RUIJERD BANA VITA ÖLÜRSE salgının yeniden ilerlemeye başlayacağını söylemişti. Ancak bu kadar çabuk gerçekleşeceğini hiç tahmin etmemiştim.
Belki de Vita hastalığı hiç yavaşlatmamıştı. Sadece onları hastalığa karşı uyuşturmuş olabilirdi. Sonra bedenimi ele geçirip ölünce uzantıları da ölmüş, haliyle tüm semptomlar bir anda yüzeye vurmuştu… ya da öyle bir şey işte.
Hey, Vita’yı ben haklamadım ki! Adam resmen intihar etti. İnsan-Tanrı’nın tarafında da Rudeus seviyesinde mankafalar olduğunu görmek bir nebze içimi ferahlatsa da öldüğünü bilmek beni rahatlatmaya yetmiyordu. Ruijerd acı çekiyordu ve benim onun için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tek bir şey bile.
Evden hışımla dışarı fırladığım sırada Chandle koşarak yanıma geldi.
“Usta Rudeus!” diye karşıladı beni.
“Chandle!”
“Uyandığınızı gördüğüme sevindim. Bütün köylüler hiç beklenmedik şekilde birer birer yere yığılmaya başladı. Ne olduğunu anlayamadım…”
“Derinlikler Kralı Vita öldü, bu yüzden salgın yeniden nüksetti.”
“Ne?! Ne zaman? Onu nasıl öldürdünüz?!”
“Bayağı… öldü işte, tamam mı?!”
Öldürüldü ya da öldü, ikisi de aynı kapıya çıkıyordu.
“Bana her şeyi etraflıca açıklamanızı istiyorum!”
“Şey…”
Açıklama istiyordu. Dün gece Ruijerd’in bana ne anlattığını öğrenmek niyetindeydi. Vita’nın ağızdan ağıza temasla boğazımdan içeri nasıl sızdığını, bana nasıl halüsinasyonlar gördürdüğünü ve Ölüm Tanrısı’nın yüzüğünün onu nasıl öldürdüğünü anlamak istiyordu.
“…Anlıyorum. Demek Derinlikler Kralı size meydan okudu ve sonunda mağlup oldu… O zaman Efendi Ruijerd kontrol altında mıydı?”
“…Uyanana kadar kesin bir şey söyleyemeyiz ama kötü bir niyeti olsaydı beni köye geri taşıyacağını sanmıyorum,” dedim.
“Pekâlâ.”
“Sen şu an ne yapıyorsun?”
“Hâlâ hareket edebilen Superdler, ava çıkan diğerlerini geri getirmem için beni görevlendirdi. Geri döndüklerinde köyün girişini nöbetleşe korumalarını söyleyeceğim.”
Salgın daha birkaç dakika önce tekrar yayılmaya başlamış olmasına rağmen Chandle anında harekete geçmişti tabii. Tam bir yıldız oyuncuydu doğrusu.
“Peki ya Dohga?”
“Dohga hastaları tek bir yerde topluyor,” dedi Chandle. Bakışlarını takip ettiğimde, kucağında bir kadınla ağır adımlarla geçen Dohga’yı gördüm. Endişeli bir Superd çocuğu da koşturarak arkalarından geliyordu.
Gittikleri yer… yaşlılar meclisi salonuydu. Köydeki en büyük bina olduğu düşünülürse gayet mantıklı bir hamleydi.
Chandle’ın söylediğine göre henüz ölen olmamıştı. Ancak köylülerin yarısından fazlasında, tıpkı Ruijerd gibi onları yatağa düşürecek kadar ağır belirtiler baş göstermişti.
“Planınız nedir, Rudeus Efendi?”
“Planım… mı?” Kelimeler boğazımda düğümlendi. Böyle bir anda ne yapmam gerekiyordu ki? Köy salgının pençesindeydi. Bir an önce çaresini bulmalıydık, bu da Zehir Temizleme Büyüsü demekti. Ama az önce Ruijerd üzerinde denediğim Zehir Temizleme Büyüsü hiçbir işe yaramamıştı.
Bütün şifa büyüsü türlerini denemiş değildim ama görünen o ki Zehir Temizleme Büyüsü bu illet karşısında etkisiz kalıyordu. Böyle işe yaramadığı pek çok hastalık ve rahatsızlık vardı zaten. Madem büyü fayda etmiyordu, yapılacak en mantıklı şey işi bir hastalık uzmanına bırakmaktı. Peki etrafta nasıl bir uzman vardı? Ariel’den rica etsem bana bir hekim gönderir miydi acaba?
Şu dünyada hastalıklar konusunda Orsted’den daha bilgili kimse yoktu. Ancak konu Superdler olunca… Hayır, boş ver şimdi bunu. Elimden ne geliyorsa yapacaktım.
Önce iletişim kurmalıydım. Kurduğum ışınlanma çemberine dönmek üç gün sürerdi… Bir dakika! Böyle bir şeyin yaşanma ihtimaline karşı ofisin bodrum katına halihazırda yedek bir ışınlanma çemberi kurmuştum. Bu köye bir ışınlanma çemberi ve iletişim tableti yerleştirebilirdim. Ofise dönüp Orsted’e durumu açıklardım. Ardından Başkanlık ofisinden bütün müttefiklerimize bu kriz durumunu haber ederdim. Hallederim ben bu işi.
“Köyün arka tarafına bir ışınlanma çemberi kuracağız, ofise dönüp herkese haber salarak bu hastalığa teşhis koyabilecek birini arayacağız.”
“Anlaşıldı. O halde ben de köyün savunmasıyla ilgilenip hastalara bakayım.”
“Sağ ol.” Toplantıyı hızlıca noktalayıp hemen köyün dış sınırına doğru koşmaya başladım. Bu balta girmemiş ormanın göbeğinde büyü enerjisi yoğunluğu oldukça yüksekti. Büyü kristali kullanmaya bile gerek kalmadan buraya bir ışınlanma çemberi kurabilirdim sanırım. Tedbir amaçlı ofisteki yedek tabletleri getirir, sonra çemberi kurardım.
Derin düşünceler içinde köyün sınırına vardım. Çiti aşıp büyüyle birkaç ağacı devirerek kendime boş bir alan açtım. Ardından toprak büyüsü kullanarak bir kulübe inşa ettim. Kapısı bile olmayan bir kulübe. Tabanına bir tünel kazıp bu tüneli köye bağladım. Böylece içeri hiçbir canavar sızamayacaktı. Defterimi çıkarıp yedek ışınlanma çemberine denk gelen çizimi kontrol ettim. Doğrudan kulübenin toprağına çizersem büyük ihtimalle zamanla silinip giderdi, ben de büyüyle taş bir tablet üretip çemberi onun üzerine kazımaya karar verdim.
Aceleye getiremezdim. En ufak bir hata bile ışınlanma çemberinin tamamlanmasını engellerdi. Olası bir hatayı tespit edip düzeltmek ekstra vakit alacağından, mümkünse ilk denemede çalıştırmak istiyordum. Acele etmek gereken anlarda sakin kalmaktan daha önemli bir şey yoktu…
“Ah, kahretsin…” Tam da bunu düşünürken ufak bir hata yaptım. “Oof…” Derin bir nefes alıp sakinleştim, sonra kendimi zorlayarak çemberi normalden bile daha yavaş çizmeye başladım. İki metre çapında, düzlemsel bir ışınlanma çemberiydi bu. Acele edersem hata yapmam kaçınılmazdı.
İnce ince, özenle çizdim. Daha önce defalarca ışınlanma çemberi çizmiştim; çizimimin doğruluğuna güveniyordum. Sinirlerimi yatıştırmak için kendime bu tür şeyleri hatırlatarak ışınlanma çemberini eksiksiz bir şekilde tamamladım.
“Hadi bakalım, görelim marifetini,” diyerek içine büyü gücü aktardım. Büyüyle dolan çember hafifçe parıldamaya başladı.
“Harika.” Hiç vakit kaybetmeden çemberin üzerine atladım.
Anlık bir bilinç kaybının ardından kendimi ofisin bodrum katında buldum. Işınlanma çemberinin sorunsuz çalıştığını hızlıca teyit edip odadan dışarı fırladım.
Üzerinde “Orsted ve Rudeus İle İlgili Danışma İçin Buradan Gidiniz” yazan tabelaya bakmama gerek bile yoktu. Doğruca yukarı yöneldim. Işınlanma çemberleriyle dolu bodrum odasından çıkıp merdivenleri tırmandım ve kendimi lobide buldum.
“A, Başkanım, hoş gel—”
“Başkan nerede?!” diye çıkıştım. Yüzümdeki öfkeli ifadeyi gören resepsiyondaki kızın kulakları seğirdi, ardından tedirginlikle geriye yattı.
“B-burada,” dedi. Lafını bitirmesini beklemeden Başkanlık ofisine çıkan koridorun kapısını açıyordum bile.
Kısa koridoru hızla katedip kapıyı açtım. Kapıyı kırmamıştım ama çalmayı tamamen unutmuştum. Orsted’in miğferini takmamış olmasının sebebi belki de buydu.
“Orsted Efendim,” dedim. Yanıt vermedi. Bana mı öyle geliyordu bilmiyorum ama bir şeyler biliyormuşçasına huzursuz bir hali vardı. Yine de bakışlarını kaçırmadı, doğrudan gözlerimin içine baktı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, yüz ifadesi adeta “Bir sorun mu var?” der gibiydi. İçimden bir öfke dalgasının kabardığını hissettim. Şu anda öfkelenmenin bir işe yaramayacağının farkındaydım ama konuştuğumda sesimdeki hüsran ve kızgınlık netçe duyuluyordu.
“Superdlerin hastalığını biliyordunuz, değil mi?” diye sordum hesap sorar gibi.
“Biliyordum.”
“Peki ya tedavisini?”
“Tedavisi yok,” dedi. Hiç tereddüt etmeden, son derece net söylemişti. “Bilmiyorum” değil, “Tedavisi yok” demişti.
“Bunu bana daha önce söyleseydiniz,” dedim, “en azından bir çare arayabilirdim. Neden bana söylemediniz?”
Orsted başını iki yana salladı. “Superdlerin, sen benim tabim olmadan çok önce soyunun tükenmiş olması gerekiyordu.”
“Gerekiyordu derken… Yani diğer döngülerde de durum hep böyle miydi?”
“Doğru. Ve Ruijerd Superdia, hayatta kalan Superdler ile hiç karşılaşmadı.”
Orsted bana hiçbir şey söylememişti çünkü onların zaten çoktan ölmüş olmaları gerekiyordu. Diğer döngülerde bu durum Ruijerd’i etkilememiş, o beyhude ümidine tutunmaya devam etmişti.
“Ama birkaç yıl önce onları görmeye gittin, değil mi?”
“Gittim,” diye kabul etti Orsted.
“Superdleri buldun, Ruijerd’in onlarla temas kurduğunu ve salgına yakalandığını öğrendin ama bana tek bir kelime bile etmedin.”
“Doğru.”
