BU MESELEYİ DE HALLETTİĞİMİZE GÖRE, artık ailemin yanına dönme vakti gelmişti. Eris’in doğumu yaklaştığı için zihinsel olarak pek iyi bir durumda olmayabilirdi. Herkes gibi onun da moralsiz olduğu zamanlar oluyordu.
Zanoba’nın da evimize uğramasına karar verdim. Julie’yi yeniden ona emanet etmek istiyordum. Bizimle gereğinden fazla kaldığından değil; yalnızca onun yanında daha mutlu olacağını düşünüyordum.
Bu arada Ginger yaşayabilecekleri bir yer arıyordu. Zanoba yurttaki odasını boşaltmıştı, dolayısıyla artık oraya dönemezlerdi. Yurda dönmemeye karar verse bile üniversitedeki öğrenimine devam etmesinin bir yolu yok muydu? Mezuniyetine yalnızca birkaç ay kalmıştı. Yazık olurdu. Belki Jenius’a ricada bulunursak bizim için bazı kapıları açabilirdi. Doğrusu mezun olanların çoğunun Büyücüler Loncası’na katılıp araştırmaya yöneldiğinden oldukça emindim.
“Pekâlâ Zanoba, bundan sonra da birlikte çalışacağımız için mutluyum,” dedim.
“Ben de öyle, Usta.”
En azından Zanoba bundan sonra yanımda kalacaktı. Bu, kutlamaya değerdi. Büyülü Zırh araştırmalarımız hız kesmeden ilerleyecek, figür satma hayalimizden de vazgeçmek zorunda kalmayacaktık. Zanoba buradaki evini yitirdiğine göre yeniden düzenini kurana kadar ona borç verebilirdim. İşin içine para girmesi genellikle gereksiz sorun çıkarırdı ama söz konusu Zanoba’ysa tereddüt etmezdim.
Düşüncelere dalmış hâlde eve vardık. Byt kapı direğine dolanmıştı. Onunla yeşil çatı bir araya gelince evimiz çevre dostu bir yapı gibi görünüyordu.
Yaklaştığımızda Byt her zamanki gibi kapıyı açtı.
“Julie’nin ailenize gereksiz yere sıkıntı çıkarmamış olmasını umabilirim ancak,” diye mırıldandı Zanoba.
“Bir şey olmamıştır. Aisha’yla iyi anlaşır, ayrıca…”
Vuşş!
Mülkün bahçesine girerken bir şey havayı yarıp ıslık çaldı. Ne olduğunu anında anlamıştım; aynı sesi daha önce yüzlerce, binlerce kez duymuştum. Biri kılıç çalışıyordu. Norn’un ziyarete geldiğini varsaydım.
Vuşş!
Ha. Tuhaf. Norn’un savuruşları şimdiye dek duyduğumdan çok daha kendinden emin ve kararlı geliyordu. Bir süredir eğitimini izlememiştim ama ona ders verdiğim zamanlarda ses bu kadar keskin değildi. Kılıcın dosdoğru ilerlediğini belli eden bir vuşş yerine daha çok vumm sesi çıkardı. Benim savuruşlarım bile hiç bu kadar hoş tınlamazdı.
Evet ya. Hatta bu ses bana biraz Eris’inkileri hatırlatıyor…
Bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim ve ilk anda gördüğüme inanamadım.
Orada tek başına bir kadın durmuş, savuruş talimi yapması için hazırladığım taş kılıcı kullanıyordu. Saçları öylesine canlı bir kızıldı ki sanki biri başından aşağı bir kutu boya boşaltmıştı. Üstelik silah taştan olduğu için son derece ağır olmasına rağmen onu tek eliyle rahatça kullanıyordu.
Ş-şu benim hamile karım! Eris!
Beni fark eden Eris, “Aa, Rudeus,” dedi. “Hoş geldin. Biraz geç kaldın.”
“B-b-bir s-saniye dur!” diye tiz bir sesle haykırdım, kekelememe engel olamıyordum. “Eris! Ne yapıyorsun?!” Koşarak yanına gittim.
Bunu yapamazsın, tamam mı? Doğurmak üzeresin. Evet, evet, kılıcını rahatça kullanacak kadar güçlü olduğunu biliyorum ama o şey ağır! Karnını böyle sıkmak…
Bir dakika. Karnı mı…?
Karnına baktım; beklenmedik ölçüde düz ve sıkıydı.
Şey… Benim küçük bebeğim nerede?
“Ha?” diye ağzımdan kaçırdım. Emin olmak için elimi karnına bastırdım.
Oo, inanılmaz. Baklavaları çıkmış, kasları da taş gibi. Bu kesinlikle daha önce gördüğüm hamile karınlarından değil.
“Ee?”
Neler oluyordu böyle? Sıkı karın kasları bebeğimizi vakumlu poşet gibi sıkıştırmış olabilir miydi? Aman Tanrım.
Hayır, kes şunu, diye kendimi azarladım. Paniklemenin sırası değil. Belki de baklavalar yüzünden bebek daha aşağı itilmişti. “Yoksa burada mı?”
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?!” diye çıkışan Eris, kalçasını yoklayınca yüzüme yumruğu indirdi.
Popomun üstüne düşmüş hâlde ona baktım. Eris bacaklarını iki yana açmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Çenesini ileri çıkarıp tepeden bana baktı ve sonunda, “Çıktı artık,” dedi.
“Ne çıktı?” Cevabı zaten apaçık ortada olsa da düşünmeye fırsat bulamadan kelimeler ağzımdan döküldü.
“Bebek.”
“Kimin bebeği?”
“Benim tabii!”
Eris… bebeğimizi doğurmuştu.
Bu bilgiyi sindirirken dudaklarımı büzdüm ve bacaklarımı usulünce altımda katlayıp dimdik oturdum. “Şey, sormamı bağışla ama bu hadise yaklaşık olarak ne zaman vuku buldu?”
“On gün önce! Gece çok geçti ama üstesinden geldim!”
On gün önce mi? O sırada ne yapıyordum? Ha, doğru. Hâlâ Shirone’daydım. Muhtemelen Roxy’yle bir handaydım ve ikimiz büyük ihtimalle… Hayır, o kısmı tekrar anlatmaya gerek yoktu. Kısacası bunun anlamı şuydu…
“Doğuma… yetişemedim mi?”
“Evet. Daha erken dönebilseydin güzel olurdu ama artık çok geç!” Her şeyi tek başına pekâlâ yapabildiğini gözüme sokmaya çalışır gibi yüzünde küstah bir sırıtış belirdi.
Peki şimdi ne yapacaktım? Yere kapanıp özür mü dilemeliydim? Hayır, yanlış bir şey yapmış değildim. Ben ayrılmadan önce bunun olabileceğini biliyorduk. Yine de suçluluk duygusunu içimden atamıyordum.
Düzgün bir karşılık veremeyecek kadar afallamışken Eris kaşlarını çattı. “N-neyin var senin? Mutlu değil misin?”
Hayır, kesinlikle öyle değildi. “M-mutluyum ama içimde biraz… burukluk var.”
“Ha! Doğru ya. Elbette erkek oldu! Adı Ars; tarihteki insan kahramanın adı!”
Şu anda sevinmek doğru muydu? Orsted’in verdiği görevi yerine getirememiştim. Zanoba’nın küçük kardeşi Pax’ın ölümüne engel olamamıştım. Her şey tamamen dağılmadan paçayı kurtarmıştık ama başarmak istediğimiz şeylerin çoğunu berbat etmiştim. Oğlumun doğumu —biraz ani olsa da— yüreğimi ısıtan bir haberdi; fakat bütün bunlar göz önüne alındığında mutlu olmaya hakkım var mıydı?
“Üstat!”
Duygularım arasında gidip gelirken giriş kapısı birden açıldı. Turuncu saçlı küçücük bir siluet dışarı fırladı. Yanımdan yıldırım gibi geçip kendini Zanoba’ya attı ve bacağına sarıldı.
“Ah, Julie! Biricik çırağım, eve döndüm!” Zanoba eğilip ellerini kollarının altına geçirdi ve onu havaya kaldırdı.
Julie’nin yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Minik parmakları Zanoba’nın kollarına sımsıkı tutundu. “B-ben bunca zamandır sabırla dönmenizi bekledim, Üstat!”
“Biliyorum,” dedi Zanoba.

Yürekleri ısıtan bir kavuşmaydı. Hatta Julie dönüşüne öyle büyük bir duygu seliyle karşılık verdi ki Zanoba yokken ailemin ona kötü davranıp davranmadığını neredeyse sorgulayacaktım.
Julie’nin ağzından çıkan bir sonraki sözler küçük dilimi yutmama neden oldu.
“Biliyor musunuz, ben… sizi bütün kalbimle seviyorum, Üstat!”
“Öyle mi? Bunu hiç fark etmemiştim…”
Zanoba sözünü bitiremeden araya girip soluksuz konuşmaya devam etti. “Lütfen… beni bir daha böyle geride bırakmayın! Lütfen son nefesinize dek yanınızda kalmama izin verin! Yalvarıyorum. Lütfen…!” Sesindeki keder, onu ne kadar merak ettiğini açıkça gösteriyordu.
Önce afallayarak ona bakan Zanoba’nın dudaklarında çok geçmeden yumuşak bir gülümseme belirdi. “Artık kaygılanmana gerek yok,” dedi. “Bundan sonra yanında olacağım. Sonsuza dek.”
“Üstat! Hüü!” Ona seslenişi yeni bir gözyaşı seline dönüştü.
Zanoba onu kendine çekip başını omzuna yasladı. Dönüşüne verdiği tepkiden oldukça memnun görünüyordu.
Ha, doğru ya, diye fark ettim. Pax öldü, görevim fiyaskoyla sonuçlandı ve İnsan-Tanrı bu raundu elimizden aldı. Ama biz sağ döndük. Zanoba, Roxy, Ginger ve ben; hepimiz sapasağlamız. Hiçbirini kaybetmedik.
En azından bu, kutlanacak bir şeydi. Mutlu olmakta sakınca yoktu.
“Eris!”
Birden üzerime çöken duygu seline direnmeye niyetim yoktu. Kollarımı Eris’e dolayıp dudaklarına yapıştım. Önce şaşırdı; ardından bana sarılıp öpücüğüme karşılık verdi. Ellerim sırtından aşağı süzülüp yeniden kalçasına ulaştı. Sıkınca kollarını boynuma daha sıkı dolayıp öpüşmemizi derinleştirdi. Bunu davet sayarak bir elimi göğsüne kaydırıp yoklamaya başladım. Bir sonraki anda yumruğu —yine— suratıma inmiş, dudakları yerine yeri öpüyor bulmuştum kendimi.
“Fazla ileri gittin!”
“Özür dilerim!”
Ayağa fırlayıp onu kollarıma aldığımda şaşkınlıkla ciyakladı; bir prenses gibi taşıyordum. Daha fazla bekleyemezdim. Bebeğimin yüzünü bir an önce görmek istiyordum.
“Ee? Oğlumuz nerede? Nerede o?” diye heyecanla sordum.
“Evde!” Tuhaf biçimde Eris kollarımdan kurtulmaya çalışmadı. Kollarını boynuma doladı; soruma cevap vermek için yalnızca bir kez durup evi işaret etti.
“Hımm… Üstat!” diye gürledi Zanoba.
“Evet, Zanoba!”
“Bugünlük müsaadenizi rica ediyorum! Yarın yine görüşürüz! Leydi Roxy’ye de minnettarlığımı mutlaka iletin!”
“Elbette!”
Bu kısa konuşmanın ardından Zanoba dönüp gitti. Anlaşılan küçük ve huzurlu aile buluşmamıza burnunu sokmak istememişti.
Dosdoğru eve koştum; girişten geçip salona daldığımda kanepede oturan iki kız gördük. Birinin kucağında bir bebek vardı.
“Bakın Bayan Norn, bakın! Az önce gülümsedi!”
“Aisha! Hadi ama, biraz da ben tutayım!”
“Of, peki,” diye homurdandı Aisha. “Ne de olsa Lucie ile Lara’yı daha önce kucağına aldın. Aa, göğüslerime dokunuyor. Acıkmış olabilir mi?”
Norn omuz silkti. “Belli olmaz. Babasının nasıl biri olduğunu ikimiz de biliyoruz.”
On dört yaşındaki iki kız benim küçük adamımı kucaklarında tutuyor, gürültülü biçimde üzerine titriyordu. Bir dakika. Benim “küçük adamım” mı? Bu da belden aşağı bir şeye taktığım ad gibi olmuştu…
“Pekâlâ Eris, şimdi seni indiriyorum,” diye duyurdum.
“Peki.”
Karımı yere bıraktığım anda kız kardeşlerim bizi fark etti. Başlarını kaldırıp yüzlerinde gülümsemeyle bana baktılar.
“Hoş geldin,” dedi Norn.
“Dönmene sevindim,” dedi Aisha.
Gülümsüyorlardı. İkisi de gerçekten gülümsüyordu. Birden Pax’ın yüzü gözümde canlandı; ölmeden önceki o kendini küçümseyen, kabullenmiş sırıtışı.
“Bayan Roxy olanları anlattı,” dedi Norn. “Ne kadar zorlandığınızı da.”
“Boş ver şimdi onu. Al, sen tut,” diye ısrar etti Aisha.
“Aa, evet. Doğru. Ağabey, bu senin bebeğin; küçük Ars.” Norn minik bohçayı kucağına aldıktan hemen sonra bana uzattı.
Onu incitmekten korkarcasına tuttum ve yüzünün her ayrıntısını içime çektim. Başındaki küçük saç tutamı kızıldı, gözleri de tıpkı Eris’inkilere benziyordu. Bu benim oğlum… Doğumda bulunmadığım için mi bu kadar gerçek dışı geliyordu acaba? Karnımın dibinde bir endişe kabardı. Minik oğlum bana bakıp bodur kollarını göğsüme uzattı. Yumuşak bir şey yoklamaya çalışır gibi elleriyle beni patpatladı ama ne yazık ki göğüs kaslarım taş gibiydi.
“Ivaaa! Aaaa!” Hemen ağlamaya başladı.
İçimdeki bütün gerginlik dağıldı, yerini derin bir rahatlama aldı. Evet, artık zerre kuşkum yok. Bu kesinlikle benim çocuğum… Paul’un torunu.
“Şey, Ars? Bu senin baban,” diye açıkladı Norn. “Yabancı değil.”
“A-Ağabey, iyi misin?” diye sordu Aisha. Norn’la ikisi bana kaygıyla bakıyordu.
Daha birkaç dakika önce onu kucaklarında tutmuş, sevimli diye sevip gülümsemişlerdi. Onu şimdiden ne kadar sevdikleri belliydi. Aileleri olduğum için beni de sevdiklerini biliyordum.
Aklım yine Pax’a kaydı. Zanoba’nın çocuğu yoktu ama bazı kardeşlerinin çocuk sahibi olduğunu tahmin ediyordum. Pax hepsini öldürmüştü. Tek tek. Onları sevememişti. Sevmemeyi seçmişti. Kendisi de sevilmemişti.
Ah, diye fark ettim. Belki Zanoba’nın Pax’la kurmak istediği ilişki buydu.
Gözlerim yandı, yaşlarla dolup parıldadı.
“Hey! Neden ağlıyorsun?!” diye çıkıştı Eris.
“Bilmiyorum. Elimde değil.”
“Peki, bana başka seçenek bırakmadın,” dedi. “Bebeği ver. Ben tutarım; sen de ağlamayı kes.”
“İstemiyorum.” Huysuz bir çocuk gibi başımı iki yana salladım. Aisha ile Norn’un arasına, kanepeye otururken bebeğimizi kucağımda tutmaya devam ettim. Gözyaşlarım bir süre daha yanaklarımdan süzüldü.
Pax’a en sonunda bile neden can attığı takdiri gösteremediğimi merak ettim. O sırada hislerini anladığımı sanmıştım. Sebepleri çarpık olsa da başkalarını niçin sevemediğine dair gerekçelerini kavrayabilmeliydim. Bulunduğu çevre öylesine acımasızdı ki çaba göstermek bile gülünç görünüyordu. Bunu da fark etmeliydim. Bütün şartlar aleyhineyken tırnaklarıyla kazıyarak tahta ulaştığını görmeliydim. Verdiği emek için onu takdir edebilirdim. Böyle bir takdir insanların tutumlarını değiştirecek güce sahipti. Elbette Lilia ile Aisha’ya çektirdikleri yüzünden onu hemen bağışlamayabilirdim ama kendi canına kıymaktan vazgeçirecek bir şey yapabilmeliydim.
Birileri hıçkırıklarımı duymuş olmalıydı; merdivenlerden ayak sesleri yankılandı. Birkaç dakika sonra Sylphie ile Lucie başlarını içeri uzattı. Kucağında Lara’yı taşıyan Roxy hemen arkalarından geldi. Muhtemelen mutfakta olan Lilia ile Zenith de kapıda belirdi.
Sylphie olanları muhtemelen Roxy’den duymuştu. Ağladığımı görünce sessizce başımı okşamaya başladı. Lucie de annesini taklit etmeye karar verdi; kucağıma tırmanıp küçük parmaklarını uzatarak başımı pışpışladı.
“Cidden tam bir sulu gözsün,” diyen Eris de başımı okşayanlara katıldı. Hepsi bana karşı öylesine nazikti ki.
“Aisha… Norn…” diye mırıldandım, gözyaşlarım hâlâ akıyordu. “Ne olursa olsun sizi daima destekleyeceğim. Başınız ne zaman derde girerse yardım istemek için bana gelmekten sakın çekinmeyin. Pek güvenilir biri olmadığımı düşünebilirsiniz ama size söz veriyorum, yardım etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.”
İkisi bakıştı. Yüzlerindeki ifadeye bakılırsa, Asıl şimdi, hüngür hüngür ağlamayı kesmediğin için sıkıntıdayız, diye düşünüyor gibiydiler.
Kendimi toparlamam gerekiyordu. Böyle devam edersem gerçekten ihtiyaç duyduklarında yardım istemek için bana gelmezlerdi.
“Peki,” dedi Aisha, “anladım.”
“Evet, söylediklerini mutlaka dikkate alırız,” diye onayladı Norn.
Aynı anda başlarını salladılar.
Güzel. Demek ailemizde bir sorun yok.
Burnumu çekerken Roxy ile Lara’ya baktım. Annesinin kollarına sokulmuş Lara her zamanki kadar küstah görünüyordu.
Bu kez hayatımın ciddi bir tehlikeye girmemiş olması büyük şanstı. Gerçi Roxy yanımda olmasaydı hikâye başka türlü bitebilirdi. Roxy inanılmaz güvenilirdi! Ne kadar çabalarsam çabalayayım hep zayıf kalıyordum. Yanımda o olmasa yolculuğun ortasında kolayca tökezleyebilirdim. Huysuzlanıp Roxy’nin bizimle gelmesini sağlayan Lara’ya teşekkür borçluydum. İkisine ne kadar minnet duysam azdı.
“Roxy… bu yolculukta olağanüstüydin,” dedim.
“Sen de öyleydin, Rudy.”
Yolculuğumuz sona ermişti. Zorlu geçmişti. Kendimi kuşku duymamam gereken şeylerden kuşkulanırken bulmuş, zihnen ağır bir bedel ödemiştim. Çabalarımdan geriye yalnızca başarısızlık ve geçmeyen yaralar kalmıştı. Pax’ın ölümüne engel olamamıştım. Her şey bir kâbus gibiydi ama artık bitmişti. Yarın mutlaka yeni şeyler getirecekti.
Fakat yarın gelmeden önce konuşmamız gereken bazı şeyler vardı.
“Herkes beni dikkatle dinlesin,” dedim. “Şimdi size çok önemli bir şey anlatacağım.”
O gün aileme İnsan-Tanrı hakkındaki her şeyi anlattım. Onu, Orsted’i, ikisi arasında süren savaşı ve geçmişte başıma gelen her şeyi. Lara’nın gelecekte bir kurtarıcı olabileceğinden söz ettim; Orsted’le neden iş birliği yaptığımı bile açıkladım. Tek bir ayrıntıyı saklamadım. Söyleyeceklerimi bitirdikten sonra desteklerini istedim. Vakti geldiğinde benim ve dolayısıyla Orsted’in yanında durmalarını istiyordum.
Hepsi başını salladı. Eris, Sylphie, Roxy, Lilia ve elbette Norn ile Aisha da dâhil olmak üzere her biri bu ani bilgi seli karşısında nutku tutulmuş hâlde başını salladı. Özellikle Lucie söylenenleri pek anlamış görünmüyordu. Yine de hepsinin yüzünde ciddi bir ifade vardı.
Omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibiydi.
***
Pekâlâ, İnsan-Tanrı’yı yenmek için gereken adımları gözden geçirelim.
Ona ulaşabilmek için Ejderha Halkı’nın nesilden nesle aktardığı, uzak ataları tarafından yaratılmış beş gizli hazineye ihtiyacımız vardı. Beş Ejderha Generali’nin her birinde bunlardan biri bulunuyordu. Ejderha Tanrısı’nın gizli sanatı kullanıldığında dünyanın kapısı açılabiliyordu.
Gelecekteki hâlim son hazineyi ele geçiremeyeceğini anlayınca umutsuzluğa kapılmıştı. Bu son parçayı Laplace’ın taşıdığından kuşkulanıyordum. Orsted’in onu öldürme gereğinden söz etmesine bakılırsa hazinelerini almak için generallerin her birini alt etmemiz gerektiği sonucuna vardım. Çılgın Ejderha Kralı Chaos çoktan ölmüştü; büyük ihtimalle Orsted’in elinde can vermişti. Bu da onun taşıdığı nesnenin zaten bizde olduğu anlamına geliyordu.
Dolayısıyla geriye yalnızca dört Ejderha Generali kalmıştı: Kutsal Ejderha İmparatoru Shirad, Uçurum Ejderha Kralı Maxwell, Zırhlı Ejderha Kralı Perugius ve İblis Ejderha Kralı Laplace. Shirad ile Maxwell’ın da çoktan ölmüş olması mümkündü; Orsted bu bilgiyi benimle paylaşmıyordu. Belki kendi soyundan olanları öldürdüğü şeklinde yorumlanabilecek eylemlerini öğrenmemi istemediği, yani beni düşündüğü için; belki de yaptıklarından gerçekten suçluluk duyuyordu. Özellikle de Perugius’la arası pek kötü görünmediğinden.
Her hâlükârda Laplace’ın yeniden beden bulması planın vazgeçilmez bir parçasıydı. Eninde sonunda bir çocuk olarak yeniden doğacaktı. Orsted’in amacı tam olarak nerede dünyaya geleceğini belirlemekti; böylece onu daha beşiğindeyken boğmak kolaylaşacaktı.
Ne yazık ki bu sefer bunu başaramamıştık. Laplace’ın geri döneceği yeri artık bilmiyor, yalnızca insanlara karşı yeniden savaş açacağını biliyorduk. Orsted’in o çatışmanın içinden geçip canını alması gerekiyordu. Son hazineyi ele geçirmek Orsted için bile epey çetin bir sınav olacağa benziyordu. Öyle ki ardından İnsan-Tanrı’yla yapacağı dövüşe ağır biçimde zayıflamış hâlde girecekti.
Bu yüzden Orsted bu döngünün boşa gittiğini ilan etmişti. Yine de başarısızlığı tamamen kabullendiğini düşünmüyordum. Bu aksilik onu kesinlikle yıldırmıştı ama pes etmemişti. Hatta üzerine düşündükçe bu sonucu sanki önceden tahmin etmiş gibi geliyordu.
Örneğin Ariel meselesini ele alalım. Orsted, Asura Krallığı’nın yüz yıl sonra büyük bir bunalımla karşılaşacağını ama Ariel hükümdar olursa bunun önlenebileceğini söylemişti. Ardından Asura Krallığı’nda işe yarayacak birinin doğacağından da söz etmişti —ayrıntıları pek net değildi— ama Laplace’a karşı savaşta Asura’nın istikrarlı kalmasını istediğinden kuşkulanıyordum. Asura Krallığı dünyanın en büyük güçlerinin başında geliyordu. İyi bir direniş gösterip Laplace’ı yıpratırlarsa Orsted’in işini bitirmesi kolaylaşırdı.
Orsted’in beni öğrendiği andan itibaren Laplace’ın bu döngüde farklı biçimde yeniden doğacağından kuşkulanmış olması da mümkündü. Sırf benim varlığımın bile onun Shirone’da yeniden doğmasını sağlayan olağan olay akışına çomak soktuğuna inanmak için yeterince sebep vardı.
İnsan-Tanrı’nın en başta Laplace’ın dönüşüyle oynamasını biraz tuhaf bulmuştum ama kuşkularım kısa sürede dağıldı. Üzerine düşündükçe şunu fark ettim: İnsan-Tanrı’nın geleceği görme yetisi Orsted’in hareketlerini hesaba katamasa da Ejderha Tanrılarını zaten düşman sayıyordu. Yüzyıllardır İnsan-Tanrı karşıtı bayrağı taşıyan biri varsa bu Laplace olmalıydı. Muhtemelen Orsted’in Laplace’ı yeniden canlandırıp onunla bir şeyler yapmaya çalışacağından kuşkulanmıştı. Orsted’in birkaç yüz yıla yayılan döngüsünün bir noktasında İnsan-Tanrı onun neyin peşinde olabileceğini anlamış ve bunun üzerine Orsted’in çabalarını önceden baltalamaya girişmiş olmalıydı. Bu mantıklıydı. Sonuçta Ejderha Tanrısı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı her şey İnsan-Tanrı’nın zararına olacaktı.
Her hâlükârda dünyanın bu sürümü, Orsted’in sayısız döngüsünden bildiği yoldan bambaşka bir yöne ilerliyordu. Orsted ne derse itaatle yapıp onun için domino taşlarını harekete geçirdiğim günler sona ermişti. Planları zaten bütünüyle raydan çıktıysa onların peşinden gitmeyi sürdürmenin anlamı yoktu.
Laplace yeniden beden bulacaktı. Savaş çıkacaktı. Laplace’ı alt etmezsek İnsan-Tanrı’ya ulaşamayacaktık. Bunu yaparken Orsted gücünün çoğunu harcamak zorunda kalırsa da her şey boşuna olacaktı. Bu kadar tükenmiş hâlde İnsan-Tanrı’yı yenmesine imkân yoktu.
İşte burada Zanoba’nın önerisi devreye giriyordu. Müttefik toplamamız gerekiyordu. Orsted’den ayrı hareket ederek kuvvetlerimizi büyütecek güçlü yoldaşları özgürce arayabilirdik. Savaşa kadar yaklaşık seksen ila yüz yılımız vardı. İnsan-Tanrı karşıtı bir oluşum kurup Orsted’i destekleyecek müttefikleri aramıza katmaya —ya da en azından böyle bir topluluğun temelini atmaya— yetecek kadar uzun bir süreydi bu. İşimiz bittiğinde Orsted’in kendi birlikleri olacaktı.
Büyük ihtimalle savaşı görecek kadar uzun yaşamayacaktım. Ona bizzat katılamayacaktım. Ama edindiğimiz yoldaşları ve birlikte kurduğumuz örgütü ardımda bırakabilir, irademi sürdüreceklerine güvenebilirdim. Orsted’in benim payıma da İnsan-Tanrı’yı alt edeceğinden emindim.
Ömrümün geri kalanındaki hedefim bu olacaktı.
