- Zanoba
BIR ZAMANLAR insanlarla bebekler arasındaki farkı ayırt edemezdim. Tek fark birinin konuşup diğerinin konuşmamasıydı. Biraz büyüdüğümde ikisini biraz daha ayırt edebilir hale geldim ama gözümde hâlâ aynıydılar. Bir insanı tutup biraz savurursanız, kolu veya kafası tıpkı ahşap bir kukla gibi kopuverirdi.
Bebekleri severdim. Hepsini. Evet, bazıları diğerlerinden daha iyi yapılmıştı ama düşük nitelikli olanlara bile hayrandım. Aslında sevmediğim tek bebek türü insanlardı. Bebeklerle birebir aynı olmalarına rağmen tek yaptıkları şikâyet edip özgürlüklerimi elimden almaya çalışmaktı. Onlardan nefret ediyordum.
Onlara bakışım ancak Üstadımla tanıştıktan sonra değişmeye başladı. O zaman bile değişim yavaş oldu. Ayrıldıktan sonra Büyü Şehri Sharia’ya gittim ve orada yeniden buluştuk. Sonraki yılların bir noktasında artık her insandan nefret etmediğimi fark ettim.
Bunun kıvılcımını Julie’nin yaktığından kuşkulanıyorum. O; Üstat, Leydi Sylphie ve benim birlikte seçtiğimiz, figür yapmayı öğretmeyi amaçladığımız bir köleydi. Başta ne konuşabiliyor ne de kendine bakabiliyordu; bu yüzden yüktü.
Fakat Üstat onunla ilgilenme görevini bana emanet etti. Zahmetli olsa da figür yapmaktan farklı değildi; bir figür yapmak için önce sıradan bir tahta parçasını biçim alana dek yontmanız gerekirdi. Doğal olarak Julie’nin bakımıyla titizlikle ilgilenmeye karar verip her şeyi ona adım adım öğrettim.
Bu süreçte bir noktada Julie yük olmaktan çıktı. Mantıklıydı: Sözümü dinliyor, Üstadın öğrettiği becerileri hızla özümsüyordu. Yavaş yavaş tam da sevdiğim türde bir insana dönüşmesini izledim; dolayısıyla elbette ondan nefret edemezdim.
Ama Ginger ortaya çıkana dek bunu fark etmemiştim. Benim gözümde Ginger her şeyde kusur bulan ve bu konuda asla susmayan biriydi. En sıradan, ilgisiz şeylere “önemli” derdi. Mesela bir ağaç hakkında konuşuyorsak yapraklarının ya da dallarının hâli için durmadan kaygılanırdı. Sağlıklı ağacı oluşturan şeyin güçlü kökler ya da sağlam bir temel olduğunu söylesem de ne anlatmaya çalıştığımı hiç anlamazdı. Açıkçası tam bir baş ağrısıydı.
Sharia’da yeniden buluşana dek onu böyle görmeyi bırakmadım. Hâlâ durmadan şikâyet ediyordu ama nedense artık sinirime dokunmuyordu. Neden? Duygularım nasıl bu kadar değişmişti?
Bunun Üstadımın etkisi olması gerektiğini biliyordum. Beni hiçbir sebeple terk etmezdi. Beceriksiz olmam, tek meziyetimin fiziksel gücüm olması ya da yaptığım figürü hemen parçalamam önemli değildi. Manamın olmaması ve beklentilerini karşılayamamam da umurunda değildi. Gizli figür yapma tekniklerini bana öğretmek için harcadığı umutsuz, boşa giden onca çaba yüzünden bana kin besliyor da görünmüyordu.
Hayalimden neredeyse vazgeçmiştim. Kendi başıma asla figür yapamayacağıma, bunun yalnızca tanrılara mahsus bir beceri olduğuna inanıyordum. Üstat havlu atmadı. Bana öğretmek için türlü yöntem denedi. Beni sürece katmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Minnettardım. O zamana dek hayatımdaki tek bir kişi bile bana gerçekten insan olarak bakmamıştı.
Üstat olmasaydı Ginger’ın da bana ben olduğum için baktığını muhtemelen asla fark etmezdim.
Ne kadar budala olsam da insanlar ile bebekler arasındaki farkı ancak o zaman sonunda anladım. Bu ayrımı yapmanın önemli olduğunu biliyordum ama yine budalalığımdan nedenini anlamıyordum. Yalnızca önemli olduğunu biliyordum. Üstat bunu bana uzun uzun açıklamadı. Bunun yerine davranışlarıyla örnek olup kendim fark etmemi sağladı.
Bana yol gösterdiği için Üstadıma borçluydum ve aynı sebeple ona saygı duyuyordum. Hatta onu üstadım olarak tanıyacak öngörüye sahip olduğum için kendimle gurur bile duyuyordum.
Her zamanki budalalığımla ne yazık ki Üstadımın bazı davranışlarını anlamıyordum. Sessiz Yedi Yıldız diye bilinen Shizuka Nanahoshi, yani Leydi Nanahoshi bunlardan biriydi. Evine dönmenin yolu olarak çağırma büyüsünü araştırıyor gibiydi. Kimse bu evin tam olarak nerede olduğunu açıklamamıştı ama bilmekle ilgilenmiyordum. Kendi evime dair yalnızca kötü anılarım vardı. Geldiği yere dönme konusundaki yoğun arzusuyla hiç empati kuramıyordum. Duyduğuma göre Üstadımın Asura Krallığı’ndaki evine dair anıları da büyük ölçüde acıydı. Buna rağmen kendini Leydi Nanahoshi’ye yardım etmeye adamıştı. Çöktüğünde onu kendi evine sürükleyip bakmıştı. Ölümcül biçimde hastalandığında iyileştirmenin yolunu aramak için İblis Kıtası’na kadar gitmişti.
Ben de yardım ettim ama yalnızca yapmak beni rahatsız etmediği için. Üstat bir şey yapıyorsa ve buna yardım edebileceksem iki kez düşünmeme gerek yoktu. Fakat bu, ona neden yardım ettiğini anlamadığım gerçeğini değiştirmiyordu.
Bütün bunların ortasında içimde bir şey değişti. Bir noktada doğduğum yere karşı bağlılık geliştirmeye başladım. Shirone sarayı ne kadar korkunç olsa da bazı günler ona karşı yoğun bir özlem duyuyordum. Nanahoshi hep evinden söz ederdi; bana da bulaştığını ancak varsayabilirdim. Pax’ın yardım isteyen mektubunu aldığımda çağrısına hemen cevap verme mecburiyeti duymamın sebebi muhtemelen buydu. Ülkemi gerçekten seviyordum ve ihtiyaç doğarsa korumak istiyordum; o an gelince gitmek zorunda olduğumu hissettim.
Yanılmıştım.
Üstat, Fort Karon’da (Karon Kalesi) beni onunla eve dönmeye ikna etmeye çalıştığında kalbim sarsıldı. Düşündüm. Sharia’da Üstatla figür yaparak geçirdiğim günler o kadar doyurucu ve keyifliydi ki bunun için memleketimi terk etmeyi gerçekten düşündüm. Ama yapamadım. Sanki dönemezsin diyen bir duvar yükseldi.
“Pax benim kardeşim, o yüzden onu kurtarmak istiyorum.”
Bu, o anda ağzımdan çıkan bir bahaneden başka bir şey değildi. Onu kesinlikle ikna edecek tek sözün bu olduğunu bildiğim için hesaplı bir hamleydi. Ama nedense bu cevap içimde de yankılandı. Nedenini bilmiyordum. İnsan bir yalan söylerse bazen sonunda kendisinin de inandığını duymuştum. Başta sebebin bu olabileceğini düşündüm ama hayır, değildi.
Gerçeği ancak Pax balkondan atladıktan ve naaşını gördükten sonra anladım. Uzak geçmişten bir anıyı zihnimin önüne getirdi.
Ağabeyim olan ikinci prens bir ziyafet veriyordu ve ben davet edilmiştim. Şimdi ziyafetin sebebini hatırlamıyorum ama katılımın zorunlu olduğu türdendi. Aslında gidip gitmediğimi bile hatırlamıyordum.
Hatırladığım tek şey, tamamen tesadüf eseri genç Pax’ın hemen yanıma oturmuş olmasıydı. Bu, Leydi Roxy’nin sarayda hizmet vermeye başlamasından önceydi. Pax o sırada olsa olsa on yaşındaydı.
Konuşmadık. Yalnızca yan yana oturduk. Benimle konuşmak istediğini hissettim ama havadan sudan sohbete girişmekle uğraşamazdım. Yüzüne bile bakmadım. O da benimle konuşma cesaretini hiç toplayamadı. Bana hiçbir şey söylememiş olmasına rağmen bir bakıma onu görmezden gelmiştim.
Ölü bedenini kollarımda tutarken, O zaman neden ona hiçbir şey söylemedim? Bir iki kelime bile olsa, diye düşünmeden edemedim.
Bu, içimdeki bütün kuşkuları dağıttı. Sonunda anladım. Kendi anlaşılmaz davranışlarım Üstadımınkileri yansıtıyordu. Leydi Nanahoshi’ye neden yardım ettiğini artık anlıyordum: Onu muhtemelen küçük kız kardeşi gibi görmüştü.
Neden daha önce fark etmemiştim? Üstadın öz iki kız kardeşi vardı ve Leydi Nanahoshi’yle ilişkisi, ikisinden büyük olanına davranışının neredeyse aynısıydı. Onu dikkatle gözetiyor, sorun çıkarsa hemen yardıma koşuyordu. Ona gerçek kız kardeşleri kadar şefkatle bakıyordu.
Kendime onca soru sormuştum. İblis Kıtası’nda Üstadıma neden yardım ettim? Ardından neden kendimi memleketimi hatırlarken buldum? Pax’ın mektubu geldiğinde neden çevremdeki herkesin karşı çıkışını silkeleyip eve dönmeye karar verdim? Fort Karon (Karon Kalesi) savaşından sonra neden Pax’ı kurtarma mecburiyeti hissettim? Aile olduğumuz için onu kurtarmak istediğime dair o yalanı neden ağzımdan kaçırdım? Son olarak bu yalan içimde neden bu kadar yankılandı?
Cevapları sonunda anladım. Her şey anlam kazandı. Yapbozun parçaları yerlerine oturdu.
Ama çok geçti. Benim budalalığım buydu: Her şeyi fazla geç anlamak. Pax ölmüştü. Onu Nanahoshi’yi kurtardığımız gibi kurtaramamıştık.
Yine de yapabileceğim bir şey hâlâ vardı.
Rudeus
SHARIA’YA geri döndük. İnsanlar sık sık “Gidiş kolaydır, asıl zor olan dönüştür,” gibi şeyler söyler. Bu bizim için geçerli değildi; dönüş yolculuğumuz pürüzsüz geçti. Büyülü Zırh’ımla at arabamızı, geri dönmek için Işınlanma çemberi hazırladığımız ormana kadar çektim. Zanoba’yla birlikte zırhımı söküp Uçan Kale’ye (Yüzen Hisar) taşıdık. Roxy önden giderken Zanoba’yla Perugius’a saygılarımızı sunmak üzere geride kaldık.
Bizi ilk gördüğünde kısa bir “Anlıyorum,” dedi; biz de yaşananları anlattık. Ardından bizi en son konuştuğumuz odaya götürüp kendi bilgece sözlerini sundu: “Herhangi bir ülkenin seni kendine bağlamasına izin vermek budalalıktır.”
Zanoba ciddiyetle başını sallayıp Perugius’a kraliyet statüsünden vazgeçtiğini söyledi; Perugius memnun görünüyordu. Bana bile, “İyi iş çıkardın,” diyerek cesaret verici birkaç söz söyledi. Açıkçası birlikte çay yudumlamaktan keyif aldığım bir dostu kaybetmediğim için rahatlamıştım.
Nanahoshi’yi de ziyaret ettik; dönüşümüze uzun bir iç çekişle tepki verdi. Bıkkınlığını anlayabiliyordum. Zanoba’nın böyle dönmesi, gözleri yaşlı ve yürekten vedası sırasında hissettiği bütün duygusallığı mahvetmişti.
Her neyse, Eris’in önümüzdeki ay içinde doğurması bekleniyordu. Yapabileceğim en küçük şey doğum sırasında yanında olmaktı. Sorun, dosdoğru eve gitmek istememe rağmen önce başka bir şey yapmak zorunda olmamdı. Yani Orsted’e rapor vermek.
İnsan-Tanrı bu kez ayağımın altındaki halıyı gerçekten çekmişti. İyi taraftan bakarsak Zanoba’yı güvenle eve getirme hedefimi başarmış, ölmemiş ya da sakat kalmamıştım. Kötü taraftan bakarsak İnsan-Tanrı’nın bu seferki amaçları hakkında hiçbir şey öğrenememiş, Pax’ı hayatta tutmayı başaramamıştık. Orsted planları için hayati birinin Shirone Cumhuriyeti’nde doğacağını zaten söylemişti; demek bu olay yüzünden tahtadaki güçlü bir taşını kaybetmişti. Tam bir yenilgiydi.
Belki biraz erken dönmüştük. Belki Shirone’un sonunda yine cumhuriyete dönüşmesini sağlamak için biraz daha kalıp olayları yönlendirmek daha iyi olurdu.
Yok, ülkeyi cumhuriyete dönüştürmek bu kadar kolay olsaydı Orsted Pax’ı hayatta tutmamı emretmezdi.
Her şeye rağmen olanları bütünüyle dürüstçe anlatmak muhtemelen en iyisiydi. Bu aksiliği telafi etmenin bir yolu varsa yapacaktım.
“Pekâlâ Roxy, kısa süreliğine ofise gideceğim. Büyülü Zırh’ı depoya kaldırmak istiyorum,” dedim.
“Tamam. Ben eve gidip herkese güvende olduğumuzu bildiririm.”
Şehrin girişinde ayrıldık ve ben ofise doğru yola çıktım. Nedense Zanoba bana eşlik etmeye karar vermişti.
“Bir sorun mu var?” diye sordum.
“Hayır ama o zırh hayatta kalmama yardım etti; o yüzden ödünç verdiği için Orsted’e teşekkür etmek ve yolculuk sırasında onu parçaladığım için özür dilemek istedim.”
“Ha, tamam.”
Zanoba’nın Orsted’e doğrudan teşekkür etmek istemesi tuhaftı. Orsted’in lanetinin içindeki bütün olumlu duyguları söndürecek kadar güçlü olacağını düşünüyordum. Belki bu ani değişim Cliff’in titiz araştırmaları sayesindeydi. Zanoba gerçekten Orsted’le yüz yüze gelince yumruk sallamaya başlayabilirdi ama onu tuttuğum sürece her şey yoluna girerdi herhâlde.
Kendimizden emin biçimde ofise kalan yolu birlikte yürüdük. Büyülü Zırh’ımı depoya koyup kapısını kilitledim ve ana binaya girdim. Terk edilmiş lobiden geçip dosdoğru patronun ofisine gittik.
İçeri girmeden önce derin bir nefes aldım. Sonuçta başarısız olduğumu bildirmek üzereydim. Daha önce birçok kez başarısız olmamış değildim; olmuştum. Ama bu, diğerlerinden çok daha büyük bir başarısızlıktı. Beni azarlayabilirdi.
Belki şansım yaver gider de bugün burada olmaz?
Yok. Bir an önce yapıp bitirmek daha iyiydi.
Pekâlâ. Önce ilk iş… Kapıyı çalma zamanı.
Gerçekten de nazik bir kapı vuruşu insanı iyi bir havaya sokabilirdi. Benimkinin sakin ve kibar olması gerekiyordu. Yumruğumu kaldırıp kapıya çok hafifçe vurdum.
Öbür taraftan bir ses yankılandı: “Rudeus, öyle mi?”
Burada olmayacağına dair umudum da böylece söndü.
Kaygıma rağmen yapacağım açıklamayı zihnimde çoktan hazırlamıştım. Tek yapmam gereken gerçeğe bağlı kalıp ona karşı dürüst olmaktı.
“Rahatsız ettiğim için bağışlayın! Ben, Rudeus Greyrat, sonunda Shirone Krallığı’ndan döndüm!” Kapıyı açıp içeri daldım ve derin bir reverans yaptım. Doğrulunca boğazımdan boğuk bir çığlık çıktı. “Gah?!”
Orsted bütün yüzünü örten siyah bir miğfer takıyordu. Bu yeni yüzün… Şey, sanırım büyülü aletin Cliff tarafından yeni yapıldığını varsayabilirdim.
“Sağ salim dönmüş görünüyorsun,” dedi Orsted.
“Ş-şey, evet.”
Görünüşü bütün hevesimi kursağımda bırakmıştı ama devam ettim. Görevimdeki başarısızlığı son derece samimi ve eksiksiz biçimde rapor etmeye kararlıydım. Evet, aynen öyle. Tek yapmam gereken, “Orsted, hiçbir şey başaramadım! Hem de hiçbir şey!” demekti.
Bir dakika, bu hiç doğru gelmedi…
“Raporumu arz etmeme izin verin,” dedim ve yaşananları olabildiğince nesnel biçimde anlatmaya başladım. Şüphelendiğim her şeyi, o sırada gözümden kaçan işaretlerle birlikte sıraladım. Konuşurken soğukkanlılığımı korumaya, en ince ayrıntıyı bile birer birer ortaya koymaya özen gösterdim; böylece didik didik incelemek istese bile ortada sorun kalmayacaktı. Raporumun belli bir düzeni vardı: Önce olayı anlatıyor, ardından o sırada ne hissettiğimi, ne düşündüğümü, kime danıştığımı, hangi sonuca varıp nasıl harekete geçtiğimi açıklıyordum. Sonra da sonucu bildiriyordum. İnsan-Tanrı’nın muhtemel amaçlarına dair tahminlerimi ve bundan sonra nasıl ilerlememiz gerektiğine ilişkin düşüncelerimi de ekledim. Hiçbir şeyi atlamadım.
“En içten özürlerimi sunarım. Görevimi yerine getiremedim ve bunun sonucunda Prens Pax’ın ölümüne engel olamadım.”
Boğucu bir kasvet havayı doldurdu. Miğferin altındaki yüzünü okuyamamak onu her zamankinden katbekat korkutucu kılıyordu. Açıkçası miğfersiz hâlini tercih ederdim.
Hazır konusu açılmışken, o şeyi neden takıyor ki? Benim yanımdayken… ne bileyim… çıkaramaz mı?
“Kral Ejderha Diyarı’nın hükümdarı Leonardo Kingdragon, İnsan-Tanrı’nın havarilerinden biri. Shirone Krallığı’ndan General Jade’in de havari olma ihtimali yüksek. Pax’ı köşeye sıkıştırıp intihara zorlamak için ikisini kullandı,” dedi Orsted.
Demek bu kez işin içinde iki havari vardı. İnsan-Tanrı, Kral Ejderha Diyarı’nın hükümdarını kullanarak Pax’ı desteklemiş; böylece Pax’ın zihnine, yine başarısız biri olmamak için kralın beklentilerini karşılaması gerektiği fikrini yerleştirmişti. Kral ona bir kraliçe ile Ölüm Tanrısı’nı bahşederek her türlü üstünlüğü sağlamıştı. Ardından Pax zirvedeyken İnsan-Tanrı, Jade’i kullanıp düşüşünü hazırlamıştı.
En azından ben durumu böyle yorumluyordum. İnsan-Tanrı geleceği gerçekten görebiliyorsa Pax’ı kendi canına kıymaya sürüklemek için tahtadaki hangi taşları oynatması gerektiğini de tam olarak biliyordu. Yorumum doğru muydu, kim bilir; ama varılabilecek en kestirme sonuç buydu.
“Öyleyse son havari kimdi?” diye sordum.
“Belki Bista Krallığı’nın hükümdarıdır. Yine de bu kez üçüncü bir havari kullanmamış olma ihtimali de oldukça yüksek.”
“Ha, şimdi hatırladım; Ölüm Tanrısı, İblis Kralı Badigadi’nin bir zamanlar onun havarilerinden biri olmuş olabileceğini söylemişti.”
Kısa bir sessizliğin ardından Orsted, “Bu sefer havari olsaydı ortaya çıkmaması mantıksız olurdu,” dedi.
Doğruydu. Badigadi ilgi odağı olmayı seven tiplerdendi.
İnsan-Tanrı açısından ben bir anormalliktim. Bu yüzden hiç karşılaşmamış olma ihtimalimin yüksek olduğu kişileri özellikle seçmesi mantıklıydı. Ne yazık ki bu kez oyununu çözememiştim. Kendimi acınası hissediyordum.
“İsterseniz Jade’i hâlâ ortadan kaldırabiliriz?” diye önerdim.
“Artık çok geç.” Orsted’in sesinde zerre duygu yoktu.
“Şey… Bu konuda gerçekten çok üzgünüm.”
“En başta yanlış öngörüde bulundum. Leonardo’yu ortadan kaldırdıktan sonra her şeyi sana bırakmak yerine Shirone Krallığı’na bizzat gitmeliydim. Bu benim hatamdı. Ancak…” Sesi kesildi. Beni teselli edip kafama takmamamı söyleyecek gibi görünmüyordu. Anlaşılan başarısızlığımın etkileri epey geniş kapsamlıydı.
“Şey, Pax’ın yerini alabilecek başka hiç kimse yok mu?” diye sordum.
“Yok.”
“Gerçekten başka hiçbir seçenek yok mu?”
Cevap vermedi.
Shirone Cumhuriyeti planları için gerçekten bu kadar mı önemliydi? Onu başka bir yol düşünmeye zorlamıştım ama beni iki kez geri çevirmişti. Şimdi ne olacaktı? Bu durumu nasıl kurtaracaktım?
“Orsted, konuşmama müsaade eder misiniz?”
Arkamdan gelen bir ses araya girdi. Geriye baktığımda Zanoba’yı orada dikilirken buldum. Ne zamandır oradaydı? Ee, sanırım en başından beri, değil mi? Bunca zamandır tek kelime etmediği için dışarıda beklediğini sanmıştım.
“Zanoba Shirone, öyle mi?” diye mırıldandı Orsted; sanki o da Zanoba’yı daha yeni fark etmiş gibiydi.
Hayır, “gibiydi” falan değil… Bence onu gerçekten şimdiye dek fark etmedi. O miğferle önünü bile göremiyor olmalıydı. Asıl şimdi, o şey başındayken sonunda konuşabildiğini fark ettim. Demek ki eskisinin aksine bunun içinde gerçekten nefes alabiliyordu.
“Her şeyden önce, memleketime yaptığımız seferde kullanmam için bana zırh ödünç verdiğinizden dolayı en derin şükranlarımı sunmama izin verin. Ne yazık ki zırh bu süreçte parçalandı; ne mutlu ki hayatımı kurtardı.” Zanoba bir adım öne çıkıp eğildi.
Miğferin altındaki Orsted’in yüzünü hâlâ okuyamıyordum ama o miğfer normalde yayacağı tehditkâr havayı muhtemelen hafifletiyordu. Doğru ya. Herhâlde onu bu yüzden takıyor. Zanoba’nın yaklaştığını sezmiş ve tam da bu nedenle başına geçirmiş olmalıydı.
“Birine teşekkür edeceksen o kişi Rudeus olmalı. Söylemek istediğin… yalnızca bu mu?”
“Hayır, değil.”
Tuhaf. Bir an önce Orsted’le konuşmaktaki tek niyetinin bu olduğunu sanmıştım; ama şimdi kendi yıldırıcı havasını yaymaya çalışır gibi bir adım daha attı.
“Az önce Üstat’la yaptığınız konuşmadan anladığım kadarıyla Pax, sizin bu düşmanla savaşınızın ortasında kaldı. Doğru mu yorumluyorum?”
Eyvah. Bütün bunların Orsted’in işi olduğunu mu sanıyordu? Öyleyse onu hemen durdurmam daha iyi olmaz mıydı?
“Yine de bana küçük kardeşimi kurtarmaya çalışan taraf sizmişsiniz gibi geldi. Bu doğru mu?” diye devam etti Zanoba.
“Özellikle onu kurtarmaya çalışmıyordum. Benim istediğim, kardeşinin kuracağı ülkede doğacak biriydi.”
Aklı karışan Zanoba, “Kuracağı ülke mi? Orada doğacak birini mi istiyordunuz?” diye yineledi.
Orsted her zamankinden de kapalı konuşuyordu. Açıkçası ben de bütün bunlar hakkında daha fazlasını bilmek istiyordum. Tüm bilgilere sahip olmadan durumu düzeltmemiz imkânsızdı.
“Orsted,” diye araya girdim, “mümkünse daha ayrıntılı bir açıklama yapmanızı rica ediyoruz.”
Orsted hemen cevap vermedi. Odaya sessizlik hâkim oldu; bu sessizliği yalnızca miğferinin içinden çektiği derin nefes bozdu. Başka koşullarda bu, odadaki gerilimi biraz olsun azaltabilirdi ama havayı içine çekişinde öfke seziyordum. Kaygım daha da arttı.
“Pax Shirone kral olduktan sonra bir cumhuriyet kuracaktı,” diye açıkladı.
Bu kısmını daha önce anlatmıştı. Benim bilmek istediğim, bundan sonra ne olacağıydı.
“Shirone cumhuriyete dönüştükten sonra, bir zamanlar köle tüccarlığı yapmış bir adam sivrilecekti. Adı Bolt Macedonius’tu. Pax bu adamı önemli bir göreve getirecekti.”
Ha. Demek ihtiyaç duyduğumuz kilit kişi Bolt Macedonius’tu.
“Bolt Macedonius zamanla Cumhuriyet’te söz sahibi olacak ve oraya kök salacaktı.”
“Peki onun rolü ne?” diye sordum.
“Bolt’ın kendisi planlarımda hiçbir rol oynamıyor. Fakat soyundan gelenlerden biri İblis Tanrısı Laplace’ı dünyaya getiriyor.”
Laplace mı? Demek o da işin içine böyle giriyordu.
“Pax öldüğüne göre,” diye açıkladı Orsted, “Laplace’ın nerede doğacağına dair hiçbir fikrim yok.”
Başka bir deyişle Shirone’un cumhuriyete dönüşmesi, Laplace’ın yeniden doğuşunun ön koşuluydu.
“O hâlde Shirone’u yine de cumhuriyete çevirebiliriz. Ya da en azından Bolt Macedonius’un karşılaşması gereken kişiyle tanışmasını sağlayıp evlenmesine ve çocuk sahibi olmasına yardım edebiliriz,” diye önerdim.
“Faydasız. Bunu daha önce denemediğimi gerçekten mi sanıyorsun?”
Orsted, sıkışıp kaldığı uzun döngüler boyunca kuşkusuz türlü şey denemişti. Anlaşılan Laplace’ın yeniden doğuşu son derece öngörülemez bir değişkendi; Orsted de yerini bulmayı kolaylaştırmak için onu belli bir noktaya sabitlemeyi ummuştu. Orsted’in planındaki bu aşama için gereken tek domino taşının Shirone Cumhuriyeti olmadığından kuşkulanıyordum. Laplace’ın orada yeniden doğmasını garantilemek için muhtemelen yüz yıldır olayları yönlendiriyordu. Belki diğer görevlerimin bazıları da buna hizmet etmişti. Fakat tek bir unsur ters gidince bütün iskambil kulesi çökmüştü.
“İnsan-Tanrı’ya ulaşabilmem için önce Laplace’ı öldürmem gerekiyor,” diye açıkladı Orsted. “Yeniden beden bulduktan sonra bir süre ortalıkta görünmeden yaşayacak, ardından yoldaşlarını toplayıp savaş başlatacak. O noktada onu ve takipçilerini ortadan kaldırmak büyük çaba ve mana gerektirecek; hemen sonrasında da İnsan-Tanrı’yla yüzleşmek zorunda kalacağım.”
“Şey, Laplace’ı yenip mananızı toparlamak için biraz bekledikten sonra onunla yüzleşme seçeneği yok mu?” diye açıklık getirmesini istedim.
“Laplace’ın yeniden beden bulacağı dönem büyük ölçüde değişmez. Her zaman bir döngünün sonlarına doğru gerçekleşir. Onu daha erken dünyaya getirmeyi denedim ama başaramadım.” Orsted soluklu bir iç çekti. “Böyle bir savaştan geçersem İnsan-Tanrı’ya ulaşamam. Bu döngü başarısız oldu.”
Başarısız. Kelime zihnimin içinde yankılanıp durdu. İçimdeki şerefsiz, Madem bu kadar kahrolası önemliydi, Shirone’a neden sen gelmedin? diye bağırıyordu. Ama sustum. Bu görevi bana emanet etmiş, ben de başarısız olmuştum. Bu, ne kadar işe yaradığımı ölçen bir sınavdı.
Demek artık işim bitti, ha? Herhâlde benden çoktan bıktı, değil mi? Sanırım bu döngüden vazgeçecek. Ama öyle yaparsa bana ne olacak? Ya aileme?
“Bu aşamada başarısız ilan etmek için biraz erken,” diye neşeyle araya girdi Zanoba.
Zanoba, az önce anlattıklarının hepsini gerçekten kavradın mı? Gelecekten ve olacaklardan bunca söz edilince kafasının karışmış olabileceğini düşündüm.
“Bir savaş yaklaşacaksa ve Laplace’la yandaşlarını alt etmemiz gerekecekse onlarla çarpışacak kendi kuvvetlerimizi şimdiden hazırlamaya başlamalıyız,” dedi.
“Öyle mi?” dedi Orsted.
“Koca bir ordu kurmamız gerekmiyor; fakat Laplace’la kafa kafaya çarpışabilecek kadar güçlü yoldaşları şimdiden toplamaya başlayabiliriz.”
Oo, Zanoba sahiden iyi bir şey söyledi. Üstelik planı da mantıklıydı. Asıl sorun bütün bunların Orsted’in manasını tüketecek olmasıysa Orsted’i dövüşmek zorunda bırakmamamız yeterdi.
“Lanetiniz yüzünden böyle yoldaşları bizzat toplamakta zorlandığınızı anlıyorum; fakat size yardım edecek Üstadım var. Ben de size destek olacağım.” Zanoba birkaç adım daha atıp tek dizinin üzerine çöktü ve başını eğdi. “Teklifim yalnızca kısa konuşmanızdan anladıklarıma dayanıyor; bu nedenle yersiz olabileceğini inkâr etmiyorum.”
Sonuç verip vermeyeceğini bilmesek de kulağa iyi bir fikir gibi geliyordu. Orsted’in dediği gibi Laplace’ın yeniden doğacağı dönem her döngüde aşağı yukarı aynıysa birkaç yıl farkla önümüzde yaklaşık seksen yıl vardı. Bu sürede Ölüm Tanrısı ya da Perugius gibi güçlü müttefiklerden oluşan bir grup toplayabilir, Laplace geri döndüğünde onları karşısına çıkarabilirdik. Böylece ardından gelecek savaş için Orsted’in gücü tükenmemiş olurdu.
“Durumun tüm ayrıntılarını bilmiyorum,” diye devam etti Zanoba, “ama ikinizin ‘İnsan-Tanrı’ dediğiniz varlıkla savaşmak için güçlerinizi birleştirdiğinizi duydum. Bu İnsan-Tanrı…” Zanoba durakladı, çenesini kaldırıp doğrudan Orsted’e baktı. Sonra iki elini yere vurdu. “Küçük kardeşimi öldüren o!” Alnını yere koyup bütünüyle kapandı. En azından bunu her zamankinden daha az şiddetli yapmış, secde ederken bile biraz zarafetini korumuştu. “Yalvarırım, beni de astlarınızdan biri olarak kabul edin, Orsted.”
Sessizlik.
“Kardeşimin intikamını almak istiyorum!”
Orsted, sanki bana bakıyormuş gibi boynunu belli belirsiz çevirdi. Miğfer takarken hiçbir şey göremediğinden oldukça emindim ama belki de fikrimi belirtmemi istiyordu.
“Zanoba bizim tarafımızda olursa Büyülü Zırh üzerinde daha hızlı ilerleme kaydedebiliriz. Az önceki önerisinin de akıllıca olduğunu düşünüyorum. Bu başarısızlığın gelecekteki iş yükümüzü artırdığı doğru; yardım edecek tek bir çift el bile…”
“Pekâlâ,” diye sözümü bitirmemi beklemeden araya girdi Orsted. Başını sallayıp ayağa kalktı ve Zanoba’ya baktı —en azından bakıyor gibi görünüyordu. “Öyleyse Rudeus’un emrinde çalışacak ve onun talimatlarına uyacaksın. Daha fazla müttefik edinmeyi teklif ediyorsan öyle yapacağız.”
“Emredersiniz!”
Orsted bu kararı miğferini çıkarmaya zahmet etmeden açıkladı. Zanoba bütün bu süre boyunca alnını yere dayalı tuttu. Böylece bir anda benim yeni bir iş arkadaşım, Orsted’in de yeni bir astı olmuştu.
Pax ölmüştü ve Shirone cumhuriyet olmayacaktı. Bu iki gerçek Orsted’in planını büyük ölçüde raydan çıkarmıştı. Muazzam bir ilerlemeyi yitirmiştik. Hem de sırf doğru kararları veremediğim için.
Öte yandan Zanoba’yı müttefik olarak kazanmıştık. Bunun büyük resimde ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama en azından Zanoba bizim tarafımızdayken Büyülü Zırh düzenli biçimde gelişecekti.
Orsted’e yarar mı sağlıyor, zarar mı veriyorum diye düşünmeden edemiyordum. Anlattığına göre şimdiye kadarki tüm çabalarım ona epey hareket alanı kazandırmıştı; ancak bu seferki başarısızlığımın hepsini silip süpürdüğünü hissediyordum. Belki de yardım etmekten çok ayak bağı olmaya başlamıştım. Gelecekteki çabalarım bunu telafi etmeye yetecek miydi?
Hayır, yetmek zorunda. Bunu sağlamak zorundayım. Yoksa Orsted’in beni İnsan-Tanrı’nın pençelerinden kurtarmasının hiçbir anlamı kalmaz.
Hem Orsted bir döngüyü bırakıp ötekine geçebiliyor olsa da benim yalnızca bu tek ömrüm vardı. İkinci bir şans elde etmem mucizeydi. Bir daha aynı talihin yüzüme gülmesi pek olası değildi.
Rudeus Greyrat olarak baştan yaşamak için bir fırsat daha verilse bile şu anki hayatımı sonuna kadar yaşamak istiyordum. Bu fiyaskoyla Orsted’e zaten yük olmuştum. Onu daha fazla engellersem beni yalnızca işe yaramaz bir sersem değil —bu da pek iyi sayılmazdı ya— yıkıcı bir baş belası olarak görmeye başlayıp tamamen gözden çıkarabilirdi.
Şimdi dişimi sıkıp iyi bir iş çıkarmazsam bir dahaki sefere diye bir şey olmayacaktı. Orsted yarardan çok zarar verdiğime karar verirse gelecek döngüde İnsan-Tanrı beni yine kullanabilir, geçmişe dönmenin bir yolunu bulmaya çalışabilir, genç hâlimi Orsted’in karşısına çıkarıp öldürtebilirdi. Tabii Orsted beni daha erken öldürmeye karar vermezse. Buena Köyü’nde daha çocukken, Eris’in özel öğretmenliğine başladıktan sonra, hatta İblis Kıtası’na ışınlanmamızın ardından Asura Krallığı’na dönerken bile canımı alabilirdi. Bir dahaki sefer bana ne yapacağı, bu sefer yaşanacaklara bağlıydı.
Orsted şu anda bana iyi davranıyordu. Bunun sayısız sebebi olduğundan emindim ama muhtemelen hesaplı bir hamleydi. Bir sonraki döngüyü sürekli düşündüğünü, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığımı anlamak için beni tartmasının pekâlâ mümkün olduğunu unutmamalıydım.
Bu görev sırasında da her zamanki gibi ona fazlasıyla bel bağlamıştım. İçimde bir yerde, emirlerine uyduğum sürece köşeye sıkışıp yardıma ihtiyaç duyarsam hızır gibi yetişip beni kurtaracağına kendimi inandırmıştım. Her şeyin sihirli biçimde yoluna gireceğini sanıyordum. Bir yanım buna gerçekten inanmıştı.
Orsted’e baston gibi yaslanmaya devam edemezdim. Bir daha yapmayacağıma kendi kendime yemin ettim.