“Bana hiçbir şey söylemezsen Superdler de Ruijerd de ölüp gidecek, ben de asla öğrenemeyip vazgeçeceğim… Böyle mi düşündün?!” Bağırdığımı fark ettim. Orsted tarafından ihanete uğramış gibi hissediyordum.
“Hayır. Sadece zaman kaybı olacağını düşündüm.”
“Zaman… kaybı mı?”
“Evet. Superdleri kurtarmayı ben de denedim. Her zehir arındırma büyüsünü, iyileştirme şansı olan her ilacı test ettim. Hiçbiri işe yaramadı. Bu salgının tedavisi yok.”
Yani Ejderha Tanrısı Orsted aklına gelen her şeyi denemiş miydi?
“Benim açımdan Superdlerin soyunun tükenmesi kesinleşmiş bir gerçekti. Ama sen onları kurtarmak için çabalamaya devam eder, sonuna kadar mücadele ederdin, değil mi?”
“Şey…” dedim elimden bir şey gelmeyerek. “Tabii ki ederdim.”
Ama bu iki yıl önceydi… Hatta belki daha da öncesi. Orsted bunu bana Shirone Krallığı’ndaki olaydan sonra, Laplace’ın nerede reenkarne olacağını henüz bilmediğimiz ve güçlerimizi toplamaya karar verdiğimiz zaman söylerdi. Peki ya o zaman bana Superdlerden bahsetmiş olsaydı ve ben bir tedavi bulmak için dört bir yana koştursaydım ne olurdu?
En azından son bir yılda başardığım şeylerin hiçbirini başaramazdım. Atofe’ye, Randolph’a ya da diğer iblis krallarına ulaşamazdım. Milis’e bile gidememiş olabilirdim. Geese’in İnsan-Tanrı’nın bir havarisi olduğundan hâlâ habersiz bile kalabilirdim.
“Ama belki de…” dedi Orsted tereddütle, “Bunun zaman kaybı olup olmadığına karar vermek… benim… harcım değildi…”
Mantığını anlıyordum ama kalbim bunu kabullenemiyordu. Aklıma hiçbir mazeret gelmiyordu. Orsted bana söylemeyi unutmamıştı; bunu benden saklamaya karar vermişti. Superdlerin yardımına koşmamı engellemek için kasten plan yapmıştı. Gerekçesini anlıyordum ama bunu asla ve asla affedemezdim. Hayatımı Ruijerd’e borçluydum ve Orsted onu ölüme terk etmişti. Normalde bu noktada kendime Orsted’in zaten böyle biri olduğunu, ondan daha fazlasını bekleyemeyeceğimi söyler geçerdim. Ama bu sefer onu affedemiyordum.
Kahretsin. Bu gidişle Orsted’i düşmanım gibi görmeye başlayacaktım. Tam da bütün planlarımız harekete geçmişken ve düşman dahil herkes Biheiril Krallığı’ndayken…
O’nun adına bir mazeret bulmam gerekiyordu. Onu affetmemi sağlayacak bir şey.
Aklıma gelen soru şuydu: “Ruijerd planlarına engel mi olacak?” Konuşmanın akışından tamamen sapmaktı bu. Ya evet derse ne yapacaktım?
“Engel olmayacak,” dedi Orsted. “Kızı, Laplace’a karşı yapılacak savaşta kilit bir unsur olacak.”
“Kızı mı? Nasıl kilit bir unsur olacak ki?”
“Laplace, İblis Tanrısı olduğunda ölümsüzleşecek ama bir zayıf noktası var. Sadece bir Superd, o üçüncü gözü sayesinde bu zayıflığı tespit edip ona öldürücü darbeyi vurabilir.”
“Anladım.” Demek İblis Tanrısı’nın zayıf noktasına sadece bir Superd vurabiliyordu. Kafamdaki bütün taşlar yerine oturdu. Laplace’ın lanetini neden Superdlere aktarmaya ve hepsini katletmeye çalıştığı… Ruijerd, diğer devasa güçlere kıyasla daha alt bir seviyede olmasına rağmen, Laplace’a nasıl Perugius’un bile sonradan minnettar kalacağı bir darbe indirebilmişti… Superdler bu salgına neden yakalanmıştı… Salgın neden Ruijerd köye planlanandan geç vardıktan sonra patlak vermişti…
…Ve benim Ruijerd’le birlikte Merkez Kıta’ya gitmemin asıl sebebi neydi…
Dizlerimin bağı çözüldü, geriye doğru sendeledim. Bacaklarım arkadaki sandalyeye takıldı ve bocalayarak yere yığılacak oldum; fakat kolluklara tutunup ağırlığımı vererek tamamen kapaklanmaktan son anda kurtuldum.
“Tarihin normal akışında Ruijerd hayatta kalıyor mu?” diye sordum.
“Evet.”
“Yani sadece ölmemekle kalmayıp bir de çocuğu mu oluyor?”
“Evet.”
“Laplace’ı yenmek için o çocuğu kullanmayı planlıyordunuz, değil mi Orsted-sama?”
“İlk başta öyleydi, evet. Ama Laplace’ın doğduğu an ölümsüz olmadığını öğrendiğimden beri bu planı bıraktım.”
“Anladım.”
Demek ki bu da İnsan-Tanrı’nın geleceğe dönük tezgahladığı başka bir hamleydi.
Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Hem Superd’leri kökten kazıma planının bir parçasıydı hem de üstüne benden kurtulmayı aradan çıkarmıştı. Bir taşla iki kuş. Tam da İnsan-Tanrı’dan beklenecek hareket.
“Orsted-sama, bence İnsan-Tanrı bizi yine parmağında oynattı,” dedim. Orsted cevap vermedi. “Superd Kabilesi’nin soyunun tükenmesi ve bu salgın… Bunlar doğal felaketler değil, doğrudan İnsan-Tanrı’nın işi. Belli ki İnsan-Tanrı, İblis Tanrısı Laplace’ın yaşamasını tercih ediyor.”
İblis Ejderha Kralı Laplace’ın etrafta olmasının İnsan-Tanrı’ya bir zararı yoktu, hatta İblis Tanrısı Laplace onun için daha da iyiydi. Ne de olsa muhtemelen İnsan-Tanrı’nın varlığını bile unutmuş olacaktı. Üstelik etraftaki tek bir canlı ruhu bile sağ bırakmamaya kararlı olacaktı.
Belki de tüm tahminlerin aksine İnsan-Tanrı, Laplace Savaşı’ndan beri Laplace’ı yönlendiriyordu. Ejderha Kabilesi’nden birini doğrudan kontrol edemeyeceğinden emindim, bu yüzden kesin bir müridi aracılığıyla yapıyordu bunu.
Derin bir nefes verdim. Zihnim hiç beklemediğim bir anda berraklaşmıştı. Orsted bana Superd’lerden bahsetmemişti ve evet, içimde hâlâ sönmemiş bir öfke vardı ama şimdi ona patlamak hiçbir şeyi çözmeyecekti. Günün sonunda bu sadece İnsan-Tanrı’ya zafer kazandırırdı. Sonra da pişkince “Her şey planıma uygundu,” derdi.
Kafamı boşalttığım için olsa gerek, daha önce aklıma gelmeyen o mazeret şimdi zihnimde belirmeye başladı. Orsted, tedavi yolunu bilmediği için Superd’leri kaderlerine terk etmişti; çünkü onların zaten ölmüşten farkı kalmadığını düşünmüştü. İlk başta Superd’lerin soyunun tükenmesi ile Ruijerd’in hayatı onun zihninde birbirinden bağımsız şeylerdi. Muhtemelen Ruijerd’in başka bir yerde hayatına devam ettiğini sanıyordu.
Ama yine de ne olur ne olmaz diye Superd’leri görmeye gittiğinde Ruijerd’i orada bulmuştu. Sadece orada olmakla da kalmayıp hastalığa yakalanmıştı. Orsted bunu bana nasıl söyleyeceğini bilememişti. Belki de hiçbir şey söylememenin daha iyi olacağını düşünmüştü. Ya da gerçekten öyle miydi? O kadar ince düşünceli biri miydi ki? Of, böyle düşünmek beni hiçbir yere götürmüyordu.
“Superd’ler olmadan Laplace’ı nasıl yenmeyi planlıyordunuz Orsted-sama?”
“Tanrı Kılıcı’nı kullanırsak imkansız değil. Bıçak sırtı bir savaş olacağı kesin, bundan kaçış yok. Ama sen müttefik topluyorsun. Bunun üstesinden gelebiliriz.”
“Ama Tanrı Kılıcı epey büyü gücü harcıyor, değil mi?”
“Başka çaremiz yok.”
Orsted, bu bedeli kendi ödemeyi planlıyordu.
“Senden özür dilemek istiyordum,” dedi. “Ama bir türlü dile getiremedim ve işler bu noktaya geldi. Özür dilerim.” Başını öne eğdi.
“Anlıyorum,” diye karşılık verdim. Orsted kusursuz değildi. Böyle şeyler yaşanabilirdi. Büyüklük gösterip onu affedecektim. “Sadece bu seferlik,” dedim. “Sizi affediyorum Orsted-sama.”
“Teşekkür ederim.”
Bu mesele de hallolduğuna göre artık kırgınlığımı sineye çekip önüme bakma vaktiydi. Bunu geride bırakacaktım.
“Teyit etmek için soruyorum, İnsan-Tanrı’yı yenmek için de büyü gücüne ihtiyacınız olacak, değil mi?”
“Evet.”
Shirone Krallığı’nda İnsan-Tanrı, Laplace’ın yeniden doğacağı yeri tespit etmemizi engellemişti. Şimdi de Laplace’ı yenmenin anahtarı olan Ruijerd’i, hepsinin kökünü kazıma amacıyla Superd’lerle bir araya getirmişti. Superd ırkı yok edildiğinde, Orsted’i doğrudan Laplace’la karşı karşıya getirebilecek ve Orsted kazanmak uğruna devasa miktarda büyü gücü harcamak zorunda kalacaktı. İnsan-Tanrı’nın zafere giden yolu buydu ve ben bu yolu tıkamak niyetindeydim. Tanrı Kılıcı’nı kullanmak kötü bir fikirdi. Mümkün olan her yerde açık savaştan kaçınırsam Orsted’in aşırı büyü gücü tüketmesini engellemiş olurdum. Laplace’ı yenmek için kendi ordumu toplayacak, ardından Orsted’in büyü gücünü İnsan-Tanrı ile olan savaş için saklamasını sağlayacaktım.
Bu planın işlemesi için Laplace’ın yumuşak karnı olan Superd’lerin hayatta kalmasını garantiye almam gerekiyordu.
“Bir kez daha soruyorum. Bu salgını iyileştirmenin kesinlikle hiçbir yolu yok mu?”
“Benim bildiğim bir yol yok,” dedi Orsted uzun bir sessizliğin ardından.
“Sizin de bilmediğiniz pek çok şey var Orsted-sama.”
“Galiba… bu doğru,” diye kabullendi, yüzünde her zamankinden de ürkütücü bir ifadeyle. Son zamanlarda bu korkutucu ifadeyi iyice tanır olmuştum. Kendinden utandığı anlarda yüzü bu hali alıyordu.
“Demek ki bir tedavi yönteminin var olma ihtimali hâlâ var. Biraz daha mücadele edelim.”
Orsted’in laneti yüzünden yapamadığı pek çok şey vardı. Onun denemediği ama bizim deneyebileceğimiz şeylerin olması kaçınılmazdı. Eğer öyle bir yol varsa, ne yapıp edip bulacaktım.
“Pekâlâ,” dedi Orsted. “Köye seninle geleceğim.”
***
Ardından Derinlikler Kralı Vita hakkındaki raporuma geçtim. Vita’nın Ölüm Tanrısı’nın yüzüğüyle canına kıydığını söylediğimde Orsted, şaşkınlığını gizlemeye çalışan ürkütücü bir ifadeye büründü. Verdiği tepkiden Vita’nın Ruijerd’in bedenini ele geçirdiğinden haberi olmadığını anladım. Yani o yüzük gerçekten de sadece bir tedbirden ibaretti.
Sonrasında iletişim tabletlerini kullanarak herkese haber saldım; Superd’lerin hastalığını bildirip bir doktor ayarlanmasını rica ettim. O kadar çok iletişim tableti vardı ki herkesle tek tek iletişime geçmek ömrümü yedi. Ah, toplu mesaj özelliği için neler vermezdim!
Mesajlara yanıt beklerken yedek ışınlanma çemberleri çizmeye başladım. Yeni bir çember hazırlarken izlenmesi gereken belli bir süreç vardı. Önce iki çember çiziyor, düzgün çalıştıklarını kontrol ettikten sonra birinin çizimini kaydedip siliyordum. Bunları yenilemek için acelemiz yoktu ama en nihayetinde kullanılacaklarsa onları çizecek tek kişi bendim.
Danışmadaki kızı Başkan’ın ofisinde nöbetçi bıraktık; Orsted’in yokluğunda gelen mesajlara bakacak ve ışınlanma çemberiyle çıkagelenlerle ilgilenecekti. Çemberlerin sayısı son zamanlarda o kadar artmıştı ki neyin nereye bağlandığını takip etmek imkânsızlaşmıştı. Ben ve Orsted bile zorlanırken, ilk kez gelen birinin yolunu bulması için kesinlikle bir haritaya ihtiyacı vardı. Üstelik o haritanın ışınlanılan köyün tam olarak neresine varıldığını da göstermesi gerekiyordu.
Hah, bu arada Sylphie, Ghislaine ve Isolde ile birlikte Kılıç Tapınağı’na doğru yola çıkmıştı bile. Ariel tam o sırada uğrayıp Sylphie ile biraz laflamıştı. Ne Orsted ne de danışmadaki kız ne konuştuklarını duymuştu ama bana iletilen özel bir mesaj olmadığına göre Ariel sadece bir merhaba demeye gelmiş olmalıydı.
Zaten o rüyadan sonra Ariel’le yüz yüze gelmek beni muhtemelen biraz kasardı. Ariel’i gördüğüm an kulaklarıma kadar kızarışıma Sylphie’nin şahit olmasını hiç mi hiç istemezdim doğrusu.
Ardından Biheiril Krallığı’nın dört bir yanına dağılmış olan bizim çocukların ışınlanma çemberlerini ve iletişim tabletlerini sorunsuz şekilde kurup kurmadıklarını kontrol ettim. Her şey tıkırında ilerliyordu.
Gelen mesajlar vardı. Aisha ve Paralı Asker Bölüğü’ndekilerin durumu iyiydi. Zanoba’dan gelen raporda av ekibinin başkentte toplanmakta olduğu yazıyordu. Roxy ise Ogre Tanrısı’nın nerede olduğunu tespit etmek üzere keşfe çıkacağını bildirmişti.
Hepsine mevcut durumla ilgili yanıt mesajları gönderdim. Metnin sonuna da, “Bir çaresini bulacağım, siz sadece kendi görevinize odaklanın,” satırını ekledim. Yoksa Eris büyük ihtimalle koşa koşa buraya gelirdi.
Ardından bir sürü alındı onayı ulaştı. Çoğu, hastalık hakkında bilgi bulmak için geçmiş metinleri tarayacaklarını söylüyordu. Asura Krallığı ise en geç ertesi gün bir doktor göndereceğini bildirmişti.
Fakat Milis Teokrasisi’nden gelen tek yanıt, geçen defa gönderdiğim destek kuvveti mesajına ilişkindi. Anlaşılan Şövalye Birlikleri’ni ışınlanma çemberiyle sevk etmek mümkün değildi. Hiç de iç açıcı bir durum değildi doğrusu.
Milis tarafı yanıt vermek için cidden ağırdan alıyordu. Ben de bunu kafamdan çıkarıp Orsted’le birlikte köye geri döndüm.
Orsted şu anda yere yığılan Superd’lerin her birini tek tek muayene ediyordu. Muhtemelen onların doktorlarından daha fazla tıp bilgisine sahipti ama daha önce bu hastalığı anlayamadıysa, şimdi anlamasının da imkânı yoktu.
Zaten adam en başından beri doktor falan değildi. Geçmiş döngülerde birilerinin hastalığını iyileştirmeye çalışmış olabilirdi ama bu doktorluk yapmakla aynı şey sayılmazdı. Daha çok bir RPG oyunundaki angarya görevi tamamlamaya benziyordu. Şunun gibi bir şey yani:
XX ayının XX gününde Rudeus hastalanır. Rudeus XX ayının XX gününde ölecektir, bu yüzden onu o tarihten önce iyileştirmen gerekir. Tedaviyi bilmiyorsundur ama birkaç tur sonra Sylphiette’in de aynı hastalığa yakalandığını öğrenirsin. Derken Bayan Roxy onu iyileştirmek için bir eşya kullanır. Orsted de bir sonraki turda Bayan Roxy’nin o eşyasını Rudeus üzerinde kullanabilir.
