Mushoku Tensei Cilt 18 – Bölüm 10 / Diğer Köle (Kısım 1)

Diğer Köle (Kısım 1)

KURU ET CİNAYETİ adını verdiğim o korkunç olayın üzerinden BİRKAÇ GÜN GEÇMİŞTİ. Pursena bizimle Sharia’ya döndü ve Eris onu şımartmaktan son derece mutlu oldu. Ayrıca paralı asker grubumuzun saflarına katıldı ama bu tamamen başka bir hikâye.

Bugün, her zamanki gibi Zanoba ile birlikte Büyülü Zırh’ımı geliştirmeye çalışıyordum. Bir yandan İkinci Versiyon üzerinde ufak ayarlamalar yaparken, bir yandan da daha güçlü olan Üçüncü ve Dördüncü Versiyonları geliştiriyorduk.

Dağ gibi fikrim vardı ama büyük bir kısmı ya imkânsızdı ya da hayata geçirilmesi imkânsıza yakındı. Gelişimimiz yavaş ilerliyordu ama biriyle çalışıp hedefimize doğru bebek adımlarıyla ilerleme sürecinden keyif alıyordum. Bugün de farklı değildi; Zanoba ile karşı karşıya oturmuş, önümüze serilmiş mavi kopya çizimlerini inceliyorduk.

Tam o sırada Zanoba birden, “Julie benden bir şey gizliyor gibi görünüyor,” diye ağzından kaçırdı.

Gerçekten mi? Julie ha, hem de herkes dururken?

Başını salladı. “Evet. Arkamdan gizlice bir şeyler yapıyor.

Ha.

Bebekler ve figürler dışında bir şeyi dert etmesi nadir bir durumdu ama Julie’nin aklını kurcalaması özellikle garipti. Belki de bunca zamandır birlikte yaşadıkları için ona kanı kaynamıştı.

Peki,” dedim, “‘gizlice’ derken ne demek istiyorsun?

Son zamanlarda pazara tek başına gidiyor. Ne aldığını sorsam bile bana cevap vermiyor. Hatta üzerinde çalışması gereken figürü bile bana göstermiyor. Sanki benim bilgim dışında başka bir şey yapıyor gibi. Ne yaptığını sormayı denedim ama tek yaptığı beni başından savmak oluyor…

Eh, artık o yaşlara geliyor. Belki de sadece geçici bir evredir?

Julie ilk adetini çok uzun zaman önce görmemişti ve fiziksel değişimler genellikle zihinsel değişimleri de beraberinde getirirdi: kısacası Julie ergenliğe giriyordu. Zanoba’yı çok küçük yaştan beri tanıyordu ama o yine de bir erkekti. Sırlarını keşfetmesinden utanması garip değildi. Mesela iç çamaşırının rengi gibi. O tür şeyler işte.

Ne yapmamı önerirsin?” diye sordu Zanoba.

Kendi haline bırakmaktan başka bir seçenek göremiyorum.

Herkes bir noktada ergenlikten geçerdi. Hayatın normal bir parçasıydı—bir insanın kademeli olarak çocukluktan yetişkinliğe dönüştüğü dönemdi. Değişimler her zaman bir zincirleme etki yaratırdı, bu da etrafındakilerin olgunlaşan kişiye karşı davranışlarını değiştirmesi gerektiği anlamına gelirdi. Onlara daha çok bir yetişkin gibi davranmaya başlamalıydınız, aksi takdirde onları isyan etmeye sürükleme riskini alırdınız.

Yine de Zanoba’nın onunla nasıl etkileşim kuracağını anlamak için zamana ihtiyacı vardı. İnsanlarla nasıl iletişim kurulacağına dair sabit bir senaryo yoktu. Zamanla öğrenmeniz gereken bir şeydi.

Hm, köle olduğu için onu cevap vermeye zorlamak bir seçenek olurdu, eminim ama…” Zanoba gerisini getirmedi.

Söylemeye mi zorlayacaksın?

Başını salladı. “Hayır, hayır. Şimdi benimle yaşıyor olabilir ama aslında size ait, Üstat. Bunu yapmaya yetkim yok. Yine de bunu benden talep etseniz kararınıza karşı çıkmam.” Bunları söylerken bile tavrında bir tereddüt vardı. Ona kölem demek sadece bir mazeretti; kıza kendisi sahip olsa bile onu itaat etmeye zorlamaya niyeti yoktu. Bu yüzden onu suçlayamazdım. Ben de farklı değildim.

Kötü bir şey olmadığı ve sorun çıkarmadığı sürece onu kendi haline bırakmakta bir sakınca görmüyorum. Sen görüyor musun?

Iııh.” Zanoba yüzünü buruşturdu. “Bitirdiği figürü benimle paylaşmamasını aslında oldukça büyük bir sorun olarak görüyorum…

Nereden baktığını anlayabiliyorum galiba,” dedim. “Hmm, bu durumda neden Bayan Ginger’dan onunla konuşmasını istemiyorsun?

Eğer Julie’nin bir erkekle paylaşmaktan çekindiği bir şeyse, belki bir kadınla paylaşmaya daha açık olurdu. Ergenliğe giren genç bir kızdı, bu yüzden karşı cinsle belirli konuları tartışması muhtemelen zordu. Her halükarda benim varsayımım buydu.

Hm? Ah, bu harika bir fikir!” Zanoba’nın yüzü aydınlandı. “Ginger bu meseleyi kesinlikle tereyağından kıl çeker gibi halledecektir!

Julie’nin şimdiden ergenliğe girdiğine inanmak zordu. Zaman gerçekten de çabuk geçiyordu. Muhtemelen benim küçük Lucie’nin de hayatında aynı evreye gelmesi uzun sürmezdi. Son zamanlarda bana daha çok alışıyordu ve aramızda sevgi dolu bir baba-kız ilişkisi yeşermeye başlamıştı. Ne yazık ki, “İç çamaşırlarımın Babamınkilerle birlikte yıkanmasını istemiyorum!” ve “Babamdan sonra banyoya girmekten nefret ediyorum. İğrenç bir şey!” gibi şeyler söyleyerek yine huysuz ve inatçı birine dönüşeceği günün geleceğinden emindim. Iğğ, bunu hayal etmek bile midemin düğümlenmesine yetti.

Söz veriyorum seni benimle banyoya girmeye zorlamayacağım, o yüzden lütfen en azından aynı akşam yemeği masasına oturmaya razı ol.

Bu arada Usta, sizinle açmak istediğim bir konu daha var,” dedi Zanoba.

Ha?

Kutulara hiç ilginiz var mı?

Kutulara mı?

Kalabalık bir mekândan mı bahsediyordu? Yani bir kulüp gibi mi? Gençlerin argosundan anladığım kadarıyla, “kutu” gibi tabirler çok sayıda insanın toplandığı mekânlar için kullanılabiliyordu. Bir paralı asker grubum olduğu ve bu yüzden büyük toplanmalar için bolca fırsatım bulunduğu düşünülürse, bunu incelemeye değer olabilirdi. Tabii ki ilgimi çekmişti.

Bir dakika, kastedebileceği şeyin bu olmasına imkân yoktu. Söz konusu kişi Zanoba’ydı sonuçta. Muhtemelen bir hazine kutusu ya da ona benzer bir şeydi. Evet, bu çok daha olasıydı. Dışarıda üzerleri değerli taşlarla ve benzeri şeylerle işlenmiş bu türden pek çok kutu vardı. Perugius’un mekânında böylesi şeyleri görmüştüm; lüks kelimesinin tam karşılığıydılar. Yine de içleri boştu.

Evet. Aslında harika bir zanaatkâr buldum. Onun eserlerini sizin de görmenizi isterim,” dedi Zanoba.

Dürüst olmak gerekirse pek ilgimi çekmemişti. Öte yandan, Zanoba’nın beni böyle bir zanaatkârı görmeye davet etmesi nadir bir durumdu.

Ne tür kutular?” diye sordum.

En inanılmaz tasarımlara sahip olanlar. Daha önce de bu kalibrede şeyler görmüştüm. Aslında… Ah, hayır. Benim anlatmamdansa kendi gözlerinizle görmeniz çok daha iyi olur!

Hım. Zanoba’yı sadece figürleri seven ve başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen biri sanıyordum ama görünüşe göre diğer zanaat türleri söz konusu olduğunda da keskin bir gözü vardı. O kadar müşkülpesent birinin herhangi bir şeyi bu kadar övmesi merakımı iyice kabartmıştı.

O zaman gidip bir bakayım bari,” dedim.

Ağzı kulaklarına vardı. “Böyle diyeceğinizi biliyordum Usta.

***

Söz konusu dükkân, zanaatkârlar mahallesinin derinliklerinde kuytu bir yerdeydi. Yolda kaç blok geçtiğimizin hesabını kaçırdım. Zanaatkârlar mahallesinden geçen insan sayısı ticaret bölgesine kıyasla çok daha azdı ve binalar hiçbir belirgin özelliği olmayan, kendince özgün yapılardı. Üstelik bu kıvrımlı sokaklarda kolayca kaybolabilirdiniz.

Sokakların sakinliğine rağmen etrafta dolaşan epey insan vardı. Gezinenler çoğunlukla, sanki gülümsemeyi unutmuş gibi yüzlerine kalıcı bir çatıklık yerleşmiş huysuz zanaatkârlardı. Küçük bir çocuk olsaydım, muhtemelen etraftaki insanlara şöyle bir bakıp hüngür hüngür ağlamaya başlardım.

Zanoba hiç vakit kaybetmeden, kendinden emin adımlarla ilerliyordu. Sokaktaki yol ayrımlarına geldiğimizde tam olarak nereden döneceğini biliyordu. Kısa bir merdivenden aşağı indik, ardından çok daha büyük bir merdivenden yukarı tırmandık. Çamaşır ipleriyle süslenmiş sokaklardan geçtik ve garip, mor bir duman çıkaran bir atölyenin hemen yanından kestirmeden ilerledik. Sonunda varmıştık.

Dükkân, sıradan bir halk evinin büyüklüğündeydi. Görkemli değildi ve önünde herhangi bir tabela da yoktu. Bacasından yükselen ince bir duman içeride birinin olduğunu gösteriyordu ama insanların çoğu buranın bir dükkân olduğunu asla tahmin edemezdi.

Burası.” Zanoba kapıyı iterek açtı ve dükkân sahibine müşteri geldiğini bildiren bir çan sesi yankılandı.

İçeride neredeyse hiç ışık yoktu. Hatta tek aydınlatma kaynağı, pencereden içeri süzülen güneş ışığı hüzmeleriydi. Süssüz birkaç vitrin rastgele sıralanarak odadaki ışığın çoğunu engelliyordu. Yine de sergiledikleri malları görecek kadar ışık vardı.

Üst raflarda şık kıyafetli kadın bebekler duruyordu. Porselen bebeklere benziyorlardı ama porselen yerine ahşaptan yapılmışlardı. Bu bebekler gösterişli bir şekilde süslenmiş ahşap kutulara yerleştirilmiş, hepsi muntazam bir şekilde sıra sıra dizilmişti. Bu bebekler ve onları barındıran kutular son derece ince işçilikliydi; dükkânın genel atmosferi ve vitrinlerin sade tasarımıyla tam bir tezat oluşturuyordu.

Zanoba’nın bahsettiği kutular bunlar olmalıydı.

Nasıl buldunuz Usta?” diye sordu.

Şimdi neden bahsettiğini anladım. Bunlar gerçekten de güzel kutularmış.

Bana hak vereceğinizi biliyordum.

Dürüst olmak gerekirse, kutular bebeklerden çok daha ince bir işçilikle yapılmıştı. Zanaatkâr, her bir bebeğin tasarımına uygun ahşabı seçmiş, ardından özenle yontup mücevherlerle süslemiş ve içlerini pahalı kumaşlarla kaplamıştı. Her bir kutu, ait olduğu bebek için karmaşık ve zarif bir yatak gibi görünüyordu. Elbette hiçbir kutu bir diğerinin aynısı değildi; hepsi özel sipariş üzerine yapılmıştı. Tek eleştirim, bebeklerin içinde bulundukları kutuların organik havasına kıyasla çok fazla inorganik görünmesiydi. Hatta benim figürlerim bu kutuların içine yerleştirilse çok daha güzel görünür, çekicilikleri katlanırdı. Yaratıcısının kutuların kalitesine bebeklerin kendisinden daha çok değer verdiği hissine kapıldım.

Ha?

Biraz daha yakından bakınca kutuların üzerine kazınmış küçük harfler—isimler—fark ettim. Leila, Abbey, Sofia, Clara, Francine, Natalie…

Zanoba, bu isimler de ne?” diye sordum.

Onlar bebeklerin isimleri.

Anladım.

Ben figürlerime hiçbir zaman böyle isimler vermemiştim, bunun başlıca nedeni de gerçek kişilere dayanıyor olmalarıydı. Yine de önceki dünyamda pek çok insan porselen bebeklerine ya da oyuncak ayılarına isim verirlerdi. Nesnelere böyle isim vermek genelde insanların onlara çok daha uzun süre bağlanmasını sağlardı. Bebekler, içinde bulundukları kutular kadar göz alıcı olmasalar da bu durum kesinlikle zanaatkârın kutuları daha çok sevmesinden kaynaklanmıyordu. Sonuçta bir anne baba, çirkinler diye çocuklarını daha az sever miydi? Yanlış anlaşılmasın, benim kendi kızlarım en değerli mücevherler kadar güzel ve sevimliydi.

Sizi yaratıcısıyla tanıştırmama izin verin,” dedi Zanoba.

Bebek sıralarının arasından süzülüp dükkânın daha da iç kısımlarına doğru ilerledi. Peşinden aceleyle giderek vitrinleri geçtim ve biraz daha farklı bir atmosfere sahip bir alana girdim. Bu odada tek bir pencere vardı ve oradan süzülen ışık doğrudan büyük bir tezgâhın üzerine vuruyordu. Üzerine benim de epey aşina olduğum birtakım aletler saçılmıştı: ahşap, tutkal, ahşap dübeller, sert kıllı bir fırça, boya fırçası, törpü, kazıma bıçağı, oymacı bıçağı ve iskarpela. Hepsi de bebek yaparken kullanılacak türden şeylerdi. Bu dükkânın aynı zamanda atölye olarak da kullanıldığı açıktı.

Tezgâhta bize arkası dönük oturan bir adam, yaptığı her neyse ona pürdikkat odaklanmıştı. Zanoba adamın bizi fark etmediğini anlayınca yakındaki çana uzandı ve üç kez çaldı.

Çın, çın, çın.

Odada yankılanan temiz, berrak bir sesti. Adam bunu duyunca omuzları silkindi.

Kim var orada?” diye homurdandı, yavaşça doğrulup bize doğru dönerken.

Adam Zanoba kadar uzundu; keskin bakışları, çökük yanakları, darmadağınık saçları ve nasırlı elleri vardı. Çanını çalan suçluyu arayarak etrafı tararken gözleri büyüdü. Tanıdık bir yüz gördüğünde dudakları kıvrıldı ve sesi birkaç desibel—hatta oktav—yükseldi.

Vay, vay! Bakın burada kim varmış! Usta Zanoba’dan başkası değil.

Doğru,” dedi Zanoba. “Yine geldim, Usta Belfried.

Başımın üstünde yeriniz var. Bugün sizi buraya getiren nedir?” Sesi odada gürledi ve bir şekilde bu adama yakışıyordu. İkisinin bu kadar samimi olmasına daha çok şaşırmıştım. Belki de geçmiş yaşamlarında kardeş filandılar.

Size ustamı tanıştırmak için geri geldim,” dedi Zanoba. “Hatırlarsanız daha önce size ondan bahsetmiştim.

Ha, o mu!” Belfried başıyla onayladı. “O güzel kızların arkasındaki adam, değil mi?!

Kesinlikle!” Zanoba, Belfried’i işaret ederek bana doğru döndü. “Usta, bu atölyenin sahibi Usta Belfried. Dükkânı süslediğini gördüğünüz o mükemmel kutulardan—daha doğrusu bebek yataklarından—sorumlu yetenekli zanaatkâr kendisidir.

Adama övgüler yağdırırken sesi her zamankinden daha fazla saygıyla doluydu. Böyle süslü bir şekilde takdim edilmek kesinlikle güzel bir duygu olmalıydı.

Ve Usta Belfried, işte bu da benim ustam, yüce ve güçlü büyücü Rudeus Greyrat. Kendisi de hayatta olan başka hiçbir insanın taklit edemeyeceği figürler yapan seçkin bir zanaatkârdır—ölümünden sonra bile muhtemelen onlarca yıl adından söz ettirecek türden nadir bir yetenektir.

Beni tanıtırken söylediği sözler o kadar büyük bir hürmetle dolup taşıyordu ki bu kadarı fazlaydı ve açıkçası beni epey rahatsız etmişti. Öldükten sonra insanların hakkımda nasıl konuşacağı pek umurumda değildi. Muhtemelen arkamdan sadece birden fazla eşi olan bir çapkın diye dedikodumu yaparlardı.

Hakkınızda o kadar çok söylenti duydum ki,” dedi Belfried. “Sadece üst düzey bir büyücü değil, aynı zamanda son derece bilgili bir zanaatkârmışsınız da!

Başımı iki yana salladım. “Emin olun, Zanoba ile karşılaştırıldığında bu konularda epey cahilim.

Ah, çok mütevazısınız!

Beni böyle devasa bir tahta oturtmalarını istemiyordum. Güzel sanatlara çok daha içtenlikle bağlı olan Zanoba ve Perugius ile karşılaştırıldığında ben gerçekten tam bir acemiydim. Sadece önceki hayatımdan getirdiğim figür bilgisine sahiptim ama o bile en iyi ihtimalle sığ bir bilgiydi.

Her neyse,” dedim, “o kutular kesinlikle harikaydı. Şöyle bir bakışta bile ben—

Onlar yatak,” diye sözümü kesti Belfried, sert bir tonla. “Kızlarım orada uyuyor. Lütfen onlardan yatak diye bahsetmenizi rica ediyorum.

Ha. Bu konuda amma hassastı.

Doğru. Yataklar o halde,” diyerek kendimi düzelttim. “Anlıyorum. O kadar ince bir işçilik ki ‘yatak’ onlar için daha uygun bir terim gibi görünüyor zaten.

İleride bir noktada sizinle ortak bir çalışma yapmayı düşünüyordum, bu yüzden gelecekte kızlarımın yataklarından bahsederken kelimelerinize dikkat etmenizi rica edeceğim.

H-haklısınız.

Yani, tek istediği buysa bunu yapabilirdim.

Zanoba’ya kaçamak bir bakış attım, yüzünde fazlasıyla mahcup bir ifade vardı. Konuşma tarzından anladığım kadarıyla, kendisi de daha önce Belfried’in gazabına benzer şekilde uğramış olmalıydı. Yine de benimle konuşurken onlardan “kutu” diye bahsettiğine neredeyse emindim.

Belfried biraz müşkülpesent görünüyordu ama zanaatkârlığı ve bu “yataklara” gösterdiği özen birinci sınıftı. Zanoba bir konuda haklıydı: Günü geldiğinde bu adamla gerçekten de ortaklık yapmak isteyebilirdik. Pahalı tabloları aynı kalitede çerçevelere koymayı tercih ettiğiniz gibi, gösterişli figürleri de onlara yakışan kutulara koymak en iyisiydi. Ruijerd figürü planlarımızda böyle kutulara ihtiyacımız yoktu ama belki başka bir vesileyle bunları kullanabilirdik. Örneğin, Perugius’a bir hediye sunduğumuzda ya da Asura soylularına bir şey satmak istediğimizde. Becerilerinin işimize yarayabileceği pek çok yol vardı.

Usta Belfried, son derece yetenekli bir zanaatkâr olabileceğinizi kabul ediyorum ama ustama karşı gösterdiğiniz bu küstahlık—

Sorun değil Zanoba,” diyerek sözünü kestim. “Ricasında yanlış bir şey görmüyorum. Bazı konularda titiz olmak önemlidir.

Zanoba tam olarak ikna olmamış gibi kaşlarını çattı ama Belfried kutularını gerçekten de bebekleri için birer yatak olarak görüyor gibiydi. Onları bebeklerine rahat, huzurlu bir uyku yeri verme arzusuyla yapıyordu ve zanaatını bu kaliteye ulaştıran da işte bu duygulardı.

Ortak çalışmaktan bahsetmişken…” Belfried duraksadı, bir şey hatırlamış gibiydi. Bakışları tekrar Zanoba’ya döndü. “Şu sizin küçük figür yapımcısı geçen gün dükkâna geldi.

Figür yapımcısı mı?

Julie mi geldi?” diye sordu Zanoba.

Ha, demek bahsettiği kişi oydu.

Onu acemi bir amatör olarak görme fikrini kafamdan bir türlü atamıyordum, bu yüzden Belfried’in ondan profesyonel bir zanaatkârmış gibi bahsetmesi çok garip gelmişti. Yine de becerilerinin muazzam şekilde geliştiği bir gerçekti. Büyü kullanımı bir yana, yetenekleri benimkileri çoktan aşmıştı. Bu dünyanın standartlarına göre muhtemelen iyi bir figür yapımcısıydı.

Bu garip. Julie’den bir şey satın almasını istememiştim,” diye mırıldandı Zanoba.

Size söylemeliyim ki, Bayan Julie, o… Ah, bunu kelimelerle ifade etmekte bile zorlanıyorum!” Belfried, Zanoba’nın tepkisini tamamen görmezden gelerek gevezeliğe devam etti. Her ne sebeple olursa olsun son derece heyecanlı görünüyordu.

Sakın bana bu adamın, Julie’yi sapıkça bir şey yaparken görüp ona vurulmuş halis mulis bir lolicon olduğunu söylemeyin. Yani, o zaman ikimizin ortak bir noktası olabilirdi ama bu durumda kızlarımın yakınına bile yaklaşmasını kesinlikle istemezdim.

Julie ne yaptı?” Zanoba şüpheyle gözlerini süzdü.

Kelimeler, ben… Korkarım yaşananları anlatmak için doğru kelimeleri bulamıyorum!” Belfried sevinçle haykırdı.

Zanoba ile göz göze geldik.

Bir de ben sormayı deneyeyim. Merak etme, bunu bana bırakabilirsin. Pek öyle görünmesem de şirketimizin yüzü olarak son zamanlarda insanlardan bilgi alma işine el atmıştım. Bir hırsızlığın arkasındaki gerçek suçluyu ortaya çıkarmak için yapılan bir sorgulamayı bile yürütmüştüm.

Lütfen sakin olun ve açıklayın,” dedim. “Julie buraya tam olarak ne için geldi?

Bir figür—yanında bir figür getirmişti.

Ona dik dik baktım. “Bir figür mü?

Sorumu tam olarak yanıtlamıyordu ama şimdilik bunu görmezden gelmeye razıydım.

Evet. Hayatımda daha önce hiç görmediğim türden bir şeydi. İnanılmazdı. Kesinlikle, ama kesinlikle inanılmazdı. Bir başyapıt!

Zanoba ile bir kez daha bakıştık. Julie yaptığı her bir parçayı bize göstermişti. Zanoba çoğunu deposunda güvenli bir şekilde saklamıştı. Birini dışarı çıkarmak için onun iznine ihtiyacı olurdu. Ancak Zanoba, kızın en son çalışmasını kendisine göstermediğini söylemişti.

Ah, sadece bunu düşünmek bile titreimeme engel olamıyor. Görüyor musunuz? Gözlerimi bürüyen bu ezici sevinç yüzünden ellerim titriyor.” Belfried ellerini görmemiz için öne uzattı, tam da tarif ettiği gibiydiler… Her ne kadar ben şahsen sevinçten ziyade çok daha karanlık bir şeyler hissetsem de.

Ben de kendi kendime düşündüm, bu duyguları—bu sevgiyi, bu coşkuyu—kendi zanaatıma dökmeliyim dedim. Kendiniz bakın!” Belfried koşturarak masasına geri döndü ve bize doğru gelmeden önce bir şey kaptı. Ellerinde bir kutu taşıyordu.

Hayır, kutu değil. Bu dükkândayken ona “yatak” demem gerekiyordu.

Altın işlemeli beyaz renkli bir şeydi. İçini kaplayan kumaş, diğer renkleri mükemmel şekilde tamamlayan lüks, açık pembe bir renkti. Gördüğüm diğerlerinin aksine mücevherlerden yoksun olsa da bu sadelik zarafetine zarafet katıyordu. Bana adeta bir saray cibinlikli yatağını hatırlatıyordu.

İşte onun için yaptığım yatak bu!” diye ilan etti Belfried. “Yaratıcılığımın daha önce bu kadar coştuğu anların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O derece etkileyiciydi!” Ahh, bu kadar kısa bir süre içinde—sadece birkaç günde—böyle muhteşem bir yatak ortaya çıkarabildiğim ilk seferdi bu.”

Etkileyici derecede iyi yapılmıştı; bundan şüphe yoktu. Dört bir yandan pek çok çarpıcı sanat eseri görmüştüm, bu yüzden bunun nadide bir cevher olduğunu anında anlamıştım. Vitrinlerdeki örneklerin katbe kat üstündeydi; zanaatkârlığı bir krala yakışacak türdendi. Perugius bile muhtemelen kalitesini takdir ederdi.

Ah, Usta Zanoba, benimle böyle eğleneceğinize inanamıyorum—küçük bebek yapımcınıza o kalibrede bir eseri sergiletmek ha.

Hım, ama korkarım benim de hiçbir şeyden haberim yok…” Zanoba bana doğru kaçamak bir bakış attı.

Kafam biraz karışmıştı ama Julie’nin buraya bir figür getirdiğini tahmin edebiliyordum. O kadar etkileyiciydi ki Belfried’i kendi isteğiyle onun için bir yatak yapmaya sevk etmişti. Anladığım kadarıyla durum buydu. Sorun şudaydı ki Zanoba, Julie’ye böyle bir şey emrettiğini hiç hatırlamıyordu. Bu da kızın bunu kendi iradesiyle yaptığı anlamına gelmeliydi. Ama neden?

Julie o figürü buraya neden getirdi? Bir şey söyledi mi?” diye sordum.

En ufak bir fikrim yok. Figürü gördüğüm anda o kadar heyecanlandım ki ne için getirdiğini duymadım bile. Gerçi çoğu insan sevimli kızlarını huzurla uyuyabilecekleri bir yatak vermek istedikleri için buraya getirir. Belki de onun niyeti de buydu?

Ha… Bebeği için yatak isteyen bu kadar çok insan olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum. Bu o kadar niş bir alandı ki sadece bu özel ilgiye sahip müşteriler dükkâna adım atardı. Julie de onlardan biri olabilir miydi?

Zanoba boğazını temizledi ve, “İnsan kızlarından birini evlendirdiğinde, nişanlısı onu koyacak bir yatağa sahip olmaktan çok daha mutlu olur,” dedi.

Evlendirmek mi? Nişanlı mı? Ona gözlerimi kırpıştırarak baktım. Ha, şimdi anladım. Başka bir deyişle, bir bebeği koyacak bir kutunun olması, onu satarken değerini artırıyordu. Bu mantıklıydı.

Kesinlikle,” dedi Belfried. “İşte bu yüzden bu kızın benim evime gelin gelmesini umuyordum. Onu iki yüz Asura altın sikkesine satın almaya çalıştım ama… ne yazık ki bebek yapımcınız benden kaçtı.

İki yüz Asura altın sikkesi mi…?” Adama dik dik baktım.

Ah! Usta Rudeus, lütfen bana öyle bakmayın. Böyle kaliteli bir parçayı zavallı iki yüz sikkeye kapatmaya çalıştığım için hakkımda en kötüsünü düşünüyor olmalısınız. Ama yemin ederim ki o sırada üzerimde olan tüm para buydu! Şimdi teklif edecek üç yüz sikkem var. Hayır, hayır! Üç yüz elliye kadar çıkmaya razıyım!

Beni şaşırtan şey, bir figürün en başta bu kadar yüksek bir fiyata alıcı bulabilmesiydi. Ama bu, Julie’nin onu satmaya çalıştığı anlamına mı geliyordu?

Ama neden satmaya çalışsın ki?” diye mırıldandım kendi kendime.

Belfried bana sorgulayan bir bakış attı. “Neden olmasın? Ne kadar çok para, o kadar iyi değil midir? Paranın fazlasından zarar gelmez.

Ben daha çok o parayı ne için kullanacağını merak ediyorum. Şimdiye kadar hiçbir şeye ihtiyacı olmadı… en azından duyduğum kadarıyla.” Zanoba’ya bir göz attım. Zanoba’nın kıza bir şey sağlamada yetersiz kalmış olması ve bunun da kızın bizzat paraya ihtiyaç duymasına yol açmış olması mümkündü. Örneğin Zanoba, tanıdığım başka biri gibi aniden çılgınca bir borç bataklığına saplandıysa.

Zanoba başını iki yana salladı. “Son zamanlarda becerileri muazzam şekilde gelişti, bu yüzden ona cömert bir maaş veriyordum.

Ona ödeme yapma fikrini ortaya atan bendim. Zanoba bir köleye para verme fikri karşısında şoke olmuştu ama bu konuda itiraz etmemişti. Julie bu kadarını hak edecek kadar çok çalışıyordu. Ona ödeme yapmak son derece doğaldı.

Hımm… Evet, doğru ya, Bayan Julie bir köleydi, değil mi?” Belfried çenesini sıvazladı. “O halde belki de özgürlüğünü satın almaya çalışıyordur?

Özgürlüğünü mü?” diye yankıladım.

Gerçekten de.

Köleler genellikle para karşılığında alınıp satılırdı—bir yerden satın alınır, sonra başka bir yerde açık artırmaya çıkarılırdı. Bireysel hakları bulundukları ülkeye ve sahibinin kim olduğuna göre değişirdi. Kölelere iyi muamele edilmesine öncelik veren ülkeler olduğu gibi, bu konuyu çok daha az önemseyenler de vardı.

Köle olmak oldukça kolaydı. Hiç paranız yoksa bir köle tüccarına gidip kendinizi satabilirdiniz. Ölmektense başkasının malı olmayı tercih edecek pek çok insan vardı. Bu durum özellikle Kuzey Bölgeleri’nde geçerliydi. Çetin ikliminin yanı sıra, burada yaşayan insanların çoğu yoksuldu. Bir iş bulamamışsa, açlıktan ölme ya da donarak can verme riskiyle karşı karşıya kalırdı.

Üstelik, en azından teoride, köleliği bırakmak oldukça kolaydı. Bir köle para karşılığında satıldığı için, yine para karşılığında satın alınabilirdi. Kişi kendini satın almak için gereken parayı biriktirebilir ve ardından özgürlüğüne kavuşabilirdi. Gerekli miktar birkaç faktöre bağlıydı: yaşanan ülke, kölenin kaç yıldır tutulduğu ve söz konusu köle için ne kadar para harcandığı. Hatta kölelerin ücret almasına izin verilmeyen bazı ülkeler bile vardı.

Julie’yi komik denebilecek kadar düşük bir fiyata satın almıştık. Ona birçok farklı beceri öğretmiş olsak da, iki yüz Asura altın sikkesiyle özgürlüğünü kolayca satın alabilir ve üstüne biraz parası bile kalırdı. Tabii onu gerçekten salıvermek istediğimizden değil. Ve kafamı kurcalayan daha önemli bir şey vardı.

“Önce benimle konuşmadan böyle bir şey yapabileceğine inanamıyorum…” Zanoba bakışlarını indirdi; yüzüne çöken gölge, yüz ifadesini seçmeyi zorlaştırıyordu.

Yine de uğradığı şoku anlayabiliyordum. Julie için elimizden gelenin en iyisini yapmıştık. Onu satın aldığımızda korkunç bir durumdaydı ama ona yiyecek, giyecek, uyuyacak sıcak bir yer verdik, onu eğittik ve ona pratik beceriler öğrettik. Hatta ona bir maaş bile bağladık. Onu belirli bir sebeple satın almıştık; Zanoba, bir Lütuf Çocuğu olduğu için istediği sanatı kendisi yapamıyordu. Ben de gelecekte Ruijerd figürlerini seri üretime geçirmek istiyordum. En nihayetinde bu hedeflere ulaşma umuduyla Julie’ye karşı epey katı davranmıştık ama ona asla acımasızca muamele etmemiştik.

Tabii ki Julie gerçekten özgür olmak isteseydi onu serbest bırakırdık. Yine de bunu yapacak fonu sağlamak için arkamızdan iş çevirdiğini öğrenmenin yarattığı şoku hafifletmiyordu bu. Sanki bize hiç güvenmiyormuş gibiydi.

“…” Hayır, diye kendi kendime mırıldandım.

Köle olmak çocuk oyuncağı değildi. Daha önce hiç köle olmamıştım, bu yüzden karşılaştıkları zorlukları küçümsemem doğru olmazdı. Linia’nın düştüğü durumu gözlerimle gördükten sonra bazılarının neler yaşadığını hayal etmek benim için çok daha kolaylaşmıştı. Gerçek bir kişisel özgürlüğe sahip olmamak herkesi strese sokardı. Aıllarından geçeni rahatça söyleyemez ya da yapmak istedikleri şeyleri yapamazlardı.

“Ona iyi davrandığımızı sanıyordum ama sanırım bunca zamandır köle olmak ona ağır geldi,” dedim.

Yetişkinliğe geçiş sürecine daha yeni başlamıştı. Belki de bu durum geleceği hakkında daha ciddi düşünmesine yol açmıştı. Hiç şüphesiz kendini birtakım endişelerle karşı karşıya bulmuştu—şimdiye kadar yaptığı gibi figür yapmaya devam etmek gerçekten doğru muydı? Gelecekte ne olacaktı?

Zanoba ne kadar beyefendi olursa olsun, vücudu gelişmeye başladığı için artık yetişkin bir adamın kölesi olmaktan korkmaya başlamış olması da mümkündü. Efendi-hizmetçi ilişkileri göz önüne alındığında, Zanoba onu soymaktan pek çekinmiyordu—tıpkı kısa süre önce yaşadığı âdet korkusu sırasında yaptığı gibi. Julie hâlâ genç olabilirdi ama bu durum yine de onun için utanç verici ve korkutucu olmalıydı.

“Fakat durum buysa hayallerimize ne olacak?” diye yüksek sesle düşündü Zanoba. “Onun yetişmesine yardımcı olmak için siz de az para ödemediniz, değil mi Ustam?”

Benim katkıda bulunduğum miktar Zanoba’nın yatırımlarının yanında bir hiçti. Aslında onun gelişimine ne kadar çok şey döktüğünü düşündükçe biraz endişeleniyordum. Sadece altın değil, zaman ve emek de harcamıştı.

“Durum ne olursa olsun, Julie de herkes gibi bir insan,” dedim. “Kendini özgür kılmak için bu kadar hevesliyse onu durdurmak bize düşmez diye düşünüyorum.”

“Ngh…” Zanoba mırıldanıp kollarını göğsünde kavuşturdu, hâlâ huzursuzdu. Ondan sonra bir süre daha sessizce inlemeye devam etti.

Bunu kabullenmek onun için muhtemelen zordu. Onu salıverme konusundaki tutumuma rağmen bebeklerinden ve figürlerinden vazgeçmek onun için kolay olmayacaktı, bu yüzden derin derin düşünüyordu.

Peki o halde onu ikna etmek için ne yapmalıydım?

Zaliff Elddiveni sayesinde artık nesneleri ezmeyecek kadar ince motor becerisine sahipti ve Julie’yi serbest bıraksa bile belki de ona yine ücreti karşılığında iş yaptırabilirdi. Bunlar muhtemelen en iyi argümanlar olurdu.

“Hm…” Hâlâ iki karar arasında gidip gelerek kendi kendime mırıldandım.

Zanoba sonunda kararını vermiş gibi bana doğru döndü.

“Haklısınız,” dedi. “Julie gözetimimiz altında çok çalıştı. Belki de yapabileceğimiz en küçük şey, dileği her neyse onu yerine getirmektir.”

Bu biraz beklenmedik bir şeydi. Zanoba’yı tanıdığımdan geri adım atmayı reddedeceğini sanıyordum. Sonuçta bu, her gün onun için figür yapmak adına elinden gelenin en iyisini yapan kişiyi kaybetmek anlamına geliyordu. Sanırım bebeklere olan güçlü zaafına rağmen, bunca zaman birlikte yaşadıktan sonra ona bir makine muamelesi yapamıyordu. Hatta ona küçük kardeşininkine benzer bir isim bile vermişti.

“Pekala, şimdilik geri dönelim. Julie’ye asıl niyetinin ne olduğunu sormalıyız,” dedim.

Bu noktada sadece erken hüküm veriyorduk. En önemli şey Julie’nin ne istediğiydi. Yine de Zanoba’ya tek bir kelime bile etmeden kendini özgür bırakmaya gerçekten niyetlendiyse ona iyi bir nutuk çekmem gerekirdi. Bunun açılması kolay bir konu olmadığını anlıyordum ama bazı şeylerin konuşulması gerekiyordu.

Ve böylece Zanoba’nın yurt odasına geri döndük.

Arabayla ten dakika sürüyordu ve hayal gücümün ötesindeki sebeplerden ötürü Belfried da bize eşlik etmeye karar verdi. “O figürü bir kez daha görmek istiyorum,” demişti.

Bunu yutmamıştım. Bozuk paralarla dolu cepleri şıngır şıngır ediyordu; bu da Julie’den figürü satın alma arzusundan vazgeçmediğinin açık bir göstergesiydi. Belfried’ın iddia ettiği kadar muazzam bir şeyse Zanoba’nın ondan kendi rızasıyla ayrılacağına inanmakta güçlük çekiyordum. Gerçi Zanoba, Belfried’ın ona duyduğu o aşırı hayranlığı paylaşmıyor da olabilirdi. Sonuçta herkesin kendine göre sevdikleri ve sevmedikleri vardı. Yine de Belfried’ın istediği şey için pazarlık yapmaya niyetli olması iyiydi. Epey kaçık birine benziyordu ama en azından düzgün bir tüccardı.

“Ben geldim!” Zanoba kapıyı çalma zahmetine bile katlanmadan içeri dalıp ilan etti.

İçerisi hatırladığım gibiydi. Zanoba’nın sevgilisi olan çıplak kadın bronz heykeli görünürlerde yoktu. Ve elbette, içeri daldığımızda ne Julie ne de Ginger üstünü değiştiriyordu. Aslında Julie’nin yokluğu göze çarpıyordu.

“Hoş geldiniz, Efendim!” Julie iç odalardan birinden fırlayarak dışarı çıktı.

Sözümü geri aldım o zaman. Buradaymış demek ki.

Elinde taş yontmak için kullanılan çelik bir bıçak vardı. Anlaşılan ana odadaki çalışma tezgahını kullanmıyor, bunun yerine zanaatını başka bir yerde icra ediyordu. Ya da belki de saklıyordu, duruma göre değişir.

Zanoba da aynı şeyi fark etmiş olmalıydı. Ancak Julie, bu aniden dönüşümüzden paniklemiş gibi görünmüyordu. Hatta onu daha önce hiç görmediğim kadar neşeli görünüyordu. Eğer gerçekten Zanoba’nın arkasından özgürlüğünü satın alıp kaçmayı planlıyorsa, böyle masumca gülümseyebilmesi etkileyici bir oyunculuktu. Bir o kadar da huzursuz edici.

Tek diyebileceğim, kadınlar bazen gerçekten korkutucu olabiliyor.

“Oh!” Belfried’ı gördüğü an yüzü karardı ve sanki paniğe kapılmış gibi bir adım geri çekildi.

Ha? Bu da ne böyle, hm? Belfried’ı görünce sırrını bilen birinin artık burada olduğunu mu anladı?

“Selam, Julie. Geçen gün uğradığın için teşekkür ederim.” Belfried ona hortlak gibi sırıttı.

Julie’nin bedeninden bir ürperti geçti ve yardım dilercesine Zanoba’ya yalvaran bir bakış attı. Zanoba mırıldanarak ona doğru yürümeye başladı. Aralarındaki mesafeyi anında kapatarak tepesinden ona dik dik baktı. Julie endişeyle ona bakarak bekledi.

“Julie… Benim kölem olmaktan vazgeçmek mi istiyorsun?”

Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla