PAX’I yakmamızı önerdim. Bedeninden geriye kalanları ateşe verip gömmek bana en iyi seçenek gibi gelmişti. Sonuçta bu dünyada ölen biri için anma töreni düzenlemenin en yaygın yollarından biriydi.
Zanoba başını sallayıp bunu yapamadan beni durdurdu. Pax’ın naaşı ellerinde olmazsa isyanın sona ermeyeceğini düşünüyordu. Shirone’da hüküm süren kaosun sonunda dinmesi için bedenini sağlam bırakmanın daha iyi olacağını açıklarken sesi dümdüz ve duygusuzdu.
Pax, hükümdarlığı ne kadar kısa sürmüş olursa olsun bir kraldı. Cesedini isyancılara teslim etmenin doğru olduğunu düşünmüyordum ama Zanoba’nın beni vazgeçiriş biçiminde tarif edilemez bir ikna gücü vardı. Sonunda daha fazla karşı çıkmadım; onu beşinci kata geri taşımadan önce hiç değilse su büyümle temizledim.
Vardığımızda Randolph’u, Benedikte sırtına bağlanmış ve eşyalar ellerinde hazır beklerken bulduk. Görünüşe göre Roxy ona yardım etmişti: Randolph’un isteğiyle çıplak kızı giydirmiş, onu sırtına güvenle sabitlemek için çarşaflardan kayışlar yapmıştı. İşi bitince dolaptaki giysileri kapıp Randolph’un taşıyacağı bir çantaya doldurmuştu. Bütün bunları tek kelime etmeden yapmıştı.
Randolph bizi görünce ağzından çıkan ilk söz, “Majestelerine ne oldu?” idi.
Zanoba dümdüz bir sesle, “Öldü,” diye cevap verdi. “İsyanlarını sona erdirmek için naaşını ayaklanmacılara teslim edeceğim.”
Randolph’un ifadesi sakin kaldı, hiçbir şey açığa vurmadı. Benim için bu, daha sormadan cevabı bildiğinin en büyük göstergesiydi.
Randolph, “Majesteleri, kraliçesini yanımda götürüp kaçmamı ve kendisini güvenle Kral Ejderha Diyarı’na ulaştırmamı istedi,” diye açıkladı.
Pax’ın intiharı düşündüğünü bildiğinden artık daha da emindim. Pax’ı neden durdurmadığını sormayı ne kadar istesem de onu sorguya çekmeye hakkım yoktu.
Zanoba, “Öyleyse bizimle gelmeniz muhtemelen en iyisi olur,” dedi. “Çıkış yolunu biliyoruz.”
Randolph başını eğerek kısa konuşmalarını bitirdi. “Pekâlâ, Majesteleri. Düşünceli teklifiniz için size derinden minnettarım.”
Birkaç dakika önce birbirimizin boğazına sarılmış, ölümüne savaşıyorduk; şimdi Randolph bize sakince eşlik ediyordu. Normalde gardımı indirmez, bunun İnsan-Tanrı’nın kurduğu asıl tuzak olabileceğinden ve son savaşın hemen ufukta beklediğinden kuşkulanırdım. Fakat gerçeği biliyordum. Randolph’un bizimle savaşmayı hiç istemediği açıktı. Bunu nasıl bildiğim tuhaftı ama biliyordum.
Ölüm Tanrısı Randolph Marianne, Yedi Büyük Güç arasında beşinci sıradaydı. Gücü kendiminkini fersah fersah aşıyordu ama o bile tükenmiş görünüyordu. Elbette tek kişi o değildi; Roxy’yle ben de iliklerimize kadar yorulmuştuk. Biri birden içeri dalıp yeniden savaşmam için yalvarsa muhtemelen başımı hâlsizce sallardım. Hiçbirimizin zerre enerjisi kalmamıştı. Zanoba da istisna değildi. Ölüm sessizliğine gömülmüştü.
Grubumuz toplam dört kişiydi; Benedikte’yi sayarsanız beş. Merdivenlerden ağır adımlarla indik, kaçış tünelinin dar geçitlerini geçip kendimizi dışarı attık.
Su değirmenine döndüğümüzde dışarısı hâlâ zifiri karanlıktı; şafağın sökmesine saatler vardı. Lamba Işığı Ruhu’m karanlığın içinde hızla ilerleyip yolu aydınlattı ve ışığı su değirmeninin yanında bıraktığımız Büyülü Zırh’a çarptı.
Randolph ansızın, “Bu… Savaş Tanrısı Zırhı mı?” diye sordu. Şaşkınlık içinde başını kaldırıp zırha baktı.
“Hayır, bunu Zanoba’yla birlikte yaptık,” dedim. “Şiddetli savaşlarda kullanılan büyülü bir alet; adına Büyülü Zırh diyoruz.”
Düşünceli biçimde, “Öyle mi…?” diye mırıldandı. “Evet, bunu kullansaydınız başım ciddi belaya girebilirdi.”
Başımı salladım. “O kadar emin değilim. Sonuçta Cezbedici Kılıcınız karşısında tamamen çaresiz kaldım.”
Randolph sırıttı. “Onu kullanma fırsatı bile bulamadan beni köşeye sıkıştırmıştınız.”
“Efendim?”
Beni teselli etmeye çalışır gibi açıkladı: “Eşzamanlı saldırınız beni epey hırpaladı; üzerime saldığınız Taş Gülelerini yok ederken de son manam neredeyse tamamen tükendi.”
Başka bir deyişle gerçek Cezbedici Kılıcı belki de hâlâ savaşacak bolca gücü varmış gibi davranmasıydı. Kendi korkaklığım saldırıyı sürdürmememi sağlamıştı ama devam etsem kazanabilirdik. En azından anlattığı böyleydi; fakat şu anki sözlerinin samimi olup olmadığını kim bilebilirdi?
Hayır, ne olursa olsun… diye kendime söylemeye başladım ama iç çekmekten başka bir şey yapamadım. Sanırım yine de savaşmamak en iyi seçenekti. Kazansak da kaybetsek de fark etmezdi. Şimdi bunu düşünmekten yalnızca daha çok yoruldum.
“Bu arada Randolph Efendi, İnsan-Tanrı’yı bildiğinizi söylediniz, değil mi?” Aklımdayken sormaya karar verdim. İnsan-Tanrı’yı bilen birine nadiren rastlanırdı; üstelik buradaki bütün çabama rağmen Pax’ın ölmesine izin vermiştim. Bunca zahmetin ardından elim boş ayrılmak acınası olurdu.
Randolph, “Evet, gerçi onun hakkında pek bir şey bilmiyorum,” diye cevap verdi.
“Peki bildiklerinizi anlatmanızın sakıncası var mı?”
“Olmaz sanırım. Duyduğum tek şey, bir akrabamın çok uzun zaman önce son derece güçlü bir düşmanla yüzleşmek için onun gücünü ödünç aldığıydı.”
Kaşlarımı çattım. “Son derece güçlü bir düşman mı dediniz?”
“Nişanlısını korumak için yapmış. İnsan-Tanrı’nın önerisiyle Savaş Tanrısı Zırhı’nı çalmış, kendisi kuşanmış ve o dönemde dünyanın en güçlüsü olduğu söylenen Ejderha Tanrısı Laplace’la savaşa girmiş. Zavallı herif sonunda nişanlısını koruyamamış; savaş neredeyse ikisini de yok ediyormuş.” Bitirince kısa bir süre durdu, sonra kıkırdayıp ekledi: “Gerçi bunların gerçek olup olmadığını kim bilir?”
Buna benzer bir hikâyeyi daha önce duyduğumdan oldukça emindim. Evet, düşününce Kishirika ile Orsted de Ejderha Tanrısı ve Savaş Tanrısı’nın çarpıştığına dair benzer bir şey söylemişti.
Randolph devam etti: “Gençken, içki içilen ortamlarda bu hikâyeyi çok duyardım. Muhtemelen baştan sona uydurma ama… Onu dinleyerek büyüdüm; doğal olarak İnsan-Tanrı adı aklımda kaldı.”
Bu aslında oldukça değerli bir bilgiydi. İnsan-Tanrı’nın geçmişteki havarilerinden biri hakkında bir hikâye anlatıyordu. Orsted’in bunu zaten bildiğinden kuşkulanıyordum ama konunun peşine düşmekten zarar gelmezdi.
“Peki bu akrabanızın adı neydi?” diye sordum.
“Biegoya Bölgesi’nin İblis Kralı Badigadi.”
Ha. Şey, hımm. Belki de tamamen uydurmaydı. Tanıdığım Badigadi zaman zaman biraz gönülsüz olsa da kahramanca biriydi. Birinin onun hakkında böyle bir hikâye uydurmasını hayal edebiliyordum. Orsted’in hikâye konusunda yalan söylediğini düşünmüyordum ama insanlar çoğu zaman başkalarının yiğitliklerini kendilerine mal ederdi.
Sesim sonunda sönerek, “Teşekkür ederim,” dedim.
Her şey olup bittikten sonra tamamen tükenmiştim. Başka bir şey söyleyecek enerjim bile kalmamıştı. Bunca zamandır boş yere diken üstünde olduğuma inanamıyordum.
Ahhh.
Artık düşünmek istemiyordum. Yalnızca eve gidip sızmak istiyordum. Hakkını vermek gerekirse bir gündür hiç uyumamıştım.
Zanoba, “Randolph, şimdi ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu.
“Kral Ejderha Diyarı’na dönmeyi planlıyorum.”
“Ondan sonra?”
“Majesteleri doğurana dek onu koruyacağım. Ardından çocuğuna genel dersler verecek, kılıç kullanmayı ve aşçılığı da öğreteceğim.”
Doğurana dek mi? Demek Benedikte hamileydi. Ona bakarak anlamak zordu.
Randolph omuz silkerek itiraf etti: “Çocuğu büyürken bol bol övmem söylendi; o yüzden fena hâlde şımarabilir.”
Zanoba, “Anlıyorum,” diye mırıldandı.
Benedikte çocuğu doğuracak, Randolph da büyütecekti. Acaba Benedikte, Pax’ın ölmeyi planladığını biliyor muydu? Belki doğal olarak onlara, bildikleri hâlde neden durdurmadıklarını sormak gerekirdi ama bu soruyu ikisine de yöneltmeyecektim. Onu durduramazlardı. Üstelik ölümünden en büyük acıyı çekenler muhtemelen onlardı.
Zanoba, aklına ansızın bir şey gelmiş gibi, “Randolph Efendi, son bir soru sormama izin verir misiniz?” dedi.
Karanlıkla çevrili Randolph, Zanoba’nın sorusunu beklerken kafatasını andıran yüzünü yana eğdi.
“Pax’ın yanında neden bu kadar uzun süre kaldınız? Kral Ejderha Diyarı’nın kralı öyle emrettiği için mi?”
Randolph’un yüzünde ince bir gülümseme vardı. “Hayır. Adamdan hoşlandığım için yaptım.”
“Pekâlâ, öyleyse size minnettarlığımı sunmama izin verin.”
Randolph kelimeyi dudaklarında sınar gibi, “Minnettarlık,” diye tekrarladı. “Prens Zanoba, ilginç bir adamsınız.” Hafif gülümsemesi sürerken bana dönüp, “Ha, bu arada Rudeus Efendi…” dedi.
“Evet? Nedir?”
“Duyduğum kadarıyla o İnsan-Tanrı’ya bulaşmamak en iyisi. Akrabam da böyle söylemişti. Yanında ya da karşısında olmanız fark etmez; iki türlü de sonunuz iyi olmaz.”
“Bilgece sözler,” dedim. Gerçi biraz geç kalmıştı. Keşke Randolph bunu bana on yıl önce söyleyebilseydi.
Randolph devam etti: “Akrabam da bu İnsan-Tanrı’yla bağı yüzünden epey zor zaman geçirmişti.”
Doğru, Badigadi. Badigadi’nin bir zamanlar İnsan-Tanrı’yı tanıdığını ima eden bir şey söylediği aklıma geliyordu. Ne yazık ki şu anda nerede olduğuna dair en ufak fikrim yoktu.
Randolph vedalaşarak, “Pekâlâ, hepiniz kendinize dikkat edin,” dedi.
“Siz de.”
Arkasını dönüp gitmeden önce Zanoba’yla tokalaştı. Kafatasını andıran yüzü karanlıkta kayboldu.
Tek başımıza kalınca kimse tek kelime etmedi. Kendimizi su değirmeninin içine sürükleyip kütük gibi sızdık.
***
Ertesi gün öğleye doğru uyandık ve yeniden başkente gittik. İsyancı ordu çoktan saraya girmiş, surların dışında kamp kuran gruplar ortadan kaybolmuştu. Kapıyı kapalı tutan zincirden eser yoktu.
Ayırma Gözü. Randolph sahip olduğu İblis Gözü’ne böyle demişti ama kralın düşmanlarının saraya sızmasını nasıl engellediğine dair hiçbir fikrim yoktu. Her hâlükârda etkisi bir noktada sona ermişti; ya Randolph kaleden fazla uzaklaştığı ya da etkinleştirmesinden sonra yeterince zaman geçtiği için.
Kalenin içinden muhtemelen yemek ateşlerine ait duman sütunları yükseliyordu. Sevinci uzaktan neredeyse hissedebiliyordunuz. İçeridekiler, tıpkı savaşımızdan sonra Fort Karon’daki (Karon Kalesi) askerler gibi zafer sarhoşu olmalıydı. Üstelik bu hava sarayla sınırlı değildi. Kutlama neşesi şehrin her köşesine yayılmıştı; sanki insanlar aptal kralın düşüşünü ve artık kendilerini bekleyen parlak geleceği alkışlıyordu. Hiçbir yerde yas ya da umutsuzluk belirtisi yoktu.
Pax’ın naaşı şehrin ana meydanında sergileniyordu. İsyancılar ona zerre saygı göstermeyip bütün giysilerini çıkarmıştı. Nedense omzunda çirkin bir kesik vardı ve her yanı toprak içindeydi. Bu da muhtemelen ölümünü kendileri gerçekleştirmiş gibi göstermek isteyen isyancıların işiydi.
General Jade ilanını yapmıştı: “Pax mantıksız bir zorbaydı. Gerçek kral yeğenimdir!”
Bildik propaganda. Siyaset eğitimi almadığım için Pax’ın gerçekten zorba olup olmadığını söyleyemezdim. Bu etiket yıllar önceki hâline muhtemelen uyuyordu ama son günlerde tanıştığım adam ne mantıksız ne de zalim görünmüştü. Tabii kraliyet ailesinin tamamını katlettiği kısmına odaklanırsanız despot olduğunu savunabilirdiniz.
Fakat bu utanç verici söylentiler dolaşmasına rağmen eski kralın cesedine taş atan yalnızca ufacık bir grup vardı. Halk onu sevmemişti ama nefret de etmemişti. Yurt dışında fazla uzun zaman geçirmiş, çok kısa süre hüküm sürmüştü. Çoğu insan muhtemelen Bu herif de kimdi zaten? diye düşünüyordu. Başka bir deyişle ölümü karşısında kayıtsızdılar. Benim edindiğim izlenim buydu.
Zanoba izlerken titriyordu. Gözleri sonuna kadar açık kalmış, iki yanındaki yumrukları sarsılıyordu. Benim bile midem ağzıma geldi. Belki de onu en başta yakmamız daha iyi olurdu. Belki cesedini isyancı orduya vermek iyi fikir değildi. Sarayın denetimini ele geçirdikleri anda zaferi garantilediklerini muhtemelen biliyorlardı.
Hatta bütün bunlardan önce… Pax’ı kaderinden kurtarabilirdim. Balkondan atlayacağını öngörmem mümkün değildi ama peşinden aşağı süzülüp büyümü havada kullanabilirdim. Belki o zaman…
Hayır. Böyle düşüncelere kapılmanın yararı yoktu.
En çılgın rüyalarımda bile atlayacağını düşünmezdim. Yaptığında artık çok geçti. Belki intiharı düşündüğünü daha önce fark etmeliydim ama bunu bile kendimden beklemek fazla geliyordu.
Ben düşüncelerime dalmışken Zanoba birden, “Yine yanlış karar mı verdim?” diye patladı.
Ne hissettiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Kardeşi olarak Pax hakkında gerçekten ne düşündüğünü bilmek imkânsızdı. Şu anda yüzünü inceleyince anlayabildiğim tek şey, ona karşı özel bir duygu beslediğiydi. Belki geçmişlerinde benim bilmediğim bir şey, içinde böyle duygular uyandırmıştı.
Dürüstçe itiraf ettim: “Bilmiyorum. Ama bunu görmek, insanların sonraki krala karşı çıkmasını engeller. Sanırım… ülke artık daha istikrarlı olur?”
On Birinci Prens olduğu söylenen çocuğun adını hatırlayamıyordum ama doğru anımsıyorsam yalnızca üç yaşındaydı. Bütün bunları kışkırtmış olması imkânsızdı. Başlatan General Jade olmalıydı. Neden yaptığını anlıyordum ama bu, hoşuma gittiği anlamına gelmiyordu.
Acaba General Jade gerçekten İnsan-Tanrı’nın havarisi miydi? Öyleyse onu öldürmem mi gerekiyordu? Ama bütün amacı Pax’ı öldürmekse atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Her şey bitmişti. İnsan-Tanrı’nın buradan çoktan çekilmiş olması mümkündü.
En iyisi kendi hâline bırakmak, diye karar verdim.
Burada boşuna çırpınmanın anlamı yoktu. Yapacağım hiçbir şey genel hedefimize yardım edecek gibi görünmüyordu. Hatta kendi kararlarıma olan bütün güvenimi yitirmiştim. En iyisi Orsted’den yeni emir almak üzere eve dönmekti. Pax’ın zamansız ölümünü ona bildirmeliydim ama Zanoba olmadan ayrılamazdım.
“Zanoba, yarından tezi yok Sharia’ya dönmeyi düşünüyorum. Ya sen? Biraz daha burada kalmayı planlıyor musun?” diye sordum.
“Sizinle dönmeyi düşünüyorum ama gitmeden önce burada Ginger’ı bekleyebilir miyiz? Sanırım çoktan bu tarafa doğru yola çıkmıştır,” dedi.
“Ha, doğru. Tamam öyleyse.”
Eyvah. Ginger’ı tamamen unutmuştum. Önce onunla buluşmamız gerekiyordu; bize katılınca gidebilirdik.
Bu yüzden bir han bulup üç gün kaldık. Ginger’la yolda buluşmak için Fort Karon’a (Karon Kalesi) doğru gitmemeye karar vermiştik. Eve dönmeye can atıyordum ama ayrılmadan önce bu ülkeyi biraz daha görmek istiyordum. Burada geçireceğimiz birkaç fazladan günde çığır açacak bir keşfe rastlayacağımızı sanmıyordum ama yine de toplayabildiğim bütün bilgileri toplamaya özen gösterdim.
Elbette şehrin gündemindeki sıcak konu en son olaydı. İnsanlar isyancı ordunun şehri nasıl kuşattığını ve Pax’ın kraliyet kuvvetleriyle çarpıştığını anlatıyordu. Ölüm Tanrısı Randolph ile General Jade’in günler süren ölümüne bir düelloya girdiğini tasvir ediyorlardı. Yeni krallarının ne kadar bilge ve asil olduğundan da söz ediliyordu. Pazarlardan hanın yemek odasına, insanların toplandığı kuyulara kadar tek konu buydu. Bu hikâyelerde gerçeği yalandan ayırmak zordu; çoğu uydurma görünüyordu. Ne demişler, tarihi kazananlar yazar; gerçek ne kadar acımasız olursa olsun.
Elbette bu söylentilerin hepsini General Jade uydurmamıştı. Bazıları şaka olarak başlamış, kulak misafiri olanlarsa mizahı gerçek sanmış olabilirdi. Söylenti çarkının ne kadar hızlı döndüğüne bakılırsa bu fısıltılar düşman ordusu hâlâ sarayın dışında kamp kurarken bile başlamıştı. Sonuçta insanlar gösteriyi severdi. Gerçeğin kurmacadan tuhaf olduğu söylenir. Benim tecrübeme göre gerçeklik tuhaftı; aynı zamanda acımasız ve insanı karamsarlığa sürükleyecek kadar affetmezdi.
Topladığım bilgiler arasında, sonraki kralın ülke topraklarının yarısını kuzey komşusuna satacağını iddia eden söylentiler de vardı. Ateşkes görüşmelerine ne olmuştu acaba? Kaledeki adamlar başlattığımız işi sürdürmüş müydü, yoksa bütün emeğimiz sonunda boşa mı gitmişti?
Hiçbir fikrim yoktu ve Zanoba artık önemsemiyor gibiydi. Günün büyük bölümünü handa düşüncelere dalmış, sandalyesinde oturup boşluğa bakarak geçiriyordu. Artık bütün ailesini kaybettiği aklıma geldi. Kardeşlerini, babasını… Herkesi. Bu ülkeye evi demişti ama burada artık yeri kalmamıştı. Belki de burayı korumaya değer görmüyordu.
Yine de özellikle bunalımlı ya da kara kara düşünür hâlde değildi. Yalnızca zamanının çoğunu sessizce tefekkür ederek geçiriyordu. Belki bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu.
Aslında bunalıma giren bambaşka biriydi: Roxy. Son birkaç gündür neredeyse hiç konuşmamıştı. Yemeğine zar zor dokunuyordu. Gece olduğunda yüzünde kederli bir ifadeyle şömine ateşine bakarak vakit geçiriyordu.
Görünüşe göre Pax’ın ölümü onu derinden sarsmıştı. Nedenini anlayabiliyordum. Pax’ın son anda ona söyleyecek yalnızca sitem dolu sözleri vardı. Sanki intiharı yüzünden onu suçlamıştı. Roxy’nin yerinde olsam ben de ne yapacağımı bilemezdim.
“Ben döndüm,” diye seslendim.
Uzun bir duraklamanın ardından Roxy, “Hoş geldin,” diye cevap verdi. Günlerdir yaptığı gibi dizlerine sarılmış, ateşe boş gözlerle bakıyordu.
Her zamanki gibi yanına oturdum.
“Hey, şey, Roxy…”
Konuşma her zamanki gibi orada öldü. Ona söylemek için aklıma gelen her şey öylesine klişe ve duyarsız görünüyordu ki hissettiği suçluluğu yatıştırabilecek olsa bile kelimeleri ağzımdan çıkarmaya cesaret edemiyordum.
Sessizliği bozarak, “Doğru,” diye mırıldandı. “O zaman gerçekten ona bakıp iç çekmiştim.”
Roxy konuşurken bana bakmıyordu ama benimle konuştuğunu anlayabiliyordum. Yakınması bununla bitmedi.
“Yani Prens Pax’ın o Orta seviye büyüde ustalaştığı gün. Bana göstermeye geldiğinde mutluluktan havalara uçuyordu, bense ona bakıp iç çekmiştim. Belki kendi kendime ‘Nihayet başardın,’ diye mırıldanmışımdır bile.”
“Bu incitici olurdu,” diye kabul ettim.
Roxy cübbesinin eteğini sıkıca kavradı. “Dürüst olmak gerekirse ona ders verirken ilerlemesini hep seninkiyle karşılaştırdığımı düşünüyorum. ‘Rudy bunu anında kavrardı,’ ya da ‘Rudy parmaklarımı şıklatmamla bunu öğrenirdi,’ gibi şeyler düşünüyordum. Bu yüzden onu senden aşağı gördüm. Belki gerçekten tepeden bakıyordum.”
Orta seviye büyüyü neredeyse anında öğrenmiştim. Roxy’nin de aynı hızla kavradığını varsayıyordum. Ama herkes için bu kadar sezgisel değildi. Eris ile Ghislaine’e ders verirken bunu zor yoldan öğrenmiştim. Pax muhtemelen elinden geleni yapmıştı. Çaba harcamış, büyüyü kullanmak için kendi yöntemlerini tasarlamış, alıştırma yapmış ve sonunda sonraki seviyeye ulaşmıştı. Bu başarısı için Roxy’nin onu övgü yağmuruna tutmasını ummuştu herhâlde; fakat hayal kırıklığına uğrayıp onun iç çektiğini görmüştü. Buena Köyü’nde yaşarken Roxy bana aynısını yapsaydı… Eh, muhtemelen ona bugün duyduğum saygıyı duymazdım. Belki onunla evlenmezdim de.
Roxy dudağını çiğneyip dizlerini sıkıca kendine çekti. “O dönemde ustalaşamadığım güçlere ve büyülere daha fazla odaklanıyordum. Kral dereceye ulaştıktan sonra bile gözümü daha büyük bir şeye dikmiştim. Belki küstahtım ve benim seviyemde olmayanları görmezden geliyordum.”
Uzanıp sırtını okşadım. Dokunuşumun altında hafifçe titredi.
Gözleri yaşlarla dolarken, “Geçmişteki hatalarımdan ders aldığımı sanıyordum. Batırdığımı biliyor ve daha iyisini yapacağıma yemin ediyordum,” dedi. “Ama görünüşe göre hiçbir şey öğrenmemişim. Çok belli belirsiz de olsa bir eğitmen olarak başarısız olduğum aklıma gelmişti; fakat ‘Hayır, sorun saraydaki ortamdaydı,’ diye ısrar edip kendimi savunmaya çalıştım.”
Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlarken devam etti: “Onu çarpıtan şeyin benim tavrım olduğunu hiç fark etmedim. Aklımın ucundan bile geçmedi… Bir kez olsun… O gün kendisi söyleyene kadar.”
Hıçkırarak ağlamaya başlayınca gözyaşlarını durdurmaya çalışır gibi yüzünü dizlerine gömdü. Ben sırtını okşamayı sürdürürken kendi içine kıvrılıp küçüldü.
“Hep bir sonraki öğrencide daha iyisini yapabileceğimi düşünüyordum ama… Pax’ın bir şeyi ilk kez öğrenmek için tek şansı vardı. Ben de mahvettim.”
Roxy ağlamaya devam etti. Sessizliğin aramıza çökmesine izin vererek onu teselli etmeyi sürdürdüm. Odadaki tek ses hıçkırıklarıydı. Dokunuşumun altında hâlâ titriyordu ama bu beni durdurmadı.
Bir süre sonra gözyaşları dindi. Başını kaldırdığında gözleri kızarmış, kanlanmıştı.
“Rudy, bütün bunlardan sonra öğretmenliğe devam etmem gerçekten doğru olur mu sence?” diye sordu.
Buna nasıl cevap vermem gerekiyordu? Bilmiyordum. Öğretmen değildim. Aklıma gelen tek şey, çok uzun zaman önce ona hitap ederken kullandığım o tek sözcüktü.

“Hocam,” dedim.
Sonraki sözlerim yüzeyseldi; hangi manga ya da video oyunu olduğunu hatırlamadığım bir eserin sayfalarından çekip alınmıştı. Belki bunu söylemem kendimi fazla yüceltmekti. Belki yalnızca içi boş bir teselli sunacaktı. Belki de yalnızca sorunun üstünü örtmeye çalışıyordum.
“Hocam, başarısız olmadınız. Yalnızca daha fazla tecrübe kazandınız.”
Başkaları farklı değerlendirebilirdi ama bunu söylemenin yanlış olduğunu düşünmüyordum.
“Aynı hataları tekrarlamadığınız sürece diğer öğrencileriniz de benim gibi harika yetişkinlere dönüşecek ve kendi mutluluklarını bulacaklar,” dedim.
Roxy bana baktı. Mavi saçlarını, mavi kirpiklerini ve titreyen o minicik dudaklarını inceledim. Bunların hepsi bir zamanlar hayatımda sahip olamadığım şeylerdi ama artık her şey farklıydı.
“Rudy, mutlu musun?” diye sordu.
“Evet. Korkunç şeyler yaşadım ama öğrettikleriniz sayesinde mutluluğu buldum.”
“Rudy… Bunu hep söylüyorsun.”
Elbette söylüyordum. Çünkü gerçekti. Bu değişmeyecekti.
“Pek iyi anlatamıyorum,” diye itiraf ettim, “ama bu hayatta ilk gerçek adımımı atabilmemin tek sebebi beni o ata yanınızda çekip bindirmenizdi.”
Başını salladı. “Fazla dramatik konuşuyorsun. Eminim bunun sebebi çok uzun zaman önce olması ve onu gerçekte olduğundan daha büyük bir olay olarak hatırlaman.”
“Doğru, belki biraz abartıyorum. Ama kesin olan bir şey var: Ne zaman başarısız olsam sizin de başaramadığınızda bile ilerlemeye devam ettiğinizi hatırladım. Bu bana güç verdi,” dedim içtenlikle.
Evet, Roxy’nin öğretmen oluşu öğrencilerinden birinin hayatta yanlış yolu seçmesine yol açmış olabilirdi. Ona Pax’ın sonuna sürüklenmesinde tek unsurun kendisi olmadığını söyleyebilirdim; ama şahsen sorumlu hissediyorsa kendi gözünde onu balkondan bizzat itmiş olmaktan farkı yoktu.
Bununla birlikte onun öğretmeni olduğu için hâlâ hayatta olan başka öğrencilerin bulunduğunu savunabilirdim. Ben kesinlikle onlardan biriydim. Evet, ayakta kalmamı sağlayan tek kişi o değildi ama üzerimde önemli bir etkisi olduğu kesindi.
“Sana olanları unutup gitmeni söylemeye hiç niyetim yok,” dedim. “Hatta unutmamanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda hayatını kurtardığın benim gibi başka öğrencilerin bulunduğu gerçeğini de gözden kaçırmanı istemiyorum.”
Bunu söylerken kendini beğenmiş biri gibi konuştuğumu biliyordum ama gerçekten böyle hissediyordum. Roxy’nin öğretmenlik kariyerini silip atmasını istemiyordum.
Roxy ağzı açık hâlde bana baktı. Bir tür aydınlanma yaşıyor gibiydi. Bedeni titredi; üstelik bunca hıçkırarak ağlamanın ardından üst dudağından sümük akmaya başlamıştı. Panikle yüzünü yeniden cübbesinin kıvrımlarına gömdü.
“Rudy,” diye mırıldandı.
“Evet?”
“Lara’nın Prens Pax’la bir kez daha karşılaşmam için olayları ayarlamaya çalıştığından eminim.”
Doğru ya da yanlış olduğunu kim söyleyebilirdi? Kesin cevabı yalnızca Lara biliyordu. Roxy durumun böyle olduğuna inanmış olabilirdi ama ben o kadar emin değildim.
Yine de çekincelerime rağmen, “…Evet, kesinlikle öyledir,” dedim.
Roxy bundan sonra bir süre daha ağladı. Bütün süre boyunca yanında kaldım. Ama ertesi gün güneş doğduğunda uzun zamandır olduğundan daha iyi bir ruh hâlindeydi.
Beş gün daha geçti. General Jade taç giyme töreni için hazırlık yaptı. Görkemli bir tören planlıyordu. Darbe ve kuzey komşularıyla çatışmalar ülkeye onca mali yük bindirmişken hazinenin bunu karşılayabileceğinden kuşkuluydum; fakat yönetimdeki değişimi açıkça göstermek için gösteri yapmanın önemini anlayabiliyordum.
Taç giyme planlarının fısıltıları yayılırken sonunda Ginger’la buluşmayı başardık. Biz Fort Karon’dan (Karon Kalesi) ayrıldıktan sonra peşimizden gelebilecek kadar gücünü toplayana dek orada kalmıştı. Atını sınırlarının çok ötesinde zorladığı için yeni bir binek bulması gerekmiş, bu da bize katılma yolculuğunu yavaşlatmıştı.
Başkentteki durumu görüp bizim anlattıklarımızı dinleyerek neler olduğunu çözdüğünde yüzü, işlerin böyle sonuçlanmasını doğal bulmuş gibi gerildi. Fakat neredeyse aynı hızla yeniden ifadesizleşip zararsız bir sesle, “Ha, anlıyorum,” diye mırıldandı.
Pax’ın ölümü yüzünden kahrolmamasına kızamazdım; adam ona korkunç şeyler yapmıştı. Ama bu, durumu daha az iç karartıcı kılmıyordu.
“Pekâlâ Majesteleri, şimdi ne yapmayı planlıyorsunuz?” diye sordu.
Zanoba soruyu düşünerek mırıldandı.
“Sanırım… Büyük olasılıkla Krallığı korumaya devam etmeyi düşünüyorsunuz?”
Ginger’ın yüzü hiçbir duygu göstermese de sesi hafifçe titriyordu. Pax ölmüştü. Artık burada Zanoba’nın canını tehdit edebilecek kimse yoktu. Evet, sonraki hükümdar onu olası bir tehdit olarak görebilirdi ama General Jade kurnaz bir adamdı. Kardeşinin kötülükleri yüzünden Zanoba’ya kişisel kin beslemez, taraflarında bir Kutsanmış Çocuk bulunmasının faydasını görürdü. Hâlâ riskler vardı ama en azından General Jade akılla konuşulabilecek biriydi. Zanoba bunu seçerse ona hizmet etmek ve onunla başa çıkmak Pax’tan çok daha kolay olurdu.
“Hayır.” Zanoba zayıfça başını salladı. “Sharia’ya döneceğim.”
Kısa bir duraklamadan sonra Ginger gülümsemesini bastırıp güçlü biçimde başını salladı. “Anlaşıldı.”
Her zaman onun kraliyet için parlak bir örnek olmasını ve bunun getirdiği görevlere uymasını istediğini düşünmüştüm; fakat tepkisi, sağlıklı ve sapasağlam kalmasını daha çok önemsediğini gösteriyordu.
Doğrusu rahatlamıştım. İlk hedefime, Zanoba’yı hayatta tutmaya ulaşmıştım. Ama yüzüne bakarken midem burkuldu.
Yolculuğa çıkarken taşıdığı kararlılıkla yüzü sertleşen Zanoba, “Ginger,” dedi. “Ülkemi terk etmeyi düşünüyorum.”
Ginger şaşkınlıkla tekrarladı: “Ülkenizi terk etmek mi? Ha, taraf değiştirmekten mi söz ediyorsunuz? Harika fikir. Ranoa Krallığı sizi kesinlikle kollarını açarak karşılar. Rudeus Efendi sizin için iyi söz söylerse belki Asura Krallığı bile…”
Zanoba başını salladı. “Hayır, taraf değiştirmekten söz etmiyorum.” Önünde diz çökmeye devam eden Ginger’a baktı. “Kraliyet mensubu statümden vazgeçmeyi düşünüyorum. İnsanlar bu ayaklanma sırasında öldüğümü sansın. Shirone Krallığı’nın Üçüncü Prensi Zanoba Shirone olarak değil, yalnızca Zanoba olarak Sharia’ya döneceğim. Sanırım hayatımın geri kalanını böyle geçireceğim.”
Ginger’ın yüzünü gölge kapladı. Muhtemelen onaylamıyordu. En başta böyle bir statüye hiç sahip olmadığım için statünüzü bu biçimde terk etmenin gerçekte ne anlama geldiğine dair hiçbir fikrim yoktu.
Bir başka kısa duraklamanın ardından sonunda, “Bunun da iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum,” dedi.
Şaşkınlığıma rağmen ona karşı çıkmadı.
Zanoba, Sharia’da güzel bir hayat yaşamıştı. Şimdi Shirone’a dönerse yalnızca itibar kaybederdi. Başka bir ülkenin tarafına geçse bile büyük olasılıkla Kutsanmış Çocuk gücü yüzünden onu kullanırlardı. Tek seçenekleri bunlarsa istediği gibi yaşayabilmek için statüsünden vazgeçmek belki en iyisiydi. Artık kraliyet mensubu olmamak mali açıdan zorlayabilirdi ama bu konuda ona yardım edebilirdim. Büyülü Zırh’ım için uzman teknisyen olabilir, bakımını yapması karşılığında maaş alabilirdi. Bu ilgisini çekmezse paralı asker şirketimizde başka bir iş yapabilirdi.
Zanoba, “Elbette,” dedi. “Ginger, sadık bir hizmetkâr oldun.”
“Bu sözlerle beni onurlandırdınız.”
Zanoba kendinden hoşnut görünerek başını salladı. Ginger ise rahatlamış gibiydi.
“Bütün bunları söyledikten sonra, sen şimdi ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu.
Ginger ona baktı. “Her zamanki gibi size hizmet etmeyi sürdüreceğim elbette.”
Zanoba’nın kaşları çatıldı. “Şahsi muhafızım olabilirsin ama Shirone şövalyesisin. Artık kraliyet ailesinin bir parçası değilsem bana hizmet etmen için sebebin kalmaz.”
“Benim için kraliyet ailesinden olup olmamanızın hiçbir önemi yok.”
“Hımm, ama sana ödeme yapamayacağımın farkındasın, değil mi? Doğru hatırlıyorsam aldığın parayı ailene gönderiyordun?”
“Artık hepsi büyüdü ve bağımsız oldu. Mali açıdan desteklemem gereken kimse kalmadı,” diye cevap verdi.
Karşılıklı tartışmaları sürerken Zanoba’nın sesindeki keskinlik köreldi.
“Hizmetimde daha fazla kalırsan evlenmeye uygun bir eş bulma ihtimalinin azalacağını da biliyorsun, değil mi?”
Düşününce Ginger kaç yaşında zaten? En azından bu dünyanın ölçülerine göre en uygun evlilik yaşını çoktan kaçırdığına oldukça eminim.
Ginger sabrını yitirip sertçe, “Evlilik mi?!” dedi. İki dizi üzerine doğrulurken çenesini kaldırdı, ardından kollarını iki yana açtı. Başta ne yaptığını merak ettim ama sonra öne kapanıp yumruklarını yere vurdu. Kendini yere kapatıyor gibiydi. Belki Shirone’da gösterilebilecek en büyük saygı işareti buydu. Zanoba’nın da sık sık aynısını yaptığı düşünülürse mantıklıydı.
“Leydi Minerva, sizinle ilgilenmemi bizzat istedi! Kraliyet mensubu olup olmamanız önemli değil. Yanınızda şövalye yerine metres olarak kalmam da umurumda değil. Ama size yalvarıyorum! Beni gerçekten önemsiyorsanız lütfen yanınızda tutun!”
Açıklaması o kadar ansızın gelmişti ki şaşkınlığımı gizleyemedim.
Minerva… Doğru hatırlıyorsam Zanoba’nın annesinin adı buydu.
Zanoba ricasını düşünür gibi çenesini avuçladı. “Hımm.” Yavaşça çömeldi ve, “Seni anlıyorum, Ginger. Başını kaldır,” diye karşılık verdi.
Ginger emredileni yaptı; dökülmemiş gözyaşları gözlerinde parlıyordu.
“Gerçekten bu kadar ısrarcıysan seni iradene rağmen kendimden uzaklaştırmayacağım. Fakat sana şövalye, hatta hizmetkâr muamelesi de yapmayacağım. Bundan böyle benim destekçim olacaksın. Anlaşıldı mı?”
Gözyaşları sonunda taşıp yanaklarından hızla akarken, “Emredersiniz, efendim!” diye cevap verdi. Ardından başını indirip bir kez daha yere kapandı.
Güzel bir manzara olup olmadığına karar veremedim. Dışarıdan bakınca çok gerçeküstü görünüyordu.
Her hâlükârda Zanoba eve dönmeye karar vermişti. Buradaki görevimiz tamamlanmıştı. Pürüzsüz biçimde başardığımızı söyleyemezdim; aslında hiçbir sorunu çözmemiştik. Bütün bu iş ağzımda kötü bir tat bırakmıştı. Pax’ı kurtaramadığım için kederliydim; ayrıca harcadığımız bütün emek boşa gitmiş ve geriye yalnızca stres kalmış gibiydi.
İçimde kalan duyguları bir kenara bırakırsak iş bitmişti. Eve dönme zamanıydı.
