Mushoku Tensei Cilt 24 – Bölüm 5 / Derinlikler Kralı Vita

Derinlikler Kralı Vita

“AAAGH…!” Nefes nefese sıçrayıp etrafıma bakındım. Yanmakta olan bir kamp ateşi ve ateşin ışığıyla aydınlanan, hiç tanımadığım bir orman gördüm. Gökyüzünde ay ile yıldızlar parıldıyor, uzaktan böcek cıvıltıları geliyordu. Kalbim güm güm çarpıyordu. Sanki yumruklarımı çok sıkmışım ya da uykumda kollarıma kan gitmemiş gibi ağır bir uyuşukluk hissediyordum. Ağzım o kadar kurumuştu ki dilim damağıma yapışmıştı. İğrenç bir his.

“Ne oldu?” diye bir ses duyuldu. Boynumu çevirip baktığımda bir kadın gördüm. Yanımda tek dizinin üzerine çökmüş, endişeli bir ifadeyle bana bakıyordu. Düz, sarı saçları ve kendine güvenen gözleri vardı; hani tam bir afet sayılmazdı belki ama narin ve gayet çekiciydi.

“…Sara.”

“Bir anda yerinden fırladın. Kötü bir rüya mı gördün?”

“Kötü bir rüya mı…? Ah, evet. Sanırım.”

Gerçekten de tuhaf bir rüya görmüşüm gibi bir his vardı içimde. Fakat o kabusun ne hakkında olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Kâbus olduğundan adım gibi emindim ama… sanki zihnimden uçup gitmişti. Rüyalar zaten hep böyledir.

“Aklını başına topla, tamam mı? Yarın labirente giriyoruz. Uykusuz kaldın diye asıl işte çuvallarsan kimse bunu komik bulmaz.”

“Biliyorum.”

“Gerçi bir parti üyesinin ölümüne sebep olacak kadar büyük bir hata yapacağını hayal bile edemiyorum ya,” dedi Sara kıkırdayarak. Yanıma oturup omzunu omzuma yasladı. Kolumu beline doladım, o da başını omzuma koydu. Mis gibi kokuyordu.

“Bu iş bittiğinde biz de emekli olacağız, değil mi?”

“Evet.” Sara ile ben sadece aynı partide yer alan iki maceracı değildik. Sevgiliydik, hatta nişanlıydık.

Bu labirent keşfi son maceramız olacaktı; ardından maceracılığı bırakıp evlenmeyi planlıyorduk. Peki onunla yollarımız nasıl birleşti? Aslında öyle çok da uzun bir hikâye değil. On üç yaşlarımdayken başladı her şey… Başıma türlü şeyler gelmişti. Hayattan umudumu kesmiş, kendimi zoraki bir şekilde sürüklüyordum. Ruhum dip noktadaydı. Zenith’i ararken adeta içi boşalmış bir kabuktan farksızdım.

İşte o haldeyken Counter Arrow partisine katıldım. İlk başlarda bir partide yer alma fikrinden bıkmış gibi davranıyor, Sara ve diğerlerine karşı soğuk bir duruş sergiliyordum. Fakat hepsi bana son derece nazik yaklaştı; özellikle de liderleri Timothy ile ikinci komutanları Suzanne. Sonunda bir süre aynı kasabada birlikte çalıştık. Bana mesafeli duran tek kişi Sara’ydı, ta ki yaşanan bir olay her şeyi bir anda değiştirene kadar.

Uzun lafın kısası, hayatını kurtardım ve o da bana vuruldu. Sara kararlı bir kadındı; dışarıdan mesafeli görünse de sevgisini pek saklamazdı. Elini çabuk tuttu, bu yüzden ilişkimiz de hızlıca alevlendi. Sara ile aynı geceyi paylaştığımda bile ondan o kadar çok hoşlandığımın farkında değildim. Dikkatimi çekiyordu çekmesine ama mesafemi koruyordum. Galiba önceki hayatımda bakir kalmış olmamın da payı vardı bunda. Belki de bu yüzden birbirimize böylesine doğal bir şekilde aşık olduk. Onun üstüme gelmesiyle benim geri kaçmam arasındaki o doğal çekişme…

O ilk sınırı erkenden aşmış olsak da, sonrasında onu tanıdıkça hislerim hiç aceleye gelmeden, kendi kendine olgunlaştı.

İlişkimizin bu kadar uzun sürmesinin sebebi de buydu. İkimiz de taze bir aşkın sarhoşluğuyla maceracılığa devam ettik. Derken Elinalise her şeyi değiştiren o gelişmeyle çıkageldi. Zenith’in hayatta olduğu ve Paul, Talhand ile Geese’in onu kurtarmak için uğraştığı haberini getirdi.

Hiç vakit kaybetmeden Paul’e yardıma gitmeye karar verdim. Sara ve ben Counter Arrow’dan ayrılıp Begarit Kıtası’na doğru yola çıktık. Kurtarma görevi eksiksiz bir başarıyla sonuçlandı ve biz de evimize döndük.

Ardından Zenith bana “Artık kendin için yaşamanı istiyorum,” dedi ve böylece Sara ile maceracılığa devam ettik. Artık S-rütbeli bir maceracı partisi olarak son derece zorlu beş labirenti temizlemiştik. Bütün dünya bizi konuşuyordu.

“Hey, Rudeus?” diye seslendi Sara.

“Hm?”

Kıkırdadı. “Hiç,” dedi.

Gülüşüne bayılıyordum; dayanamayıp kalçasına doğru uzandım. Sara bu yaramazlığıma hiç direnç göstermedi. Eskiden olsa gözlerini belertip bana dik dik bakardı ama artık bu tür temaslar aramızdaki sıradan sevgi gösterilerinin bir parçası olmuştu. Ellerimiz birbirimizin bedeninde, birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Sonra aniden yüzünden bir gölge geçti. Sara huzursuz görünüyordu.

“Maceracılığı bıraktığımızda başarabilecek miyiz dersin?” diye sordu.

“Bunu şimdi mi açıyorsun? Gözün mü korktu yoksa?”

“Evlenip yuva kuracağız; bu aynı zamanda anne olmak demek, değil mi? Yemek, temizlik, çamaşır… bir de çocuk büyütmek… Bütün bunlarla başa çıkabilir miyim, bilmiyorum.”

“Sorun değil. O zaman ben üstlenirim. Sen de en iyi bildiğin işi yapmaya devam edersin.”

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”

“Eminim.”

Sara bir aile kurma fikri yüzünden hâlâ gergindi. Kendini bildi bileli maceracıydı; başka bir yaşam tarzından hiç anlamıyordu. Aniden eş ve anne konumuna geçip ev işleriyle boğuşmak zorunda kalırsa bunun altından kalkıp kalkamayacağı endişesi dönüp dolaşıp aklını kurcalıyordu. Hislerini anlamıyor değildim ama ben reenkarnasyon geçirmiştim; önceki hayatıma dair anılarım vardı. Ben öldüğüm sıralarda Japonya’daki kültürel anlayış, hem kadının hem de erkeğin çocuk bakımında aktif rol oynaması yönünde evrilmeye başlamıştı. Bütün ev işlerini Sara’nın omuzlarına yüklemek gibi bir takıntım yoktu. Hatta o çalışıp para kazanırken benim ev erkeği olduğum bir düzen bile kurabilirdik. Ancak bunu Sara’ya söylediğimde bile pek ikna olmuş gibi görünmüyordu.

“Gelecek için tasalanmanın anlamı yok. Her an elimizden gelenin en iyisini yapmaya bakmalıyız.”

“Öyle diyorsun ama senin tek düşündüğün düğünün ertesi gecesi.”

“Hadi ama, hiç de öyle değil.”

“Yalancı. Bu arada, gözlerim yukarıda,” deyip kıkırdadı Sara. Takılıyordu ama ses tonu yumuşacıktı.

Tamam, dürüst olmak gerekirse evlilik hayatına dair birtakım beklentilerim yok değildi; kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği bir evde, aşık iki insan olarak baş başa kalacaktık… Karı koca olduğumuzda hamile kalsa da sorun olmazdı. Bütün engeller kalkmış olacaktı. Bana bir evlat, Paul’a da bir torun kazandırmak için canla başla çalışacaktık.

Nasıl cevap vereceğimi bilemeyip bocalarken Sara kulağıma fısıldamak için yaklaştı. “Ama ben üç çocuk istiyorum.” Ardından yüzü kıpkırmızı kesildi ve kafasını öte tarafa çevirdi. Galiba söylediği şeyden kendi de utanmıştı. Onun gibi biri için son derece cesur bir davetti bu. “Şey, her neyse! Ben yatmaya gidiyorum. Nöbet sende!”

“Anlaşıldı. İyi geceler.”

“İyi geceler!” Omuzuma hafifçe vurdu, sonra kendi uyku tulumuna çekildi. Yüzümdeki gülümsemenin farkında olarak sönmeye yüz tutan kamp ateşine bir odun daha attım… derken yattığı yerden beni izleyen ve aslında çoktan uyumuş olması gereken diğer parti üyesini fark edip irkildim.

“Selam,” dedi yavaşça doğrulurken. Açık renkli uzun saçları ensesinde toplanmıştı. Bana tembelce el salladı. Paul’du bu.

Ne yani? Paul’un ne işi vardı burada? Onun ölmüş olması gerekiyordu…

Hayır, ölmemişti. Onu öyle kolayca harcayamazdım. Zenith’i ışınlanma labirentinden kurtardıktan sonra onunla birlikte Asura Krallığı’na taşınmıştı; Fittoa’yı yeniden inşa etmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Maceracı olmaya karar verdiğimde beni neşeyle uğurlamışlardı. Gelgelelim bu labirent keşif görevi ortaya çıkınca Paul, “Tek başınıza siz çocuklar mı? Meraktan ölüp biterim ben,” diyerek olaya burnunu sokmuştu.

Evet, olay tam olarak böyle gerçekleşmişti. Kesinlikle.

“Baba, insanları gözetlemek çok iğrenç.”

“Gözetlemek mi? Mahmur kafan ne saçmalıyor senin?”

“Hadi ama…”

“Her neyse, aranız bayağı iyi gidiyor. Onunla evlenecek misin?”

“Planım o. Baba, onu seninle tanıştırdığımda sen de oradaydın, değil mi?”

“Yok, değildim.” Kesinlikle oradaydı. Bu tuhaftı. Belki de hâlâ uykumu alamamıştım.

“Daha da önemlisi,” diye devam etti, “bir şeyi unutmuyor musun?”

“Neyi?”

“Sara’yla tanışmadan önce neden kendinden vazgeçmiştin?”

“Neden mi? Şey, o…” Dur bir dakika, neydi ki sebebi?

Doğru ya, Ruijerd beni Fittoa’ya kadar getirmişti, sonra bir uyandım ki etrafta kimse yoktu… Ha? Ama Ruijerd—

Paul alayla kıkırdadı. “Bunun gibi basit bir şeyi bile hatırlamıyorsun, bir de kalkmış evleneceğim diyorsun.”

Paul’un bu takılmaları artık canımı sıkmaya başlamıştı, bu yüzden ayağa kalkıp yanına yürüdüm. “Derdin ne senin? Sırf bunu söylemek için mi peşime takıldın?”

“Hey, zevk aldığımdan söylemiyorum herhalde.”

“Ne diye o zaman—?” diyerek Paul’u yakasından kavradım. Ama tam o anda onu gördüm.

 

“Çok açık değil mi?” diye sordu.

Paul’un belden aşağısı yoktu.

***

“Ahhh…!” Yataktan fırlayarak uyandım. Gözlerimi açar açmaz karşılaştığım şey hiç tanıdık gelmeyen bir odaydı. Bacaklarımın üzerine örtülmüş yumuşak yorganı, yatak odasının kapısını ve içeri tatlı bir esinti bırakan yarı açık pencereyi gördüm. Arkamdaki komodinin üzerinde bir Treant tohumu yastığı ve el emeği bir figür duruyordu.

Burası tanıdık bir yataktı. Sharia Büyü Şehri’ndeki evimdeydim. Soluk soluğaydım. İçimde garip bir rüya görmüş olmanın o huzursuz hissi vardı.

Neydi ki o…? Rüyamın ne hakkında olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Ama kabus olduğu kesindi, yoksa böyle yataktan fırlamazdım. Rüyalar böyledir işte.

“Mmm… mm!” Yataktan kalkıp iyice gerindim. Bugün de hava pırıl pırıldı. Yakında yaz sona erecek, yerini sonbahara bırakacaktı. Dört gözle bekliyordum.

Merdivenlerden aşağı inerken iki çocuk yanımdan yukarı doğru koşturdu. Koyu kahverengi saçları ve canavar kulakları vardı.

“Yavaş olun, düşeceksiniz!” diye arkalarından seslendim.

“Tamamm.” Odalarına daldılar, ben de zemin kata inmeye devam ettim. Koridordan geçip yemek odasına girdim. İçeride kahvaltıyı hazırlayan bir kadın vardı. Dolgun kıvrımları sade kıyafetlerinin içine sıkışmıştı ama kumaşlar bu hatları gizlemeye yetmiyordu. Eteğinin altından kuyruğuyla birlikte kalçası seçiliyordu. Ben içeri girdiğimde sivri kulakları seğirdi ve bana doğru döndü.

“Günaydın, Linia,” dedim.

“Günaydın nya,” dedi Linia. Sesi biraz kestirip atar gibi çıkmıştı. Kötü bir rüyanın ardından insanın içine çöken o belirsiz huzursuzluk hissi hafifçe içimi cız ettirdi. Yanına gidip kollarımı beline doladım.

“Ah, Linia,” dedim.

“Miyav?!”

Linia benim karımdı. Biz nasıl evlenmiştik yine? Doğru ya, şöyle bir geriye dönüp bakınca her şey öğrencilik yıllarımızda olmuştu. Sertleşme sorunum yüzünden endişeleniyor, küçük dostumu iyileştirmek için her yolu deniyordum. Linia ve Pursena ile işte o zaman tanışmıştım. Taze, genç ve yabanıl bir enerjiyle doluydular. Boğuşup onları bağlamış, kıyafetlerini soymuştum ama o zaman bile sertleşme sorunum geçmemişti.

Bir yıl geçti, sonra bir yıl daha… Derste ve yemekhanede her karşılaşmamızda birbirimizin daha çok farkına vardık. Zamanla ikisi de alenen çekici birer kadına dönüştü. Küçük dostum da yavaş ama emin adımlarla tepki vermeye başladı.

Tamamen iyileştiğimde akademideki yedinci yıllarının sonbaharıydı. İkisi de kızışma dönemindeydi ve kendilerini tutamayıp odama dalarak üzerime atlamışlardı. Hey gidi günler. Ne geceydi ama!

Mezuniyet günü Linia ve Pursena kapıştı; düelloyu Pursena kazandı. Pursena Büyük Orman’a geri döndü, Linia ise gelip benimle yaşamaya başladı. O gün bugündür her sonbaharda yeni bir bebek yapıyorduk.

“Tıssss!”

“Ah!” Kollarımı Linia’ya doladıktan sonra göğüslerini mıncıklamaya başlamıştım ama elimi sertçe yakaladı.

“Sadece kızgınlık dönemimde! Kural bu, sakın unutayım deme miyav!”

“Hadi ama, altı üstü sarılıyordum…”

“Sen sadece sarılmakla kalmazsın ki! Bir eş, kocasının seks kölesi değildir miyav!”

“Seni öyle görmeye çalışan kim…” İç çekip masaya oturdum. Linia her zaman böyleydi. Hayvan ırkının bir kuralına göre onunla yalnızca kızgınlık dönemindeyken birlikte olmama izin vardı. O zaman geldiğinde de zaten koşa koşa bana geliyordu. Linia kızgınlıktayken çocuk yapma arzusu benim cinsel dürtülerimi tatmin etmeye yetip de artıyordu bile. Ve o bebekler var ya? İnanılmaz tatlılardı.

Asıl mesele bu değildi ki. Yalnızca birbirimizi… sevdiğimizi göstermek için birazcık daha dokunmanın ne zararı olabilirdi ki?

Boş bir tencereye vurarak, “Kahvaltı hazır miyav!” diye seslendi Linia.

“Tamamm!” Çocuklar üst kattan koşarak aşağı indi. Sadece az önceki ikisi değil—tam on iki taneydiler. Hayvan ırkı her hamilelikte ikişer üçer doğurduğu için ev tıklım tıklım dolmuştu. Neredeyse evdeki her odada bir çocuk kalıyordu artık.

“Yemeğini ye de işe git miyav! Öğrencilerin seni bekliyor miyav!” diye söylenip durdu Linia.

“Tamam, tamam.” Kahvaltımı yemeye başladım. Harika bir aşçı olup çıkmıştı. İlk evlendiğimizde yaptığı tek şey et ızgara yapmak, balık buğulamak ve sebze haşlamaktan ibaretti; ama son birkaç yılda Sharia’ya özgü her türlü yemeği yapmayı öğrenmişti. Tatları biraz yavan geliyordu belki ama ne de olsa farklı bir ırktandı ve tat alma duyusu farklıydı. Elden bir şey gelmezdi.

Yemeğimi bitirince, “Eline sağlık,” dedim.

“Afiyet olsun.”

Cübbemi üzerime geçirip işin yolunu tuttum. Mezuniyetten hemen sonra Büyücüler Loncası’na katılmıştım ve şu an Ranoa Büyü Üniversitesi’nde öğretmendim. Sözsüz Büyü üzerine dersler veriyordum. Son derece pratik bir yöntem olduğu için dersim epey rağbet görüyordu. Eğer Sözsüz Büyü öğretme metodumu iyice oturtur ve öğrencilerimin başarılı olmasını sağlarsam, ileride müdür yardımcılığına, hatta okul müdürlüğüne bile göz dikebilirdim.

“Ben çıkıyorum,” dedim.

“Kolay gelsin miyav.” Bunun üzerine dış kapıya yöneldim. Karım ve çocuklarım için ter dökeceğim yeni bir gün daha!

“Hı?” Oturma odasının kapısı aralıktı. İçeride birinin varlığını hissettim. İçimi sızlatacak kadar yakından tanıdığım biri. Sanki adımla seslenilmiş gibi kapıyı açtım ve içeride bir adam gördüm. Arkası bana dönük bir şekilde kanepeye oturmuş, bir kolunu arkalığa uzatmıştı. Açık kahverengi saçları ensesinde bağlıydı.

“Ha?”

Arkasına döndü. “Hey.” Bu Paul’dü. Burada ne işi vardı? O ölmemiş miydi? Sonra hatırladım: Hayır, ölmemişti. Işınlanma labirentinden pes edip eve dönmüştü. Ardından hep birlikte Büyü Şehri Sharia’ya gelmiştik ve şimdi hemen yakınımızda yaşıyordu.

Evet, aynen böyle olmuştu. Lilia ve Norn da artık Paul’ün evinde yaşıyordu. Paul, onu kurtarmaya gitmediğim için beni suçlamıştı ama şimdi aramız gayet iyiydi.

Olaylar aynen böyle gelişmişti. Kesinlikle.

“Çok hoş bir eşin var.”

“Hoş bir eş mi?” diye tekrarladım sözlerini. “Sanki onu ilk defa görüyormuşsun gibi konuşuyorsun.”

“Yok, ilk defa,” dedi Paul, genişçe gülümseyip başını iki yana sallayarak. “Bu halinden memnun musun peki?”

“Ne? Ne demek istiyorsun sen?”

“Özel bir şey değil. Sadece bir şeylerin eksikliğini hissedip hissetmediğini soruyorum.”

“Hiçbir şey eksik değil.” Linia iyi bir eşti. Tabii her yıl yalnızca belirli bir dönemde ona dokunmama izin vermesi pek ideal değildi… ama şikâyet edecek kadar kötü bir durum da sayılmazdı. Eli kulağında, bugün yarın kızgınlığa girerdi ve o zaman birbirimize doymazdık. Vücudumun yetişemeyeceği kadar çok sevgiye boğardı beni. Sonra yine iki ya da üç çocuğa hamile kalırdı. Erkeklik içgüdülerim fazlasıyla tatmin oluyordu. Daha fazlasını istediğim anlar oluyordu elbet ama hepsini tek bir döneme sığdırdığımız düşünülürse bu da dert edilecek bir şey değildi. İşim de tıkırında gidiyordu. Üniversitede popüler bir öğretmendim. Derslerim okulun en iyileri arasında gösterilip övgülere boğuluyordu. Öğrencilerim beni seviyor, meslektaşlarım bana saygı duyuyordu. Son derece başarılıydım ve geleceğim parlaktı.

“Öyle mi? Hiçbir şey eksik değil, ha? Eh, içim rahatladı o zaman.”

“Rahatlasın tabii.”

“Ama bir şeyleri unutmuyor musun?” diye sordu Paul. Sesi aptal bir çocuğu azarlıyormuşçasına yumuşaktı ama sanki altında örtülü bir suçlama yatıyordu. “Mesela şu işin ne olacak? Tüm o öğrencilerin ve öğretmenlerin seni sevmesini sağlamak için kimi taklit ettin sen?”

“Şey, o…” Kimdi ki o?

Gözümün önünden mavi bir şeyin hızla geçtiğini sanıp zihnimi berraklaştırmak için başımı salladım. Ancak zihnimdeki o huzursuzluk ve uyuşmazlık sadece daha da şiddetlendi.

“Sana birisi öğretti, değil mi?” diye üsteledi. “Bu dünyada nasıl başarılı olacağını.”

“Derdin ne senin?! Ne diyeceksen açıkça söyle!” Kendimi öfkeme kaptırarak koltuğa doğru yürüdüm. Paul’ün tam karşısına geçmek için etrafından dolandım ve gömleğinin yakasına yapıştım. Sonra… donakaldım.

“Pekâlâ, söyleyeyim,” dedi Paul.

“Ben çoktan öldüm.”

Paul’ün belden aşağısı yoktu.

***

“Aaarrgh…!” Soluk soluğa yataktan fırladım. Boğazım kurumuştu, sırtım terden sırılsıklam olmuştu. Nasıl da korkunç bir rüyaydı öyle. Akıl almaz bir kabus görmüştüm. Neydi o öyle… Neydi o…?

“Berbat bir kabustu…” diye mırıldandım.

“Bir sorun mu var?”

“Sadece tuhaf bir rüya gördüm. Hani Büyü Üniversitesi’ndeyken… canavar ırkından Linia vardı ya? Rüyamda onunla evliydik, hatta çocuklarımız bile vardı. Ben de çocuklara sözsüz büyü öğreten bir akademisyendim.”

“Bu bir kabus mu yani?”

Gerçekten kabus muydu? O söyleyince fark ettim de belki de kabus falan değildi. Linia ile her yıl kısa bir dönemi tutkuyla çocuk yapmaya ayırıyor, yılın geri kalanında ise öğrencilerime büyü öğretirken bir yandan da çocuklara göz kulak oluyordum. Mütevazı ama güzel bir hayattı.

Yine de—

“Evet, öyle,” dedim, uykulu gözlerle cibinlikli yatağımızdan inen karımı izlerken.

O adeta bir güzellik tanrıçasıydı. Boyu ne çok uzun ne de çok kısaydı, tam kararındaydı. Göğüslerinin boyutu kusursuzdu, ne çok büyük ne çok küçük. Kalçası ufak tefek sayılırdı ama boyuyla ve göğüsleriyle mükemmel bir uyum içindeydi. Genel olarak zayıftı; ne bir deri bir kemikti ne de sarkıktı. Bu tablo sıradan değil, olağanüstüydü. Vücudu “orantılı” kelimesinin tam karşılığıydı. Şu anda uyumsuz duran tek şey, yataktan yeni kalkmış olmasından kaynaklanan dağınık saçlarıydı. Normalde su gibi akan o güzelim sarı saçları biraz darmadağındı. Fakat bu durum cazibesinden hiçbir şey eksiltmiyordu. Hatta o asi saçlar ona olgun bir kadın çekiciliği katıyordu. Tek kelimeyle seksiydi. Saçlarının bu halde olmasının dün gece yaşadıklarımızdan kaynaklandığını bilmek ise onu yüzde otuz daha seksi kılıyordu.

“Harika bir kadınla evlendim ve isteyebileceğim her şeye sahip olabileceğim bir konumdayım. Kuş uçmaz kervan geçmez bir kasabada öğretmenlik yapmaya katlanamazdım.”

“Hehe. Beni övmeye mi çalışıyorsun bakayım? Aferin,” dedi karım Ariel Anemoi Asura.

“Belki de için için öyle bir hayatın özlemini çekiyorsundur,” diye devam etti. “Son zamanlarda acil devlet işleri iyice birikti, değil mi? Kraliyet ailesinin yaşamı kesinlikle kolay değil. Bizim işimizde en ufak şeyler bile yanında devasa sorumluluklar getiriyor—ancak mutluluğumuzun bu sorumluluğa değecek kadar çok olacağının hiçbir garantisi yok. Bir insan neticede ancak belirli bir miktarda mutluluk yaşayabilir.”

“Öyle mi dersin?”

“O ücra kasabada bir öğretmen olarak çalışırken, etrafın çocuklarla çevriliyken hissedeceğin mutluluk ve sorumluluk dengesinin, soylu hayatından çok daha farklı olacağını tahmin ediyorum… Belki de benim gibi bir kadın yerine, Linia gibi bir kız zevkine daha uygundur.”

Saçmalıktı bu. Ariel mükemmel kadındı. Kusursuzdu. Hatalarımı incelikle düzeltir, toplum içindeyse bana saygı gösterip hürmet ederdi. Başka kadınlarla ne yaptığıma karışmaz, yanımda cariyeler tutmama izin verirdi. Üstelik işinde de çok iyiydi. Herkes ona güvenir, bel bağlardı. O, ideal bir lider, halkın sevgilisiydi.

Belki bazı kusurları da yok değildi hani. Biraz tartışmacıydı ve mantığa duygulardan çok daha fazla değer verirdi. Fantezileri de biraz kendine hastı. Dün gece… Yok, o konuya hiç girmeyelim. Buna bir kusur denemezdi—en azından benim tarafımdan.

“Özür dilerim. Sözlerimde biraz ileri mi gittim?” diye sordu.

“Hayır, sadece senin aslında haklı olabileceğini düşünüyordum.”

“Lütfen, tatile ihtiyacın olursa bana söyle. Krallık bugünlerde daha istikrarlı, bu yüzden sana kısa bir ara için izin verebilirim. Bir seyahate çıkabilirsin… Yanına cariyelerinden birini almak güzel olabilir.”

“İzin alacak olsaydım, bütün günü seni kollarımın arasında tutarak geçirmek isterdim.”

“İlahi sen…” dedi. “Her zaman şaka yapıyorsun.”

“Ciddiyim.”

Ariel ile ilk kez yatmamızın üzerinden ne kadar zaman geçmişti acaba? İlk başlarda bir sürü cariye alıp kendimi sefahate vermiştim ama bugünlerde bu durum tat vermez olmuştu. İhtiyacım olan tek kişi oydu. Hayatımda beni en çok neyin mutlu ettiğini soracak olursanız, yatakta Ariel Anemoi Asura ile canımın istediği her şeyi yapabilmek derdim.

“Pekâlâ, yakın zamanda bunun için bir gün ayıralım,” dedi Ariel, nedimesi kendisini giydirirken hafifçe kıkırdayarak. Ben de ayağa kalkıp kollarımı iki yana açtım. İkinci bir nedime hemen yanıma koştu. İkisinin bizi giydirme işini pratik bir şekilde bölüşmesini izlerken kendimi gerçekten de önemli biri gibi hissettim.

Ranoa Büyü Üniversitesi’ndeki günlerime dair içimde burnumu sızlatan bir özlem hissettim. Üniversiteye kapağı atmış, ardından da Ariel’le tanışmıştım. Siyasi mücadelede hezimete uğrayıp krallığından sürülmesine rağmen hiç yılmamış, etrafına müttefik toplamaya girişmişti. Büyü Üniversitesi’nde Sözsüz Büyü yapabilen tek kişi olduğum için beni doğrudan gözüne kestirmişti. Daha o vakitler bile göz kamaştırıcı ve karizmatik bir kadındı. Bense tam da o dönemde iktidarsızlık belasıyla boğuştuğum için ona mesafeli davranıyordum. Her şeyi değiştiren şey, beni bu dertten kurtarması oldu. Yöntemi biraz sertti tabii. Bir afrodizyak kullanarak beni zorla tahrik etmiş ve üstüne atlamamı sağlamıştı. O zamanlar bunun baştan sona onun tezgahı olduğunu idrak edememiştim. Korkunç bir halt yediğimi sanarak vicdan azabı ve kefaret ödeme arzusuyla onun safına geçmiştim.

Sadece ekstra güçlü bir korumadan ibarettim. Bana özel bir ayrıcalık tanınmıyordu; tek görevim Ariel’i korumaktı. Ancak zamanla bu durumu değiştiren şey, elbette onun yanı başında geçirdiğim vakit oldu. Ariel her daim soylu duruşunu korumak için elinden geleni yapardı. Yine de bazen savunmasız, kırılgan genç bir kadın olduğunu görmeme izin verirdi. Azar azar ona vurulmaya başladım. En başından beri aklımdan kirli düşünceler geçtiğini inkar edecek değilim; ama ona sadece bedeni için tutulmamıştım—ruhuna da aşık olmuştum.

Diğer koruması olan Luke’la ikide bir karşı karşıya gelip sürtüşürdük. Sanırım onun da Ariel’e karşı kendine göre hisleri vardı.

Luke, Asura Krallığı’ndaki savaşta can verdi; Ariel ile ben ise sağ kurtulduk. En sonunda duygularımı Ariel’e açtım… ve arzuladığım her şeye kavuştum. Dünyanın en harika kadınına ve en yüce krallığına sahip olmuştum. Asura Krallığı’nın kralı haline gelmiştim. Asura Kralı, Rudeus Anemoi Asura. Artık ben buydum.

Aslına bakarsanız Ariel’in bir uzantısından, onun kuklasından başka bir şey değildim. Kendisinin kraliçe olmasından ziyade işlerin bu şekilde daha tıkırında yürüyeceğini söylemişti. Zaten ben de aslen Asura Krallığı’nın en üst düzey soylu ailelerinden birine mensup olduğum için kimse itiraz etmemişti. Dışarıdaki dünya bana Büyücü Kral Rudeus deyip duruyordu. Belki bir yerlerden ekstra güç toplayıp unvanımın önüne birkaç havalı sıfat daha ekleyebilirdim? Süper Mega Büyücü Kral Rudeus falan olurdum belki?

Kabul etmeliyim ki Ariel’in beni gerçekten sevip sevmediğinden tam emin değildim. Beni sırf gücüm ve konumum için kullandığı hissinden bir türlü sıyrılamıyordum. Sonuçta benimle sadece ülkeyi daha rahat yönetebilmek adına evlenmişti. İçimdeki bu huzursuzluk, kendime o kadar çok cariye almamın sebeplerinden biriydi işte.

Son zamanlarda Ariel’in gerçek hislerinin ne olduğunun pek de bir önem taşımadığına kanaat getirmeye başlamıştım. Evlendiğimiz günden beri Ariel beni sevdiğini kararlı bir şekilde dile getirip duruyordu. Çalışkandı, çabalıyordu. Belki sahte bir sevgiydi bu ama beni tatmin etmeye yetiyordu da artıyordu bile. Belki kandırılıyordum ama içine düşürüldüğüm konum ne kadar da keyifliydi böyle!

Öte yandan, fayda sağlamaktan çok ayak bağı olmaya başlarsam Ariel’in bana sırt çevirmesi işten bile değildi. Bunun yaşanıp yaşanmayacağı, benim ne kadar çabalayacağıma bağlıydı. Elimden gelenin en iyisini yapsam iyi olacaktı.

“Pekâlâ, çıkalım mı?” dedi Ariel. “Bugün de eritmemiz gereken dağ gibi devlet işi var.”

“Olur.” Ariel ile birlikte yatak odasından çıktık. Kapıda nöbet tutan iki şövalye önümüzde saygıyla eğildi. Aslına bakarsanız sadece nöbetçiler de değil; koridorda yürürken yanından geçtiğimiz herkes durup önümüzde saygıyla eğiliyordu.

İşte güç böyle bir şeydi. İçlerinden birine eğiliş tarzını beğenmediğimi söylesem, kireç gibi bembeyaz kesilip dizlerinin üstüne çökerlerdi. Çizmelerimi yalamalarını istesem, onu bile yapabilirlerdi. Tabii ki böyle bir şey yapacak değildim ama bunu yapabilecek bir konumda bulunmak bile harika bir duyguydu.

Günün ilk işi, gece vakti ortaya çıkan bir meseleydi. Kimse bizi uyandırmak için koşup gelmediğine göre muhtemelen acil bir şey değildi. Şöyle aheste aheste iki saatimizi ayırıp işi halleder, öğle yemeğinden önce de Şövalye Birliği Komutanı ile görüşürdük. Yemeğin ardından randevusu olan soyluları kabul edecektik. Öğleden sonra da belki birkaç dilekçeyi incelerdim. Araya tatil planları da sıkıştırabilirsem ne ala. Yakında Ariel’den bir bebeğim olsun istiyordum; damızlık aygır rolümden gayet memnundum açıkçası.

“Majesteleri!” Tam o sırada, Şövalye Komutanı koşarak yanımıza geldi. Önümde diz çöküp söze girdi: “Doğu Ormanı’ndaki canavarları katletmeye giden şövalye, ölümün kıyısında geri döndü! Son nefesini vermeden önce sizinle bizzat konuşmak istiyor, Majesteleri!”

“Ne?!” Doğu Ormanı’ndaki canavarlar mı… Böyle bir şey yaşanmış mıydı ki?

“Bize böyle bir rapor gelmedi,” diye belirtti Ariel.

Doğru ya, gelmemişti.

“Bu şövalye Majestelerinin uğruna can veriyor! Yalvarırım size, son anlarında yanında olun!”

“Gitmen gerekmiyor, hayatım,” dedi Ariel mesafeli bir edayla. Yine de sanki yapacak daha önemli işlerim varmış gibi konuşuyordu.

“Hayır, gidip bakacağım.” Ülkesi uğruna savaşmış bir şövalyenin son arzusu sonuçta. En azından onu dinleyebilir, adını hafızama kazıyabilirdim.

Bu düşünceyle hemen kabul salonuna doğru seğirttim. Ariel’in yüzü biraz asılmıştı ama ifadesini çabucak toparlayıp peşimden geldi.

Tebaamız kabul salonunda toplanmıştı. Dük Notos, Dük Boreas, Dük Euros, Dük Zepeuro ve diğerleri… Asura soylularının önde gelenleri, en nüfuzlu simaları, adeta bir yıldızlar geçidi.

Kırmızı kadife halının üzerinde bekleyen bir adamın etrafını sarmışlardı. Adam, üzeri bir battaniyeyle örtülü halde bir sedyede yatıyordu. Bu yüzü çok iyi tanıyordum.

“Ha…?” Paul’dü bu. Paul’ün burada ne işi vardı?

Ah, doğru ya. Paul kral olduğumu duyar duymaz bana bağlılığını sunmak için koşa koşa buraya gelmişti. Notos hanesiyle yıldızı hiç barışmamasına rağmen onların önünde bile diz çökmüştü. Bir şövalye olarak beni korumak için çırpınıp durmuştu.

“Selam, Rudy,” dedi. Sanki hiç yaralanmamışçasına rahat bir edayla elini kaldırdı.

“Baba…” dedim. “Komutandan canavarları defettiğini duydum…”

“Canavarlar mı? Neden bahsediyorsun sen?”

“Ha?”

Şaşkınlığımı gören Paul sabırla iç çekti. “Ben buraya onun için gelmedim,” dedi.

“Bana anlatmanı istiyorum—!” Paul üzerindeki battaniyeyi bir kenara ittiği anda nefesim kesildi, sözlerim boğazıma tıkandı. Bacakları yoktu.

Kan revan içindeki o ölümcül yarasına rağmen son derece sakindi. “Nerede kalmıştık, devam edelim,” dedi.

***

“Ahhh!” Gözlerimi açtım. Kötü bir rüya görmüştüm. Tam bir kabustu. Zaten son birkaç gündür kabustan başka bir şey gördüğüm yoktu sanki.

“Hayatım? Ne oldu?” Yanımdaki kadın elini uzatıp alnımdaki teri silerken sordu. Kıvrımlı vücudu ve yaşına göre fazla olgun, hınzır bir tebessümü vardı. Karım Aisha.

Onunla biz… şey, sahi nasıl evlenmiştik biz ya?

Ha, doğru ya! Hani banyodaydık da ben kendimi tutamamıştım. Zaten bana sürekli işve yapıp duruyordu, vücudu da her geçen yıl daha da… Ama bir dakika, ne?

“Hey, neyin var?” diye sordu. “Ah, artık evlendiğimize göre sana hâlâ ‘ağabey’ demeye devam etmeli miyim? Sanırım artık bırakmak için çok geç. Gerçekten tam bir sapıksın, Ağabey.”

Cevap vermedim. Paul, Aisha’nın hemen arkasındaydı. Bir sandalyede oturuyordu ve bacakları yoktu. Bizi izleyerek yüzüme pişkin pişkin sırıttı.

“Faydası yok. Seni çoktan avucuma aldım,” diye fısıldadı. “İşin aslını kavradın, değil mi?”

Kavramış mıydım? Ah. Şey, evet. Yavaş yavaş kavramaya başlıyordum. Birbiri ardına gelen bu kabusların arkasındaki nedeni. Bir şeylerin ters gittiğine dair o hissi. Defalarca uyanmış olmama rağmen her defasında sadece başka bir rüyaya uyanmış olduğumu.

Bu da bir rüyaydı.

“Nihayet fark edebildin mi? Bütün bunların sorumlusu Derinlikler Kralı Vita. Bu müsamere artık bitti.”

Derinlikler Kralı mı? Doğru ya. Derinlikler Kralı Vita. Şimdi hatırlamıştım.

***

Bir anda kendimi yine kendi odamda buldum; Büyü Şehri Sharia’daki o kocaman evimin çalışma odasındaydım. Masamın üzeri günlükler ve büyü incelemeleriyle dolup taşmıştı, rafta ise üzerine büyü çemberi kazınmış bir taş tablet ile yarım kalmış bir figür duruyordu.

Ben odanın ortasında dikilirken Paul çalışma koltuğunda oturuyordu. Oturduğu için tam seçemiyordum ama muhtemelen bacakları yoktu.

Sonuçta Paul ölmüştü. Begarit Kıtası’ndaki ışınlanma labirentinin derinliklerinde Manatit Hidrası bacaklarını koparıp almış, Paul de hayatını kaybetmişti. Benim hatam yüzünden.

“…Derinlikler Kralı Vita sen misin?” diye sordum.

Paul gözlerini devirdi. “Tabii ki hayır,” dedi. “Derinlikler Kralı Vita olsaydım seni o rüyadan uyandırır mıydım sanıyorsun?”

“Ah, doğru ya…” Haklıydı.

“Derinlikler Kralı Vita köşeye sıkıştı,” dedi bana.

“Pekâlâ, güzel de sen neyin nesisin?”

“Yapma ama. İhtiyarın yüzünü de mi unuttun?”

“Yani, öleli epey zaman oldu sonuçta.”

“Aşk olsun, ne kadar da soğuksun. Unutmamış olsan iyi edersin,” dedi Paul ve sırıttı. O tebessüm tam da hatırladığım Paul’ün sırıtışıydı. Sadece ona bakmak bile boğazımı düğümlemeye yetti. Kahretsin, az kalsın ağlayacaktım.

Paul’ün ifadesi bir anda ciddileşti ve arkamdaki kapıya dikti gözlerini. “Derinlikler Kralı Vita’yı buraya kadar kovaladım. Bu evde insana tuhaf gelen bir şey var. Onu bul ve yok et. Vita’nın çekirdeği o.”

“Anlaşıldı!”

Karşımdaki bu Paul’ün kim olduğunu bilmiyordum ama düşmanım değildi. Elimde hiçbir dayanak veya kanıt olmamasına rağmen en azından böyle hissediyordum. Bütün bunlar Derinlikler Kralı Vita’nın bir tuzağı bile olabilirdi ama Paul olmasaydı sonsuza dek o mutlu rüyalara hapsolup kalacaktım. Kararlı adımlarla çalışma odasından çıkıp tanıdık bir koridora geçtim. Burası Büyü Şehri Sharia’daki evimdi. Sylphie ile evlendiğimde satın aldığım evdi. Zanoba ve Cliff ile keşfe çıktığımızda içinde garip bir oyuncak bebek bulduğumuz o malikane.

Sonra küçük kız kardeşlerimi yanıma alıp birlikte yaşamıştım; ardından Roxy’yle evlenmiştim, sonra da Eris’le. Üç karımla mesut bir hayat sürdüğüm hayallerimin eviydi burası. Bunun gerçek olduğunu biliyordum. Zihnim hâlâ bulanıktı ama en azından bu gerçeklere tutunabiliyordum.

Koridorda yürüyüp Lilia’nın temizlik yapmakta olduğu oturma odasına girdim.

Şöminenin yanındaki masayı bir bezle silen Lilia, “Rudeus Bey,” dedi. “Bir terslik mi var?

…Yok. Kusura bakma ya, temizlik işlerini falan hep sana bırakıyorum.

Lilia bir an şaşkınlıkla yüzüme baktı, ardından muzipçe gülümsedi. “Lafı açılmışken Rudeus Bey, en azından çalışma odanızı kendiniz toplayabilirsiniz. Odanızdaki o kadar eşyaya dokunmam ne kadar doğru, açıkçası emin olamıyorum.

Haha, dikkat ederim.” Burada göze batan bir şey yoktu. Lilia tam da kendisi gibi konuşuyordu. Temizlik yapmakta zorlandığı ya da toparlamamı gerçekten istediği falan yoktu; takılmak, sevgisini gösterme şekliydi. Lilia neye dokunacağını bilmese bile Aisha bilirdi.

Bu arada, herkes nerede?

Norn Hanım okulda, Aisha ise Paralı Asker Grubu’na danışmanlık yapıyor.

Burada da tuhaf bir durum yoktu. Üç karımdan bahsetmemişti çünkü bu dünyada Sylphie, Roxy ve Eris yoktu. Nedense burasının öyle bir dünya olduğundan adım gibi emindim. Bu yüzden hiçbir şey eğreti gelmiyordu. Belki bir çelişkiydi ama yanlış hissettirmiyordu. Aradığım kişi Lilia değildi.

Tamamdır, teşekkürler,” deyip oturma odasından çıktım. Ön kapıya doğru yürüdüm ama orada da ters gelen bir şey yoktu. Sadece Roxy’nin paltosu ile Eris’in antrenman kılıcı eksikti, fakat Roxy ve Eris zaten yoktu ki. Bu gayet normaldi.

Hmm. Nelerin ters gittiğini fark etmek cidden çetrefilli iş.

Sonuçta bu tamamen öznel bir şeydi; öyle yolun ortasında durup dururken karşına çıkacak hazır bir yanlışlık bulamazdınız. Dikkatle etrafı inceliyordum ama iki resim arasındaki farkları bulma türü şeylerde zaten pek iyi sayılmazdım. Sylphie kuaföre gidip eve döndüğünde, “Rudy, bugün bende bir farklılık seziyor musun?” diye sorduğunda ilk başta ne cevap vereceğimi bilemezdim. Gerçi Sylphie böyle şeyleri pek sık sormazdı ya, neyse.

Her neyse, düşmanımın niyetini ve burada neyin yanlış hissettirdiğini çözebilmek için kolları sıvayıp notlar tutmaya başlamam gerekecek gibiydi.

Yemek odasına geçtim. Ve donakaldım.

Sonunda bulmuştum. Bana eğreti gelen o şeyi.

Bu kadarı da haksızlık ama…

Şöyle bir düşününce, o rüyaların hepsi zihnimden gelip geçmiş hayallerimin, fantezi diyebileceğim arzularımın birer dışavurumuydu.

Sertleşme sorunu yaşamadığım ve Sara ile her şeyin yolunda gittiği o dünya. Linia’nın sertleşme sorunumu tedavi ettiği ve evlendiğimiz dünya. Melek kadar güzel Ariel’le birbirimize aşık olup kral olduğum dünya. Aisha ile aramızda birtakım şeylerin yaşandığı dünya…

O sonuncusunu hiçbir zaman açık açık hayal etmemiştim ama bilinçaltımda belli bir cazibesi olduğunu da inkar edemezdim. Küçük kız kardeşim olduğu için ona karşı cinsel bir çekim duymuyordum elbette, fakat bu durum onun nesnel olarak çekici bir kız olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Farklı şartlar altında olsaydık belki ilgimi çekebilirdi.

Kısacası hepsi tamamen benim arzularıma göre biçilmiş kaftan dünyalardı. Hiçbiri bana yanlış hissettirmemişti. Her birinde, kabak gibi ortada olan bir çelişkiyle yüzleşene kadar ters giden bir şeyler olduğunu anlamamıştım bile.

Ama bu ev farklıydı. Paul en başından beri buradaydı ve anılarım yerindeydi. İşte bu yüzden, onu gördüğüm an neyin yanlış olduğunu şıppadak anlayabilmiştim.

Yemekleri hazırlamakta olan Zenith, “Aa, Rudy, geldin mi? Bugün erkencisin,” dedi. Masaya bütün aile için servis altlıkları serilmiş, tabaklar ve bardaklar dizilmişti. Tek bir kelime bile edemedim. “Ne oldu? Bir şeye canın sıkılmış gibi… Aa! Doğru ya. Madem eve erken geldin, harika zamanlama. Mesele şu ki… Ta-da!

Gayet iyi görünüyordu. Hatırladığım Zenith’ten biraz daha yaşlıydı ama onun dışında, Fittoa’da birlikte yaşadığımız zamanlardan hatırımda kalan o neşeli annemin ta kendisiydi.

 

Zenith, tahta bir plakaya çizilmiş kadın resmini—bayağı görücü usulü vesikalık bir portreyi—bana göstererek “Kocaman adam oldun Rudy ama daha aşktan meşkten tek bir ses çıkmadı senden! Ben de durmadım, sana bir eş buldum!” diye müjde verdi. Resimdeki kadını tanıyordum. Ranoa’lı soylu bir ailenin dördüncü kızıydı, Büyücüler Loncası’nda çalıştığından neredeyse emindim. Kız kardeşlerine kıyasla büyüye daha yetenekli olduğu için Büyü Üniversitesi’ne kaydolmuştu ama orada okurken ailesi batıp heba olmuştu. Eve dönecek yüzü kalmayınca da Büyücüler Loncası’na katılmıştı.

“Seninle aynı loncadaymış. ‘Rudy için gelin arıyorum,’ dediğimde pek bir heveslendi. Stratejik bir evlilik seni mutlu etmez diye düşünmüştüm. Neyse, zevk meselesidir deyip kendisiyle konuştum, o da pek karşı çıkıyor gibi durmuyordu…”

Sesi gerçekten neşeyle dolup taşıyordu.

Eğer Zenith Işınlanma Labirenti’nde o hâle gelmeseydi, Sylphie ya da Roxy ile evlenmemiş olsaydım ve hayatımda başka hiçbir gönül ilişkisi bulunmasaydı… Zenith’in tam da böyle aşk hayatıma burnunu sokacağına emindim. Teklifini kabul etseydim, bebeklerini öpüştüren küçük bir kız gibi sevinçten havalara uçar, işleri hemen resmiyete dökmek için koştururdu. Hele Sylphie yakınlarda bir yerde yaşasaydı, ikimizi baş göz etmek için elinden gelen her şeyi yapardı herhalde.

“Nasıl buldun Rudy? Çok güzel kız, değil mi? Görüşecek misin onunla?”

“Olur,” dedim.

“Harika! Tamamdır, önce gidip onlarla bir konuşayım!” Derin bir iç çekti. “Senin için endişeleniyorum. Aisha da tıpatıp senin gibi! İkinizin de bu işlere hiç kafası basmıyor. Aranızda bu konularda kısmeti açık bir tek Norn var.”

“Evet, doğru valla.”

“Paul’un oğlu olduğuna göre gözün doymaz sanıyordum… Hep kızların yanında fazla temkinli durduğundan oluyor bunlar!” diyen Zenith, masayı hazırlamaya geri döndü.

“Ben senin de oğlunum anne…”

Parmağımın ucunda topladığım büyüyle Zenith’i hedef alarak olduğum yerde donup kalmıştım. Elim tir tir titriyor, gözyaşlarım her an yanaklarımdan süzülecek gibiydi. Yapamadım. Zenith mutfaktan çıkıp gitti.

Aradan birkaç gün geçti. Bacaklarını kaybetmiş olan Paul bütün zamanını çalışma odasında geçiriyordu. Aynen hayattayken kullandığı o ses tonuyla bana, “Tersliğin ne olduğunu buldun mu? O zaman acele et ve yok et onu,” dedi. Bu yanlışlığın kaynağının Zenith olduğunu söylediğimde ise başka tek bir kelime dahi etmedi.

Bu dünyada, Büyücüler Loncası’na mensup bir büyücüydüm. Linia ile birlikte olduğum zamanki senaryonun birebir aynısıydı. Tek fark, Zenith’in sağ salim kurtarılmış ve Paul’un ölmüş olmasıydı.

Evi, Norn ve diğerleri Büyü Şehri’ne geldiğinde satın almıştık. Paul döndüğünde herkesin bir arada yaşayacağı bir yuva olacaktı. Gündüzleri Büyücüler Loncası’ndaki işime gidiyor, geceleri eve dönüp annem ve kız kardeşlerimle akşam yemeği yiyordum.

Önceki dünyevi hayatımda o odama kapanmış hâlimden sıyrılıp bir iş bulabilseydim, belki de hayatım tam olarak böyle bir ritme oturacaktı. Buradaki zamanım bana işte böyle hissettiriyordu.

Muhtemel izdivaç sürecim de ilerlemeye devam ediyordu. Görüşmemiz tıkır tıkır geçmişti. Birlikte çalıştığımız ve birbirimiz hakkında zaten epey şey bildiğimiz için olsa gerek, hazırlıklar doludizgin ilerledi. Beni Büyü Üniversitesi’ndeki günlerinden beri tanıyordu ve o zamandan beri de bana biraz ilgi duyuyormuş.

Ben hatırlamıyordum ama güya vaktiyle tekinsiz adamlar etrafını sardığında gidip onu kurtarmıştım.

Sessiz sakin ve gösterişsiz biri gibi görünse de zeki, aklı başında ve gözlemciydi. Belki romantik bir sevgili adayı olarak çekiciliği biraz eksikti ama eş adayı olarak son derece uygundu. İlk tanıştırılmamızdan sonra iki kez randevuya çıktık. Üçüncüsünde evlenme teklif ettim. Kabul etti. Zenith’e müjdeyi verdiğimde kadın adeta bayram etti. Sonrasında düğün hazırlıkları jet hızıyla ilerledi. Neyse ki bolca boş odası olan bir evimiz vardı; nişanlımı eve getirmek sorun olmadı, bu yüzden vakit kaybetmeden taşındı.

Her şeyden öte, bu en çok Zenith’in istediği şeydi. Lilia’ya hevesle, “Rudy’nin gelini gelince birlikte şunu yaparız, bunu yaparız…” diye içini döküp duruyordu.

Düğünden önceki gece Zenith ve Lilia heyecandan yerinde duramıyordu. Norn ile Aisha da bir süre bu patırtıya katıldı ama sonunda sıkılıp yatmaya gittiler. Lilia sızıp kalana kadar ikisinin yanında oturdum. Lilia alkolü biraz fazla kaçırmıştı. Heyecanını paylaşacak başka kimse kalmayınca Zenith içkisini yudumlamaya devam edip bana küçüklüğümde nasıl biri olduğumu falan anlatıp durdu.

Durup dururken, “Sanki omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibi hissediyorum,” dedi.

“Sana yük mü oluyordum?”

“Hayır, onu demek istemedim. Paul Işınlanma Labirenti’nde öldükten sonra bize her zaman sen kol kanat gerdin Rudy. Ben senin annenim. Kol kanat gerilmesi gereken kişi ben olmamalıydım diye düşünür dururdum. Sana benim bakmam gerekiyordu… Keşke bakabilseydim.”

“Anlıyorum.”

“Rudy, evlendikten sonra karının neşesi kaçarsa ya da kadınlara dair anlamadığın bir şey olursa gel bana sor,” dedi Zenith. Yanında uyuyan Lilia’nın saçlarını hafifçe okşarken biraz mahcup görünüyordu. “Eminim Paul olsaydı bunu çok daha iyi ifade ederdi ama ben senin annenim, sana tavsiye verebilecek olgunluktayım ben de.”

Hiçbir şey diyemedim.

“Rudy, hey, ne oldu?” Gözlerimden yaşların süzüldüğünü o an fark ettim. Vita’nın bana gösterdiği bütün rüyalar mutlu rüyalardı. Bu rüyanın da onlardan hiçbir farkı yoktu. Hatırlamamış olsaydım, burada gayet mutlu bir hayat sürebilirdim.

Eris’in ve Sylphie’nin olmadığı bir dünyada hâlâ bakir kalacaktım, dolayısıyla ilk sevgilimle evlenecektim. Kız kardeşlerim durumdan tiksinecek, Zenith beni azarlayacaktı. İnişler çıkışlar yaşayacak… ve adım adım olgunlaşacaktım. İşi yüzüme gözüme bulaştırıp boşanmamız da gayet olasıydı tabii ama yine de…

Bu dünyada ailem, hiçbir şeyin eksikliğini çekmeden mutlu bir hayat sürecekti. Biliyordum bunu. İşlerin böyle yürüyeceğini ruhumun derinliklerinde hissediyordum. Bu, Vita’nın son direniş hamlesi olmalıydı. Bunun bir rüya olduğunu bilsem bile onu yıkıp yok edemeyeceğime dair bahse girmişti. Üstelik Zenith’in kılığına büründüğü sürece onu yok etmeyeceğime adı gibi emindi.

Bunca zamandır sadece bekleyip izlemiştim. Zenith’in eskisi gibi gülümsediğini görmüştüm. Belki de böyle kalmanın bir sakıncası yoktu diye geçirmiştim içimden. Doğruydu da. Zenith’i öldüremezdim.

Fakat Vita…

Her şeyi çoktan hatırlamıştım. Burada olmayan insanları hatırlamıştım; Sylphie’yi, Roxy’yi, Eris’i ve birlikte sahip olduğumuz o şapşal çocukları. Kurmak için elimden geleni yaptığım o mutlu, yeri doldurulamaz ailemi. Sahip olduğum en değerli şeyi. Zenith, Paul gibi değildi. Bir nevi bitkisel hayattaydı belki ama ölmemişti.

Bunların hepsini zaten biliyordum.

Net bir cevap almak zor olabilirdi belki ama Sylphie’nin neşesi kaçtığında, Roxy surat astığında ya da Eris bana patladığında Kutsanmış Çocuk sayesinde Zenith’e danışıp fikrini bile alabilirdim. Zenith artık gülümseyemiyordu ama bana tavsiye vereceği için mutluluktan havalara uçacağını biliyordum. Yani bu kadardı. Sonsuza dek içinde gömülü kalmak istediğim bu rüya sona ermişti. O neşeli ve nazik Zenith rüyası… Yüzümü Zenith’e döndüm, elimi uzatıp yanağına dokundum.

“Her şey için teşekkürler anne.”

Ardından ona tam güçte bir Taş Gülesi fırlattım.

***

Kahredici bir rüya görmüş gibi hissediyordum. O Vita denen pislik bana ne gösterdi böyle lan? diye geçirdim içimden. Öfkeli değildim. Muhtemelen son rüyanın öyle şefkat dolu olmasındandı. Aksine, bir huzur kaplamıştı içimi. Garip bir şekilde huzurluydum.

Etrafıma bakındığımda kendimi kapısı olmayan, yabancı bir odada buldum. İçeride üç sandalye dizilmişti. Odada başka hiçbir mobilya yoktu ama yine de bir şekilde dağınık hissettiriyordu. Havası bana kendi odamı anımsattı. Önceki hayatımdaki odamla şimdiki çalışma odamın ortalamasını almışlar gibiydi. Sandalyelerden birinde oturuyordum. Karşımda iki kişi vardı. Ya da hayvan mı demeliydim?

İlki bir iskeletti. Başında bir taç vardı ve üzeri siyah bir kir tabakasıyla kaplıydı. Diğeri ise bir slime’dı. Muhtemelen. Sandalyede oturan, jöle kıvamında mavi bir kütleden ibaretti. En azından oturuyor gibi görünüyordu.

Slime, “Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Derinlikler Kralı Vita,” dedi. Bu yarı saydam, mavi slime onun gerçek formuydu.

“Vita sen misin?” diye sordum. Pekâlâ, o zaman bu iskelet de kimdi? Paul değildi herhalde? Paul’un kemiklerinin ne durumda olduğunu hatırlamıyordum ama o taç Paul’a hiç yakışmazdı.

Slime, yüzünün nerede olduğunu kestiremediğim ciddi bir havayla, “Savaşımızı kaybettim sanırım,” dedi. Ses tonuna güvenmekten başka çarem yoktu. Kaybettim demişti. Tam olarak nasıl bir mücadele olduğunu kavrayamasam da bu, savaştığımız anlamına geliyordu. O rüyadan kaçmak için yaptığım şey bir nevi savaştı sanırım.

“Yani bana hayaller göstermek için bir çeşit ilüzyon büyüsü falan mı kullandın?” Bana rüyalar gördürmüştü. İnanılmaz derecede mutlu rüyalar. Eğer durumu fark etmeseydim sonsuza kadar devam edeceklerdi.

“Evet. Anılarından yola çıkarak olası gelecekleri öngördüm ve bunları arzularınla harmanladım. Üst kalite bir halüsinasyondu.”

İllüzyon büyüsü… Böyle bir şeyin mümkün olması gerekiyordu sanırım.

Olası gelecekler… Bütün bunlara rağmen, geriye dönüp baktığımda o illüzyonlarda bir sürü delik vardı. Sylphie’nin, Roxy’nin ya da Eris’in olmadığı, ölmüş olan Paul’un ikide bir karşıma çıkıp durduğu dünyalar…

“Çok güçlü bir libidon var, bu yüzden işim kolaylaştı.”

“Şu sıralar perhizdeyim,” diye itiraf ettim. Öf, bu utanç vericiydi. Sara, Linia, Ariel ve Aisha ile takılmıştım. Aralarından biri hariç hiçbirine karşı bir şey hissetmediğimi söylersem yalan söylemiş olabilirdim — tabii Aisha hariç! Aramızda hiçbir şey yok! Hiçbir şey demedim!

“Eşlerime olan sevgim ve Paul’a dair anılarım illüzyonu kırdı. Doğru mu?”

Önceki hayatımda bu tarz illüzyon büyülerini görmüştüm. Ya da daha doğrusu, mangalardan öğrendiğim bir şeydi. Demem o ki, bu tür büyülerin nasıl bozulduğuna dair tipik yöntemleri biliyordum. Belki de bilinçaltım o bilgileri devreye sokmuştu.

Kısa bir duraksamanın ardından Vita, “Saçmalama. İllüzyona tamamen kapılmıştın. Ruhunun kendine has yapısı yüzünden büyünün senin üzerindeki etkisi daha zayıftı, bu doğru… Ama o noktaya kadar sürüklendikten sonra kendi başına kurtulman imkânsızdı.” dedi.

Afallamıştım. “O zaman illüzyon neden bozuldu?” diye sordum.

Çünkü,” dedi Vita, “şu yüzden.” İskeleti işaret etti. İskelet sandalyesinde dimdik doğruldu.

O da ne?

Lütfen, numarayı bırak… Savaşacağımızı öngörmüştün, bu yüzden en başından beri hazırlıklıydın, değil mi? Can düşmanım Raxos’un kemik yüzüğüyle geldin. Şimdi düşününce, Ruijerd’in önünde o kamuflaj yüzüğünü göze batacak şekilde çıkarmanın sebebi de buydu… Sol elindeki yüzüğü gizlemek için…

Raxos’un kemik yüzüğü mü? Yanımda öyle bir şey getirdiğimi hatırlamıyordum… Bir dakika, Ölüm Tanrısı Raxos mu? Ölüm Tanrısı’nın yüzüğü! Randolph’un bana verdiği yüzük! Doğru ya, onu takıyordum!

Raxos’un kemik yüzüğü, Ölüm Tanrısı Raxos tarafından sırf beni öldürmek amacıyla dövülmüştü. İllüzyonu kırmak adına, takan kişinin en çok güvendiği merhumun şeklini alır ve illüzyonistin saklanacak yerlerini elinden alarak onu köşeye sıkıştırır. Ancak sadece böylesine güvendiği birini kaybetmiş kişilerde aktifleşir…

Güvenilen kişi… Bir başka deyişle, Paul’un aniden rüyada belirmesi kemik yüzüğün işiydi. Hakikaten de Paul’un ortaya çıkmasının yarattığı şok, tüm bunların bir illüzyon olduğu gerçeğiyle yüzleşmemi sağlamıştı. Rüyada olduğumu anladıktan sonra, Vita’yı köşeye sıkıştırmam için gereken ipuçlarını vermişti bana. Yani bu Vita’nın yaptığı acemice bir illüzyon büyüsü yüzünden değildi.

Görünüşe göre seni değerlendirirken biraz hafife almışım. Sonunda işlerin daha iyi gitmesini bekliyordum. Neyse. Kendi öz annesine el kaldıracak kadar acımasız bir adam olduğunu kimse söylememişti bana.

Böyle bir saldırıyla karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Yüzüğü gizlemek gibi bir niyetim de yoktu aslında. Doğrusunu söylemek gerekirse içim içimi yiyordu, kararsızlık içinde boğuşuyordum. Zenith daha sağlıklıyken onunla daha fazla vakit geçirmeyi her şeyden çok istemiştim. Hatta sırf ona karşı vazifemi yerine getirmek için görücü usulü evliliğe bile ses çıkarmamıştım. Ama rüyanın sonunda bana söylediklerinden sonra geri adım atmaktan başka çarem kalmamıştı. Gerçek Zenith olsa o da benden aynısını yapmamı isterdi, bundan adım gibi emindim.

Büyük bir hata yaptım…” dedi Vita. “Böyle olacağını bilseydim, seni tehdit etmesi için Ruijerd’i kullanırdım.

Neden yapmadın peki?

Ruijerd, köyünün yok olması pahasına olsa bile sana katılmayı aklından geçiriyordu. Panikledim.

Ruijerd…

Savunmasız durumdaydın, ben de her şeyin tıkır tıkır işleyeceğini sanmıştım. Bana karşı bir önlem alacağın… ya da beni ağına düşürmek için böyle bir tuzak kuracağın aklımın ucundan bile geçmezdi…

Aslında tamamen tesadüf eseri olmuştu. Neredeyse adama üzülüp özür dileyecek raddeye gelmiştim. Belki de Orsted ya da Ölüm Tanrısı Randolph böyle bir şeyin yaşanacağını öngörmüştü. En azından Orsted başıma gelecekle nasıl başa çıkacağımı önceden söyleseydi ne kadar güzel olurdu. Ama hakkını yemeyeyim, yüzüğü takmamı tembihleyen zaten oydu. Belki de gerisini anlatmaya gerek bile duymamıştı. “Sadece yüzüğü takması bile işe yarayacaksa, Derinlikler Kralı endişelenmeye değecek bir tehdit değil demektir,” diye düşündüğünü gözümün önüne getirebiliyordum.

Yine de iki kelam edip açıklayabilirdi! Ya benim yerime başka birinin bedenini ele geçirseydi ne olacaktı?

Fakat yiğidi öldür hakkını yeme, Orsted’in sadece en temel bilgileri verip gerisini anlatmadığı ilk an bu değildi; benim de üsteleyip detay sormayı akıl edemediğim ilk an olmadığı gibi.

Kibir, felaketten önce gelir derler… Ne kadar doğruymuş.

Öyle ya…” dedi Vita pişmanlık dolu bir sesle. Gözlerimin önünde küçülüyor, sanki gücü hızla bedeninden çekilip gidiyordu. Yanı başındaki iskelet ise yavaş yavaş ufalanmaya başladı.

En çok güvendiğim merhum… Paul benim için böyle biri miydi yani?

Yapışkanlar tarihinin en güçlü kralı olarak yüzyıllarca hüküm sürdükten sonra, işlerin böyle biteceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Tebrik ederim, Bataklık Rudeus.

Buna ne cevap vermem gerekiyordu ki? Böyle olacağını ben de kestirememiştim. Şans mıydı demeliydim? Şans sayılmazdı sanki. Randolph’un yanına kendi özgür irademle gitmiştim sonuçta.

İçimden “Gelmiş geçmiş en güçlü kral olduğunu iddia edemezsin,” demek geçti ama vazgeçtim. Ona sormam gereken çok daha önemli bir şey vardı.

Sana tek bir sorum var. Sen de İnsan-Tanrı’nın müritlerinden biri misin?

Evet, öyleyim. Ona borçluyum. Ölüm Tanrısı Raxos’un pençesinden kaçmamı sağlayan da bana Göksel Kıta’daki Cehennem’in yolunu gösteren de O’ydu. Bunca zamandır sadece Onun sayesinde hayatta kalabildim… Ama sonra oradan ayrıldım ve bak ne hale geldim. Kader işte.

Vita gitgide küçülüyordu. Bu odaya ilk girdiğimizde bir insan boyundaydı ama şimdi bir yumruk kadardı ancak.

Sana son bir şey daha söyleyeyim, Rudeus,” dedi. Bekledim. “İnsan-Tanrı berbat biridir ama sırf kendilerini kurtardığı için Ona inanç besleyecek benim gibi pek çok kişi var.” Vita artık bir parmak ucu kadar kalmıştı. Bu esnada iskelet de tamamen toza dönüşüp rüzgarda savruldu.

Bekle! Diğer müritler…!” diye bağırdım ama bilincim yavaşça kayıp gitti.

***

Gözlerimi açtım. Zihnim tamamen berraktı. Her şeyi—gördüğüm rüyaları da son odada geçen o konuşmayı da—en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordum.

Iğğ.” Karnıma saplanan keskin bir sancıyla böğrüm sızladı, midem feveran etti. “Öğğğ…” diye inleyerek dört ayak üstüne çöktüm ve yapışkan bir sıvıyı dışarı kustum. Mavi renkliydi. Mide özsuyu ve dün akşamki yemek artıklarıyla karışan bu mavi sıvı, yerdeki toprakta süzülerek yayıldı.

Bu… Derinlikler Kralı Vita’nın cesedi miydi yani?

Tam o sırada sol elimde tuhaf bir hissiyat peydah oldu. Zırh eldivenimi çıkardığım an Ölüm Tanrısı’nın yüzüğü parçalara ayrılarak yere saçıldı. Vıcık vıcık bir sesle kustuğum o birikintinin içine gömüldü.

Yüzük kırılmıştı. Sanırım bu durum Vita’nın anlattıklarını doğruluyordu. Kendi özgür iradesiyle bedenime giren Vita, Ölüm Tanrısı’nın yüzüğü yüzünden canından olmuştu. Zavallı herif.

Ama gerçekten de Vita’nın yaptığı bir hata mıydı bu? Şayet bedenimin kontrolünü ele geçirebilseydi, İnsan-Tanrı zaferini neredeyse ilan etmiş olacaktı. Onu durdurmak için elimden zerre kadar bir şey gelmezdi…

Onu durduran şey tamamen bir tesadüftü—ya da belki de kader demek daha doğru olurdu. Raxos’un kemik yüzüğü meğer sadece Kishirika’nın ağzını aramaya yaramıyormuş. Randolph’un kendisi bile yüzüğün hakiki gücünden haberdar olmayabilirdi.

Ah, doğru ya,” diyerek etrafıma bakındım. “Ruijerd nerede?” Bir binanın içindeydim. Bu zemin, bu duvarlar, bu düzen… Burayı çok iyi biliyordum. Ruijerd’in eviydi burası.

Yaşananlar göz önüne alındığında, Vita kendisinden bana geçtikten sonra belki de beni buraya taşıyan Ruijerd’di. Dışarısı aydınlıktı. Aradan kaç saat geçmişti acaba? Kusmuğu temizleme işini onu bulduktan sonraya bırakmaya karar verdim.

Ruijerd?” diye seslendim ama evin sahibinden bir yanıt gelmedi. Belki dışarı çıkmıştı. Ya da belki başka bir nedeni vardı. Şimdilik etrafımı bir süzmem, neler olup bittiğini anlamam gerekiyordu.

Doğrulup oturdum. Ruijerd’i bulmam uzun sürmedi; ocağın diğer tarafında, yerde uzanıyordu.

Rui—” diye başlayacak oldum ama gerisini getiremeyip donakaldım. Ruijerd’in yüzü griye kesmişti; hırıltılar içinde nefes alıyor, kendine sarılmış halde tir tir titriyordu.

Ah, bu hiç iyi değildi.

Bana daha önce söylediği şey aklıma geldi. Derinlikler Kralı Vita ölürse uzantıları da ölür. Köy yeniden salgının pençesine düşer.

Demek Ruijerd’in bu halde olmasının sebebi…

Sal… salgın…

Derinlikler Kralı Vita öylece sessiz sedasız ölüp gitmemişti. Evet, yaptığı şey istemeden gerçekleşen bir intihardan ibaret değildi… Adeta bir canlı bomba gibi patlamıştı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
5 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla