OLAY bundan on gün önce, Doldia Köyü’nde yağmur sezonu başladığı sırada gerçekleşmişti. Biri cinayet işlemişti—eyvah, durun, bu bir polisiye romanı değil. Yani demek istediğim, biri köyün daha sonra tüketmek üzere depoladığı Yağmur Ormanı Kertenkelesi kurutulmuş etlerini çalmıştı. Doğal olarak savaşçılar derhal bir soruşturma başlattı. Tek bir şüpheli vardı: Pursena Adoldia adında kadın bir savaşçı.
Pursena, Adoldia kabilesi reisinin kızıydı ve köye döneli yalnızca altı ay kadar olmuştu. Ranoa Büyü Üniversitesi’nden başarıyla mezun olmuş bir şekilde geri dönmüş ve hemen herkesin önünde ilan etmişti: “Halkımızın gelecekteki kadın reisi adayı olarak, görevimi yerine getirmek için döndüm! Bu arada, Linia tam bir ezik.” Ve böylece Doldia Kabilesi’nin milis kuvvetlerine katıldı.
Kadın reis; Dedoldia ve Adoldia’yı da kapsayan Doldia kabilelerinin hiyerarşisinin en tepesindeki kişiydi. Bu tür bir makamı sadece isteyerek elde edemezdiniz. Yeterli bir güce ve diğer savaşçıların güvenine ihtiyacınız vardı, ayrıca mevcut kabile reisi çekilmeden önce savaşçı reisi makamına gelmeniz gerekiyordu.
Pursena, küçük bir sorun dışında, savaşçı reisi makamına yükselmek için hem yeteneğe hem de başarılı bir geçmişe sahipti: Milis saflarına katılamadan köyden ayrılmış ve on yıldan fazla bir süreyi uzakta geçirmişti. Topluluğun bir parçası olmaya alışkın değildi. Mevcut kabile reisi Gyes’in onun bu pozisyon için eğitilmesine izin vermesinin sebebi de buydu. Köydeki işinde yetkinleşip diğer üyelerin tüm kokularını ve yüzlerini ezberlediğinde, savaşçı reisi seviyesine terfi ettirilecekti. Oradan da günün birinde kadın reis unvanını kazanabilirdi. Buna seçkin bir hazırlık kursu denebilirdi.
Pursena ileri seviye iyileştirme büyüsü bildiği için diğer savaşçıların saygısını kısa sürede kazandı. Gyes onun katettiği mesafeden memnundu. Yağmur sezonu bittiğinde onu evlendirmeyi, ardından da savaşçı reisi terfisini vermeyi planlıyordu.
Ne yazık ki olay tam da o sırada patlak verdi.
Yiyeceklerin çalındığı gece Pursena, erzak deposunun önünde nöbetçiydi. Yaklaşan yağmur sezonuna hazırlık olarak depo tıka basa doldurulmuştu ve geceleri oraya göz kulak olan iki kişilik bir grup mutlaka bulunurdu.
O sırada Pursena ile birlikte çalışan kişi, Kanaluna adında bir başka Adoldia savaşçısıydı. Ne yazık ki Kanaluna o gün kendini rahatsız hissediyordu. Bir gün önce, bu taraflarda beliren çok sayıdaki canavardan biriyle dövüşürken yaralanmıştı ve yarası düzgün bir tedavi uygulanmadığı için iltihaplanmıştı. Kanaluna endişelenecek bir şey olmadığını iddia etmişti ama ondan önceki öğleden sonra vardiyasında çalışan kişi şahitlik etmişti: “Vardiya değişimi sırasında yüzü kireç gibi beyazdı.”
Müstakbel bir kadın reise yakışır şekilde Pursena ona, “Eve git ve dinlen,” demişti. “Burasıyla ben ilgilenirim.” Kanaluna denileni yaptı ve kestirmek için şekerleme odasına süzüldü. Sadece kısa bir süre gözlerini dinlendirmeyi amaçlamıştı ama kütük gibi uyuyakalmıştı—belki de vücudunun iyileşmek için ekstra uykuya ihtiyacı olduğu içindi.
Ertesi sabahın erken saatlerinde, vardiya değişimi için depoya tek bir savaşçı geldi. Ancak oraya vardığında, orada bulunması gereken nöbetçilerden birinin hiçbir yerde görünmediğini fark etti. Şüphelenerek deponun içine baktı ve birinin içeri sızıp ortalığı talan ettiğini, önüne geleni silip süpürdüğünü gördü. Ama hepsi bu değildi—Pursena, yüzü kırıntılar içinde, karnını doyurmuş bir halde keyifle horuldayarak orada yatıyordu.
Pursena işlediği suçtan dolayı olay yerinde tutuklandı. Doldia Köyü’nde, yağmur sezonunda yiyecek çalmak ağır bir suçtu. Diğer savaşçılarla kurduğu tüm güven bir anda buharlaştı ve kadın reis olmak bir yana, savaşçı reisi olma şansı bile yerle bir oldu.
Her neyse, kendisini demir parmaklıklar arkasında bulmasının sebebi buydu.
“O gün arkamdan biri gelip kafama indirdi, beni bayılttı. Gözlerimi açtığımda kendimi deponun içinde buldum,” diye iddia etti Pursena. “Biri bana kumpas kurdu, aşağılık pislik! Patron, sana yalvarıyorum. Gerçek suçluyu ara! Kadın reis olmamı istemeyen birilerinin olduğuna bahse girerim. Bana sorarsan en şüphelileri Minitona ve Tersena!”
Soluklanıp ekledi: “Hem zaten hiçbirinin mantıklı bir yanı yok. Hırsızlığın arkasında gerçekten ben olsaydım bu kadar çabuk yakalanacak kadar aptal olmazdım. Özellikle Kanaluna’yı eve gönderdikten sonra çok bariz olurdu. Ayrıca öyle domuz gibi tıkınmazdım—kimse fark etmesin diye azar azar araklardım!”
Masumiyeti konusunda ısrarcıydı. Onlar hakkındaki ilk izlenimimden—ve kişisel tecrübelerimden—canavar halkının insanları haksız yere suçlama konusunda usta olduğunu söyleyebilirdim. Eğer Pursena gerçekten masumsa, ona yardım etmek istiyordum.
Biraz soruşturma yapmaya karar verdim.
Doldia Köyü, Dedoldia ve Adoldialıların bir karışımıydı. Birincil görevi Kutsal Canavar’a bakmak ve onu korumak olduğu için sakinlerinin çoğu milis kuvvetlerindeydi ama gençlerini burada yetiştirdikleri için çok sayıda evli çift ve çocuk da vardı. Hepsi ağaçların üzerinde yaşayan yaklaşık beş yüz kişilik oldukça büyük bir yerleşimdi.
Altlarındaki arazi yağmur sezonunda tamamen sular altında kaldığı için daha çok kıtanın ortasındaki bir adaya benziyorlardı. Bu durum, failin dışarıdan biri olma ihtimalini aşırı derecede düşürüyordu. Dışarıda, bu fırtınalı sularda benim gibi yol alabilecek pek kimse olamazdı.
Pursena’nın doğruyu söylediğini varsayarsak, en muhtemel açıklama buradaki birinin ona kumpas kurduğuydu. Ben de sadık yardımcım Watson ve polis müfettişi Gyes’in yardımıyla tanıklardan kanıt ve ifade toplamaya koyuldum.
“İşte böyle,” dedim. “Hadi gidelim, Watson.”
Linia başını yana eğdi. “Bu Watson da kim miyav?”
“Sensin Linia. İnsanların yardımcılarına Watson dediği belli bir ülke var,” diye açıkladım.
“Iıı, tamam…”
Gyes kendisine polis müfettişi unvanının verilmesinden rahatsız görünmüyordu ama bu müsamahaya rağmen, tüm bu şeylerin boş bir çaba olduğunu düşünüyormuş gibi iç çekti.
İlk Tanığın İfadesi
İSİM: Gimel
MESLEK: Savaşçı
ZANLIYLA İLİŞKİSİ: Olay yerine ilk ulaşan kişi
“Demek suç mahallini ilk keşfeden sensin?” diye netleştirdim.
“Evet.”
Söz konusu adamı gördüğüm an bir deja vu hissi beni yakaladı. Onu daha önce kesinlikle bir yerde gördüğüme emindim.
Belki de sormalıydım.
Karakter Seçimi: Gimel
Diyalog Seçeneği: Geçmişi hakkında bilgi al
“Sizinle daha önce bir yerde karşılaştık mı?” diye sordum.
Adam başıyla onayladı. “Evet. On yıl önce suya düşmüştüm ve beni siz kurtarmıştınız.”
Vay be, ilginç. Şimdi düşününce, on yıl önceki yağmur mevsiminde Ruijerd ile birlikte birini kurtarmıştık gerçekten. Minnetle bana kuyruk sallayan o sevimli küçük erkek çocuğunu hatırladım.
Hey gidi günler, ne anılar ama.
Her neyse, şu an bunun bir önemi yoktu. Bu gizemi çözmeye odaklanmalıydım.
“On gün önce Pursena ambara gizlice girip bütün o yemekleri yedikten sonra onu bulduğunuzda ortam ne durumdaydı? Manzarayı bana tarif edebilir misiniz?”
“Şey, bir bakalım… Kertenkele kurutulmuş et kutuları kırılıp açılmıştı ve Pursena önlerinde kıvrılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Karnı davul gibi şişmişti, elleriyle yemekleri kucaklamış, yüzünde bir tebessümle kendi kendine ‘Bir lokma daha yiyemeyeceğim…’ diye mırıldanıyordu.”
Bunu zihnimde o kadar canlı canlandırabiliyordum ki. Belki de daha birkaç an önce bizzat şahit olduğum sahnenin neredeyse birebir aynısı gibi duyulduğu içindi.
“Yani kısacası, kurutulmuş etleri yerken onu doğrudan gören kimse olmadı, değil mi?”
Başıyla onayladı. “Doğru. Yine de dişlerinin arasında et kırıntıları bulduk ve tükürüğü, yakındaki yerde bıraktığı yarı yenmiş kurutulmuş et parçaları gibi kokuyordu.”
Ha. Doldialıların cidden kendine has bir soruşturma yöntemi vardı. Bir kişinin suçsuz veya suçlu olduğu sadece kokudan bile tespit edilebiliyordu. Burunlarına güvenleri tamdı. Onlar için, çalınan malın kokusunu birinin tükürüğünde bulmak ihtiyaç duydukları tüm kanıttı. Ama bu kusursuz bir yöntem değildi.
“Karnının yemekle şiştiğini söylüyorsunuz ama midesindekinin kurutulmuş et olup olmadığını aslında bilmediğinizi varsayıyorum, doğru mu?” diye sordum.
“Hayır. Ama geğirtisi de kertenkele eti kokuyordu. Daha önce yediğim için nasıl koktuğunu gayet iyi biliyorum,” dedi.
Ya da belki de kusursuz bir yöntemdi, hay aksi.
Karnının içindeki her neyse onun kokusunu alabiliyorlarsa, Pursena’nın kurutulmuş etleri gerçekten silip süpürdüğü neredeyse kesinleşmiş demekti. Tabii birinin devasa makaslarla karnını yarıp içini kurutulmuş etle doldurmadığını varsayarsak.
“Başka bir şey var mıydı?” Dişe dokunur bir şey bulma umuduyla onu sıkıştırdım. “Örneğin… Pursena dışında birine ait ayak izleri?”
“Hayır. Olay yerinde başka ayak izi, başka koku ya da başka kıl bulunmadı.”
İlginç. Pekala, bu durumda asıl suçlu mükemmel suçu işlemişti.
İkinci Tanık İfadesi
İSİM: Kanaluna
MESLEK: Savaşçı
SANIKLA İLİŞKİSİ: Gece nöbeti arkadaşı
“Bayan Kanaluna,” dedim, “olay günü Pursena nasıl görünüyordu?”
“Tekrar tekrar aynı şeyi söyleyip duruyordu. ‘Sabahtan beri tek bir lokma bile yemedim. Açlıktan ölüyorum.’”
Demek Pursena suç gününde açlıktan kırılıyordu. Tanıdığım Pursena’nın yemek vakti olup olmadığına bakmaksızın her daim bir şeyler atıştırdığı düşünülürse, bu son derece tuhaftı. Çöp tenekesi gibiydi; kurutulmuş, tütsülenmiş ya da çiğ fark etmeksizin her türlü eti gömerdi.
Bu işte bir terslik var gibi görünüyordu.
“Peki neden hiçbir şey yemediğini bana söyleyebilir misiniz?”
“Bir önceki gün canavar avlarken yaralanan bir sürü kişi oldu,” diye açıkladı.
Bu raporda da yazıyordu; bir önceki gün devasa bir canavar grubu ortaya çıkmıştı. Hiçbir sivilin yaralanmaması büyük şanstı ama savaşçılarının birçoğu ağır yaralanmıştı.
“Hm,” dedim.
“Köyde İleri derece iyileştirme büyüsü kullanabilen tek kişi Pursena. Ağır yaralanan herkesi iyileştirmek için durmaksızın oradan oraya koşuşturuyordu. En sonunda da mana yetersizliğinden bitkin düşüp bayıldı.”
Bunu daha önce ben de yaşamıştım; manan tükendiğinde bayılır, duruma göre yarım gün hatta tam bir gün boyunca uyanamazdın. Pursena da bir istisna değildi. Bayılmış olmalıydı ve uyandığında nöbet sırası gelmişti. Anlatılanlara bakılırsa, hiçbir şey yiyip içmeden doğrudan göreve gitmişti.
“Ona yiyecek bir şeyler veremez miydiniz?” diye sordum.
Kanaluna başını iki yana salladı. “Kurallar kuraldır.”
Yağmur mevsimi boyunca, normal yemek vakitleri dışında atıştırmak veya bir şeyler yemek yasaktı. Üç aylık süre dolmadan erzakın tükenmemesini sağlamak için stokları sıkı bir şekilde takip ediyorlardı.
“Peki o günlüğüne nöbet tutmamasına izin vermek nasıl olurdu?”
“Bir önceki gün o kadar çok canavar saldırdı ki savaşçılarımızın büyük bir kısmı hâlâ yataklara düşmüş durumdaydı. Yeterli insan gücümüz yoktu. Onu dinlendirmeyi ne kadar çok istesek de kendisi bile ‘Altı üstü biraz açlık, önemli bir şey değil,’ diyordu.”
Bu mantıklıydı. Muhtemelen geleceğin kabile reisi olarak bir sorumluluk hissetmişti. Bu takdire şayandı. Sorumluluklarından kaçmak için akla gelebilecek her türlü bahaneye sığınan geçmişteki tembel halime ışık tutacak harika bir örnekti.
“Olayın yaşanmasına da bu yol açtı yani,” diye çıkarımda bulundum.
“Doğru. Keşke o zaman ona yiyecek bir şeyler bulsaydım, belki de tüm bunlar hiç yaşanmazdı diye düşünmeden edemiyorum.”
Şartlar, Pursena’nın bu suçu için bir istisna yapılmasına izin veriyor gibiydi ama söz konusu şüpheli hâlâ ısrarla yapmadığını iddia ettiği için bu zordu.
Watson’ın Fikri
“Watson…” Başımı iki yana salladım. “Hayır, Linia. Tüm bunları duyduktan sonra sen ne düşünüyorsun?” Asistanıma sormaya değer diye düşündüm, ne de olsa Pursena’nın arkadaşıydı.
“En başından beri suçlu olduğunu düşünüyordum zaten, nya.”
“Hm.”
“Karnı acıktığında eline ne geçerse aşırıp mideye indirmek gibi bir huyu vardır zaten, nya. Bilirsin işte, daha önce benim kurutulmuş balıklarımı bile yemişti.”
Demek zaten sabıkalıydı…
Herkesin söyleyeceklerini dinledikten sonra, ifadesi tutarsız görünen tek bir tanık olduğunu fark ettim. Biri yalan söylüyor olmalıydı. Ama kim olabilirdi?
Karakter Seçimi: Pursena
Doğru, Pursena’ydı. Birisi arkasından ona yumruk atmış gibi davranarak kendi yaptıklarını itiraf etmeyen tek kişi oydu.
Onu bu konuda bir kez daha sorgulamak için hapishaneye geri döndüm.
Eylem Seçimi: Mekan değiştir
Konum: Köyün kenarı → Hapishane
Karakter Seçimi: Pursena
Diyalog Seçeneği: Olay hakkında bilgi al
“Pursena,” dedim. “Masum olduğuna kesinlikle emin misin? Gözlerimin içine bak ve bana söyle.”
“Ciddiyim, Patron. Bana inan.” Gözleri parıldayarak ve ellerini önünde birleştirerek doğrudan bana baktı. Şüpheli görünen tek şey kuyruğunun sallanma şekliydi.
Onu kandırıp gerçeği söyletmenin zamanı gelmişti.
“Eğer seni savunursam, seni buradan çıkarma ihtimalim yüksek,” diye bir teklifte bulundum.
“Bunu yapabileceğini biliyordum, Patron!”
“Ama bu hücreden çıkarsan ve yalan söylediğini keşfedersem, tam bir yıl boyunca et yemene izin vermem.”
Pursena irkildi. “Ş-Şey, t-tabii ki y-yalan söylemiyorum!”
Dik dik ona baktım. “Tanrı adına yemin edebilir misin?”
“E-Edebilirim!” Gözleri endişeyle bir oraya bir buraya kayıyordu.
Bu işte bir bit yeniği olduğunu biliyordum. Hayatımda gördüğüm en suçlu bakıştı bu.
“Haberin olsun, Tanrı’ma küfredenlere hiç merhamet göstermem.” Parmaklıkların arasından uzanıp kafasını ellerimin arasına aldım ve onunla konuşurken yüzüme bakmaya zorladım. “Gerçekten Tanrı adına yemin edebilir misin?”
Pursena, son derece saygı duyduğum kişinin kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Yüzü ölü gibi sarardı ve tüm vücudu titremeye başladı. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıvırdı ve iki eliyle ucundan tuttu.
“Eee?”
“B-Bendim. Ben yaptım,” diye patladı sonunda.
Ve böylece dava çözülmüş oldu. Suçlu, herkesin beklediği gibi Pursena Adoldia’ydı. Sorumluluğu kabul etmek istemediği için suçu kimliği belirsiz üçüncü bir şahsa atmıştı. Sinsi küçük şeytan. Yine de et yüzünden büyülenmişti, bu yüzden belki de kendisi de bir bakıma kurbandı.
“Bay Gyes, ekstra zahmet için özür dilerim,” dedim.
“Önemli değil. Daha da önemlisi, Pursena konusunda gerçekten emin misin?”
Bütün olayı bıkkın bir ifadeyle izlemişti ama artık her şey çözüldüğüne göre, anlam veremediğim bir şey için istekli görünüyordu. “Pursena konusunda neye emin miyim?”
“Kutsal Canavar’a bakması için yanına almayı planladığın diğer savaşçıdan bahsediyorum tabii ki.”
Hım, ne? Bir dakika dur bakalım. Pursena’nın bu rolü üstlenmesini istediğime dair tek bir kelime bile etmemiştim.
Pursena’yı almam ihtimali karşısında gereğinden fazla heyecanlı görünüyordu. Yine de sanırım ilk başta onun lafını açan bendim. Yanlış anlamış olması mantıklıydı.
“Onu gerçekten istediğine emin misin?” diye tekrar sordu. “Hayır, istemiyorum.”
Kesinlikle istemiyordum hem de!
Tabii ki onu istemiyordum! Onu eve her gün alacak olursam yine aldatma şüphesiyle karşı karşıya kalırdım. Sylphie de Roxy de bana birbirinden güzel kız bebekler vermişti ve bu aptal yüzünden bütün ailemin düzenini bozmak istemiyordum. Bizim bütün etleri mideye indirişini, ardından da Aisha ile Lilia’nın ne kadar küplere bineceğini şimdiden gözümün önüne getirebiliyordum. Onu kollarını açarak karşılayacak tek kişi Eris olurdu.
Her hâlükârda, aldatma şüphesi doğurmayacak, daha ciddi birini almak çok daha iyi olurdu. Mesela… evet, mesela Gimel gibi biri.
“Anlıyorum, yani başka birini tercih edersin.” Gyes düşünceli bir şekilde başını salladı. “O zaman Minitona mı yoksa Tersena ile mi gideceksin?”
“Hayır, o ikisi de kabile reisi adayları, değil mi? Başka biri olmalı.”
Seçeneklerimizi tartışarak çıkışa doğru yürümeye başladık.
“Ah, durun! Beni burada bırakmayın, Patron! Çıkarın beni buradan. Beni de yanınıza almanızı istiyorum! Etsiz bir hayat yaşamak istemiyorum!”
İkimiz de arkamızdan bağıran sesi görmezden geldik.
“Mewhahaha!” Bunca zamandır dışarıda beklemiş olan Linia, kapıdan içeri süzülürken kahkahayı bastı. Görünüşe göre daha önce buraya çılbıldak atılmıştı ve içeri girmesi sadece o utancı yeniden yaşamasına neden olacaktı. İlk başta bana eşlik etmeyi şiddetle reddetmesinin sebebi de buydu.
“Selam, Pursena. Hak ettiğini bulmuşsun bakıyorum, mew!”
Pursena’nın ağzı açık kaldı. “L-Linia?! Kokunu aldığımı sanmıştım. Senin ne işin var burada?!”
Nedenini bilmediğim bir şekilde Linia’nın gözünde bir güneş gözlüğü vardı. Çalışırken taktığı gözlüğün aynısıydı—para sayarken gözlerinin dolar işaretine dönüşmesini gizleyen türden.
“Neden mi diye soruyorsun? Mewhehe. Gerçekten bilmiyor musun, mew?” Linia kolumu yakalayıp göğüslerini koluma bastırdı.
Kessene artık şunu. Öğğ, kızışma dönemine girdiğinin kokusunu şimdiden alabiliyorum.
“S-sakın bana Patron ile senin…?” Pursena havayı koklarken burnu seğirdi ve dudakları titredi.
Linia’nın dudakları gerçekten sinsi bir sırıtışla kıvrıldı. “Bildin. Ah, bu bana birlikte geçirdiğimiz o tutkulu geceyi hatırlattı, mew. Patron beni kucağına alıp tıpkı bir prenses gibi taşı-mew-dı. Aman tanrım, bundan fazlasını paylaşamam, mew! Sadece Patron’un o gün beni ağlattı-mew-ğını bil.”
“B-bu imkânsız…” Pursena inanamayarak başını salladı. “Patron, Fitz ile Roxy’ye haksızlık olacağını söyleyip yüzümüze bile bakmıyordu!”
“Mewhaha! Sana hiç yüz vermemesinin tek sebebinin yeterince çekici olmaman olduğunu düşünmüyor musun? İkimiz baş başa kaldığımız an bana doya-mew-dı. Ah dostum, sana söylüyorum, Greyratların soylu kanı damarlarında gümbür gümbür akıyor. Birlikte ilk gecemiz o kadar sertti ki kaburgalarımdan birini kıracak sandım, mew.”
“K-kaburgalarından birini kırmak mı?! Nasıl sert bir ilişkiydi o böyle?”
Büyük ihtimalle Eris ile geçirdiği ilk geceye gönderme yapıyordu. Eris’in uykusunda yatak partnerini neredeyse boğarak öldürme gibi bir huyu vardı. Daha önce ben de bunun kurbanı olmuştum. Leo da öyleydi, anlaşılan Linia da. Ertesi sabah Linia, Sylphie’ye yaralarını iyileştirtirken gözyaşlarının eşiğindeydi. En azından detaylar konusunda yalan söylemiyordu.
“L-Linia, sen şimdi Patron’un karısı mısın?”
“Yok, tam olarak karısı değil, mew…” Linia abartılı bir etki yaratmak için duraksadı ve ardından, “Ama temelde onun kölesi gibiyim, mew.” dedi.
“Onun kölesi mi?!” Pursena elleriyle ağzını kapatırken yüzü kıpkırmızı oldu.
Eh, köle kısmı da yalan sayılmazdı.
“Kendime gayet güzel bir yer edindiğimi söyleyebilirsin, mew. Onun kölesi olabilirim ama çalışmama izin veriyor ve emrimde elli tane astım var, miy-ow. Senin aksine asla hapse atılmayacağım ve Patron’un sevgisinin tadını çıkarıyorum. Ah, ama itiraf etmeliyim ki Doldia’ların kabile reisi olmak çok daha görkemli olurdu, mew. Ama sen o yarışın dışında kalmış gibi görünüyorsun. Mewhaha!”
Onun gıcık kahkahası odayı doldurdu.
“Liniaaaa!” Pursena öfkeyle kızaran yüzüyle demir parmaklıkları yakalayıp sarsmaya başladı. Yavaş yavaş ama kesin bir şekilde vücudundaki güç çekildi ve en sonunda burnunu çekerek dizlerinin üzerine çöktü. “Bu hiç adil değil… O gün gerçekten o kadar meşguldüm ki bütün gün tek bir lokma bile yiyecek vakit bulamadım. Depodan o kadar çok şey de yemedim ki—sadece normal bir öğünde yiyeceğim kadar yedim. Başka bir canavarı öldürüp etini kurutarak bu kadarcık şeyi hemen yerine koyabilirdik…” Öne doğru yığıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Linia sonunda üzerimden çekildi. “Aaah, bu çok iyi geldi, mew.” Gerçekten son derece tatmin olmuş görünüyordu.
Ne korkunç bir insan.
Yine de Pursena’nın içinde bulunduğu olağanüstü durumun dikkate alınmayı hak ettiğini düşünüyordum. Canavar saldırısı gece yarısından sabahın erken saatlerine kadar sürmüştü. Bana göre, yaralı sayısının fazla olmasından o sırada nöbetçi olan her kimse o sorumluydu. Onların hatası, yükü kabilenin şifacılarından biri olan Pursena’nın omuzlarına bindirmişti. Tüm canavarların icabına bakıldıktan sonra insanları iyileştirmek için yorulmak bilmeden çalışmıştı ki bu kadar çok kişinin kurtulmasının sebebi muhtemelen buydu. Ama sonunda tüm manasını tükettiği için bayılıp kalmıştı. En nihayetinde uyandığında ise yemek yemesine bile fırsat vermeden onu dosdoğru nöbet görevine göndermişlerdi.
Yaşadığı şeyler herkes için ağır olurdu. Durumun, gerçekten de kimsenin suçlanamayacağı yönleri vardı. Kabul, yemek çalmıştı. Bütün gün hiçbir şey yemeden nöbet görevine atanmış olsa bile, bu yemek aşırmak için bir mazeret değildi. Japonya’dayken bir polis memurunun suç işlediği ortaya çıkarsa anında görevden uzaklaştırılırdı. İçinde bulunduğu şartlar göz önünde bulundurulmalıydı ama suç yine de suçtu. Köyün kurallarından birine karşı gelmişti. Artık savaşçı reisi veya kabile reisi olma yarışından elendiği için pek de şikâyet etmeye hakkı yoktu.
“Hey, Patron, Baba…” Linia yüz ifadesi ciddileşerek bize döndü. “Sizden bir ricam var, mew.” Üst bedenini mükemmel bir kırk beş derecelik açıyla eğerek selam verdi. “Pursena’yı Kutsal Canavar’a bakmakla görevlendirmenizi istiyorum, mew.”
Başını tekrar kaldırdığında gözlerindeki kararlılıkla doğrudan gözlerimizin içine baktı. Onu dinlemeye hazır bir şekilde duruşumu biraz dikleştirdim.
“İkimiz, geleceğin kabile reisi adayları olarak elimizden gelenin en iyisini yapmak için o uzak, yabancı diyarlara gittik, mew. Herkesten daha çok çaba sarf ettiğimize eminim. Aksi takdirde asla sınıf birincisi olamazdık, mew. En sonunda Pursena’ya kaybettiğimde pes ettim ve halkımızın yolunda yürümesine izin verdim. Ama bunu sadece onun harika bir kabile reisi olacağını düşündüğüm için yaptım, mew. Tek bir miy-uhata yüzünden her şeye en baştan başlamak zorunda kalmasının adil olduğunu düşünmüyorum.”
Linia duraksayıp derin bir nefes aldıktan sonra babasına döndü. “Ona bir şans vermeni istiyorum, mew. Eğer önümüzdeki beş yıl—hayır, bunu on yıl yapalım—Kutsal Canavar’a gerektiği gibi bakabilir ve kendisine verilen görevi yerine getirebilirse, Patron’un kızıyla birlikte buraya geri dönmesine izin verin ve suçunu bağışlayın, mew. Onu kabile reisi yapmanı istemeyeceğim ama en azından buna benzer saygın bir konuma sahip olmasını isterim, mew.”
İsteği zerre kadar mantıklı değildi. Linia’nın kendisi tüccar olmak uğruna görevlerini terk etmişti. Böyle bir istekte bulunmaya hiç hakkı yoktu. Üstelik bu suç, Pursena’nın özdenetim yoksunluğunun bir sonucuydu. Olağanüstü koşullar nedeniyle biraz müsamahayı hak ettiğini kabul edebilirdim. Gerçekten edebilirdim… ama suç yine de suçtu. Sırf bu noktaya kadar çok çalıştı diye tamamen affedilmesini istemek fazla aşırıydı. Bu geçerli bir neden değildi.
“Bunu yapamam,” dedi Gyes, hislerime tercüman olarak.
Geçmişte yaptığınız hatalar öylece yok olup gitmezdi, onları silemezdiniz de. Dünya böyle işliyordu. Bunu ben de herkes kadar iyi biliyordum. Yine de çabalarının bir şekilde ödüllendirilmesini istiyordum. Pursena elinden gelenin en iyisini yapmıştı; bir yandan sürekli et atıştırırken bir yandan samimiyetle derslerine devam etmişti. İyileştirme derslerini birlikte aldığımız için ne kadar kararlı olduğunu biliyordum. Bana göre çoğu insanın iki katı kadar çalıştığına şüphe yoktu. Yaratık halkının çoğunun büyüye yatkınlığı olmamasına rağmen sınıf birincisi olmayı bu sayede başarmıştı.
Tüm bunların onun için bir karşılığı olmasını istiyordum. Gerçekten istiyordum. Çoğunlukla onunla empati kurduğum içindi bu: Bir şey için çok çalışsaydım, bunun benim için de meyve vermesini isterdim.
Ve eğer birinin ödüllendirilmesine yardımcı olabilecek bir konumdaysam, bu konuda elimden gelenin en iyisini yapmak isterdim.
“Bay Gyes,” diyerek söze girdim. “Kusura bakmazsanız ben de Linia’nın ricasını kabul etmenizi isteyeceğim.”
“Ha? Patron, ciddi misin?”
Gyes, isteğimi tartarken çenesini indirip yüzünü ekşitti. Birkaç anın ardından nihayet başını tekrar kaldırdı ve, “Pekala. Buna izin vereceğim.” dedi.
Eskiden tanıdığım Gyes, sonuna kadar inatla hayır derdi. Kutsal Canavar’a bakmak son derece prestijli bir görev gibi görünüyordu ve daha önce yemek çalmış bir suçluya emanet edilecek bir şey değildi. Pursena’nın sadece bu onura sahip olmasına izin vermekle kalmayıp, geçmişini de tamamen temizlemek mi? Aptalcaydı. Bundan faydalanan tek kişi Pursena’ydı, hem de muazzam bir şekilde.
Dürüst olmak gerekirse bu konudaki kararımın doğru olup olmadığından bile emin değildim. Muhtemelen bir hata yapıyordum ama sırf bu yüzden bencilce davrandığımı kabul ediyordum.
“Linia, Pursena,” dedim, “görevlerinizi düzgün bir şekilde yerine getirdiğinizden emin olsanız iyi edersiniz. Anlaşıldı mı?”
“Emredersiniz, mew!”
“Anlaşıldı!”
İki kız aynı anda başlarını eğdi. Onları izlerken, Bu ikisi bir aradayken gerçekten en iyi hallerinde oluyorlar, diye düşünmeden edemedim.

Geldiğimiz yoldan dönüp Kutsal Kılıç Yolu’na doğru ilerlemek için yine salı kullandık. Yedi Büyük Güç’ün anıtını bulduğumuzda, zamanının geldiğini düşünüp flütümü çıkardım. Arumanfi’yi çağırmayı başardım, o da bizi uçan kaleye geri götürdü.
“Burası gerçekten anıları tazeliyor. Bir zamanlar yönettiğim şehre bir gün geri döneceğim hiç aklıma gelmezdi,” dedi Pursena, uçan kalede durduğumuz yerden Büyü Şehri Sharia’ya bakarak özlem dolu bir ses tonuyla.
Evet, ikinci evi sayılabilecek o yere gerçekten de geri dönmüştü.
“Oh, Pursena, söylemeyi unuttum minicik bir şey var, mew,” dedi Linia.
“Ne var? Şurada biraz duygusallaşıyorum, o yüzden söyleyeceğin her neyse kısa tutarsan sevinirim.”
“Şey, sana yardım ettim ne de olsa. Bu yüzden bir süreliğine benim ayak işlerimi yapacaksın, anlaşıldı mı?”
“Ha?!”
Ve Pursena işte bu şekilde Linia’nın ayakçısı oldu.