Belki de bu durumla başa çıkmanın yolu, bir tedavi bulabilmek adına geçmişteki vakalarla şimdikileri kıyaslamaktan geçiyordu. Gerçi ben de doktor sayılmazdım, o yüzden kesin konuşamazdım.
Orsted’le ilgili asıl mesele, beklenmedik durumlar veya plan dışı gelişmelere adapte olmakta zorlanmasıydı.
Hepsini muayene etmeyi bitirdiğinde, kabullenmiş bir edayla başını sallayarak, “Tahmin ettiğim gibi, bilmiyorum,” dedi.
“Gerçi hastalığın seyri, bildiğim diğer salgınlardan biraz daha farklı görünüyor…” diye devam etti.
“Ne açıdan farklı?”
“Daha önce hiçbir şeyin bu kadar hızlı bir şekilde ağırlaştığını görmemiştim.”
“Yani muhtemelen Vita semptomları maskeliyordu ve şimdi hepsi su yüzüne çıktı.”
“İşin arkasında İnsan-Tanrı varsa, bu pekâlâ mümkündür.”
Bu tam da İnsan-Tanrı’nın tarzına benziyordu. Gerçekte hiçbir şey yapmazken, hastalığın ilerlemesini engelliyormuş gibi görünmek tam ona göre bir numaraydı.
“Peki ya sen? Bir şey öğrenebildin mi?”
“Hayır,” dedim. Orsted hastalığı araştırırken, ben de bakım sağlayan kişilere hastaları nasıl tedavi ettiklerini sormuştum. Merkez Kıta’da yaygın olan şifalı otları besleyici sebzelerle kaynatarak koyu bir çorba yaptıklarını ve bunu hastalara verdiklerini söylemişlerdi. Şifalı otlar ya da sebzelerin besin değerleri konusunda uzman sayılmazdım ama bir zararı dokunacağını da sanmıyordum. Yine de bu tedavi yönteminin hiçbir faydası olmuyordu. Olaya farklı bir açıdan yaklaşmamız gerekiyordu.
Örneğin… Tamam, normal şartlar altında salgının köye daha önceden yayılmış olması gerekirdi. Bu da İnsan-Tanrı’nın salgını kontrol edebildiği anlamına geliyordu. Yani belki de bu bir zehirdi ya da İnsan-Tanrı’nın bir yerlerden getirdiği bir virüstü. Öte yandan, belki de Metastaz Olayı Superd’lerin bu hastalığa yakalanma zamanlamasını altüst etmişti ve İnsan-Tanrı da sadece bundan faydalanmaya çalışıyordu… Biliyor musunuz? Nedenini falan boş verin gitsin. Bunun ne önemi vardı ki zaten?
O an için İnsan-Tanrı’nın ne dolaplar çevirdiği önemli değildi. Önemli olan tek şey bu hastalığa bir çare bulabilmekti.
Düşündükçe zihnim kısır döngüye giriyordu. Sanki gerçekten de elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Bu çaresizlik hissi hiç ama hiç hoşuma gitmiyordu.
Yine de henüz her şey bitmiş sayılmazdı. Sadece ben, Orsted, Chandle ve Dohga işin başındayken bir tedavi bulmamız zaten mümkün değildi. Doktorlar yoldaydı. Şimdilik hastaların hijyenine ve yeterli beslenmelerine odaklanacaktık.
Bu düşünceden güç alarak, bütün günü Chandle ve Dohga ile birlikte hastalarla ilgilenerek geçirdim.
Ertesi gün Asura Krallığı’ndan gelen tıbbi ekip ulaştı. İki doktor, dört hemşire ve yığınla yiyecek ile tıbbi malzeme getirmişlerdi. Ariel muhtemelen Superd’lerden korkmayacak bir ekip seçmişti. Hastalara tek bir bakış atıp hemen muayeneye koyuldular. Işınlanma çemberleri konusunda çenelerini kapalı tutacaklarına dair Ariel’in karizmasına güvenmekten başka çarem yoktu.
“Ne ile karşılaşacağımız konusunda bilgilendirilmiştik ama daha önce hiç böyle semptomlar görmemiştim.”
Onları buraya getirerek aldığımız riske rağmen, tıbbi ekibin hiçbir faydası dokunmamıştı.
“Kendi memleketimizde iblisleri tedavi ettiğimiz oldu… Ancak bu, sadece belli başlı iblislerin belirli şartlar altında yakalandığı bir hastalıksa elimizden bir şey gelmez.”
Doktorların ortak mesleki görüşü, hastalığa neyin sebep olduğuna dair en ufak bir fikirlerinin olmadığı yönündeydi. Geçmişteki hiçbir vakayla uyuşmuyordu. Zaten aşağı yukarı beklediğim yanıt da buydu. İyileştirme büyüsü ve zehir arındırma büyüsünün yaygın kullanımı nedeniyle bu dünyadaki teşhis tıbbı pek gelişmiş sayılmazdı. Eğer bu hastalık bu dünyadan bir doktorun hastaya şöyle bir bakarak çözebileceği kadar basit olsaydı, Orsted şimdiye kadar çoktan halletmiş olurdu.
“Her ihtimale karşı hastaları gözlemlemeye devam edeceğiz ama yine de ümitlenmeyin derim,” dedi doktor. Şimdilik tedaviye devam ediyorlardı. Beklentim ne kadar düşük olursa olsun, birinin bunu yüzüme baka baka söylemesi yıkıcıydı.
Derin bir iç çekip salona göz gezdirdim; burada onlarca Superd yerde cansızca yatıyordu. Kiminden inlemeler yükseliyor, kimi tamamen hareketsiz duruyordu; bazılarınınsa baygın mı yoksa uykuya mı dalmış olduğunu ayırt etmek imkânsızdı. Birilerine yemek yediriliyordu. Sağlıklı olanların hastalara bakmaya çalıştığı bu manzara, adeta bir cephe hastanesini andırıyordu. Henüz ölen olmamıştı ama ağır semptomlar gösteren hasta sayısı çok fazlaydı. Sonun gelmesi artık sadece an meselesiydi.
Ruijerd de durumu en kritik olanların arasındaydı. Şu an bilincini kaybetmiş, komaya girmişti. Arada bir gözleri aniden açılıyor ve şiddetle öksürmeye başlıyordu. Çok fazla zamanı kalmamıştı.
Başucunda otururken, onu iyileştirmek için elimden ne geliyorsa yapmalıyım diye geçirdim içimden. Ama yapacak hamlem kalmamıştı. Bu düğümü çözecek tek bir plan bile gelmiyordu aklıma. Öylece otururken saatler parmaklarımın arasından kayıp gitti.
İşlerin varacağı noktaya bakılırsa, Milis’ten ya da Kral Ejderha Diyarı’ndan doktorlar gelse bile bir çare bulma şansları son derece düşüktü.
Bir çare bulamazlarsa ne olacaktı peki? Bundan kimin haberi olabilirdi ki? Ne yapmalıydım? Elimden ne gelirdi?
“Rudeus Usta.” Chandle’ın tam karşımda dikildiğini ancak o an fark edebilmiştim.
“Ne oldu?”
“Mevcut şartlar göz önüne alındığında konuyu açtığım için üzgünüm ama… muhbir hakkında ne yapmayı düşünüyorsun?”
Muhbir mi? O da kimdi?
Hafızam birden yerine geldi. İkinci Şehir Irelil’de karşılaştığımız ve Geese’in izini sürmesini istediğimiz herifti.
“Onunla tekrar buluşmak üzere kaç gün sonrası için sözleşmiştik?” diye sordum.
“Şehirden kasabaya bir gün, oradan buraya ulaşmak da iki gün sürdü. Bir gün boyunca uyudun, üzerine dün geçti, bugün de bitmek üzere. Sanırım dört günümüz kaldı. Bir gün kadar gecikirsek de bir şekilde hâlledilir elbet.”
Bereket versin ki rüyalar âleminde korktuğum kadar uzun süre tıkılıp kalmamıştım ama şimdiden geri dönmemiz gerekiyordu.
“Işınlanma çemberi bize birkaç günlük esneklik sağlıyor ama yine de…”
“Haklısın. Zamanı geldiğinde ben giderim,” dedim. Buradan ayrılmayı hiç istemiyordum ama asıl amacım hâlâ Geese’i aramaktı. Başka çarem yoktu.
“Ben de seninle geleceğim.”
“Nasıl yani, Efendi Orsted ile Dohga’yı burada tek başlarına mı bırakacağız?”
“Sizi tek başınıza bırakmak daha riskli, Rudeus Efendi.”
Bir an için başka bir art niyeti mi var diye şüphelendim ama söylediğinde haklılık payı vardı. Tek başıma hareket etmemden hayırlı bir şey çıkmazdı.
“Muhbiri bir kenara bırakırsak Rudeus Efendi, avcı birliği hakkında ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
“Hangi avcı birliği?”
“Biheiril Krallığı’nın topladığı birlik. Bir ay içinde kurulup köye saldıracaklarını söylemişlerdi, hatırlamadın mı?”
“Ha…” Doğru ya. Bir de bunu dert etmem gerekiyordu.
“Bana kalırsa onlardan önce davranıp harekete geçmeliyiz. Sen ne dersin?”
Superd halkını korumanın en iyi yolunun duruma müdahale edip Krallık’la müzakere etmek olduğu doğruydu. Fakat bunun işe yaraması için Superd ırkının insanlara hiçbir tehdit oluşturmadığı hususunda anlaşmaları şarttı. Superd’lerin insanlara karşı en ufak bir düşmanlığı yoktu. Bunu şu an bile kanıtlayabilirdim ama acaba bu kadarı yeterli olacak mıydı?
“Salgını görüp ‘Hazır zayıf düşmüşlerken köklerini kazıyalım’ demeyeceklerinin garantisi yok. En azından salgının tedavi edilip edilemeyeceğini görene kadar bekleyelim.”
“Yani öylece bırakalım mı diyorsun?”
“Iıı. Bu kötü bir fikir, değil mi? Sence ne yapmalıyız?”
“Muhbirle buluştuktan sonra saraya gidip iblislerin aslında kim olduğunu ve başlarına ne geldiğini anlatmaya değer bence. Eğer salgını bitirmek için köklerini kazımaya karar verirlerse savaşırız. Ama yardım etmeyi seçerlerse müzakereleri tatlıya bağlamış oluruz. Haksız mıyım?”
“Haklısın…” diyerek onayladım. “Haklısın.”
Şimdilik bunu deneyip görecektik. Bütün mesele bundan ibaretti.
Dört gün sonra harekete geçecektim. Yapmam gereken dağ gibi iş vardı ama nereden başlayacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Bir arpa boyu yol alamayışımız sabırsızlığımı daha da körüklüyordu. Gerçekten yorucuydu…
Düşüncelerimin altında ezilmiş bir hâlde, Ruijerd’in evinde tek başıma uykuya daldım.
Birinin beni sarsmasıyla uyandım. Gözlerimin önünde güzel bir kızın netleşen yüzü belirdi. Kaşlarının hemen üzerinde kesilmiş kâkülleri ve ipek gibi sarı saçları vardı. Kim olduğunu gayet iyi biliyordum.
“Rudeus, uyan! Rudeus…!”
Norn’du bu. Ah, yine mi rüya? Başka bir illüzyon daha. Bu sefer Norn benim karımdı galiba. Demek Vita hâlâ hayattaydı. Umarım Superd’lerin durumu da rüyadan ibarettir diye geçirdim içimden.
“Vita’nın daha iyi malzemeye ihtiyacı var…” diye mırıldandım.
“Vita mı? Hâlâ yarı uykuda mısın sen?! Kendine gelmen lazım!”
Norn öfkeliydi. Son zamanlarda pek böyle olmuyordu ama eskiden bana kızmaktan hiç vazgeçmezmiş gibi gelirdi. Onu böyle köpürmüş hâlde görmek beni cidden eskilere götürdü.
“Ruijerd’in bu hâlde olduğunu bana neden söylemedin?!”
Bunun üzerine bir anda kendime gelip silkindim. Zemini hayvan postlarıyla kaplı bir odada doğrulup oturdum. Ruijerd’in eviydi burası. Yaşadıklarım rüya falan değildi.
“Ruijerd benim için o kadar şey yaptıktan sonra…! Bu hâlde olduğunu benden saklamak da ne demek… Nasıl yaparsın bunu bana?” Norn’un gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Yerdeki postları hırsla kavrarken yaşlarını silmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Dalgın bir hâlde elimi uzatıp parmaklarımla gözyaşlarını kurulamaya çalıştım.
“Haklısın, çok özür dilerim…” dedim ama tam o anda aklıma bir soru takıldı. Norn’un burada ne işi vardı ki? Şu sıralar okulda başını kaşıyacak vakti olmaması gerekiyordu.
“Norn, şey, sormak için hiç sırası değil belki ama… senin okulda bir etkinliğin yok muydu…?”
“O biteli çok oldu bir kere!”
Ne?! Mezuniyet töreni de mi bitmişti yani? Yok artık… Mezuniyet töreninde mendilimle gözlerimi kurutup duygulanacağım o an ne olacaktı peki? Neyse—boş ver. Şu an bunun sırası değildi.
“…Buraya nasıl geldin?”
“Cliff! Bana her şeyi anlattı, sonra da beni yanına alıp buraya getirdi!” dedi Norn. Hıçkırıklar arasında arkasına döndü. Kapı eşiğinde, arkadan vuran ışığa karşı gölge gibi duran iki kişi vardı. Birinin silüeti daha narin ve inceydi. Işık sarı saçlarına vuruyor, onları ışıl ışıl parlatıyordu; o narin elf endamı büyüleyiciydi. Diğeri ise bir erkekti. Ortalamadan kısa boyluydu, pek iri kıyım da sayılmazdı. Yine de görmüş geçirmiş, güven veren bir havası vardı… Belki de gözlerinden birini kaplayan o göz bandı yüzündendi bu.

“Rudeus,” dedi Cliff Grimoire, “buraya gelmem bu kadar uzun sürdüğü için özür dilerim. Gerekli tüm prosedürleri halletmek biraz vakit aldı… Milis Kilisesi tek bir bütün olarak hareket etmiyor sonuçta. Kusuruma bakmayacaksın artık.”
Gelmişti işte. İletişim tabletinden gönderdiğim mesajı okumuş ve benim için hemen buraya yetişmeye çalışmıştı.
“Ben geldiğime göre,” diye devam etti, “artık her şey yoluna girecek. Zaten şifa büyüsünü işte tam da böyle zamanlar için öğrendim.”
“Ama Cliff…”
“Evet, biliyorum. Bana her şeyi anlattılar. Ama bende bu var,” diyerek göz bandının altındaki gözüne parmağıyla hafifçe vurdu. Kishirika’dan aldığı İblis Gözü’ydü bu. Tanımlama Gözü.
“Bu durum bir İblis Gözü’yle çözülebilir mi yani?”
“Tek başına bir İblis Gözü yetmeyebilir. Ama onu kullanan kişinin ben olduğumu unutma,” dedi Cliff. “Ve ben bir dehayım.”
Belki bunu gözyaşlarına boğulan Norn’u rahatlatmak için söylemişti. Belki de bitap düşmüş hâldeki beni teselli etmek için. Hatta belki kendi de heyecanlıydı ve kendine cesaret vermek için böyle bir slogan atmaya ihtiyacı vardı. Nedeni ne olursa olsun, bu sözlerin ardından Cliff’in duruşu bir anda heybetleşti. Böyle bir zamanda bu kadar özgüvenle konuşabiliyordu ya—tam bir devdi adeta. Cliff daha önce gözüme hiç bu kadar yüce görünmüş müydü? Şu an boyu benimkinin iki katı gibiydi resmen. Cliff buradaydı! Lanetleri bile bozabilen o Cliff gelmişti!
“Bir deha için imkânsız diye bir şey yoktur,” dedi. “İşi bana bırakın.”
Bu işi halledecekti. Yardım edebileceğine dair ikimizin de somut bir sebebi olmadığını bildiğim hâlde, bir an olsun ondan şüphe duymadım.
