Mushoku Tensei Cilt 19 – Bölüm 14 / Ekstra Bölüm: Ölüm Tanrısı ve Obur Prens

Ekstra Bölüm: Ölüm Tanrısı ve Obur Prens

KRAL EJDERHA DİYARI’NIN kraliyet köşkünde pek çok soylu çocuk yaşardı. Ancak bunlar Kral Ejderha Diyarı’nın kendi hanedanından değildi; bağlı devletlerden gelen prensler ve prenseslerdi. Resmî olarak burada eğitim görüyor ya da evlatlık olarak yetiştiriliyorlardı. Gerçekteyse bağlı devletlerin ayaklanmamasını güvenceye almak için tutulan rehinelerden farkları yoktu. Bu düzen, feodal Japonya’da derebeylerinin sadakatini sağlamak için ailelerini ve kendilerini dönüşümlü olarak başkentte tutan sisteme benziyordu.

Her ne olursa olsun bu prens ve prensesler rehine olduklarının pek bilincinde değillerdi. Memleketleri boyun eğmeyi sürdürdüğü müddetçe güvenlikleri ve buradaki yaşamları garanti altındaydı; böylece keyiflerine bakabiliyorlardı. Yine de hepsi bu kadar tasasız değildi. Aralarındaki birkaç hırslı kişi bu zamanı kendini geliştirmeye ayırıyor, toplumsal basamakları tırmanmak için karşısına çıkacak her fırsatı dikkatle kolluyordu.

Pax da onlardan biriydi. Bir gün ansızın fikir değiştirmiş; kılıç kullanma, büyü ve ilim öğrenmeye dört elle sarılmıştı. Sabahları yapabildiği kadar idman ediyor, günün ikinci yarısını büyüye ve kitaplara ayırıyordu. Bu düzeni her gün sürdüreceğine yemin etmişti ama programdaki böylesine köklü bir değişikliğin uzun süre bozulmadan kalması zordu. Son zamanlarda sabah saatlerini bambaşka bir uğraşa ayırmaya başlamıştı: Kraliyet köşkünün yakınındaki bahçeleri ziyaret ediyordu.

Pax tahta kılıcıyla talim yaparken yakındaki kıza hikâyesini anlatıyordu. “Tam o sırada ona, ‘Çek elini o köleden! Onu satın alacak kişi benim,’ dedim. Ardından arbede çıktı. Haydutlar üzerime hücum etti, ben de her birini tek tek biçtim! En son iri yarı reisleri karşıma dikildi. Elindeki savaş baltası boyumun en az iki katıydı. Öyle korkunç bir kükreme kopardı ki en gözü pek savaşçı bile çizmelerinin içinde tir tir titrerdi; sonra üstüme atıldı! Saldırısından ustalıkla sıyrılıp en güçlü büyümü yüzünün ortasına patlattım! Adam birkaç adım sendeledi; ben de bir an bile kaçırmadan kılıcımla üzerine çullandım. Şak! Ve yere serildi!”

Pax kılıcıyla abartılı hareketler yapıyor, dövüşünü gözler önünde canlandırırken büyü bile kullanıyordu. Hikâyesi sona erdiğinde durup kıza baktı. Kızın gözleri boştu; ne düşündüğüne dair hiçbir ipucu vermiyordu. Fakat nedense Pax onun ifadesini okuyabiliyordu. Başta bunu yapamasa da zamanla yüzündeki en ufak değişiklikleri fark etmeyi öğrenmişti. Şu anda gözleri her zamankinden daha parlak, yanaklarıysa pembeydi. Hikâyeden gerçekten keyif almış görünüyordu.

Pax’ın alnından ter damlıyordu. Düşmanını yere serdiğini anlatan son duruşunda donup kalmış, sessizliğini korumuştu. Birkaç dakika sonra pes edip doğruldu.

“Eh, böyle sonuçlanması kusursuz olurdu ama hiçbir şey insanın kafasında canlandırdığı kadar mükemmel gitmiyor,” diye itiraf etti. “Ben yalnızca rüzgâr büyümle muhafızlarıma destek verdim.”

Kızın hayranlığı zerre azalmadı.

“Yine de Efendim, kenar mahallelerin lideri oldunuz,” dedi.

“Evet. Nasıl gerçekleştiğinden bağımsız olarak bu kesinlikle doğru. Liderlerini yenince kenar mahallelerin hâkimi oldum.”

“İnanılmaz.”

Pax sırıttı. “Değil mi?! Bütün o kargaşa sırasında biraz korkuya kapılmış olabilirim ama bu, Shirone’un haydutlarını tek bayrak altında topladığım gerçeğini değiştirmez! Hadi, beni biraz daha övmene izin veriyorum!”

“İnanılmaz. Gerçekten inanılmaz.”

Benedikte, Kral Ejderha Diyarı’nın On Sekizinci Prensesi’ydi. Yüz ifadeleri belli belirsizdi, duygularına dair pek az ipucu verirdi; sesiyse neredeyse hiç iniş çıkış göstermeyecek kadar tekdüzeydi. Yine de can kulağıyla dinleyişi, hikâyenin onu ne kadar heyecanlandırdığını açıkça belli ediyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse Pax hikâyesini azıcık değil, epey süslemişti. Bir nebze olsun itibarını korumak için muhafızlarını büyüyle desteklediği kısmını araya sıkıştırmıştı ama gerçekte bunu bile yapmamıştı. Böyle yalanlar söylemek canını acıtıyordu; fakat diyarda tek bir kişi bile hikâyelerini Benedikte kadar içtenlikle dinlemiyordu. İnsanın kendini biraz kaptırması doğaldı.

“Daha… fazlasını anlat,” diye mırıldandı Benedikte.

Doğrusu hikâyenin gerçek olup olmaması onun umurunda değildi. Ailesi eğitiminden büyük ölçüde vazgeçtiği için okuma bilmiyordu; üstelik hiç kimse onunla Pax’ın konuştuğu gibi konuşmuyordu. Kraliyet köşkünün dar sınırlarına hapsedilmişti. Nereye giderse gitsin göze batan bir kusurmuş gibi davranıyorlardı. Sabah uyanıyor, yemeğini yiyor, ardından bir sonraki öğüne kadar vakit öldürmek için ıssız bir yer arıyordu. Sonra yatma vakti geliyor, ertesi gün aynı sıkıcı düzen baştan başlıyordu. Bu bezdirici tekdüzeliğin ortasında Pax’ın heyecan verici hikâyeleri temiz bir nefes gibiydi. Hoşuna gidiyordu.

“Daha fazlasını,” diye tekrarladı. “Anlat…”

“Pekâlâ. Sırada Periler Pınarı’nı ziyaret ettiğim günü anlatabilirim sanırım. En azından isterdim ama onu yarına saklayalım. Bu öğleden sonra derslerime ve büyü talimime katılmam gerekiyor.”

“…Peki.”

“Vahahaha, ne hayranlık uyandırıcı bir dinleyici. Ama suratını böyle asmana gerek yok! Tek yapman gereken beklemek. İstesen de istemesen de yarın gelecek!”

Son zamanlarda Pax’ı gözlemleyen herkes onun çalışkan biri olduğunu kabul ederdi. Sabah idmanını bitirince öğleden sonrayı derslerine ve büyü talimine ayırıyordu. Kabul etmek gerekirse sabahları sık sık kaytarıyordu. Yine de Benedikte’ye hikâyeler anlatırken bile kılıç savuruşlarını düzenli olarak çalışıyor, böylece becerisini yavaş yavaş geliştiriyordu.

Olağan eğitimine gelince, Shirone onu terk ettiğinden artık özel öğretmen tutma lüksü yoktu. Hatırladığı derslerden yola çıkarak tek başına çalışmayı sürdürmek zorundaydı. Bıkmadan usanmadan gösterdiği çaba, köşkteki itibarını yavaş yavaş artırmıştı.

“Ama bütün bunlardan önce yemek yemeliyiz! Köşke dönme vakti!” diye duyurdu Pax.

“…Sizi uğurlayayım.”

“Vahahaha! Buna hiç gerek yok. Hiç gerek yok.”

Pax onunla vedalaşıp odasına doğru yürüdü. Bahçeler arazinin kenarında bulunduğundan Benedikte’nin odası yakındı ama Pax’ınki epey uzaktaydı. Benedikte ondan ayrılmaya hiç gönüllü olmaz, bu yüzden yolun bir kısmında ona eşlik ederdi. İnsanların ona karşı tavrına rağmen hâlâ büyük bir ülkenin prensesiydi ve Pax’la daha fazla vakit geçirmek için bizzat çaba gösteriyordu. Bu bile Pax’ın keyfini yerine getirmeye yetiyor, keyiflenince de ağzını tutamıyordu.

“Dünkü büyü çalışmalarım sırasında bir şeyi fark ettim. Başta yalnızca aklıma gelen bir düşünceydi ama araştırınca varsayımlarımın doğru olduğunu öğrendim. Demek oluyor ki büyü, zamanın başlangıcından beri…”

Dışarıdan bakıldığında Benedikte ilgisizmiş, aklı başka yerdeymiş gibi görünüyordu. Oysa Pax’ı dinlerken gözleri merak ve ilgiyle doluydu. Kraliyet köşkünde hizmet eden hizmetçiler —ve ara sıra gelen soylu konuklar— ikisine soğuk, hoşnutsuz bakışlar atıyordu.

Yanlarından geçen soylulardan biri, “Şuna bakın! Shirone’un işe yaramaz solucanı, bir baltaya sap olamamış prensese yapışmış,” diye alay etti.

Pax olduğu yerde dondu. Geri dönüp bu bozguncunun yüzüne iyice bakmak istedi ama kendini tuttu. Böyle sözleri her duyduğunda midesi bulanıyor, safrası boğazına tırmanıyordu. Dönüp suçluya küfretmek ve küstahlığı yüzünden kellesini uçurmak istiyordu. Fakat o korkunç arzular yalnızca bir hayalden ibaretti. Burada hiçbir gücü olmadığını herkesten iyi biliyordu.

Dişlerini sıkan Pax alçak sesle, “Sen bekle, it. Göreceksin,” diye mırıldandı.

Benedikte’nin yüzüne gölge düştü. Neredeyse hiç eğitim görmemişti ama bu, kendi başına düşünemediği anlamına gelmiyordu. İçinde bulunduğu durumu anlıyor, Pax’ın onun yanında kaldığı için aşağılandığını biliyordu.

“Majesteleri,” dedi. “Ben…”

“Yeter! Söyleme; yalnızca sinirimi bozarsın!”

Öte yandan Pax durumu onun gibi görmüyordu. Aşağılanmaya alışkındı. Shirone’da sürekli aynı sözlere maruz kalmıştı.

“Bana bak,” diye ısrar etti. “Vücuduma, şu kollarımla bacaklarıma bak. Doğduğumdan beri böyleyim. Ne yaparsam yapayım insanlar beni daima küçümseyecek. Sana garanti veriyorum: Bunları senin yüzünden söylemiyorlar.”

Bu konuşmayı kaç kez yaptıklarını artık sayamıyordu. Pax ne kadar güvence verse de Benedikte’nin içi kararıyordu. Saraydan hiç çıkmadığı için durumu tam anlamıyordu. Onun kısa, tıknaz bedeninin ya da bodur kollarıyla bacaklarının nesi bu kadar farklı, göremiyordu. Bunlar yüzünden ne kadar alaya maruz kaldığını hayal edemiyordu.

Bir bakıma ikisi de aynı gemideydi. Benedikte’yi Pax’a çeken de tam olarak buydu. Pax, her şeyin aleyhine olmasından durmadan yakınsa da bununla mücadele etmeyi sürdürüyordu.

Ana saray ile yanındaki köşkün sınırını geçtikleri sırada Pax durdu. “Hı?” dedi. “Bu koku da ne?”

Kaynağı belirsiz, keskin bir koku havaya sinmişti. Son derece nahoştu; sanki biri ceset yakıyordu. Yine de içinde yemek pişiriliyormuş gibi iştah açıcı bir yan da vardı. Pax içine çektikçe karnı acıkıyordu. Ama insan merak etmeden duramıyordu: Bu kadar pis kokan bir şey yenebilir miydi? Merakı bu kokudaki garip dengeyi görmezden gelemezdi.

“Tören alanından geliyor gibi,” diye mırıldandı. “Merak ettim. Gidip bakalım mı?”

Benedikte itiraz etmeye yeltendi. “Ama…”

“Hıh. Kraliyet köşkünden biraz uzaklaştın diye biri seni gerçekten azarlar mı? Davranışlarını bu kadar yakından izlemek istiyorlarsa başına hiç değilse bir gözcü dikmelilerdi. Haydi, gidiyoruz!”

Benedikte istemeden de olsa biraz sevinçli çıkan bir sesle, “Peki,” dedi.

***

Shirone Krallığı’nda Cehennem Ziyafeti adlı bir tablo vardı. Eserde akşam yemeği veren, hastalık derecesinde şişman beş soylu resmedilmişti. Bunda pek tuhaf bir şey yoktu; fakat dikkatle bakıldığında onlara hizmet edenin bir iskelet olduğu fark edilirdi. Soylulardan üçü hiçbir şeyin farkında olmadan neşeyle sohbet ediyordu. Biri iskeleti görmüş, şaşkın bir ifadeyle telaş içinde yanındaki kişiye dönmüştü. Grubun son üyesiyse masaya yığılmıştı. Uyuyor muydu, ölmüş müydü, belli değildi.

Pax bu tablo hakkında pek bir şey bilmiyordu ama ağabeyi Zanoba Shirone’un tablonun önünde durmuş, sahneyi incelerken kendi kendine mırıldandığını hatırlıyordu. Oradaki adamlar bu ziyafete katılmayı istemiş miydi? İstememişlerse neden zorla oturtulmuşlardı? Peki kendilerine sunulan yemeği kim hazırlamıştı? Zanoba bu tür soruları yüksek sesle sorup durmuştu. Belki de bu karşılaşma yüzünden tablo Pax’ın zihnine böylesine kazınmıştı.

Belki de tablo tam şu anda gördüğüme benzer bir sahneyi resmediyordu, diye düşündü Pax.

Yeni acemi askerlere yemek pişirmeyi öğretmek amacıyla tören alanının kenarına geçici bir açık hava mutfağı kurulmuştu. Yakındaki masada beş silahşor çırağı oturuyordu. Her birinin beti benzi atmış, gözleri durmadan mutfağa kayıyordu. Pax’ın daha önce aldığı keskin koku da oradan yayılıyordu. Yaklaştıkça koku öyle beterleşti ki Pax bile burnunu kapatma isteği duydu.

Fakat en ilginç olan, mutfakta çalışan adamdı. Bir iskeletti; en azından yüzü bir iskeleti fazlasıyla andırıyordu. Devasa bir kazanın başında durup içindekileri karıştırırken insanın kanını donduran bir gülümseme takınmıştı.

Kendi kendine kıkırdayarak, “Hi hi hi… Biraz daha, sonra hazır olacak,” dedi.

Şövalyelerin yüzleri umutsuzlukla çarpıldı; sanki gerçekten canlarından olduklarına ve kaçış bulunmadığına inanıyorlardı.

Belki tablodaki adamlar da buna benzer bir durumdaydı. Kaçamayacakları konusunda haklıydılar. Ne de olsa bu uğursuz yemeği hazırlayan kişi Pax’ın yakından tanıdığı biriydi.

“Ölüm Tanrısı Randolph,” diye mırıldandı.

Randolph Marianne gerçekten de Ölüm Tanrısı olarak tanınıyor, Yedi Büyük Güç arasında beşinci sırada bulunuyordu. Kara Ejderha Şövalyeleri’nin bir üyesi olarak doğrudan Başkomutan Shagall’a hizmet ediyordu. Kendi emrinde hiç astı yoktu ve daima tek başına çalışırdı. Diyarın en güçlü şövalyesiydi; erişebileceği en yüksek konumu aşağı yukarı sağlamlaştırmıştı. Böylesine yüksek bir makama rağmen silahşor çıraklarını bizzat toplamış, onlara yemek hazırlıyordu. Kaçamamaları şaşırtıcı değildi; Randolph hem gerçek hem mecaz anlamda onlardan katbekat üstündü.

Yine de Pax bütün bunların ne anlama geldiğini merak etmeden duramadı. “Siz, oradakiler! Burada neler oluyor?” diye sordu.

“Siz de… kimsiniz?”

“Shirone Krallığı’nın Yedinci Prensi Pax.”

Pax yabancı olsa da hâlâ kraliyet mensubuydu; buradaki adamlardan katbekat yüksek bir konumdaydı. Adamlar sandalyelerinden kalkıp tek dizlerinin üzerine çökmeye yeltendi.

Pax sözlerini keserek, “Gerek yok,” dedi. “Oturduğunuz yerde kalıp konuşmanıza izin veriyorum.”

Birbirlerine baktıktan sonra yeniden yerlerine oturdular. Durumu yavaş yavaş anlatmaya başladılar.

“Şey, anlayacağınız, talim sırasında biraz… ölümcül bir hata yaptık.”

Üç gün önce Kral Ejderha Diyarı, kuvvetleri için geniş kapsamlı bir tatbikat düzenlemişti. Bu adamlar bizzat Başkomutan Shagall Gargantis’in silahşor çıraklarıydı. Tatbikat sorunsuz ilerlerken çocuklar akıl almaz bir hata yapmıştı: Shagall’ın atının eyerini düzgünce bağlamamışlardı. Hücum emri vermesinden saniyeler önce küçük düşürücü biçimde toprağa kapaklanmıştı. Neyse ki yakındaki şifacılar hemen müdahale etmiş, böylece tatbikatın geri kalanı olaysız sürmüştü. Daha ağır bir ceza yerine yalnızca azar işiterek kurtulmalarının tek nedeni buydu. Ancak tatbikatı izlemeye gelen kraliyet ailesinin tüm üyeleri düşüşünü gördüğü için Shagall utançtan kurtulamamıştı.

Silahşor çıraklarının böylesine çökmüş olması şaşırtıcı değildi. Hataları, büyük saygı duydukları adama utanç yaşatmıştı. Koşullar farklı olsa oracıkta görevden atılabilirlerdi. Neredeyse cezasız kurtulmuşlardı. Suçluluk içinde Başkomutan’a kendilerini bir şekilde cezalandırması için yalvarmışlar, fakat o yüce gönüllülükle gülümseyip reddetmişti. Çıraklar başlangıçta bu tepkiyi huzursuz edici bulmuştu ama sebebini ancak bugün öğrenmişlerdi.

“Randolph Hazretleri bugün birden yanımıza gelip bize yemek pişireceğini söyledi.”

“Ee? Bunda ne sorun var?” diye sordu Pax.

“Yoksa bilmiyor musunuz?”

Şövalyeler arasında söylentiler kol geziyordu. Merak uyandıran bir durumdu. Yedi Büyük Güç’ten biri, bütün diyarın en güçlü şövalyesi neden Başkomutan’ın doğrudan astı olsun ki? Normal şartlarda Randolph Marianne’e yönetmesi için kendi bölgesi verilmeli, emrine yüzlerce adam sunulmalıydı. Öyleyse neden daima yalnız çalışıyordu?

Çünkü Başkomutan Shagall onu küçük yaşından itibaren bir suikastçı olarak yetiştirmişti. Shagall, elf ve insan kanı taşıyan bir melezdi; uzun ömrü boyunca Kral Ejderha Diyarı ordusunun zirvesinde uzun yıllar hizmet etmişti. Biraz kaba saba bir yanı vardı ama son derece sadıktı; dürüstlüğü ve doğruluğuyla herkesçe tanınırdı. Kimse onun hakkında kötü konuşmazdı.

Fakat bu nasıl mümkün olabilirdi? Kral Ejderha Diyarı ordusu gibi devasa bir örgütün başındaki biri nasıl lekesiz kalabilirdi? Çünkü aslında lekesiz değildi. Öfkesini üzerine çeken herkesi perde arkasında öldürtüyor, bu iş için bizzat yetiştirdiği suikastçı Randolph’u kullanıyordu. Bunun kanıtı da Randolph’un halk arasında tanınmasından yalnızca birkaç yıl sonra Shagall’ın bütün siyasi rakiplerinin ortadan kaldırılmasıydı. İçlerinden bazıları kaynağı bilinmeyen hastalıklardan ölmüş, bazılarıysa bir “kaza” sonucu trajik biçimde can vermişti.

Adamlardan biri çarşaf gibi bembeyaz kesilerek, “Başkomutan’ı küçük düşürdüğümüz için… öldürüleceğiz!” diye ağzından kaçırdı.

Diğer dördü de oturdukları yerde şiddetle titremeye başladı.

“Hayır… Hayır! Ölmek istemiyorum!”

“Majesteleri, lütfen bizi kurtarın. Benim… memlekette sevdiğim bir kız var. Daha hislerimi ona söyleyemedim bile… Böyle ölemem…”

“Hiç değilse savaş meydanında can vermek isterdim. Şimdi basit bir tatbikatta yaptığımız küçücük hata yüzünden mi öldürüleceğim? Dalga geçiyor olmalısınız…”

“Annem silahşor çırağı olduğumu görünce öyle sevinmişti ki…”

Çıraklar kaderlerine ağıt yakarken ürpertici, buz gibi bir ses onlara seslendi: “Ne kadar da kabasınız. Azar işitince çöktüğünüzü duydum; ben de size nefis yemeklerimden hazırlamaya karar verdim. Hepsi bu.”

Pax gerilip arkasına döndü. İskelet yüzlü şövalye, devasa kazanı sürükleyerek getirirken kan donduran bir gülümseme takınmıştı. Koku o kadar iğrençti ki bu dünyaya ait değilmiş gibiydi.

Ölüm Tanrısı Randolph, sanki canlarını alma niyetini ilan ediyormuş gibi bir sırıtışla, “Pekâlâ millet, buyurun başlayın. İnsan kendini kötü hissettiğinde en iyi ilaç lezzetli yemektir,” dedi.

“Hık.” Pax yutkundu ve gözdağına yenik düşüp bir adım geri çekildi. Topuğu bir şeye çarptı. Biri kolunu çekiştirdi. Omzunun üzerinden baktığında giysisini iki parmağıyla tutan ifadesiz Benedikte’yi gördü. Yüzü hiçbir duygu belli etmese de ne düşündüğünü okuyabiliyordu: Lütfen onları kurtar.

Bu budalaları neden ben kurtarmak zorundayım?!

Pax değişmiş biri olmasaydı belki böyle söylerdi. Fakat bu yakarış, her gün onun kahramanlık destanlarını dinleyen bir kızdan geliyordu. Pax’ın etkilemek istediği biriydi o.

“Randolph,” dedi.

“Eveet? Ne oldu? Şey… bu arada siz kimsiniz?”

“Benim adım Pax Shirone. Shirone Krallığı’nın Yedinci Prensi’yim. Talih eseri buraya geldiğime göre bu ziyafetinizden ben de tatmak istiyorum.”

“…Öyle mi?”

Aslında Pax’ın o şeyi ağzına sokmaya gerçekten niyeti yoktu. Ne de olsa prensti. Bu “yemek” hakikaten zehirliyse Randolph’un geri adım atacağından emindi.

“Evet! Elbette, Majesteleri!”

Tam aksine Randolph, bu teklif karşısında sevinçle ışıldadı.

“A-açıkça gördüğün üzere damak zevki son derece gelişmiş biriyim,” dedi Pax. “Önüme vasat bir yemek koyarsan pişman olursun.”

Adam kıkırdadı. “Eh heh heh. Görünüşümden belli olmayabilir ama bir zamanlar kendi lokantamı işletirdim. Lezzeti konusunda kendime oldukça güvenirim.”

Pax, “Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?” dedi.

“Evet, kesinlikle anlıyorum.”

Bu adamın aklı başından uçmuş, diye düşündü Pax.

Zehri Pax’ı öldürürse mesele yalnızca Kral Ejderha Diyarı ile Shirone Krallığı arasında kalmazdı; burada türlü ülkelerden kraliyet mensupları bulunuyordu. Bir şövalye içlerinden birini sebepsizce öldürüp paçayı kurtaramazdı. Diğer bağlı devletler buna göz yummazdı. Kral Ejderha Diyarı rehinelerini gelişigüzel öldürecekse onları tutmanın ne anlamı vardı? Öteki bağlı devletler ayaklanırdı.

Buna rağmen Randolph son derece sakin görünüyordu. Hatta Pax’a meydan okur gibiydi: Yiyebileceğini sanıyorsan ye. İkimiz de yalnızca yiyeceğini söylediğini biliyoruz. Gerçekte bunu yapmayacaksın.

Ya da belki, diye düşündü Pax, Shirone’un prensi olduğumu duyup nasıl göründüğümü görünce yaşayıp ölmemin kimsenin umurunda olmayacağına karar verdi. Kahretsin! Yedi Büyük Güç’ten biri olması umurumda değil; bana tepeden bakıyor!

Pax burada ölmeyi göze alamazdı ama kendisine böyle aşağılayıcı davranılmasına da izin veremezdi. Üstelik Benedikte onu izliyordu. Karşısındaki adamın onun esenliğini zerre umursamadığını bildiği için uysalca geri çekilemezdi.

“Pekâlâ! Çekil kenara!” diye kükredi. Silahşor çıraklarından birini yana itip onun yerine çöktü. “Hadi bakalım! İnsan her gün Ölüm Tanrısı kadar ünlü birinin yemeklerini tatma fırsatı bulmaz. Yemeğinin mis kokusunu aldığımdan beri karnım gurulduyor!”

Pax artık sırf inadına hareket ediyordu. Randolph yemeği gerçekten yiyeceğine inanmıyorsa tam da bunu yapacaktı. Silip süpürecek, zehrin kendisini öldürmesine izin verecek ve böylece bütün diyarı kargaşaya sürükleyecekti. İnatçı tabiatına yaraşır biçimde kaderini ve onunla birlikte gelecek her şeyi kabullenmişti.

“Öyle mi? Bana böyle bir şey söyleyen ilk kişi sensin.” Randolph uğursuz bir gülümsemeyle yemeği servis etmeye koyuldu. Çok geçmeden dumanı tüten tabak Pax’ın önündeydi.

İçinde devasa sebze ve et parçaları bulunan bir yahniydi ama suyu mordu. Bu… kaygı vericiydi. Bir yahniye onu o renge çevirecek ne konabilirdi ki? Ne görünüşü ne de kokusu iştah açıyordu. Öylesine berbat kokuyordu ki yenebilir bir şeyden geldiğine inanmak zordu. Pax bu şekilde kokan tek bir yiyecek bilmiyordu. Zihni, Bu yemek değil! diye haykırdı.

“Iğh…” Kaşığı tutmayı başarmıştı ama eli daha ileri gitmiyordu.

Oradaki silahşor çırakları kendi yüzleri de ölüm gibi solmuş hâlde ona bakıyordu. Benedikte bile onun için biraz kaygılanmış görünüyordu.

Ah, canı cehenneme!

Pax cesaretini topladı; kaşığı önündeki yapış yapış karışıma daldırdı, ne olduğu belirsiz bir et parçasını kepçeleyip ağzına tıktı.

“Hımmf!”

Çiğnedi, ardından yuttu. Silahşor çırakları ağızları açık baktı. Oradakilerin hiçbiri yemeği gerçekten tadacağına içtenlikle inanmamıştı. Bir bakışta zehir olması gerektiği anlaşılıyordu.

Lokmayı yuttuktan sonra Pax birkaç dakika kaskatı kesilmiş hâlde oturdu. Sonunda, “Beklemediğim kadar iyiymiş,” diye mırıldandı.

“Ne?!”

“İblis Kıtası’na özgü biçimde terbiye edilmiş; bu yüzden buradaki insanların damak zevkine uymayacaktır ama bana göre gayet yenebilir,” dedi Pax.

Evet, görünüşü de kokusu kadar kötüydü. Fakat garip biçimde insan ağzına attığında yoğun rayihası burnunu gıdıklıyor, sebzelerin karmaşık lezzeti dilinde kalıyordu. Et, dokunur dokunmaz eriyecek kadar yumuşaktı; ağzı nefis, iştah açıcı bir tatla dolduruyordu.

Akıl sır ermez bir yemekti. Shirone’da uzaktan yakından buna benzeyen hiçbir şey tatmamıştı. Yemeyi sürdürürken dilinin uyuştuğunu fark etti. Muhtemelen zehirdi. Fakat bundan da önemlisi, tadına bakıp lezzetini övdüğünde Randolph’un yüzünün aldığı ifade görülmeye değerdi. Pax, Ölüm Tanrısı’nın onu gerçekten yiyeceğini hiç düşünmediğini, övmesini ise aklından bile geçirmediğini anlayabiliyordu.

Dili karıncalanmaya devam ederken Pax acı acı düşündü: Hah! Birkaç dakika sonra acı içinde ölsem bile Yedi Büyük Güç’ten birini alt ettiğimi söyleyebilirim. Cehennemdeki koltuğumdan bununla övünürüm artık.

Hâlâ yapmak istediği öyle çok şey vardı ki. Fakat hayatında hiç övünmeye değer bir şey yapmamıştı; en azından bu son hareketiyle gurur duyabileceği bir şeye kavuşmuştu. Bu ona biraz tatmin verdi. Bu tesellisi olmasa tabağı yere fırlatıp hüngür hüngür ağlayabilirdi.

Pax tabağını Randolph’a doğru iterek, “Bir porsiyon daha istiyorum,” dedi.

“Şey, ama Majesteleri, bunu silahşor çırakları için hazırladım…”

“Bu adamların bu yahninin kıymetini anlayabileceğine gerçekten inanıyor musun?! Hepsini ben yiyeceğim!”

Merhametle araya girmesinden duygulanan çıraklar soluk soluğa, “Majesteleri…” dedi.

Pax yumruğuyla göğsüne vurup kükredi: “Yeter! Ne dikilip bakıyorsunuz? Diyarın silahşor çıraklarının kraliyet mensuplarını yemek yerken seyretmek gibi bir alışkanlığı mı var? Yoksa bu yemeğin hepsini tek başıma yememden rahatsız mı oldunuz? İtiraz dinlemeyeceğim! Şikâyetiniz varsa efendiniz Shagall’a götürün. Ona Shirone Prensi’nin sizi Randolph’un yemeğini tatma fırsatından mahrum bıraktığını söylersiniz!”

Silahşor çırakları eğilip apar topar oradan kaçtı. Yine de yüzleri, Pax’ın hiç aşina olmadığı bir duyguyla, minnettarlıkla doluydu.

“Hıh.”

Elbette Pax yaptığını takdir edip etmemelerini umursamıyordu. Muhtemelen onu bir heves uğruna zehirli yemeği onların yerine yemeye tenezzül etmiş Obur Prens sanıyorlardı.

Başını kaldırınca Benedikte’nin yanına oturduğunu fark etti. Yüzü her zamanki gibi durgundu; gözleri tabakla Pax arasında gidip geliyordu.

“Benedikte, sen de bundan yemek mi istiyorsun?” diye sordu Pax.

Başını salladı.

“Ne olduğunu anlıyorsun, değil mi? Bu yemeğin, yani.”

Bir kez daha başını salladı.

Pax bir an düşündü ama Benedikte’nin içine düştüğü acımasız ortamı neredeyse hemen hatırladı. Onun tek arkadaşı Pax’tı. Sürekli yalnızdı; vaktini bahçelerde çiçeklere bakarak geçiriyordu. Kimsenin konuşmaya zahmet etmediği, dışlanmış ve yapayalnız prenses. Her günü mutlaka ıstırap içinde geçiyordu. Pax bile onun yerinde olsa bu muameleye dayanamazdı.

Bunları düşününce onu durdurmak için hiçbir sebep bulamadı. Belki de Pax onun biricik arkadaşı olduğu için kendisine katılmaya karar vermişti; o ölecekse kendisi de ölebilirdi.

Sonunda Pax başını salladı. “Pekâlâ öyleyse, Randolph. Ona da bir porsiyon hazırla.”

“Evet, evet, elbette! Ah, bugün ne güzel bir gün.” Randolph, Benedikte’ye tuhaf yahnisinden bir tabak daha koyarken uğursuzca gülümsemeyi sürdürdü.

Benedikte kaşığını zarifçe aldı ve ağır ağır yemeye başladı. Görgü kuralları konusunda hiç ders almamış olsa da kaşığı son derece güzel tutuyordu. Muhtemelen başkalarında gördüğünü taklit ediyordu.

Benedikte yemeyi sürdürürken, “…Lezzetli,” diye mırıldandı.

“Gerçekten de öyle.” Pax da yemeğine döndü. İştahı doymak bilmediğinden kazan tamamen boşalana dek defalarca fazladan porsiyon istedi. “Hıh, ne dersin Ölüm Tanrısı Randolph? Bütün yahnini bitirdik. Nefisti.”

“Evet, ikinizin de bütün kazanı silip süpürmesi benim için gerçekten büyük bir onur.”

Pax gözlerini kıstı. “Ee? Etkisini ne zaman gösterecek?”

“Ne, ne zaman etkisini gösterecek?”

“Fark etmediğimi gerçekten mi sanıyorsun? Dilimdeki o uyuşuk karıncalanmayı?”

Randolph kıkırdayarak cevap verdi: “Oo! Onu diyorsunuz. Evet, etkisini her an hissetmeye başlamalısınız.”

Her an, öyle mi?

Pax arkasına yaslanıp gökyüzüne baktı. En son ne zaman dışarıda yemek yemişti? Benedikte için belki de ilk seferdi. Kraliyet ailesinin bir üyesine akrabaları ne kadar soğuk davranırsa davransın, yaşamının boğuculuğu değişmiyordu. Hatta dışlandığı için aile onu dışarı çıkarmaya hiç yanaşmıyor, sarayın duvarları arasına hapsediyordu.

En azından son anlarını güneşli, mavi göğün altında geçiriyor ve ölmeden önce lezzetli bir yemek yiyordu. Gitmenin bundan daha huzurlu bir yolu olamazdı. Sanki ruhu arınmıştı.

“Şimdi gevşediniz, değil mi?” diye sordu Randolph. “Sanshok tohumlarının güçlü bir sakinleştirici etkisi vardır.”

Pax şaşkınlıkla, “Sanshok mu?” diye tekrarladı.

“Evet. İnsan üzgün ya da öfkeli olduğunda duygularını yatıştırmak için en iyi baharattır. Doğrusu silahşor çıraklarının da tatmasını gerçekten istemiştim…”

“Yani zehir değil mi?”

“Zehir mi?” Randolph gözlerini kırpıştırdı. “Şey, Sanshok tohumlarının zehri andıran bir rengi olduğu doğrudur. Bu yüzden pek çok insan onları yemekten kaçınır, evet. Ama endişelenmenize gerek yok. Bugüne dek onu yediği için ölen tek bir kişi olmadı. Hımm? Ama dilinizdeki karıncalanmadan söz ettiniz… Sanshok kullandığımı bildiğiniz anlamına mı geliyor bu?”

“H-hayır, bir şey kullandığını sezmiştim ama tam olarak bunu değil!”

Randolph başını yana eğerken Pax gerçeği sonunda kavradı: Bu adam gerçekten yalnızca o silahşor çıraklarına yemek ikram etmek istemişti. Başka hiçbir niyeti yoktu.

“Evet, anlıyorum; Sanshok!” Pax kendi kendine başını salladı. “Kiban derisini alıp yahniye kattığından neredeyse emindim.”

“Oo, evet, Kiban derisi de dili karıncalandırır. Ama Kiban derisi yahniye o leziz mor rengi veremez, değil mi?”

Pax düşünceli biçimde başını salladı. “Doğru. Evet, yaratıcılığın gerçekten etkileyiciydi!”

“Hi hi, bunu söylemenize sevindim. O malzemeyi İblis Kıtası’ndan ta buralara getirtmeme değdi.” Randolph’un gülümsemesi, Pax’ın bütün kabadayılığını başından beri görmüş olduğunu ima eder gibiydi.

“Pekâlâ, bu kadar yeter! Benedikte, gidelim!” Adamın içini gören bakışlarına daha fazla dayanamayan Pax birden ayağa fırladı. “Bu öğleden sonra derslerim ve büyü talimim var. Burada boş gevezelikle oyalanacak vaktim yok!”

“Peki,” diye mırıldandı Benedikte.

Pax omuzlarını dikleştirip paytak adımlarla uzaklaşmaya başladı; Benedikte de hemen arkasındaydı. Pek ileri gidemeden Randolph arkalarından seslendi.

“Şey, Prens Pax?”

Pax omzunun üzerinden baktı. “Ne var?”

Randolph her zamanki ürpertici gülümsemesini takınmıştı. Yine de biraz gergin görünüyordu; sormak için cesaretini toplarken ellerini birbirine sürttü. “Gelecekte size yeniden yemek sunmam mümkün olur mu acaba?”

“Pekâlâ. Ne de olsa yemeklerin lezzetli.” Pax cevabını hemen verip ayrılmak üzere arkasını döndü. Yemeğin zehirli olmasından gereksiz yere korkmuştu ama yahni gerçekten nefisti. O alışılmadık tatların çoğu insanın damak zevkine uyması pek mümkün değildi; fakat Pax hayatında buna benzer bir şey yememişti. Randolph yine böyle bir yemek sunmaya hevesliyse reddetmesi için hiçbir sebep yoktu. Seçici damak zevkine sahip bir lezzet düşkünü olduğunu söylerken yalan söylememişti.

“Teşekkür ederim,” diyen Randolph başını iyice eğdi.

O günden sonra Pax belli aralıklarla Randolph’un yemeklerini yemeye başladı.

***

Pax uzak geçmişi zihninde yeniden canlandırırken, “Düşününce, o gün ölmeye gerçekten razı olmuştum,” diye mırıldandı.

Şu anda bir merdiven sahanlığında duruyordu. Yakındaki pencereden kalenin dışındaki dünyayı görebiliyordu. Arazinin dört bir yanında ateşler yanıyor, yer yer duman işaretleri sütunlar hâlinde yükseliyordu. Buradan hiç ses işitmiyordu ama aşağıdaki kalabalığı hissedebiliyordu.

Pax, düşünmeden ileri atılıp tırnaklarıyla kazıyarak tahta ulaşmasının ardından geldiği Shirone Kalesi’nin içindeydi.

Kralın yanında durup aşağıdaki dünyaya bakan Randolph, “Gerçeği öleceğim güne dek duymamayı tercih ederdim,” diye karşılık verdi. Göz bandını çıkarmıştı; altındaki göz göz kamaştırıcı bir ışık yayıyordu. “Yemeğimin lezzetli olduğunu söylemene gerçekten çok sevinmiştim, biliyor musun?”

“Başlama yine. İştah açıcı görünmemiş olabilir ama güzel olduğunu söylerken sana yalan söylemedim,” dedi Pax.

“Hi hi, seni zehirlemeye çalıştığımı sandığını artık bildiğime göre buna inanmak zor.”

Camın ardından dışarıyı seyrederken yaptıkları konuşmada sesleri duyguyla kabarıyordu. Önemsiz bir rastlantı onları bir araya getirmişti; ilk karşılaşmalarından sonra da özellikle heyecan verici ya da önemli hiçbir şey yaşanmamıştı. Pax ile Benedikte, Randolph’un yemeklerini her tattığında lezzetini övmüştü, hepsi bu. O tuhaf yemeklerini hazırlarken biraz sohbet ediyor, yemek bitince kendi yollarına gidiyorlardı. Bu düzen sayısız kez tekrarlandı; sonunda Randolph kendini ne kadar sık Pax’ın yanında bulduğunu fark etti. Pax’a öğrencisi ya da çırağı demek biraz zorlama olurdu ama ona kılıç kullanımı ve büyü konusunda birkaç öğüt vermişti.

Pax dışarıda toplanan insanları seyrederken, “Sonunda geriye yalnızca sen ve Benedikte kaldınız,” dedi.

Dışarıdakilerin hepsinin düşman olmadığını biliyorlardı; bir şövalye hayatını tehlikeye atıp keşfe çıkmış ve raporla dönmüştü. Evet, hepsi ona karşı değildi ama Pax’ı desteklemiyorlardı da. Shirone halkının ezici çoğunluğu tahta çıkışını hoş karşılamamıştı. Doğru koşullarda düşmanına dönüşebilirlerdi ama asla müttefiki olamazlardı.

“İnsanlar benden neden bu kadar nefret ediyor?”

Hayatı boyunca hep böyle olmuştu. Hiç kimse onunla ittifak kurmamıştı. Belki görünüşü onları tiksindiriyordu; belki de yoldaş edinme konusunda hiç yeteneği yoktu. Pax’ın gerçekten hiçbir fikri yoktu. Kendi tarzında elinden geleni yapmıştı ama bütün çabalarına rağmen yalnızca Benedikte ile Randolph onun tarafına geçmişti. Belki daha iyi davranmış olsaydı Zanoba ile Rudeus —hatta belki ölen şövalyeler bile— yanında durmaya razı olabilirdi. Artık bunları düşünmek için çok geçti.

Randolph onu teselli etmeye çalışır gibi, “Güzel soru. İnsanlar benden de sık sık korkar; ben de nedenine dair en ufak bir fikre sahip değilim,” dedi. Fakat Randolph’un durumunda sebep kuşkusuz görünüşüydü. O iskelet yüzüyle tedirgin edici gülümsemesine bir çare bulabilse belki işler biraz değişirdi.

Gerçi bu sorunlara rağmen Randolph hem Kral Ejderha Diyarı’nın Başkomutanı’nın hem de sayısız kılıç ustasının saygısını kazanmıştı. Pax’ta bunların hiçbiri yoktu. Kral olmuş, artık sevdiği bir eşe ve kusursuz bir asta kavuşmuştu. Ne yazık ki ülke böyle yönetilmezdi. Halkın takdirini kazanamıyordu.

Belki her şeyi yanlış yapmıştı ama yanında çok az kişi olduğu gerçeği değişmiyordu. Destekçilerinin sayısını artırmak için ne yapacağını artık bilmiyordu. Yoldaşlara ihtiyacı vardı ama onları nasıl edineceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Pax şimdi ne yapacağını şaşırmıştı.

“Randolph,” dedi.

“Evet?”

“Öldüğümde Benedikte’yi yanına al ve buradan kaç.”

Randolph soluğunu yuttu. Sayısız savaşa katıldığı onca yıl boyunca hiç kimse ona nefes alıp verişini böyle hissettirmemişti; ama şimdi birden her soluk alışının bilincine varmıştı.

“Kral Ejderha Diyarı’na dön. Çocuğum doğduğunda ona kılıç kullanma ve aşçılık becerilerini öğret.”

Randolph hiçbir şey söylemedi.

Pax ekledi: “İlim de öğret. Çocuğumuzun anne babası düşünüldüğünde ona özel öğretmen vermelerine imkân yok. Bakımını sana emanet ediyorum.”

Randolph yine sustu.

“Bir de onu olabildiğince çok övmeni istiyorum. Benedikte’nin bunu kendi başına yapabileceğinden kuşkuluyum. İkimiz de hayatımız boyunca pek övülmedik.”

Sonunda sesini bulup, “Şey, Majesteleri?” dedi.

Randolph’un yüzünde nadir rastlanan bir ifade belirdi; Ölüm Tanrısı diye anılmasından önce de sonra da başkalarına asla göstermediği türden bir ifade. Yedi Büyük Güç’ten biri olduktan sonra o kadar çok adam öldürmüştü ki —on binlercesini— artık onları insan olarak görmemeye başlamıştı. Uzun ömrü boyunca bu yüzü yalnızca birkaç kez takınmıştı. Bu, karşısındaki kişinin ölmesini istemeyen birinin ifadesiydi.

“Ne oldu?” diye sordu Pax.

“Biliyor musunuz, sizi seviyorum,” dedi Randolph.

Fakat Pax’tan ölmemesini istemeye dili varmadı. Ne de olsa o Ölüm Tanrısı’ydı. Yedi Büyük Güç arasında beşinci sıraya ulaşmış biri olarak sayısız adamın ölümünü görmüştü. Anlamsız bir yaşam yerine onurlu bir ölümü seçen nice insana tanık olmuştu. Her birine saygısını sunmuştu.

Randolph’un önündeki adam bir kraldı. Bedeni gelişmemişti, halkı onu sevmiyordu, tahta çıkar çıkmaz iç savaşla yüzleşmişti ve muhtemelen uzun vadede unutulup tarihin kayıtlarından silinecekti. Yine de bir kraldı. Halkın takdirini kazanmak için üzerine düşeni yapmış ve tahta çıkmıştı. Bir kral olarak ölmek istemesi son derece anlaşılırdı. Gururu bunu buyuruyordu.

Randolph sözünü tamamladı: “Bu yüzden emrinizi kendi canım pahasına da olsa mutlaka yerine getireceğim.”

“Getireceğine güveniyorum.”

Başkaları Randolph Marianne’e Ölüm Tanrısı diyebilirdi ama o gerçek bir ölüm tanrısı değildi. Bu unvanı kendisinden önce taşıyan adamı tanıyordu. Önceki Ölüm Tanrısı, can vermek üzere olanların son sözlerini daima dinlerdi. Onurlarına saygı gösterir, son nefeslerine dek onu korurdu. Ölüm Tanrısı diye anılmasının sebebi buydu. Randolph da onun örneğini izlemişti; çünkü ona herkesten fazla saygı duyuyor, hatta adını bile miras almıştı.

“Güneş batmak üzere gibi görünüyor.” İstediği cevabı alan Pax bakışlarını dışarıdaki manzaradan koparıp yatak odasına yöneldi. “Benedikte’ye veda etmeye gidiyorum. Bu son vuslatımız olacak. Biz bitirene kadar kimsenin rahatsız etmemesini sağlar mısın?”

“Emrettiğiniz gibi, Majesteleri.”

Pax odanın içinde gözden kayboldu, Randolph da kapının dışında yerini aldı. Bir süre sonra ayakta durmaktan yorulup aşağıdan bir sandalye getirdi. Oturunca dirseklerini dizlerine dayadı, parmaklarını birbirine geçirip çenesini ellerinin üzerine koydu. Bakışlarını merdivenlerden ve hemen ötesindeki pencereden ayırmadı. Sanki Pax’ın yönettiği şehre son bakışını zihnine dağlamak istiyordu.

Randolph gözlerini ağır ağır kapatırken, “Doğrusunu söylemek gerekirse, keşke ölmeseniz,” diye mırıldandı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

3.7 6 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla