwell, canavarları ortadan kaldırma işiyle ilgileniyordu.

• Kháos, silah ve zırhların dövülmesine nezaret ediyordu.

• Szilard ise Ejderha Savaşçıları’nı komuta ediyordu.

Bu resmi vazifelerin yanı sıra gizli operasyonlar da yürütülürdü elbette; fakat şimdilik bunu bir kenara koyalım.

Beş Ejderha Generali’nin bir ferdi olarak bana da belirli bir rol biçilmişti.

Bu rol, bizzat Ejderha Tanrısı-sama’ya yardımcılık etmekti.

Buna bir nevi muhafızlık da diyebilirsiniz… lakin dürüst olmak gerekirse şahsi refakatçilik muhtemelen çok daha isabetli bir tarif olur.

Diyardan diyara durmaksızın seyahat eden Ejderha Tanrısı-sama’nın yanı başında duracak; onu koruyacak, fikirler sunacak, içeceğini getirecek—kısacası her türlü irili ufaklı işle ilgilenecektim.

Kulağa alelade bir ayak işi gibi gelebilir; fakat Beş Ejderha Generali saflarına henüz yeni adım atmış benim gibi biri için fazlasıyla yerinde bir vazifeydi. Her şeyden öte, Ejderha Tanrısı-sama’nın her an yanı başında bulunmamı sağlıyordu ki bundan daha yüce bir onur tasavvur dahi edilemezdi.

Haliyle diğer Beş Ejderha Generali bu durumdan pek hoşnut kalmamıştı. Her biri Ejderha Tanrısı-sama’ya derin bir saygı besliyor, ondan çekiniyor ve adeta ona tapıyordu. Aralarına yeni katılmış birine böylesine şerefli bir mevki bahşedilmesinden hoşnut olmalarına imkân yoktu. Elbette içten içe memnuniyetsizlik duysalar dahi bunu açıkça dile getirip şikâyette bulunmadılar. Konumum icabı refakatçilik son derece münasip bir vazifeydi ve alenen karşı çıkmak için ellerinde hiçbir gerekçe yoktu.

Böylece diğer dünyalara yaptığımız yolculuklarda Ejderha Tanrısı-sama’ya refakat ettim. Işınlanma büyüsü o vakitler henüz kusursuzlaştırılmamıştı gerçi; yine de dünyalar arasında geçiş yapmanın yolları vardı.

Her dünyada, bir yerlerde muhakkak bir sunak bulunurdu. Ejderha Tanrısı-sama bunlardan birine vardığında sunak etkinleşir, bizi çorak bir alana, bembeyaz bir hiçlik diyarına taşırdı.

O hiçliğin içinden geçerek bir başka dünyanın sunağına varabilirdik.

İlk ayak bastığımız yer ise—

Zehir ve habis bir sisle kuşatılmış bir dünyaydı…

Evet, ta kendisi—İblis Dünyası.

••●══••●۩۞۩●••══●••

“Burası…”

Sunaktan aşağı adımımı atıp önümde uzanan manzarayı görünce öylece kalakaldım.

İblis Dünyası… benim için yalnızca acı hatıralarla dolu bir yerdi. Doğal olarak buraya geri dönmenin içimdeki bütün o hıncı ve öfkeyi yeniden körükleyeceğini sanmıştım.

“Neyin var?”

“Bir şey yok.”

Fakat artık büyümüştüm ve işler biraz daha farklıydı.

Belki de olgunlaştığımdan ötürü, vaktiyle gıptayla baktığım İblis Dünyası şehirleri artık zerre ilgimi çekmiyordu. İçimde nefret namına bir şey kalmamıştı. Uzaklarda gezinen Canavarlar bile yalnızca… nostaljik hissettiriyordu. Sanırım bu, artık buraya dair içimde en ufak bir bağlılık kalmadığı anlamına geliyordu.

“Gidelim.”

“Emredersiniz!”

Nereye gittiğini tek kelime etmeden, Ejderha Tanrısı göğe doğru yükseldi. Saçma sorular sormadım; sadece peşinden gittim.

Hedefi İblis Dünyası’nın kalbiydi. Uzaktan bakıldığında sıradağ sanılabilecek kadar devasa bir krater… İç kısımlarına sayısız ev dizilmişti ve tam merkezinde, kara demirden devasa bir kale yükseliyordu.

İblis Dünyası’nın kalbi—İblis Tanrısı Şehri Daileck ve İblis Tanrısı Kalesi Gaileck.

Kaleye yaklaştığımızda, çatıda çember şeklinde harlanmış ateşlerin yandığını fark ettim. Ejderha Tanrısı hiç tereddüt etmeden o çemberin tam ortasına indi.

Dört bir yanımızı sayısız iblis sarmıştı.

Tür tür iblis vardı. Kiminin bir sürü kolu, kiminin canavarları andıran bacakları vardı. Kimi hafif bir fosfor parıltısı yayıyor, kimininse tek bir gözü dahi bulunmuyordu. Hiçbiri de Ejderha Tanrısı ile bana pek hoş geldin der gibi bakmıyordu. Açıkça bir düşmanlık sergilemeseler de havadaki gerginlik ne hissettiklerini apaçık ortaya koyuyordu.

“GAHAHAHA! Ejderha Tanrısı! Hoş geldiniz!”

O gergin atmosferin ortasında iblislerden biri öne çıktı. Diğerlerinin aksine etrafına samimi bir hava saçıyordu; gür kahkahalar atarak son derece dostane bir tavırla bize doğru yaklaştı. Gelgelelim—

“Hmm.”

Beni gördüğü an adımları bıçak gibi kesildi.

Yüzündeki gülümseme silindi, ifadesi ciddileşti.

“……”

Onu görünce benim de nutkum tutulmuştu. Tanımıştım.

Koyu bir ten, altı kol, uzun mor saçlar ve çıplak bir gövde.

Onu görmek içimi ürpertmeye yetti.

Çok uzun zaman önceydi… Hatta o günlerin ölçülerine göre bile fazlasıyla eski bir zaman— Henüz İblis Dünyası’nda yaşadığım günlerdeydi. Bir şehre adım atmaya kalktığım her seferinde beni defalarca kovalayan, evire çevire sayısız kez döven bir adam vardı.

Evet, ta kendisiydi.

“Bu adam benim korumam. Beş Ejderha Generali’nden biri, İblis Ejderha Kralı Laplace.”

Ejderha Tanrısı-sama’nın sözleri, İblis Kralı ile aramdaki sessizliği bir anda bozdu. Bu sözleri işitmek, bana neden Beş Ejderha Generali’nden biri olarak seçildiğimi ve burada bulunma amacımı hatırlattı. Vakit kaybetmeden derin bir reverans yapıp kendimi tanıttım.

“Ben İblis Ejderha Kralı Laplace. Sizinle tanışmak bir şereftir!”

“Hımm…”

İblis Kralı kısa bir an düşüncelere dalmış gibi göründü. Ve hemen ardından—

“GAHAHAHAHA! Ben Sekiz Büyük İblis Kralı’ndan biri olan Necross Lacross’um! Adımı aklına iyi kazı!”

Ardından bir kez daha tüm içtenliğiyle gür bir kahkaha patlattı.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Peki, başka bir dünyaya yapılan bu yolculuğun asıl amacı neydi?

Bir toplantı.

Her dünyanın Tanrısı düzenli olarak toplantılar yapardı. Bundan daha önce bahsettiğimi sanıyorum. Doğal olarak bu toplantılar o güne dek süregelmişti.

Buluşma yeri sırayla değişirdi fakat Ejderha Dünyası, Gökyüzü Dünyası ve Deniz Dünyası nadiren seçilirdi. Ne de olsa her Tanrı’nın benim gibi refakatçileri vardı ve bu refakatçilerin bazıları ne uçabilir ne de yüzebilirdi. Bu lojistik engel, söz konusu dünyaları ev sahipliği yapmak için elverişsiz kılıyordu. Muhtemelen bu durumu hesaba katıyorlardı. Yine de her hâlükârda, bu nihayetinde Tanrıların bir toplantısıydı…

Konular çoğunlukla her dünyayı kasıp kavuran güncel meseleler etrafında dönüyordu. Yani bir anda peydahlanan canavarlar ve ansızın baş gösteren ışınlanma hadiseleri… Her dünya bu sorunlarla boğuşup duruyordu ancak henüz hiçbir çözüm bulunamamıştı. Hatta ben bu toplantılara katılıp Ejderha Tanrısı-sama’nın ardında durarak olan biteni gözlemlemeye başladığım dönemde, Tanrıların arasındaki ilişkiler çoktan gerilmişti bile.

“Yine canavarlar çıktı! Koca bir kasaba yerle bir oldu!”

“Liderlerimizden biri ışınlanma yüzünden sırra kadem bastı! Bu da binlerce cana mal olan bir savaşı tetikledi!”

“Hıh, sizin tarafın ışınlanma araştırmasını çoktan tamamladığına dair söylentiler var. Umarım bu iş sizin başınızın altından çıkmıyordur?”

“Ne dedin sen…? Böyle asılsız dedikodulara mı inanıyorsun? O zaman müsaade et de o canavarları asıl sizin türettiğinize dair söylentilere ben de inanayım!”

Ağzından sarkan sayısız dokunacı ve kalamarı andıran vıcık vıcık, kaygan derisiyle bir adam—Deniz Tanrısı.

Biri köpek diğeri kedi olmak üzere iki başlı, beyaz bir kurdun sırtına kurulmuş bir adam—Canavar Tanrısı.

Alnında iki göz taşıyan ve sırtından altı kanat yükselen göz alıcı bir adam—Gökyüzü Tanrısı.

Boyu üç metreyi aşan, sekiz kollu ve altı boynuzlu devasa bir adam—İblis Tanrısı.

Özellikle bu dördünün arasındaki ilişki son derece düşmancaydı.

Toplantılarda ne zaman karşı karşıya gelseler birbirlerine hakaretler savuruyor, her an bir kavga patlak verecekmişçesine etrafa düşmanlık saçıyorlardı. Birer Tanrı’ya yakışır vakar ve asalete sahip olmalarına rağmen, öfkelerinin şiddeti ve bedenlerinden yayılan ezici kudret onları sahiden de dehşet verici kılıyordu.

“Pekâlâ, pekâlâ, lütfen herkes sakin olsun. Bu şekilde birbirimize girmenin hiçbirimize faydası yok. Endişelenmeyin; araştırmalar yolunda gidiyor, ardındaki nedeni mutlaka açığa çıkaracağız. Asılsız söylentilere kanmayın.”

“Haklı. Kendi aramızda savaşmamızın kimseye bir yararı olmaz. Birbirimize düşecek olursak bundan zarar görecek olan yalnızca halklarımızdır.”

Aralarında bu çatışmanın önüne geçmeye çalışan yalnızca iki kişi vardı.

Bizim yüce Ejderha Tanrısı-sama’mız.

Ve tüm sureti sanki bir mozaikle buzlanmış gibi görünen, bu yüzden hatırlanması tuhaf bir biçimde güç olan bir adam—İnsan-Tanrı.

Eğer o ikisi olmasaydı, dünyalar çoktan birbirini dışlamış ve savaş çoktan patlak vermiş olurdu.

“……”

İnsan-Tanrı’nın sözlerini işiten tüm Tanrılar derin bir sessizliğe gömüldü.

İnsan-Tanrı herkesin büyük saygısını kazanmıştı.

Yalnızca bu toplantıların kurucusu olmakla kalmıyor, insanlığın hızla kaydettiği ilerlemeler sayesinde diğer Tanrılara da sıkça rehberlik ediyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, sundukları aldıklarının katbekat üzerindeydi.

İşte bu yüzden herkes İnsan-Tanrı’ya saygı duyar, onu takdir ederdi. Bizim Ejderha Tanrısı-sama bile bir istisna değildi.

“Hıh, pek bir sakin görünüyorsun, Ejderha Tanrısı.”

Gelgelelim, İblis Tanrısı suskun kalmaya niyetli değildi.

Ve ağzından dökülen sonraki sözler, beni dehşetle titretmeye yetti.

“Oğlum Necrolia Nacrolia’yı kaçırdığına, ona işkence edip nihayetinde katlettiğine dair bir söylenti işittim.”

Bu sözler üzerine içim ürperdi. Böylesi bir itham, İblis Dünyası ile aramızda kolaylıkla bir savaşın fitilini ateşleyebilirdi. Üstelik bu söylentinin doğru olduğunu gayet iyi biliyordum. Ejderha halkının kendince haklı gerekçeleri vardı elbet; fakat dürüstçe yanıt verecek olsa savaş kaçınılmaz hale gelirdi.

“…Asılsız bir söylentiden ibaret. Bahsettiğin kişiyi tanımıyorum.”

Ejderha Tanrısı-sama yalan söylemişti.

Asla yalan söylemeyecek birisi olduğunu sandığımdan biraz afallamıştım. Yok, aslında böylesi gayet doğaldı.

Gerçeği söyleyecek olsa, Necrolia Nacrolia’nın Crystal’ı öldürdüğü gerçeğini de ortaya dökmek zorunda kalacaktı. Bunun sonu ise hararetli bir kavgaya—ve nihayetinde savaşa varırdı. Belki de İblis Tanrısı bu çatışmayı bile isteye kışkırtıyordu. Fakat bu tuzağa düşemezdik.

Ejderha Tanrısı-sama farklı bir yol seçti.

“Ondan da mühimi, İblis Tanrısı, şu adama bir bak.”

Ejderha Tanrısı-sama, hemen ardında duran şahsıma doğru herkesin bakışlarını çevirdi. Vakit kaybetmeden olanca saygımla derin bir reverans yaptım. Ejderha Tanrısı-sama’nın yüzünü kara çıkarmamak için pürdikkat kesilmeliydim.

“Ejderha halkı ile İblis melezi mi? Lafı açılmışken, daha önce benim dünyamdan birini yanına aldığını söylemiştin zaten. Ee, ne olmuş yani?”

“Kendisini Ejderha halkının yüksek rütbeli bir yetkilisi yaptım. İblislerle düşman olma gibi bir niyetimizin olmadığının kanıtıdır bu.”

“…Hıh.”

İblis Tanrısı bana bakarken burnundan soludu. Gözleri parıldayarak beni baştan aşağı süzdü; sahiden de ışık saçıyordu gözleri. Muhtemelen bir çeşit İblis Gözü’ydü bu. O İblis Gözleri ile beni inceledikten sonra arkasına yaslanıp koltuğuna yerleşti.

“Pekâlâ. Sana inanacağım.”

Sırf bu gaye uğruna yanına alınmış olsam da, ilk defa bir işe yaramıştım. En azından şimdilik, İblis Dünyası ile Ejderha Dünyası arasında doğrudan bir çarpışmanın önüne geçilmişti.

“…Ben de savaş heveslisi değilim zaten.”

En azından İblis Tanrısı’nın dahi Ejderha Dünyası ile savaşa girmeye can atmadığı anlaşılıyordu. Hayır, yalnızca İblis Tanrısı değil; Tanrıların hiçbiri aslında topyekûn bir savaşı arzulamıyordu.

Huysuzdular, cevaplar arıyorlardı, birbirlerinden şüphe ediyorlardı—ama yine de büyük bir savaşı kimse istemiyordu. Bu toplantılar hep böyle geçerdi. Belki geçmişte çok daha dostane geçmişti fakat bu devirde herkes diken üstündeydi, her an kavgaya tutuşacak gibiydi.

Toplantıların amacı bilgi alışverişinde bulunmak olsa da, dişe dokur meseleler nadiren konuşulurdu. Ne de olsa potansiyel bir suçluya kimse elindeki kıymetli bilgileri vermek istemezdi. Bulunması son derece iç karartıcı, tatsız bir ortamdı.

••●══••●۩۞۩●••══●••

İşte o nahoş atmosferi dağıtmak, esasında benim görevimdi.

Diplomasi bana emanet edilmişti.

Elbette bu, diğer Tanrılarla dostluk kuracağım manasına gelmiyordu. Benim rolüm, öteki Tanrıların maiyetindekilerle iyi ilişkiler geliştirmekti. Bir başka deyişle, tıpkı benim gibi olanlarla; yani ayak işlerine bakan emir kullarıyla.

Her ne kadar ayak işlerine koşan kimseler sayılsalar da, tıpkı benim gibi, kendi dünyalarında hatırı sayılır bir konuma sahiptiler. Eğer onlarla güvene dayalı bir bağ kurabilirsem, kriz anlarında en kötü senaryonun önüne geçmeye yardımcı olurdu. İşin aslındaki niyet buydu.

İlk irtibata geçtiğim kişiler İblis Dünyası’ndan olanlardı; zira aramızdaki gerginlik giderek tırmanıyordu. Ejderha Dünyası halkı, İblis Dünyası’na karşı gitgide daha düşmanca bir tavır takınıyordu. O günkü toplantıya bakılırsa, karşı taraf için de vaziyet farksız görünüyordu.

Bu yüzden İblis Dünyası ile bir bağ kurmanın barışa giden yol olduğuna inanıyordum.

“Necross Lacross-dono.”

Toplantı bittikten sonra, iri yarı ve heybetli bir adamın yanına yaklaştım.

“Aynen öyle, Sekiz Büyük İblis Kralı’ndan biri olan Ölümsüz İblis Kralı Necross Lacross’um.”

Necross Lacross arkasını dönüp tam gür bir kahkaha patlatacaktı ki beni görünce çehresi ciddileşti.

“Sen…”

Bana dik dik bakarken o keskin, haşin yüzü sıkıntıyla buruştu. Buraya intikam almaya geldiğimi düşünmüş olsa hiç de şaşılacak bir şey olmazdı.

Bu yüzden söze ilk giren ben oldum.

“Müsaadenizle kendimi resmen takdim edeyim. Ben Beş Ejderha Generali’nden biri, İblis Ejderha Kralı Laplace. İsimsiz bir İnsansı Canavar değilim; ben Laplace’ım.”

“…Hımm.”

Bu sözler üzerine Necross Lacross, hakiki bir İblis Kralı vakarına büründü. Sonradan öğrendim ki, tam o anda geçmişi kurcalamamaya karar vermişti. Zaten benim de ona karşı en ufak bir kin gütme niyetim yoktu. Çünkü bunun artık hiçbir anlamı kalmamıştı; o zamandan bu yana pek çok şey değişmişti.

“Son vakitlerde Ejderha Dünyası’nda, İblis Dünyası hakkında nahoş söylentiler yayılmaya başladı. Bu söylentileri bertaraf etmeye yardımcı olmak niyetindeyim.”

“Öyle mi? Buna bir itirazım olmaz elbette. Gelgelelim, Ejderha halkının iblislere kin beslediğini duymuştum.”

“Yarı Ejderha yarı İblis olan şahsımın Beş Ejderha Generali’nden biri seçilmiş olması bile, bu dedikoduların asılsız birer lakırdıdan ibaret olduğunun en açık kanıtıdır.”

“……”

“Ejderha Tanrısı barış arzuluyor. Şayet İblis Tanrısı da bir çatışma peşinde değilse, iş birliğinizi rica ediyorum.”

Ben konuşurken Necross Lacross altı kolunu birden kavuşturup tepeden bana baktı. Gözlerini dikip beni tartan bu kaba bakışları dimdik karşıladım. Muhtemelen bir yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. Nereden baktığınıza bağlı olarak, benim bu makama getirilişim iblislerin gardını düşürmek için Ejderha halkı tarafından tezgâhlanmış bir oyun olarak da yorumlanabilirdi.

“Hımm.”

Bir süre sonra Necross Lacross heybetli bir şekilde başını salladı.

“İblis Tanrısı da savaş peşinde değil zaten! Son zamanlarda haddinden fazla tuhaf hadise cereyan ettiğinden keyfi biraz kaçtı, hepsi o!”

“Öyleyse?”

“Pekala. Seninle iş birliği yapacağım!”

Böylelikle Necross Lacross ile bir ittifak kurdum.

O andan itibaren, çeşitli dünyalardan müttefikler toplamak için onunla omuz omuza çalıştım. Tanrıların toplantılarına ayak uydurmak zorunda olduğumdan epey bir vakit aldı ama… nihayetinde her bir dünyayı gezmeyi başardım.

Kara parçasının zerresinin bulunmadığı, sonsuz denizlerden ibaret Deniz Dünyası vardı; ahalisi solungaçlara, yüzgeçlere ve pullara sahipti.

Gözlerime inanamamıştım.

Ne de olsa ömrümde daha önce hiç deniz görmemiştim. Bırakın denizi, İblis Dünyası’nda neredeyse hiç su yoktu; Ejderha Dünyası’nda ise şelaleler ve göller bulunsa da hakikaten okyanus denebilecek hiçbir şey yoktu.

Fakat işte, önümde uzayıp giden uçsuz bucaksız bir su kütlesi duruyordu. Öylesine tekdüze bir dünyaydı ki insana ürperti bile veriyordu. Elbette denizin yüzeyi bomboştu; gelgelelim dalgaların altında hayat kaynıyordu.

Ardından Canavar Dünyası vardı. Uçsuz bucaksız ormanların ve göğe uzanan sıra dağların sonu gelmez şekilde uzandığı bir dünyaydı.

Burası da bir o kadar akıl almazdı.

Ejderha Dünyası’nda da dağlar ve ağaçlar vardı elbette. Lakin bu dünya baştan aşağı yemyeşildi, sık ormanlarının içi hayatla dolup taşıyordu. O canlılığın yoğunluğu insanı afallatacak cinstendi. Atılan her adımda sayısız böcek ve sürüngene rastlanıyordu. Genellikle engin boşluklara sahip diğer dünyalarla kıyaslandığında burası cıvıl cıvıl, hayat doluydu. Gerçi sen Büyük Orman’dan geldiğin için buna pek şaşırmayabilirsin.

Gökyüzü Dünyası, süzülen kara parçalarından ibaret, yalnızca uçabilenlerin barınabildiği bir dünyaydı. Ejderha Dünyası’na ziyadesiyle benziyordu.

Ne var ki Ejderha Dünyası’nın karaları yukarıdayken, bu dünyada zemin aşağıdaydı. Gelgelelim o zemin baştan başa tuzla kaplıydı ve üzerinde sığ bir su tabakası birikmişti. Su ancak ayak bileğine geliyordu ve tadına baktığımda tuzluydu; tuz oranının yüksekliği düşünülürse bir nevi deniz bile denilebilirdi. Her halükarda yaşama elverişli bir yer değildi. Bütün canlılar gökyüzünde yaşıyordu ve pek çoğunun üzeri tüylerle kaplıydı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda çok güzel bir dünyaydı. Fakat o güne dek yalnızca pullarla kaplı yaratıklar görmüş biri olarak, o tüylü canlılar bana ürkütücü gelmişti.

Sonra, İnsan Dünyası vardı.

Uçsuz bucaksız otlakların dünyası. Göz alabildiğine uzanan hafif engebeli düzlükler vardı. Orman denecek büyüklükte ormanları, dağ denecek yükseklikte dağları yoktu. Tek kelimeyle, insanın yaşaması için biçilmiş kaftan bir ortamdı.

Üstelik orada yaşayan insanlar akıl almaz derecede narindi. O vakitler böylesine zayıf yaratıkların nasıl hayatta kalabildiğine bile şaşardım; gerçi sonradan eskiye nazaran güçlendiklerini öğrendim ama diğer ırklarla kıyaslandıklarında adeta birer bebektiler. Yine de dünyaları diğerlerininkinden katbekat ilerideydi. Sıra sıra binalar yükselmiş, yollar yapılmış, ordular kurulmuştu. Güçsüz olsalar bile doğal düşmanları bulunmadığı sürece kendi dünyalarına hükmedebiliyorlardı.

Bu dünyalarda zamanla daha fazla müttefik edindim.

Vakit aldı elbet, fakat Necros Lacross’un da onay verdiğini öğrendiklerinde gerisi kolaylaştı. Ne Ejderha Dünyası’yla ne de İblis Dünyası’yla takışmayı kimse göze alamazdı. Ne de olsa diğer dünyalarla karşılaştırıldığında, bu iki dünyanın sakinleri ezici bir savaş gücüne sahipti.

Her iki dünyanın temsilcileri de barışa giden yolu açıkça haykırınca, şüpheyle yaklaşanların dahi buna ayak uydurmaktan başka çaresi kalmadı. Garip söylentilere kapılsalar da bu dünyaların halkları yine de barışın hasretini çekiyordu. Tanrılar ne zaman toplantı için bir araya gelse, ben de onların muhafızlarını toplar ve kendi aramızda müzakereler yürütürdüm.

Bundan sonra ne yapılmalıydı?

Kalıcı bir barış için ne gerekiyordu?

Düşüncelerimi olabildiğince somut şekilde dile getirir, yapıcı tartışmaların önünü açardım. Elbette her şey pürüzsüzce ilerlemiyordu.

Neden mi?

Çünkü bu toplantılara muhafız olarak katılan yüzler sürekli değişiyordu. Özellikle de Canavar Halkı ve İnsanlar arasında. Ejderha Halkı ve İblislere kıyasla onların yaşamı yalnızca birer göz açıp kapama anıydı. Ömürleri pek kısaydı.

Gökyüzü Halkı daha uzun yaşasa da onlarda bile sık sık değişim oluyordu. Deniz Halkı’nın ömrü ise bireyden bireye akıl almaz ölçüde farklılık gösterdiğinden, aralarındaki üyeler düzensiz aralıklarla değişiyordu. Kişiler değiştikçe mizaçları da değişiyordu tabii. Yeni katılanların bazıları diğer ırklara açıkça düşmanlık güdüyordu. Ama ben asla pes etmedim.

Necros Lacross ile el ele verip onları birleştirmek için canla başla çalıştım. Tanrıların savaşmak gibi bir niyeti yoktu. Dolayısıyla bizler de onların iradesini takip etmeli, barışa giden bir yol aramalıydık. Tanrılara en yakın olanlar olarak öne atılmalı ve herkese örnek teşkil etmeliydik.

Kimileri fikrini değiştirdi, kimileri ise aynı kaldı. Fakat en azından herkesin hemfikir olduğu anlar da vardı ve o anlarda ilerleme kaydediliyordu. Tabii yaptığımız tek şey toplantılardan ibaret değildi.

Barış uğruna eyleme geçtik. Kimi işe yaradı, kimi yaramadı ama elimizden gelen her şeyi denedik.

En etkili yöntem ise karşılıklı kişi değişimiydi. Birbirimizin dünyalarında yaşasınlar diye insanlar gönderdik. Gittikleri yerde iyi iş çıkarırlarsa, diğer ırklara yönelik bakış açısı da düzelecekti. Tıpkı benim durumumda olduğu gibi.

Deniz Dünyası gibi yalnızca pek az kişinin ziyaret edebildiği dünyalar da vardı. Fakat Tanrıların yardımıyla bu imkânsız değildi. Ejderha Dünyası, diğer dünyalardan mühendisler getirtti. Ejderha Dünyası kudretli savaşçılarla dolup taşsa da teknolojik ilerlemeler bakımından geride kalmıştı. Muhafaza yöntemleri, kâğıt yapımı, tarım…

Bilgiyi Ejderha Tanrısı-sama’nın sözlü olarak aktarmasındansa uzmanları getirtmek çok daha hızlı ve etkiliydi. Hayır, kabahat Ejderha Tanrısı-sama’da değildi elbette. Ejderha Tanrısı-sama, diğer dünyalardan alıp getirdiği tüm teknolojileri hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın Ejderha Dünyası’na aktarmıştı.

Gelgelelim teknoloji günden güne ilerleyen bir şeydi. Biz Ejderha Halkı bir teknolojide tamamen ustalaşana dek, o teknoloji çoğu zaman çoktan miadını doldurmuş oluyordu. Ejderha Halkı’nın uzun ömrü ve teknolojik gelişmelere karşı benimsediğimiz ağırkanlı yaklaşım da bunda pay sahibiydi. Fakat hünerli zanaatkârların dünyamızda bulunması bu sorunun aşılmasına yardımcı oldu. Buna karşılık Ejderha Dünyası da diğer dünyalara kendi Ejderha Savaşçıları’nı gönderiyordu.

Ejderha Halkı güçlüdür.

Diğer dünyaların gözünden bakıldığında güçleri tanrısaldı; hakikaten de karşı konulamaz bir kuvvetti. Bu Ejderha Savaşçıları diğer dünyalara adım atar ve canavar avlama işlerini üstlenirdi.

Canavarların gücünün dünyaya göre değişiklik gösterdiğini de işte o vakitler öğrendim. Bir dünyanın yerli canlıları ne kadar güçlüyse, canavarları da o denli kuvvetli oluyordu.

Üstelik diğer tüm dünyalarla kıyaslandığında, Ejderha Dünyası’nın canavarları en güçlüleriydi. Bu sınırları zorlayan yaratıklara karşı savaşan Ejderha Savaşçılarımız, diğer dünyalarda fevkalade bir varlık gösterdi. Aynı zamanda korku salan figürler haline de geldiler—fakat bunu şimdilik bir kenara bırakalım.

Ejderha Dünyası’na birbirinden farklı pek çok mühendis geldi. Aralarından İblis Dünyası’ndan gelen bir kadın özellikle öne çıkıyordu.

İblis İmparatoriçesi Kirishisu Karishisu.❮16❯

İblis Tanrısı’nın eşi.

Ejderha Dünyası ile İblis Dünyası arasında giderek tırmanan düşmanlık konusunda herkesten çok endişelenen oydu. İşte bu yüzden inisiyatif alıp Ejderha Dünyası’na bizzat geldi. Kendisi İleri Seviye Büyü yapabiliyordu.

Büyü Teknikleri değil—Büyü.❮17❯

Büyü ile Büyü Teknikleri arasındaki farkı izah etmek zordur.

Her ikisi de doğaüstü olaylar meydana getirmek adına manayı yönlendirmeyi kapsar. Yine de Büyü’nün, ne büyü sözlerine ne de büyü çemberlerine ihtiyaç duymadan çok daha ileri düzey marifetler sergilemeye imkân tanıdığı söylenebilir.

Aslına bakılırsa büyü çemberlerini ilk icat eden kişi ta kendisiydi.

Günümüzde varlığını sürdüren pek çok Büyü Tekniği türünün temelinde onun imzasının bulunduğunu söylemek hiç de abartı olmazdı.

Kendini tüm benliğiyle Ejderha Dünyası’na adadı.

Ejderha Dünyası “Güç”❮18❯ üzerine bir miktar araştırma yürütmüş olsa da, onun katkıları sayesinde bu sahanın her dalında muazzam ilerlemeler kaydedildi.

Ejderha Dünyası’nda iblisler genel itibarıyla vahşi ve ahmak yaratıklar olarak görülürdü. Ne var ki onu bizzat gördükten sonra pek çok kişi bu bakış açısını değiştirdi. Zekiydi, becerikliydi ve barışçıldı. Hatta bazı yönleriyle bana Lunaria-sama’yı bile anımsatıyordu; gerçi mizaç olarak birbirlerine hiç mi hiç benzemezlerdi.

Belki de bu yüzdendi—hayır, tek sebep bu değildi muhtemelen—fakat Lunaria-sama ile aralarından su sızmaz oldu. Tanrıların eşleri olarak aralarında muhakkak ortak bir anlayış bağı oluşmuştu.

İkisi de İblis Dünyası kökenli olan Kirishisu Karishisu ile benim gayretlerimiz sayesinde, Ejderha Dünyası’nın İblis Dünyası’na beslediği husumet giderek silinip gitti.

Bir vakitler İblis Dünyası’na açıkça düşmanlık güden Chaos bile artık o kinini sergilemez olmuştu. Döktüğüm alın teri nihayet meyvesini veriyordu. Her şey tıkırında ilerliyordu. Diğer ırklarla yapılan toplantılar zamanla çok daha rahat bir havaya büründü. Işınlanma hadiseleri ve canavar belirmeleri hâlâ yaşanıyordu gerçi ama artık komşularımızdan şüphelenmek zorunda kalmayışımız bile ortamı fazlasıyla yumuşatmıştı. Ejderha Tanrısı-sama dahi çabalarımı övgüyle karşıladı.

Hani derler ya, güzel şeyler hep üst üste gelir diye.

Derken, çok daha büyük bir müjde ulaştı.

Lunaria-sama doğum yapmıştı.

Ejderha Tanrısı-sama’nın evladı dünyaya gelmişti.

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla