Mushoku Tensei Cilt 24 – Bölüm 7 / Deha

Deha

Cliff ilk iş olarak hastaların başucuna koştu.

“Hastaların durumunu gözlemlemek işin en temel kuralıdır,” diyerek hastaları tek tek muayene etmeye başladı.

Sağlık ekibinin yaptıklarından pek farklı bir şey yapmıyordu, bu da beni endişelendiriyordu. Şiddetli semptomlar gösterenleri incelemek için İblis Gözü’nü kullanıyor, hafif semptomları olanlarla konuşuyor ve elde ettiği bilgileri sağlık ekibinin hazırladığı raporlarla karşılaştırıyordu.

“Bir Milis’liyle konuşacağıma ölürüm daha iyi… öhö, öhö!”

Hastaların bazıları Cliff’in cübbesini görünce ürküyor, bazılarıysa açıkça düşmanlık gösteriyordu. Superd Kabilesi’nin tarih boyunca maruz kaldığı en şiddetli zulüm Milis Kilisesi’nden gelmişti. Bunu unutmamışlardı.

“Bırak şimdi onu da cevap ver. Ters bir şeyler olduğunu ilk ne zaman hissettin?”

Kimse onunla iş birliği yapmaya yanaşmamasına rağmen Cliff bunu zerre umursamıyordu. Ben olsaydım çoktan pes edip umutsuzluğa kapılırdım. Ama Cliff işte, farkı buradaydı.

“Anladım…” dedi Cliff. Bütün hastaları gezdikten sonra kafasındaki taşlar yerine oturmuş gibi bir edaya büründü. Oysa henüz hiçbir şey anlamadığına neredeyse emindim. Cliff bir deha olabilirdi ama bir insanın anlayışının da bir sınırı vardı… yani bence öyleydi. Cliff bir rahip, bir şifa büyücüsü ve bir araştırmacı olabilirdi ama sonuçta bir doktor değildi.

“Sırada sorumlu doktorlarla konuşmak var,” dedi ve sağlık ekibini sorguya çekmeye gitti. Asura Krallığı’ndan gelen iki doktora hastaları nasıl muayene ettiklerini ve bundan sonra ne yapmayı planladıklarını sordu.

“İlaç tedavisiyle birlikte panzehir büyüsü uygulayıp gidişata bakacağız.”

Cliff küçümser bir edayla burun kıvırdı. “Asura Krallığı’nın doktorları da bu kadarmış demek, ha?” Doktor da ben de şaşkınlıkla ona bakakaldık. Bu ne kibir ama…! Belki de Superdlerin ona karşı soğuk duruşu sinirini bozmuştu. Yoksa baştan beri hep böyle biri miydi?

“Çare bulmak bu kadar kolay olsaydı, Rudeus ya da Orsted onları çoktan iyileştirirdi.”

“Peki siz ne öneriyorsunuz, Bay Cliff?”

“Ben de tam olarak bunu araştıracağım,” diye yanıtladı. Doktor yüzünü ekşitti. Sakin ol bakalım Sayın Doktor, bir dur. İşler ters giderse adama dilediğin kadar yüklenirsin. Ama şimdilik bir sakin olalım.

Yine de içim rahat değildi. Az önce gözüme çok güvenilir görünmüştü ama gerçekten öyle miydi? Norn da pek emin görünmüyordu. Odanın diğer tarafında Ruijerd’la ilgilendiği yerden endişeli gözlerle bize bakıyordu.

“Pekâlâ öyleyse. Rudeus, dışarı çıkalım,” dedi Cliff. Doktorları orada bırakıp salondan ayrıldık.

Salondan henüz çıkmıştık ki Cliff durup elde ettiğimiz sonuçları değerlendirmeye başladı.

“Bir şey öğrendim. Yaşlılardan biriyle konuştum, o adam bile Superd Kabilesi’nin daha önce böyle bir hastalık görmediğini söyledi.”

“Hiç mi? Kaç yaşındaymış ki o yaşlı?”

“Bin yaşından büyük.”

Superd halkı cidden acayip uzun yaşıyordu…

“Bu topraklara geldikten sonra enfekte olmuşlar. Vardığım sonuç şu ki, hastalığın kaynağı bizzat bu toprakların kendisi.”

“İnsan-Tanrı’nın buraya zehir getirtmiş olma ihtimali var mı?”

“Öyle bir şey değil. Benim gözüm bu tarz şeyleri şıp diye fark eder,” dedi Cliff, göz bandının olduğu taraftaki şakağına parmağıyla vurarak. Köyü turlamaya başladık. İlk durağımız tarlaydı. Cliff göz bandını çıkarıp bölgeyi baştan aşağı gezdi, orada yetişen her bir sebzeyi inceledi. Bazılarının içini görmek için yarıp baktı. Hatta tam gözümün önünde sulu bir domatesi ikiye ayırdı.

Dünyanın, Superdlerin bildiğimiz tarımla uğraştığından haberi olsaydı belki itibarları bir nebze olsun düzelirdi. Neticede insan evladı, kendisiyle aynı şeyleri yapan canlılara karşı bir yakınlık hissederdi.

“Sıradaki,” dedi Cliff. Canavarları kestikleri yere geçtik. Birkaç kan lekesi dışında etraf tertemizdi. Bazı köylüler hayvan keserken aniden yığılıp kalmıştı fakat çiğ eti ortalıkta bırakmak açıkça tehlikeli olduğundan Chandle bunların köyün dışına atılması talimatını vermişti.

Cliff, Tanımlama Gözü’nü kullanarak bir bıçağı ve kesme tahtasına benzeyen bir şeyi dikkatle inceledi.

“Anladım…” dedi kendi kendine. “Rudeus, burada kestikleri etlerin nerede depolandığını biliyor musun?”

“Şey… Bu taraftan.” Tam olarak bilmesem de onu erzak deposuna götürdüm. Kısmen yerin altındaydı; içi bol miktarda kurutulmuş et, tuzlanmış et ve saklamaya uygun sebzelerle dolup taşıyordu. Cliff, Tanımlama Gözü’nü kullanarak hepsini tek tek inceledi.

“B-Bir şey öğrenebildin mi?” diye sordum.

“Acele etme. Önce her şeyi baştan sona incelemem gerek.” Erzak deposundan çıktık, ardından Cliff köydeki evleri tek tek gezmeye başladı. İçeri giriyor, mutfakları, yatak odalarını, hatta yedek kıyafetleri bile altüst ediyordu. Bu yapılan tam anlamıyla sınırı aşmaktı. Bir başkasının evinde aynısını ben yapsaydım herkes beni aforoz eder, yüzüme bakmazdı ama ne de olsa Cliff bir kahramandı.

Superd evlerini görmek bana bir şeyi fark ettirmişti; Ruijerd’in evi meğer ne kadar da boş ve sadeymiş. Diğer evlerde çiçekler, direklere karalanmış çocuk resimleri falan vardı… Yaşanmışlığı hissedebiliyor, günlük hayatın kokusunu alabiliyordunuz. Şu küçük kıyafetler bir çocuğa ait olmalıydı. Tabii ev sahiplerinin semptomları hafif olup evde kaldıkları durumlarda önce izin alıyorduk.

“Milis Kilisesi…!”

“A-Anne…”

“Sorun yok. Lütfen sakin olun, güvende.”

Biri Cliff’i rahip cübbesiyle görünce onu mızrakla tehdit etmeye kalkıştı ama bu durum izin almamıza engel olmadı.

“Yalan! Milis Kilisesi bize şöyle bir baktı ve… ah… ahhh…”

“Anne? Anne?!” Anne, sanki geçmişteki bir anıyı yeniden yaşıyormuşçasına titriyordu. Kızı ise her an ağlayacakmış gibi annesine sarılmıştı.

Superdlerle Milis Kilisesi arasındaki o kapatılamaz uçurumu iliklerime kadar hissettim. Cliff ve benim için Superdlerin uğradığı zulüm çok eski bir tarihten ibaretti. Fakat bu köydeki mağdurlar için o anılar hâlâ tazeliğini koruyordu.

“Şimdi söyler misiniz, genelde neler yersiniz? Yemekleri nasıl pişirirsiniz?”

Cliff ortamdaki havanın hiç farkında değildi. Annenin ve yanında titreyen çocuğunun ne denli korktuğunu görmüyormuşçasına sorusunu yineledi. “Cevap verin bana, çabuk. Pek vaktimiz yok.”

Onlar cevap verene kadar da sormaktan vazgeçmedi.

“Hımm.” Cliff bütün evleri tek tek aynı şekilde gezdi. Kesin bir ipucu bulabildiğini sanmıyordum. Bu inceleme, somut bir neticeden ziyade Superd kültürünü tanımamıza yaramıştı.

“Şey, Cliff?”

“Endişelenecek bir şey yok Rudeus. Benden korkmadılar, sadece üzerimdeki cüppeden korktular. Bu cüppeyi giyerken onları bu hastalıktan kurtarırsam fikirleri değişecektir. Öyle değil mi?”

İşler gerçekten bu kadar basit yürür müydü ki? İnsan düşünmeden edemiyordu. En azından az önceki küçük kızın düşünceleri değişebilirdi belki. Keşke dedikleri kadar kolay olsaydı.

“Pekâlâ, sıradaki,” dedi Cliff. Köydeki her noktayı tek tek dolaştık. Merkezdeki su kaynağı, kuyu, erzak deposu, malzeme barakası ve en nihayetinde köyün dışındaki çöplük.

Cliff her bir yeri büyük bir titizlikle inceledi. Çöplüğü karıştırıp çürümüş canavar etlerini ayıklarken yüz ifadesi son derece ciddiydi. Tanımlama Gözü’nün ona neler gösterdiğini kim bilebilirdi ki? Bana düşense yalnızca sorularına cevap vermekti. Güneş tamamen batana dek tüm köyü gözden geçirdik, ardından salona geri döndük.

“Eee, ne düşünüyorsun Cliff?”

“Aklımda bir şeyler var.”

“Dinliyorum?”

“Lise, tıbbi malzeme çantamı getir!” diye bağırdı Cliff, revir olarak kullanılan salonun öbür ucuna doğru. Hastalarla ilgilenen Elinalise anında ayağa kalkıp koşarak geldi. Revirin bir köşesinde duran büyük sırt çantasını kaptığı gibi yanımıza döndü.

“Emriniz olur!” dedi.

“Teşekkürler Lise.”

Elinalise halinden oldukça memnun görünüyordu. Belki de Cliff’i uzun zamandır görmediği içindi. Çocukları… Acaba onları bizim eve mi bırakmıştı?

“Beni dinliyor musun Rudeus?” dedi Cliff. “Hastalık belirli bir seyir izliyor.”

“Nasıl yani?”

“Gerçi doktor olmadığım için daha detaylı bir şey söyleyemem. Superdler bu hastalığa ilk defa bu topraklara geldiklerinde yakalanmış. İşte bu yüzden burada yetiştirdikleri yiyecekleri Tanımlama Gözü’yle inceledim.”

“Eee, sonuç ne peki?” diye üsteledim merakla.

“Hiçbir anormalliğe rastlamadım.”

Nasıl yani…?

“Toprakta ya da suda gizlenen hiçbir şey tespit etmedim.”

“Tanımlama Gözü sana bütün bunları gösteriyor mu?”

“Evet. En azından yiyeceklerine güvenebiliriz.”

Demek yiyeceklerde bir sorun yoktu. Kishirika’nın İblis Gözü işte, ne beklersin. Besin zehirlenmesine ya da daha kötüsüne yol açacak her şeyi anında fark ederdi zaten.

“Ancak hepsi şu şekilde görünüyor,” dedi Cliff ve ardından okudu: “Aşırı yoğunlaştırılmış mana ile dolu, leziz görünen bir domates.”

Anlaşılan Tanımlama Gözü bayağı günlük bir dil kullanıyordu.

“Sadece sebzeler de değil. Toprak da su da aynı şekilde. Hepsi aşırı derecede yoğunlaştırılmış mana ile dolu.”

“Daha önce Milis’teyken de ‘yoğunlaştırılmış mana ile dolu’ ibaresiyle karşılaştığım olmuştu. Ama bu çok nadirdir, hele ki toprak ya da su için böylesini hiç görmedim.”

Yoğunlaştırılmış mana, ha? Şöyle bir düşününce, Aisha benim hazırladığım toprakta yetiştirdiği pirinçlerin ne kadar iyi büyüdüğünü söylemişti. Belki de sebebi o topraktaki aşırı yoğun manaydı.

“Bu ne anlama geliyor?”

“Sana bir sorum var. İblis Kıtası’nda tarım pek yapılır mıydı?”

“Superdlerin İblis Kıtası’nda nasıl yaşadığını bilmiyorum ama orada neredeyse hiç sebze görmedim. Hiç yok değildi tabii ama çeşit çok azdı. Temel gıdaları etten ibaretti.”

“Tam da düşündüğüm gibi,” dedi Cliff. Parmağını kaldırıp hipotezini açıklamaya başladı. “Sebzeleri mana bakımından zengin bir toprağa ektiğinde, elde ettiğin mahsul de mana bakımından zengin olur. Fakat toprak çeşit çeşit. İblis Kıtası’ndaki toprağın da mana açısından zengin olduğunu ama besin değerinin bulunmadığını tahmin ediyorum. Orada sebze yetişmez.”

“Bu tür bir hastalığa Büyük Orman’da rastlamıyoruz, yani bu ormanda özel bir durum var. Buradaki toprak, tıpkı su gibi inanılmaz derecede yüksek besin değerine sahip ve adeta mana fışkırıyor. Sonuç ise mana yüklü bitkiler. Burada tek bir canavar türünün yaşaması da bununla bağlantılı olabilir ancak asıl neden şu an için önemli değil.”

“Mesele şu ki normal şartlar altında bunların hiçbiri sorun teşkil etmemeli. Günlük hayatımızı böyle şeyleri hiç düşünmeden sürdürürüz. Eğer doğrudan bununla alakalı olsaydı, her yerde benzer vakaların ortaya çıktığını görürdük. Normal şartlarda vücudumuza aldığımız manayı sorunsuzca dışarı atabiliriz. Superdlerin de bundan pek farklı olmaması gerekir.”

“Peki ya buna sürekli olarak maruz kalırsan ne olur? On ya da yirmi yıl değil, yüz yıl, iki yüz yıl boyunca bu yüksek yoğunluktaki manayı bünyene alırsan ne olur dersin?”

“Salgın son derece şiddetli olmasına rağmen hastalananların çoğunu yetişkinler oluşturuyor. Çocuklar gayet iyi durumda.” Cliff açıklamasının tam bu noktasında dönüp bana baktı.

Doğruydu, böylesi bir salgına rağmen etrafta bayağı bir sağlıklı çocuk vardı. Superdler söz konusu olduğunda kimin yaşlı olduğunu kestirmek zordu ama bu durum sanırım meselenin bağışıklık sistemiyle alakalı olmadığını gösteriyordu.

“Ayrıca mana bedene girdiğinde ve tamamen dışarı atılamadığında ne olacağını hepimiz gayet iyi biliyoruzdur sanırım.”

Mana tamamen dışarı atılamazsa ne mi olur… Nanahoshi’den bahsediyor!

“Yani bu bahsettiğin Sokutai Hastalığı mı?” diye sordum. Mantıklı bir noktaya parmak basmış olabilirdi. İlk belirtiler soğuk algınlığını andırıyordu ve hastalık şiddetlendikçe hastalar yatağa düşüyordu. Peki Orsted de buna yakalanmaz mıydı? Belki de yakalanmazdı. Sokutai Hastalığı kadim bir illetti; bu yüzden Orsted tedavisini bilmiyor olabilirdi—hatta adını bile duymamış olabilirdi. Tabii ya, eğer yaşadığı döngülerde önemli biri bu hastalığa yakalanmadıysa Orsted’in bundan haberdar olmasına imkân yoktu. Benim yaptığım gibi gidip Kishirika’ya da danışamazdı sonuçta.

“Ama arada pek çok fark da var,” diye belirttim. “Ruijerd bu köye geleli daha o kadar zaman bile geçmedi.”

“Haklısın…” diye kabullendi Cliff. “Ama Derinlikler Kralı Vita’nın asıl bedeni onu ele geçirmişti, değil mi? Nedeni bu olabilir. Her halükarda bunu göz önünde bulundurmaya kesinlikle değer.” Cliff sırt çantasından bir kutu çıkardı. Kutunun içi çeşitli yapraklar ve tohumlarla tıklım tıklım doluydu. Aralarından birini çıkardı. Kurumuştu ama ne olduğunu hemen tanıdım; bu Sokas Otu’ydu.

“Böyle bir şey yaşanır diye ne olur ne olmaz yanıma biraz almıştım,” dedi.

Cliff hazırlıklı gelmişti.

“Bunu da kullanacağız.” Kutunun bir köşesinden kırmızı bir meyve çekip çıkardı.

“O ne?” diye sordum.

“Vücuttaki mana akışını tıkayan bir zehrin temelini oluşturuyor.”

“Bu… bir zehir mi?”

“Yani zehir diyorum ama tek etkisi, onu içen bir büyücünün büyü yapmasını engellemek.”

Ben içecek olsam kelimenin tam anlamıyla ölümcül olurdu… Superdlere gerçekten böyle bir şey verebilir miydim?

“Tanımlama Gözü’ne göre çok eskiden Sokutai Çayı ile birlikte tüketilirmiş. Gözün söylediğine göre Sokas Otu’nun etkisini artırıyor ve çayla iyi giderek hoş bir sarhoşluk hissi veriyormuş.”

Başka bir deyişle Kishirika bunu bir zehir olarak görmüyordu.

“Sorun şu ki,” diye devam etti Cliff, “şimdi bunu Superdlere verirsem ne olacağını bilmiyorum. Hipotezim doğruysa onları iyileştirecektir. Ama tam tersi bir etki yaratma ihtimali de var.”

İçimden bir ses sorun çıkmayacağını söylüyordu… ama ya salgını daha da kötüleştirirse? İnsanlar ölebilirdi. Hiçbir garantisi yoktu.

Kısa bir sessizliğin ardından Cliff, “Aman, neyse. Karalar bağlamanın bir faydası yok. En iyisi gidip soralım,” dedi. Azimle dolup taşan bir edayla revire doğru dönüp bağırdı: “Hastalığınız için denemek istediğim bir ilaç var! Aranızda bunu almaya gönüllü olan var mı?”

“Ne—! Bir dak—! Cliff!” diye şaşkınlıkla bağırdım.

Revir bir anda mezar sessizliğine büründü. Önce Cliff’e, ardından üzerindeki kıyafetlere baktılar. Bazılarının yüzü kireç gibi oldu, bazıları ise gözlerini kaçırdı.

“İçinizden sadece bir kişi yeter!” dedi. “Sizi iyileştireceğinin kesin bir garantisi yok!”

Etkisini görmek için herkesin içmesine gerek yoktu; tek bir kişi kafiydi. Ne var ki kimseden ses çıkmadı, kimse gönüllü olmadı.

Sessizliği bozan, “Milis Kilisesi’ne güven olmaz,” diyen bir ses oldu. Reis ile yaptığımız toplantıda bulunan adamlardan biriydi bu. Bu gidişle odadakilerin güvenini asla kazanamayacaktık. Peki ama ne yapabilirdik ki? İlacı zorla boğazlarından aşağı dökecek halimiz yoktu.

Tam o sırada birisi elini kaldırdı. “Ben… içerim…” diye hırıltılı bir sesle konuştu. Delici bakışlarını üzerimize dikerek güç bela doğruldu. Yanında ise ona destek olan Norn duruyordu.

“Ruijerd! Uyandın mı?”

“Şey, evet.” Cevap veren Norn’du. “Gözlerini daha yeni açtı, Rudeus…” Fakat tam o anda etraftan yükselen diğer sesler onun sesini bastırdı.

“Ruijerd, Milis Kilisesi’nden birine gerçekten güvenecek misin?”

“Savaştan sonra bizi dünyanın dört bir yanında fellik fellik kovaladılar!” En öfkeli sesler genç Superdlerden yükselmişti. Bu tepki sağlık ekibini de alevlendirmiş olacak ki onlar da itiraz bayrağını çekti.

Biri, “Ne idüğü belirsiz bir maddeyi onlara içirmek mi istiyorsunuz? Hayatımda böyle saçmalık duymadım!” dedi.

Diğeri de, “Sen hiç adamakıllı tıp eğitimi aldın mı be adam?!” diye çıkıştı. Hekimlerin yaydığı korku dalga dalga tüm odayı sararken, o ana dek sessizliğini koruyan Superdler de homurdanmaya başladı.

Ne idüğü belirsiz bir ilaç… Üstelik bunu getiren kişi de sırtında Milis Kilisesi cübbesi taşıyan bir adamdı. Herkesin kafası allak bullak olmuştu; kimi korkuyla bocalıyor, kimi ise öfkesini gizleme gereği bile duymuyordu.

“Soyumuzun kurumasını mı istiyorsunuz?!” Ruijerd öyle bir kükredi ki revire yeniden ölüm sessizliği çöktü. Homurdananların beti benzi attı, dilleri tutuldu; tedirgin olanlar da başlarını öne eğdi.

Ruijerd bir anda şiddetli bir öksürük krizine tutuldu; Norn telaşla sırtını sıvazlamaya başladı. Nöbet nihayet geçtiğinde, Ruijerd sakin ama tavizsiz bir sesle konuştu: “O adamı buraya getiren Rudeus ve ben Rudeus’a gözüm kapalı güvenirim. Bir şikâyetiniz varsa da ben öldükten sonraya saklayın…”

Ruijerd Superdia’nın bu köy için ne denli hayati bir yere sahip olduğu, tek bir kişinin bile ona tek kelimeyle karşı çıkamamasından apaçık anlaşılıyordu.

“Pekâlâ öyleyse Ruijerd, ilacı önce sana içireceğiz. Ama seni baştan uyarayım: Durumunun daha da kötüleşme ihtimali var. Hatta ölebilirsin bile.”

“Hiç fark etmez. Ben güzel bir ömür sürdüm, geride tek bir pişmanlık bırakmadan ölebilirim.”

Peki ya benim pişmanlıklarım ne olacaktı? Bu işi sadece Superd Kabilesi için yapmıyordum ki; her şeyden önce senin için yapıyordum Ruijerd. Bak, Norn’un yüzündeki ifadeye bir baksana… O da benimle aynı fikirde.

Odadaki sessizlik, bir başka adamın elini kaldırmasıyla bozuldu. “Madem Ruijerd içecek, ben de içerim.” Belirtileri nispeten hafif görünen genç bir adamdı; gerçi Superdlerin dış görünüşüne bakıp yaşını kestirmek imkânsızdı, belki de yaşlı bir kurttu. “Ruijerd vaktiyle İblis Kıtası’nda hayatımı kurtarmıştı. O zaman ölmüşten farksızdım, o günden sonra artık hiçbir şey gözümü korkutamaz.”

Bu sözler adeta bendin kapağını açtı. Odadaki eller birbiri ardına havaya kalkarken, “Ben de içerim,” diyenlerin sesleri tüm reviri doldurdu.

En sonunda köyün muhtarı bile elini kaldırdı. “Milis Kilisesi’ne zerre güvenim yok ama Ruijerd bizim koruyucumuzdur. Koruyucumuz neye karar verirse ben de onun ardından giderim.” Ardından bize dönüp mahcup bir ses tonuyla ekledi: “Genç din adamı, az önceki kabalığım için beni bağışla. Lütfen, köyümüzü kurtar.”

Cliff kararlı bir şekilde başını salladı.

***

Kırmızı meyveleri Sokutai Çayı ile birlikte içtikten sonra Ruijerd ve diğerleri uykuya daldı. En azından ilacı içer içmez oracıkta düşüp ölmemişlerdi.

Sonuçları yarın öğrenecektik… görünüşe bakılırsa. Sokutai Çayı’nın her şeyi bir anda çözmesini elbette beklemiyordum ama durumlarında ufacık da olsa bir düzelme olmasını umuyordum. Yine de şimdilik güneş çoktan batmıştı. Bugünlük bu kadar yeter deyip paydos etmeye karar verdim. Ruijerd’in evinde kaldım. Nedense ayaklarım beni kendiliğinden oraya götürmüştü. Gerçi Ruijerd evinde kalmam için bana açıkça izin vermiş değildi ama içimden orada kalmak geliyordu.

“…”

Norn’un Ruijerd’in başucundan ayrılmak istemediğini görebiliyordum; fakat o uyurken elinden hiçbir şey gelmeyeceği için benimle birlikte geldi.

Norn’la birlikte ateşin başında oturuyorduk. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Ortamda yalnızca iki ses vardı: yanan odunların çıtırtısı ve ocağın gerisindeki tencerede kaynayan suyun fokurtusu. Sağlık ekibinin getirdiği patatesler ve etler tencerede usul usul kaynıyordu. Cliff muhtemelen bir sorun çıkmayacağını söylemişti gerçi; fakat tahmin edeceğiniz üzere, herkesi zehirliyor olabilecek yiyecekleri mideye indirmeye pek de hevesli değildim.

“Rudeus, Ruijerd iyileşecek, değil mi?” diye sordu Norn ansızın. Belli ki fena halde endişeliydi. Doğrusu ben de endişeliydim.

“Evet, iyileşecek.”

“Gerçekten mi?”

“Cliff bir şeyi kafasına koydu mu başarısız olduğunu hiç görmedim. Belki hemen yarına yetişmez ama eninde sonunda hepsini iyileştirecektir.”

“Ruijerd o zamana kadar hayatta kalabilir mi ki?”

“Endişelenme. Ruijerd’i Laplace Savaşı’ndan duymuşsundur belki. Etrafı binden fazla askerle sarılmışken bile hayatta kalmış biri o. Böyle bir yerde öylece ölecek değil.”

Daha fazlasını söylemeye dilim varmadı.

“Çok endişeleniyorum…” Norn dizlerini kendine çekip yüzünü aralarına gömdü. Ortamdaki hava fazlasıyla kasvetliydi.

Yahninin biraz daha kaynaması gerekiyordu. İllaki ortamı neşelendirmem şart değildi belki ama böyle karalar bağlamanın da bir faydası yoktu.

Günün geri kalanında yapacak tek işimiz yemeğimizi yiyip uyumaktı. En azından boğazımızdan iki lokma geçebilsin, gece de güzel bir uyku çekebilelim diye ortam biraz yumuşasın istiyordum.

“Bu arada Norn, okul işi ne oldu peki, bir sorun çıkmadı değil mi?” diye sordum.

Norn, yüzünün yalnızca yarısı görünecek kadar başını kaldırdı. “…Ben mezun oldum ki zaten,” dedi.

“O mesele için ben… Şey, yanında olamadığım için özür dilerim.”

Kaçırmıştım işte. Kimse de tek kelime etmemişti. Şimdi düşününce, Sylphie doğum yapmıştı… doğru ya, mezuniyet dönemi çoktan gelip çatmıştı bile.

En azından Roxy haber verebilirdi… Yok, gerçi hatırlatsaydı da gidemeyecektim, bu sefer de içime dert olup duracaktı.

“Gelmene gerek yoktu ki zaten. Sorun değil,” dedi Norn.

Olur muydu öyle şey, Norn’un mezuniyet töreniydi bu! Böylesine mühim bir ânı nasıl kaçırabilirdim? Cennetteki Paul’ün yüzüne nasıl bakacaktım şimdi?

“Hem dönem birincisi falan da değildim…”

“Ama öğrenci konseyi başkanıydın. En azından bir konuşma yapmışsındır mutlaka.”

“Açılış konuşmasını yaptım yapmasına da ortasında dilim dolandı. Kürsüden inerken de az kalsın kapaklanıyordum. Rezaletti tek kelimeyle.”

Gözümde canlanıvermişti hemen. Norn’un konuşurken kekelemesi, durumu toparlamaya çalışırken içten içe paniklemesi, sonra da hiç bozuntuya vermeden sıvışmaya çalışırken basamağı ıskalayıp son anda dengesini toparlaması… Ah, keşke kendi gözlerimle görebilseydim. Norn o anı hatırlayınca yüzünü ekşitmişti ama keşke bir videoya çekip Paul’ün mezarına adak diye bırakabilseydim.

“Bu arada, mezuniyetten önce bir etkinlik yapacağınızı söylemiştin, değil mi? Ne yaptınız sonunda?”

“Cliff’in mezun olduğu yıl bir sürü kişiyle düello etmiştin ya hani? Biz de senden esinlenip bir dövüş turnuvası düzenledik.”

“Dövüş turnuvası mı! Kulağa harika geliyor. Peki tehlikeli olmadı mı?”

“Riski olabildiğince azaltmaya çalıştık. Kurallara göre öldürmek kesinlikle yasaktı; ayrıca okulun Kutsal derece iyileştirme büyüsü çemberini ödünç alıp yanı başımızda bir de iyileştirme büyücüsü bulundurduk. Öğretmenler de bizim için bolca iyileştirme büyüsü parşömeni hazırladı. Üstüne tüm katılımcılara taahhütname imzalattık. Yaralananlar oldu elbet ama hiç can kaybı yaşanmadı.”

Doğrusu etkileyiciydi. Büyü Üniversitesi’nden mezun olma seviyesine gelmiş öğrencilerin her biri de ölümcül büyüler kullanabilecek güçteydi. Böyle bir ortamda kimsenin ölmemesi mi? İşin içinde biraz şans da vardı mutlaka ama tek bir can kaybının bile yaşanmaması, kurdukları sağlam sistem sayesindeydi.

“Keşke ben de orada olabilseydim.”

“Senin hünerlerinin yanında çocuk oyuncağı gibi kalırdı zaten.”

“Olsun, turnuva turnuvadır! İnsanı her zaman heyecanlandırır.”

Önceki hayatımda odasına kapanmış bir asosyalken birkaç çevrim içi oyun turnuvasına katılmıştım. Maalesef dişe dokunur bir başarı elde edememiştim gerçi ama o seviyedeki katılımcıları sadece izlemek bile insana muazzam bir heyecan veriyordu.

“Bu arada, ödül olarak kupa falan verdiniz mi bari?”

“…Verdik… sayılır,” dedi Norn, ardından dudak büktü. “Öğrenci konseyindeki herkes cebinden para koydu; bir buket çiçek, bir başarı belgesi ve bir de büyü asası aldık.”

Ödül paketinin ne kadar masraflı olduğu büyü asasının derecesine bağlıydı gerçi ama kısıtlı bütçelerine rağmen kesenin ağzını epey açmışlar gibi görünüyordu.

“Rimi katılımcıların çoğunun erkek olduğunu görünce hemen, ‘Kazanan kişi Başkan Norn’dan tutkulu bir öpücük alacak!’ diye duyuruverdi.”

“Ne?!”

“Herkes öyle bir gaza geldi ki… Vazgeçmek, geri adım atmak istedim ama nafile, yapamadım.”

Ne oluyoruz yahu? Norn’dan bir öpücük kazanmak için turnuva ha? Olacak iş mi bu? Resmen kötülük, düpedüz rezalet! Orada olsaydım yüzüme bir maske takar, o turnuvaya dalar ve o veletlerin hepsini bir güzel… Yok, iptal. Biraz fazla aşırı tepki verdim sanki.

“Eee… peki öptün mü?”

Uzun bir sessizlik oldu. “Yanaktan.”

Eh, neyse ki o kadar da tehlikeli bir durum değilmiş. Norn kıpkırmızı kesilmiş, yüzünü dizlerine gömüp utançtan inliyordu. Onun için yine de büyük bir meseleydi anlaşılan. Kısa bir süre sonra kendini boylu boyunca yere bıraktı.

“Kazanan kişiyi hayatım boyunca unutamayacağımı söylediler… Keşke şimdiden unutuversem.”

“Öyle mi? Kimmiş o velet? Ver bakayım bana adresini, telefon numarasını. Gizemli, maskeli bir büyücü çıkıp onu yeryüzünden siliverse de doğduğuna dair tek bir anı bile kalmasa fena mı olur?”

“Telefon ne demek?”

“Boş ver gitsin.”

Norn doğrulup yere oturdu; bu sefer dizlerine sarılmak yerine bacaklarını yanına doğru topladı.

“Her neyse, turnuva tam anlamıyla büyük bir başarıyla sonuçlanmış gibi görünüyor.”

“Bilemiyorum. İyi idare ettiğimizi sanıyordum ama bir sürü aksilik de çıktı… Her şeyi elime yüzüme bulaştırmışım gibi geliyor.”

“Büyük başarı dediğin tam olarak böyle bir şeydir zaten,” dedim ona. “Senin adına çok sevindim.”

Norn’un yanakları hafifçe pembeleşti ama başıyla onayladı. “Teşekkür ederim,” dedi; yüzü bir nebze de olsa aydınlanmıştı.

“Pekâlâ, patatesler de neredeyse hazır olmuştur. İster misin Norn?”

“İsterim, lütfen.” Bir kâseye et ve patates koyup ona uzattım, ardından kendi payımı aldım. Bütün gün boğazımdan tek lokma geçmemişti, açlıktan ölecek gibiydim. Norn kâsenin içindekilere öylece baktı, sonra yemeye başladı. Bir süre sonra yeniden seslendi. “Ağabey?”

“Efendim?”

“Her şey için çok teşekkür ederim.”

“Lafı bile olmaz.”

“Ama tadı berbat.”

Kusura bakma artık.

Ertesi gün, gün doğarken Norn’la birlikte salondaki revire doğru yola koyulduk.

Kafam Ruijerd’e dair endişelerle dolup taşıyordu. Neyse ki o berbat patates çorbasıyla karnımı doyurmuş, en azından deliksiz bir uyku çekebilmiştim. İşler kötüye gitse bile hastalara bakacak gücü toplamıştım. Kendimi feci bir manzaraya hazırlayarak revirin kapısını açtım ve gördüğüm şey karşısında nutkum tutuldu.

İçeri adım attığımda beni canlı bir hareketlilik karşıladı. Dün gece adeta bir cenaze evini andıran revir, şimdi enerjiyle dolup taşıyordu. Pekâlâ, biraz abarttım galiba; öyle yerinde duramayan bir canlılık yoktu tabii. Yine de herkes dünkünden katbekat daha dinç görünüyordu.

Doktorlardan biri beni fark edip koşa koşa yanıma geldi. “Efendi Rudeus!” diye seslendi. “Herkesin haline bir bakın! Ne kadar da toparlandılar!”

İşe yarıyordu. Sokutai Çayı işe yarıyordu.

“Dün gece şifalı çayı içenlerin hepsinin aniden tuvaleti geldi. Hemşireler onlara helaya kadar eşlik etti. Hepsi de açık mavi renkte ishal oldu. Bunu atlattıktan kısa bir süre sonra da hızla iyileşmeye başladılar. Durumu ağır olanlar henüz ayağa kalkamıyor ama eminim çok geçmeden onlar da ayaklanacaktır!”

Sabah sabah kaka muhabbeti dinlemek de varmış… Bir dakika, açık mavi ishal de neyin nesiydi öyle?

“Duruma göre karışımın dozunu ayarlayarak ilacı herkese vermeye devam ediyoruz. Vay canına, adamdan şüphe etmekle ne büyük ahmaklık etmişiz meğer! Gerçek bir dâhi işi bu! Lanet bozan Cliff Grimoire ha! Ah, burada öylece dikilemem, hâlâ yapacak bir sürü işim var. Hemen dönsem iyi olur!” Doktor kendi kendine konuşur gibi yaptığı bu aceleci açıklamanın ardından koşa koşa hastaların yanına döndü.

Lanet bozmaktan bahsettiğimi hiç hatırlamıyordum. Görünüşe göre Cliff kendini böyle tanıtmıştı.

Her neyse, açık mavi ishal mi? Bu bana bir şeyi hatırlatıyordu. Neydi o? Açık mavi… Açık mavi…

“Rudeus.” Önümde dikilen koca bir gölge fark ettim. Beyazlar giyinmiş, siyah miğferli bir adamdı bu.

“Ah, Efendi Orsted.”

“Dışkılarını gördün mü?”

“Şey, henüz değil.”

Orsted kulağıma fısıldamak için hafifçe eğildi. “Onlar Derinlikler Kralı Vita’nın ölü parçalarıydı.”

Derinlikler Kralı Vita. Bu isim aklıma tuhaf bir düşünce getirdi. Ya bu salgın—yani sadece bir ihtimal ama—aslında Sokutai Hastalığı değilseydi?

Derinlikler Kralı Vita parçalarını tüm köye yaymış ve bu sayede hastalığın ilerleyişini durdurmuştu. Vita’nın salgına dokunmayıp sadece semptomları uyuşturduğunu düşünmüştüm… Peki ya Vita salgını çoktan iyileştirmişseydi? Ardından da sırf köylüleri korkutmak için kendi parçalarını kullanarak onları hasta ettiyse? Öldüğünde de son gücünü toplayıp bu parçaların zehrini akıtmaya devam etmesini sağlamış olabilirdi. Kırmızı meyveler ile Sokutai Çayı, hastaların bağırsaklarında veya her nereye yerleştilerse orada onları parçalayıp dışarı atmıştı… Belki de. Yani, sonuçta hepsi yalnızca bir tahmindi.

“Pes etmemek gerekiyormuş. Tıpkı dediğin gibi.”

“Tıpkı dediğim gibi,” diye karşılık verdim.

Neyse, her neyse. Şimdilik tehlike geçmişti. Derinlikler Kralı Vita tamamen alt edilmişti. Meseleye bu gözle bakacaktım.

“Cliff ne yapıyor?”

“Bütün gece hastaları gözlemlemek için ayakta kaldı ama şafak sökerken uyuyakaldı. Hemen yakındaki boş evde, Elinalise Dragonroad ile birliktedir.”

Deme yahu? Cliff sahiden de varını yoğunu ortaya koymuştu. Bırakalım da güzelce dinlensin. Uyanır uyanmaz Elinalise ile ikinci çocuk çalışmalarına derhal başlayacak olsa bile o enerjiye ihtiyacı olacaktı ne de olsa.

“Ruijerd Superdia da az önce uyandı,” diye devam etti Orsted.

“Gerçekten mi?!”

“Evet. Gidip onu görsen iyi olur.”

“Müsaadenizle!” Başımı eğerek selam verdim ve dosdoğru revirin arka tarafına, dün Ruijerd’in yattığı yere yöneldim. İşte oradaydı. Yatağında doğrulup oturmuştu, rengi yerine gelmişti ve yemeğini yiyordu.

“Ruijerd!” Yanına vardığımız an Norn koşup beline sarıldı. “Çok şükür… Ah, o kadar rahatladım ki…” Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Norn tam bir sulugözdü. Ruijerd neye uğradığını şaşırmış gibiydi ama ağzını sildi, yemek kâsesini bir kenara bıraktı ve Norn’un başını okşadı. Bir süre tek kelime etmeden sadece onları izledim. Benim de gözlerim dolmuştu.

Bir süre sonra Ruijerd başını kaldırıp, “Rudeus,” dedi.

“Ruijerd, sen… Şimdi daha iyi misin?”

“Evet. Henüz mızrak savuracak hâlim yok ama daha iyiyim.”

Çok şükür… O kadar rahatladım ki… Norn’u taklit etmeye çalışmıyordum, aklımdan geçen tek şey gerçekten buydu.

“Sana bir kez daha borçlandım.”

“Lafı bile olmaz. Zaten tamamen iyileşip iyileşmediğini henüz bilmiyoruz. Sakın rehavete kapılma.”

“Haklısın.”

Ruijerd ile konuşmaya başladığımızda Norn burnunu çekerek onun belinden ayrıldı, ardından elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırmaya başladı. Kulaklarının ucuna kadar kıpkırmızı kesilmişti.

Ruijerd sözlerine devam etti: “Fakat her şeyden önce sana söylemem gereken bir şey var, Rudeus.”

“Ne oldu?” Yüzündeki ciddiyet içime hafif bir tedirginlik düşürdü. Başka bir mesele daha mı vardı? Yoksa sarsıcı bir gerçek tam da şu an, bu anda mı gün yüzüne çıkacaktı? Kendimi hazırladım.

“Tamamen iyileştiğimde sana yardım edeceğim.”

Nutkum tutulmuştu. Göğsümde kabaran bu his de neydi böyle? Ruijerd ile yeniden birlikte mücadele edecektik. Bu hissettiğim… sevinç miydi?

Evet. Mutluydum. Düpedüz, katıksız bir mutluluktu bu.

“Teşekkür ederim, ben… Yanımda olmana çok sevinirim.” Boğazımda düğümlenen hissi yutup gözlerime hücum eden yaşları güçlükle bastırdım ve ona elimi uzattım.

“Yanında olmaktan memnuniyet duyarım,” dedi Ruijerd elimi kavrayarak. Tutuşu hem sıcaktı hem de güçlü.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla