Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 15 / Cenaze

Cenaze

Ejderha Tanrısı-sama, Lunaria-sama’nın ölümüne şahit olduğu an boğazından sessiz bir çığlık yükseldi.

“Oooh… oooooh…”

Gözleri dehşetle açılmış, ağzı aralık kalmıştı; yüzündeki o derin inanamayışla odaya bakındı.

Ben de farksız değildim.

Gözlerimin önündeki manzaraya inanamıyordum. Lunaria-sama ölmüştü. Kanlar içindeydi. Beni olduğu gibi kabul eden o insan… ölmüştü.

Kim yapmıştı bunu? Ne uğruna? Akıl sır erecek gibi değildi.

Düşman edinecek biri değildi o. Ejderha Dünyası’ndaki herkes onu çok severdi. Birinin onu öldürmek isteyebileceği fikri bile akıl almazdı. Fakat bebek ağlıyordu. Feryat figan, neredeyse çığlık çığlığa. Yeri doldurulamaz bir şeyini kaybetmiş birinin yakarışıydı bu. Ejderha Tanrısı-sama’nın çocuğu ağlıyordu. Yalnızca bu ses bile beni kendime getirmeye yetti.

“Ooooh…”

Ejderha Tanrısı-sama’ya baktım. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Ağzından, ömrümce duymadığım bir ses dökülüyordu.

Öfke, keder, isyan.

Akla gelebilecek her türlü duyguyla çarpılmış bir yüz.

Şaşkınlık, tedirginlik, dehşet.

Tüm bu hislerin birbirine dolandığı bir iniltiydi bu. Ejderha Tanrısı-sama’yı duygularına bu denli teslim olmuş hiç görmemiştim. Yere çöküp sağ koluyla Lunaria-sama’yı kaldırdı, sol koluyla da Miko-sama’yı bağrına bastı.

Lunaria-sama muhtemelen hemen oracıkta can vermemişti. Bedeni baştan aşağı yaralarla kaplıydı. Sırf ölümcül olanlar bile korkunç boyuttaydı; biri boynunda, üçü göğsünde, ikisi karnında, sekizi sırtında… Tam bir vahşetti.

Normal bir insan bu kadarını yaşamadan çok önce ölürdü ama o, defalarca hayati noktalarından vurulmuştu. Lunaria-sama insan soyundan gelse de damarlarında bir Tanrı’nın kanı akıyordu. Şefkat dolu, son derece nazik biriydi; savaşla, kavgayla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

Yine de o bile son ana kadar var gücüyle direnmiş olmalıydı.

Aldığı ölümcül yaralara rağmen defalarca ayağa kalkmış, ona saldıranların karşısına dikilmiş olmalıydı. Peki ama ne uğruna? Cevap gün gibi ortadaydı. Kendini bir kalkan gibi siper etmişti—Birini korumak için.

Ejderha Tanrısı-sama’nın çocuğunu, kendi öz oğlunu korumak için.

İşte bu yüzden Lunaria-sama direnmiş ve acımasızca katledilmişti. Ancak kesin olan bir şey vardı ki, başarmıştı. Sırtındaki derin yaralar ve Miko-sama’nın hâlâ nefes alıyor oluşu bunun kanıtıydı. Saldırgan onun işini bitirmeyi başaramamış, kaçıp gitmişti.

“Neden…?”

Ejderha Tanrısı-sama dişlerinin arasından fısıldadı. Ağzından dökülen o sözle, önünde duran gerçeği bir kez daha kabullenmiş oldu. Belki de o an benimle aynı şeyi düşünüyordu—Birinin Lunaria-sama’nın canını böylesine zalimce aldığını.

“NEDEEEEEEEN!?”

Kükreyişi evi, tüm kasabayı, hatta dağları bile sarstı.

“ONU KİM ÖLDÜRDÜÜÜÜÜÜ!?”

Öldürme arzusu tüm Ejderha Dünyası’na yayıldı. Yaşayan her bir canlı iliklerine kadar titredi; bir Tanrı’nın gazabını hissedip dehşet içinde sarsıldılar. En ufak kertenkelelerden en kudretli ejderhalara, hatta Ejderha Halkı’na kadar herkes.

Ben de bir istisna değildim.

Tüm bedenim zangır zangır titredi ve olduğum yere yığılıverdim. Sorumlunun ben olmadığımı bilsem dahi, içimi kemiren korkuyu bastıramıyordum.

“AAAAAAAHHHHHH!”

Ejderha Tanrısı-sama’nın bedeninden bir ışık huzmesi parladı. Bana yalnızca bir ışıktan ibaretmiş gibi gelmişti—oysa o bir yumruktu.

Zaptedilemez tüm öfkesini yüklenen o yumruk, hemen yanı başımdan sıyırıp geçti. Arkamı döndüğümde, evin duvarında devasa bir delik açılmıştı. Deliğin ötesinde Chaos kasabası alabildiğine uzanıyordu. Çok daha uzaklarda ise arazinin ortasına başka bir delik daha oyulmuştu. Koca bir krater.

Vuruşunun kudreti Ejderha Kükreyişi Dağı’nın sert kayalarını delip dışarı fırlamıştı. Söylemesi biraz utanç verici ama… o an altıma biraz kaçırmıştım.

Çünkü o darbe azıcık bile sapmış olsaydı, şu an hayatta olamazdım.

Ve eğer Ejderha Tanrısı-sama o halde evden dışarı fırlamış olsaydı, önüne çıkan her şeyi yerle bir etmesi hiç de şaşırtıcı olmazdı.

“……”

Fakat öyle yapmadı.

Çünkü orada zerre kadar korku duymayan biri vardı.

Miko-sama.

Ejderha Tanrısı-sama’nın sol koluna alındığı an ağlamayı kesmişti. Burnunu çekiyordu ama başını kaldırıp ona bakıyordu—sanki, “Nihayet geldin. Artık güvendeyim,” der gibiydi.

“……”

Ejderha Tanrısı-sama çocuğa baktı ve bir nebze de olsa sakinleşti. En azından hâlâ koruması gereken bir şey kalmıştı… Sanırım bunu anlamıştı.

“Laplace.”

Adımı seslendi.

“Evet, buradayım!”

“Beş Ejderha Generali’ni topla. Suçluyu bulun.”

“EMREDERSİNİZ!”

Suçlu bulunduğunda ne yapmayı planladığını soramadım. Bunun neden yaşandığını araştırıp araştırmamamız gerektiğini de soramadım. Ejderha Tanrısı-sama öfkeden deliye dönmüştü; hem de daha önce hiç olmadığı kadar. Ve Beş Ejderha Generali’nin toplanıp suçlunun izinin sürülmesini emretmişti.

İtaat etmekten başka yapacak hiçbir şey yoktu.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Beş Ejderha Generali derhal toplandı. Elbette toplanacaktık. Ejderha Tanrısı-sama’dan gelen doğrudan bir çağrıydı bu; hiçbir şey bundan daha öncelikli olamazdı. Hele ki Lunaria-sama katledilmişken toplanmasaydık asıl o zaman tuhaf olurdu.

“Ne…? Lunaria-sama mı…?”

Ayrıntıları dinleyen diğer Ejderha Generalleri, kederli yüz ifadeleriyle başlarını öne eğdiler. Ejderha Dünyası’nda Lunaria-sama’yı sevmeyen tek bir kişi bile yoktu. Üstelik Ejderha Tanrısı-sama’nın böylesine kıymetli birini kaybettiğini düşündükçe, içimizi kaplayan o tarifsiz acıya engel olamıyorduk.

“Lunaria-sama’nın bedeni sayısız yarayla kaplıydı. Birinin bu yaraları kasıtlı olarak açtığı gün gibi ortadaydı.”

Durumu açıklayan bendim. Ejderha Tanrısı-sama, Beş Ejderha Generali’nin tamamı toplanana dek sessizliğini korumuştu. Evdeki o hadisenin ardından bir nebze sakinleşmiş gibi görünse de varlığından hâlâ tehditkâr bir aura yayılıyordu.

Açıklamamı bitirdiğimde Ejderha Tanrısı-sama konuştu.

“Suçluyu bulun ve huzuruma getirin.”

Beş Ejderha Generali’nin tamamı sesinin tonu karşısında titredi. Sözleri hepimizi ürpertmişti. Ejderha Tanrısı-sama adeta safi bir öfke saçıyordu. Hiçbirimiz onu daha önce hiç böyle görmemiştik. Beş Ejderha Generali’nden biri olan Crystal öldürüldüğünde dahi bu denli gazaba gelmemişti.

“Mutlaka bulacağız!”

Beş Ejderha Generali’nin hepsinin gözleri kararlılıkla alev alev yanıyordu. Eğer Ejderha Tanrısı-sama’dan gelen bir emir söz konusuysa, cehennemin yedi kat dibine bile giderdik. Ejderha Tanrısı-sama’nın öfkesi bizim de öfkemizdi. Lunaria-sama’yı katleden kişiyi bulmaya ant içtik.

“Gidin.”

“Emredersiniz!”

Ejderha Tanrısı-sama’nın buyruğuyla, Beş Ejderha Generali’nin diğer üyeleri Ejderha Dünyası’nın dört bir yanına dağıldı. Her biri suçluyu kendi yöntemleriyle arayacaktı.

Ben de kendi usulümce soruşturmaya niyetliydim.

“Laplace, sen kal.”

Fakat Ejderha Tanrısı-sama beni durdurdu.

Şaşırmıştım.

Ne de olsa bir İblis Gözü’ne sahiptim. Olay mahallinde bırakılan izleri görebiliyordum. Gerçi bu izler hemen kaybolmazdı ancak vakit kaybettikçe suçlu çok uzaklara kaçabilirdi. Bu vazife için benden daha uygun kimse yoktu.

Hatta vaktiyle Crystal’ın cinayetinden sorumlu olan suçluyu yakalayan da bendim.

“Neden? Ben de Lunaria-sama’nın intikamını almak istiyorum…!”

Ne var ki üstlenmem gereken çok daha mühim bir vazife vardı.

“Lunaria için bir cenaze hazırla, lütfen.”

O an, Ejderha Tanrısı-sama’nın yalnızca öfkelenmediğini, aynı zamanda derin bir keder içinde olduğunu nihayet anladım.

Geriye dönüp bakınca her şey apaçıktı aslında. Fakat dürüst olmak gerekirse, Ejderha Tanrısı-sama’nın hislerini hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamamıştım. Lunaria-sama’yı bu denli sevdiğini hiç düşünmemiştim. Zira her daim kayıtsız görünür, onunla arasına mesafe koyarmış gibi bir izlenim verirdi. Oysa gerçek bu değildi.

Ejderha Tanrısı-sama, Lunaria-sama’yı gerçekten sevmişti. Gerçi sevgisini dışa vurma biçimi diğerlerininkinden biraz farklıydı belki de.

“Anlaşıldı.”

Önünde derin bir saygıyla eğildim; Ejderha Tanrısı-sama ise usulca, “Sana güveniyorum,” dedi.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Ejderha Dünyası’ndaki cenaze merasimleri biraz nev-i şahsına münhasırdı.

Evvela, vefat eden kişi en yakın aile ferdi tarafından kucaklanıp kaldırılırdı. Bu kişi normalde bir eş, kardeş yahut ebeveyn olurdu; fakat merhumun hiç ailesi yoksa bu vazifeyi bir dostu, bir yoldaşı ya da bir amiri üstlenebilirdi.

Naaş, evinden yahut can verdiği yerden alınıp kasabanın merkezine taşınırdı. Kasabanın tam ortasında bir sunak yükselirdi; ölenin bir sonraki hayatına selametle yeniden doğabilmesini sağlamak için dikilmiş bir sunak. Merhumun en yakınları orada durup dualarını ederdi.

Kelimeleri tamı tamına hatırlamıyorum ama edilen dua, bir sonraki hayatlarında Ejderha Tanrısı-sama’nın himayesi altında yeniden doğmalarına dair bir temenniydi. Duanın ardından cenaze alayı kasabanın dış sınırına doğru hareket ederdi.

Sol taraflarını dış sınıra vererek, kasabanın çevresinde tam bir çember çizecek şekilde yürürlerdi. Bu geleneğe uyarak, Ejderha Tanrısı-sama Lunaria-sama’yı, bense Miko-sama’yı kollarımızda taşıyarak kasabanın etrafında yürümeye koyulduk.

Cenazeleri taşıdığımızı gören herkes, avuç içlerini dümdüz açıp ellerini göğüslerinin üzerinde çaprazlardı.

Yaşayan birine saygı sunulurken ise yumruklar sıkılırdı.

Ölüye saygı sunulurken ise yumruk sıkılmazdı.

Ejderha halkının selamı işte böyleydi.

Normalde bu selam yalnızca cenazenin geçtiğini görenler tarafından verilirdi. Fakat Lunaria-sama’nın cenazesi için neredeyse bütün Ejderha halkı kasabanın iç kesimlerinde toplanmıştı. Herkes Lunaria-sama’yı canıgönülden severdi; herkes onu son bir kez daha görmek istiyordu.

Çemberi tamamladıktan sonra taştan yapılmış küçük, yuvarlak bir yapıya girdik. Duvarlarına sayısız isim kazınmıştı. İçerideki pek çok taş kitabenin üzerinde de yazılar vardı; hepsi vaktiyle Ejderha Dünyası’nda can verenlerin isimlerini taşıyordu.

Ejderha Tanrısı-sama kucağında Lunaria-sama ile içeri adım attığı anda, birisi derhal yanına yaklaştı. Kanatları hırpalanmış, bedenindeki pulların çoğu dökülmüştü; ihtiyar bir adamdı bu.

Ejderha halkının ömrü uzundu lakin ölümsüz değillerdi. Dünyaya gelen herkes eninde sonunda ölümü tadacaktı. İhtiyar, Lunaria-sama’nın yüzüne baktı ve çehresi derin bir keder ve ciddiyete büründü.

“Demek… Lunaria-sama vefat etti ha… İnanılır gibi değil… Gerçekten akıl alır gibi değil…”

Bu sözleri mırıldanarak ve gözyaşları dökerek, ejderha kemiğinden bir keskiyle onun adını taştan bir anıta kazımaya koyuldu. Normalde isimler sırayla duvarlara işlenirdi; fakat Lunaria-sama gibi müstesna biri için isim taştan bir abideye nakşedilirdi. Doğal olarak Crystal’ın ismi de orada kazılıydı. Burası bir kabristandı. Ejderha halkının mezarlığı… Ölenlerin asla unutulmamasını sağlayan bir ebediyet makamı.

İhtiyar, Lunaria-sama’yı Ejderha Tanrısı-sama’nın kollarından teslim alıp yapının daha derinlerine taşıdı. Ejderha Tanrısı-sama ile birlikte arkasından yürüdüm. En dipte karanlık bir kuyu uzanıyordu; başka bir âleme açılıyormuşçasına dipsiz görünen bir delik. Elbette öyle değildi. Bu delik Ejderha Kükreyişi Dağı’nın zirvesine, diğer bir deyişle gökyüzüne açılıyordu.

“Bu ruh huzur bulsun, bir sonraki hayatı talih getirsin; dilerim ki bu can yeniden bu dağa dönsün ve bir kez daha Ejderha Tanrısı-sama’nın himayesinde hizmet etsin—”

İhtiyar adam uzun bir dua okudu. Sözleri ben de kelimesi kelimesine hatırlamıyorum fakat kasabanın merkezinde icra edilen ayindeki duadan bile uzundu. Duasını bitirdikten sonra, Lunaria-sama’nın naaşını deliğin kenarına usulca bıraktı.

Normal şartlarda naaş o delikten aşağı bırakılır ve cenaze töreni böylece nihayete ererdi. Delik göğe açılıyordu; oradan çıkan bir beden ya bir Kızıl Ejderha, ya bir Mavi Ejderha ya da belki de aşağılarda pusuya yatmış devasa kara yılan tarafından afiyetle yutulurdu.

Ejderha halkının belirli bir ömür sınırı yoktu ama onlar bile savaş dışı sebeplerle ölebilirdi. Eskiden böylesi bir ölüm yüz kızartıcı sayılırdı; zira onurlu kabul edilen yegâne şey, Ejderha Tanrısı-sama uğruna savaş meydanında can vermekti. Ne var ki Ejderha Tanrısı-sama meseleye öyle bakmıyordu. Kendi himayesi altındaki her bir ferdin eşit olduğuna inanırdı. İşte bu defin usulünü de bu yüzden geliştirmişti.

Yaşlılıktan veya hastalıktan ölenlere de tıpkı bir savaşçıya tanınan sonu bahşederdi. İsimleri de ulu birer cenk eri olarak kazınırdı; zira onlar da Ejderha halkı uğruna yaşamış, onlar uğruna can vermişlerdi. Gelgelelim, bu cenaze töreni Lunaria-sama için uygun değildi.

Bu yüzden, akabinde İnsanların adetlerine uygun bir cenaze merasimi icra edildi. Ejderha Tanrısı-sama, Lunaria-sama’nın naaşını kucaklayıp konağına geri döndü. Orada, malikânenin yanındaki bahçede Lunaria-sama’nın naaşını yere yatırdı. Yüzünde vakar ve keder dolu bir ifadeyle ellerinden alevler çıkardı ve bu alevler Lunaria-sama’nın bedenini sardı. Bir an içinde bedeni alevler tarafından yutuldu; geriye yalnızca bembeyaz kemikler ve küller kaldı.

Ejderha Tanrısı-sama ile birlikte o kemikleri ve külleri toprağa gömdük ve üzerlerine küçük bir fidan diktik.

İnsanların cenaze geleneği işte böyleydi.

Şimdilerde yapılandan biraz farklı mı geliyor? Lakin o zamanlar, Ejderha Dünyası’nda bilinen defin usulü buydu. Canlılar öldüğünde kimi zaman canavarlara dönüşürdü. Bunun önüne geçmek için beden yakılır ve toprağa gömülürdü. Ardından da kabrin üzerine bir ağaç dikilirdi. O ağaç, merhumun gücünü emerek serpilip büyürdü. Ağaç yaşadığı müddetçe, yaşayanlar öleni asla unutmazdı. Ömürleri ağaçlara yetmeyen insanlara yaraşır bir matem usulüydü bu.

“Lunaria… Onunla İnsan-Tanrı’nın vasıtasıyla tanışmıştım.”

Biz Lunaria-sama’nın kabri için çukur kazarken, Ejderha Tanrısı-sama onunla nasıl tanıştıklarının hikâyesini anlattı. Bense sessizce onun sözlerine kulak verdim.

“İlk başta yalnızca bir deneydi. Acaba farklı ırklar birlikte çocuk sahibi olabilir miydi? Şayet olabilirlerse, doğacak çocuk nasıl bir güce sahip olurdu? Her şey dünyaların halklarının iyiliği içindi.”

“Pek çok deney yapılmıştı… Fakat bir gün İnsan-Tanrı ortaya bir soru attı: İki Tanrı’nın bir çocuğu olursa ne olurdu?”

“Böylece Lunaria huzuruma getirildi. Kendisi İnsan-Tanrı’nın kızıydı. Tanrıların hepsi erkek olduğundan, hiçbiri çocuk doğuramazdı.”

“Lunaria’yı sevmiyordum. Fakat o kendini Ejderha Dünyası’na adadı. Bir Tanrı’nın kızı olarak sahip olduğu kudreti bu dünyayı bayındır kılmak için kullandı.”

“Benim nazarımda bütün Ejderha halkı kendi evlatlarım gibiydi. Her birinin üzerine titrer, mutluluklarını dilerdim.”

“Fakat bir çocuk doğduğu an, Lunaria benim için müstesna bir hâl aldı.”

“O zamanlar bunun farkına varamamıştım… Ama farkında bile olmadan ona âşık olmuştum.”

Ejderha Tanrısı-sama maziye duyulan bir özlemle konuştu. Lunaria-sama geçmişte de muhakkak hep aynı kişiydi. Şefkat ve merhamet dolu bir kadın… Ve o sevgisini Ejderha Tanrısı-sama’ya da adamıştı.

“Laplace.”

“Buyrun.”

“Lunaria’yı katledeni affedebileceğimi sanmıyorum. Bedenim daha önce hiç tatmadığım bir gazapla titriyor.”

“Evet.”

“Başka bir dünyayı karşıma almak pahasına olsa bile, yanımda duracak mısın?”

“Bunu sormanıza gerek dahi yok. Yalnızca ben değil; Beş Ejderha Generali’nin her biri sonuna kadar ardınızdan gelecektir. Sonu helakımız olsa bile.”

Ejderha Tanrısı-sama sessizce ayağa kalktı. Bakışları bir kılıç kadar keskindi ve etrafına yaydığı kudret öldürme arzusuyla dolup taşıyordu. Kederinden eser kalmamıştı.

Korkuya kapıldım.

Üstelik bu gazap bana yönelmiş dahi değildi.

Hangi dünyada olursa olsun, o varlık karşısında dehşete düşmeyecek tek bir mahluk bile yoktu.

Ve böylece, intikamı başladı.

Başlamıştı artık.

••●══••●۩۞۩●••══●••

“Efendim…”

Laplace kendine geldiğinde, Rostelina hemen önünde duruyordu. Endişeli gözlerle ona bakmaktaydı.

“Hı? Ne oldu Rostelina? Hikâye henüz bitmedi. Artık dinlemeye dayanamıyor musun?”

“Hayır, ondan değil. Lütfen anlatmaya devam edin… Ama Laplace-sama, biraz dinlenseniz daha iyi olmaz mı?”

“Neden öyle düşünüyorsun?”

“Çünkü…”

Rostelina cebinden bir mendil çıkarıp Laplace’ın yüzüne dokundurdu. Mendil, yanağındaki ıslaklığı emdikçe koyulaştı. Doğru ya… Laplace bir noktada ağlamaya başlamıştı. Hıçkırıklar boğazına düğümlenirken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Sözleri birbirine karışmış, sonlara doğru ne dediği bile anlaşılmaz hâle gelmişti.

“Ah… kusura bakma. O günleri ne zaman hatırlasam kendime engel olamıyorum.”

“Laplace-sama, Lunaria-sama’yı çok seviyordunuz, değil mi?”

“Elbette. O benim annemdi. Kan bağımız yoktu ama her daim yanımdaydı, beni gözetip kollardı. Eve her döndüğümde oradaydı; yüzünde bir tebessümle beni dinlerdi. İyilik timsali bir Tanrıçaydı… Öyle birinin böylesine vahşice katledilmesi… O günlerin bir daha asla geri gelmeyecek olması… Bugün bile, o günü her hatırladığımda… Ih… Ih…”

Laplace ağladı. Bir eliyle gözlerini kapatıp başını öne eğdi; omuzları sarsılarak sessizce hıçkırdı. Rostelina, cüssesi kendisinin iki katı olan bu koca adamın ağlayışını sessizce izledi.

Ne yapacağını bilememişti. Laplace’ın ağladığına daha önce hiç tanık olmamıştı. Fakat bir an sonra telaşla mutfağa koştu, bir bardağa su doldurup geri döndü. Usulca Laplace’ın sırtını sıvazlayarak bardağı ona uzattı.

“Hehe… Teşekkür ederim Rostelina. Düşünüyorum da, bana gerçekten çok iyi geldin. Uzun zamandır biriyle birlikte yaşamamıştım, o yüzden mutluyum.”

“Hayır, rica ederim Efendim. Bana teşekkür etmenize gerek yok. Ne de olsa siz de beni kurtardınız.”

“Öyle mi… O hâlde ikimiz için de durum aynı sayılır.”

Sandalyesindeki oturuşunu düzelten Laplace, bu sözleri dile getirdi. Gözleri kızarmış ve şişmişti fakat gözyaşları dinmişti. Artık hıçkırmıyordu; sesi yeniden berrak çıkıyordu.

“Haydi öyleyse, hikâyeye devam edelim. Kusura bakma ama bundan sonra yine ağlayabilirim.”

“Hiç sorun değil. Suyu sizin için hazır tutacağım.”

“Hahaha, pek de düşüncelisin… O hâlde—”

Laplace gözlerini ovuşturdu ve bir kez daha bakışlarını boşluğa dikti.

Keşke unutabilseydim dediği o uzak geçmişi yeniden zihninde canlandırarak.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla