JULIETTE’İN HAYATININ YARISI çaresizlikle lekelenmişti. Cüce bir çiftin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve kelimenin tam anlamıyla “Kutsal Çeliğin Bazar’ı ile Güzel Kar Sırtı’nın Lilitella’sının Çocuğu” adı verilmişti. Cüce geleneklerinde çocuklara yedi yaşına gelene kadar özel bir isim verilmezdi, bu yüzden kendisine ait bir isminin olmamasında tuhaf bir durum yoktu. O zamanlar Juliette’in anne babası ondan “bebeğimiz” ya da “sevgili kızımız” diye bahsederdi ve kız da bunu hiç garipsemezdi.
Ama bu kadar yeter. Biraz Bazar ve Lilitella’dan bahsedelim. Diğer cücelerden biraz farklıydılar. Cücelerin çoğu Milis Kıta’sında, Büyük Orman’ın güney kesiminde, dağların eteklerinde yaşardı. Zamanlarını cevher çıkarıp bunlarla silahlar yaparak geçirir; bu silahları ya avlanmak için kullanır ya da yiyecek almak için satarlardı. Bu bakımdan oldukça basit bir ırktılar.
Ancak Julie’nin anne babası, dünyayı dolaşarak ziyaret ettikleri her bölgede buldukları malzemeleri kullanıp silah ve ziynet eşyaları üreterek rızıklarını kazanıyorlardı. Memleketlerini terk edip göçebe olmaya neden karar verdiklerini Julie bilmiyordu. Belki haklı bir nedenleri vardı, belki de onları doğdukları ülkeden uzaklaştıran şey sadece gençlik hevesiydi.
Durum ne olursa olsun, bir şey son derece açıktı: seçtikleri hayat kolay bir hayat değildi. Daha da kötüsü, Julie doğduğunda zaten iflasın eşiğindeydiler. Borçlarını ödemek için daha da fazla borca batmışlardı ve ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar faizlere yetişecek kadar kazanamıyorlardı. Borçları katlanarak büyümeye devam etti.
Anne babasının zanaatkarlığı yetersiz olduğundan değil, yeteneklerini doğru şekilde kullanacak ticari zekaya veya öngörüye sahip olmadıklarındandı. Kaliteli bir ürün yaparlarsa insanların bunu seve seve satın alacağını düşünüyorlardı; bu yüzden güçlerinin çok ötesinde borçlar alarak en kaliteli malzemeleri satın alıyor ve ürünlerini satmaya çalışıyorlardı. Sorun şuydu ki, bu kadar fahiş fiyatlı bir şey satın almak için yol kenarındaki bir dükkana çok az insan uğrardı. Çiftin mallarını satması çok uzun sürüyordu ve bu arada borçların faizi yüzünden gittikçe daha da batıyorlardı. Şanslı olduklarında başa baş çıkıyorlardı ama yaşam giderleri hesaba katıldığında yine zarara uğruyorlardı.
İkisinin bunca yıl bu şekilde yaşamayı başarması dürüst olmak gerekirse etkileyiciydi. Bunu ancak kendi kendilerine yetmenin bir yolunu buldukları için başarabilmişlerdi. Zaman zaman, su üstünde kalabilmek için küçük borçları ödemeyip şehri terk ederek başka bir ülkeye kaçmak gibi kurnazca yollara bile başvuruyorlardı. Birkaç yıl boyunca çift, kıt kanaat geçinmek için çaresizce çabaladı ve bu durum onlar için kesinlikle keyifli değildi.
Julie’nin hatırladığı en eski anısı, yatakta yatarken anne babasının sırtları ona dönük şekilde bir şeyler imal etmek için kamburlarını çıkarıp çalışmalarını izlemekti. Ellerindeki bir şeyle uğraşırken alınları neredeyse birbirine değiyordu. Odadaki bir çatlaktan serin bir rüzgar girip Julie’nin yanağını okşadı. Kız ağlamaya başladı, Lilitella ise isteksizce gülümseyerek aceleyle yanına geldi, kızını kucağına alıp onu teselli etmeye çalıştı.
Görünüşleri şimdi bile Julie’nin zihnine kazınmıştı—Lilitella’nın gözlerinde biriken yaşlar ve Bazar’ın yüzündeki karanlık, suçluluk dolu ifade. Julie onların gerçekten, içtenlikle güldüklerini hiç hatırlamıyordu.
Birkaç yıl sonra anne babası sonunda borçların altında ezildi. O kadar çok ödemeyi aksatmışlardı ki, tefecilerin hepsi onları kara listeye almaya başladı ve daha fazla borç almalarını imkansız hale getirdi. İhtiyaç duydukları malzemeleri satın alacak imkanları kalmadığından, o sırada Kuzey Bölgeleri’nde kış olduğu için geçimlerini sağlamalarının bir yolu kalmamıştı.
Tek seçenekleri ailece ölmek ya da köle olarak yaşamaya devam etmenin bir yolunu bulmaktı. Görünürde başka bir seçenek olmayınca ikincisini seçtiler.
Zor koşullarına rağmen Bazar ve Lilitella muhtemelen çoğu kişiden daha şanslıydı. Cücelerin bünyeleri güçlüydü ve Bazar çok yetenekli bir demirci olduğu için çabucak bir alıcı buldu. Lilitella da fazla beklemedi; el becerisi yüksekti, güzel ziynet eşyaları üretebiliyor, çeşitli eşyaları ve kıyafetleri tamir edebiliyordu ve çocuk bakma konusunda tecrübesi vardı. Birbirlerinden koparılsalar bile ikisi de ölmeyecekti. Dışarıda hâlâ onların becerilerine ihtiyaç duyan insanlar vardı.
Tabii ki ailelerinin en bahtsızı olan Julie hariç. Bir işe yarayamayacak kadar küçüktü. Bu yaşında daha doğru düzgün konuşamıyordu bile. Kimsenin işine yaramıyordu, bu yüzden onu alacak tek bir alıcı bile çıkmıyordu. Günler boyunca köle pazarının bir köşesinde durup gözlerini ayaklarına dikti. Köle tüccarları bile onunla ne yapacakları konusunda sıkıntıya düşmeye başlamıştı. Nihayetinde köleler de insandı; bu da tüccarların onları beslemek, uyuyacak sıcak bir yer vermek ve sağlıklı kalmalarını sağlamak zorunda oldukları anlamına geliyordu.
Şanslı oldukları tek nokta, Bazar ve karısının kendilerini bu işteki büyük tüccarlardan biri olan köle tüccarı Febrito’ya satmayı başarmış olmalarıydı. Pazarda kendine seçkin bir yer edinmişti ve kaliteli mallarıyla tanınıyordu. İşte bu yüzden, hiç alıcı çekememesine rağmen Julie’yi bir yol kenarına terk etmek yerine ellerinde tutup ona bakmaya devam etmişlerdi.
Fakat şansı tam da burada tükeniyordu. Febrito bile deposundaki kusurlu mal olarak gördüğü bir şeyle ilgilenme lüksüne sahip değildi. Julie’ye olan muamelesi giderek baştan savma bir hal aldı, sonunda onu satış alanına çıkarmaktan tamamen vazgeçti.
Julie, çok küçük olmasına rağmen kimsenin ona ihtiyacı olmadığını biliyordu. Anne babasının kendisini terk ettiğini de biliyordu. Daha da kötüsü, ölümün tatlı kucağı sonunda onu alana kadar o kafeste muhtemelen soğuktan ve açlıktan çekmeye devam edeceğini biliyordu.
Julie hayatının sona ermesi fikrinden pek de rahatsız olmuyordu. Hatıralarının hiçbiri güzel bir şeye dair değildi. Yoksulluk içine doğmuş ve tüm hayatını karnındaki bir sızıyla geçirmişti. Yemekleri, acı otlar ve çürümek üzere olan bayat etlerden yapılmış çorbalardan ibaretti. Anne babasının ayağına dolanmamak için elinden geleni yapmış, bütün gün köşelerde sürtüp boş boş etrafa bakmıştı. Her gün bir önceki kadar tatsız ve anlamsızdı. Sahip olduğu tek düzgün anı, anne babasının eserlerinden birini iyi bir paraya satmayı başardığı zamandı. Babası o zaman ona bir yudum içki tattırmıştı. Her türlü şeyin karıştırıldığı berbat bir içkiydi. Fakat içkiyi ilk kez tadan bir cüce olarak Julie, bunun kesinlikle lezzetli olduğunu düşünmüştü.
Julie’nin yaşama arzusu yoktu. Kendi adına mutluluğu bulmanın hayalini kurmuyordu. Bunun nasıl gerçekleşebileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu. İşte bu yüzden o iki adam karşısına çıktığında, bundan iyi bir şey doğacağını hayal edememişti. Hatta ufukta yeni ve korkunç bir şey belirdiğinden emindi.
“Artık yaşamak istemiyor musun?” diye sormuştu adamlardan biri ona.
Evet, tam olarak öyle, diye düşünmüştü o zamanlar. Ölmek istiyorum.
“O kadar kötüyse, senin için işini bitireyim mi?”
İçinden bir ses rahatlamıştı. Sonunda her şey bitecek. Artık soğuk yok, artık açlıktan ölmek yok. Karanlık hayatı bir sona erecekti.
Ona bu soruyu soran adamın yüzünde ifadesiz bir bakış vardı. O kadar okunamayacak bir haldeydi ki, gerçekten ciddi olduğu izlenimine kapılmıştı—başını sallasa nefes almak kadar kolay ve hızlı bir şekilde canını alacaktı. Gözleri bunun bir şaka olamayacağı kadar ciddiydi. Fakat gözlerini ne kadar incelerse, içinde o kadar tuhaf bir şey kabarıyordu. Sanki gerçekten “İçinde buna bir şans daha verecek kadar yaşam enerjisi kaldı, değil mi?” demeye çalışıyor gibiydi.
Elbette bunu gerçekten söyleseydi, muhtemelen başını sallar ve daha fazla devam edemeyeceğinde ısrar ederdi. Ama tek bir kelime bile etmedi, sessizce ona bakmaya devam etti.
Julie bunu bir seçenek olarak değerlendirmemiş değildi. Sadece şu sözler kendiliğinden dudaklarından dökülüvermişti.
“Ölmek istemiyorum.”
Anılarındaki hiçbir şey ona tutkuyla yaşama arzusu vermiyordu ama gerçekten ölmek istiyor da değildi.
Doğru ya… Ölmek istemiyorum.
Vücudundaki tüm kiri yıkayıp temizledikten, üzerine daha önce hiç giymediği kadar pahalı kıyafetler giydirdikten ve hayatında yediği en lezzetli yemekleri yedirdikten sonra nihayet şöyle dediler…
“Bugünden itibaren adın Juliette olacak.”
Ona bir isim vermişlerdi. Bunu duyunca gülümsedi. Julie bunu neden yaptığını bile bilmiyordu ama gülümsemişti işte.
Ancak daha sonra düşündüğünde fark etti—o anda, hayatında yaşadığı tüm sefaletin nihayet sona erdiğini hissetmişti. O zamanki gülümsemesi rahatlamadan kaynaklanıyor olmalıydı… ya da o öyle sanıyordu.
***
Bir köle olarak yaşamak hayal ettiğinden çok farklıydı. Kabul, dar hayat tecrübesi nedeniyle hayal gücü sınırlıydı ama köle evindeki diğer kölelerin başlarına gelenlere nasıl feryat ettiklerini duymuştu. Çaresizliğinin devam etmesini beklemesi doğaldı.
Günlerini Zanoba’ya bakarak ve figürler çağırıp üretebilmek için Toprak Büyüsü öğrenerek geçiriyordu. Hatırlaması gereken o kadar çok şey vardı ki, üzerine o kadar çok emir yağıyordu ve kurallara uymayıp verdiği sözleri tutmazsa ona kızıyorlardı. Bu kadar genç biri için zor bir işti. Üniversitede bir köle olması da durumu kolaylaştırmıyordu; Zanoba bakmadığı zamanlarda diğer öğrenciler ona kötü davranıyordu.
Yine de köle olarak satılmadan önce bundan daha kötülerini yaşamıştı. Karnını doyuruyor, banyosu için sıcak su kullanmasına izin veriyor ve ona uyuyacak sıcak bir yer veriyorlardı. En önemlisi, efendisi Zanoba ona karşı inanılmaz derecede nazikti. Kızabilirdi ama ona asla bağırmazdı. Başlangıçta ortak bir dil konuşmamalarına rağmen her zaman son derece sabırlıydı ve onunla iletişim kurarken derdini tam olarak açıkça anlatırdı.
“Sen bana ait değilsin,” derdi. “Sen ustamın kölesisin.”
Onunla yaşadığı ilk birkaç ay boyunca tekrar edip durduğu bir cümleydi bu. Dürüst olmak gerekirse, muhtemelen buna kendisi de inanıyordu. Ona göre Julie sadece ödünç alınmış bir şeydi. Belki bir konuğa davranacağı gibi değil ama daha çok bir hizmetçiye ya da kahyaya davranacağı gibi ona karşı bu kadar kibar olmasının sebebi buydu. Julie kendi başına umutsuz bir vakaydı ve hiçbir şey yapamıyordu ama Zanoba bunun için onu asla küçük görmedi; bildiği her bir şeyi ona öğretti. Nasıl temizlik yapılacağını, figürlere ve bebeklere nasıl bakılacağını, çamaşırların nasıl yıkanacağını, bebeklerin ve figürlerin nasıl düzenli tutulacağını, kıyafetlerin nasıl katlanacağını, adabımuaşeret kurallarını, figürlerin ve bebeklerin nasıl yıkanacağını. Zanoba, bir soylu olmasına rağmen epey hamarat ve bağımsız biriydi. Bu sayede Julie ona bakmayı göz açıp kapayıncaya kadar öğrendi.
Sonra zanaatı için dili ve gerekli becerileri öğrenmesi gerekti. Ona bunları öğretmekten asıl sorumlu olan kişi Rudeus’tu ve ona karşı sabrını asla kaybetmedi. Kelimeleri veya dilbilgisini aklında tutmakta zorlandığında ve azarlanma korkusuyla büzüştüğünde bile, sesini sakin tutarak ona neyin zor geldiğini nazikçe anlamaya çalışırdı. Yine de kendine göre katıydı; bir şey nihayet aklına kazınana kadar günlerce aynı şeyi tekrar ettirirdi.
Dürüst olmak gerekirse, Julie başlangıçta Rudeus’tan pek hoşlanmamıştı. Kısmen daha küçükken anne babasının ona anlattığı bir masaldaki kötü adamı andırdığı için, kısmen de ilk karşılaştıklarında söylediği sözler zihninde kalıcı bir iz bıraktığı içindi bu. Adamın gözünü bile kırpmadan her şeyi bitirebileceğini biliyordu. İşine gelirse, onu alışmaya başladığı hayattan söküp alabilirdi. Bu düşünce, onun yanındayken rahatlamasını zorlaştırıyordu.
Neyse ki bu duygu çok geçmeden kaybolup gitti. Rudeus, kız beklentilerini karşılayamadığında bile ona hiçbir şey yapmadı. Hatta ona büyük bir anlayış gösterir ve gülümserdi. Hissettiği tüm endişe, onun yanında tamamen rahatlayana kadar yavaş yavaş geri çekildi.
Bunda muhtemelen Zanoba’nın da payı vardı. Her zaman onunla yemek yer, yakınında uyur ve ne zaman hastalansa, yaralansa ya da kendini azıcık kötü hissetse, hemen bir Rudeus veya bir şifacı getirmek için koşuştururdu. Geçen gün ilk kez âdet gördüğünde, ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri olmamasına rağmen onun yanında olmak için elinden geleni yapmıştı. Paniğe kapılıp tasalanarak, ne yapacağını tamamen şaşırmış bir halde Zanoba, ona gerçekten de kendi küçük kız kardeşiymiş gibi davranmıştı.
Julie’nin aslında onun bir kardeşinin olup olmadığı, varsa da nasıl insanlar oldukları hakkında hiçbir fikri yoktu. Zanoba ona ailesinden hiç bahsetmezdi. Öte yandan Zanoba, pazarda gördüğü veya sahip olduğu figürler ve bebekler hakkında her gün coşkuyla bir şeyler anlatıp dururdu. Bunu yaparken her zaman içtenlikle mutlu görünürdü. Belki daha önce hobisini paylaşacak kimsesi olmamıştı, ama bir insanın tutkularından bahsetmekten keyif alması da oldukça doğaldı. Julie, evinden ya da ailesinden bahsetmemesinin sebebinin bu sohbetin onun için keyifli olmaması olduğunu tahmin ediyordu. Kendisi de aynı şeyi hissediyordu; köle olmadan önceki hayatının nasıl olduğunu pek hatırlamak istemiyordu.
Zanoba her geceyi—ve bazen de öğleden sonralarını—bebekler ve figürler hakkında gevezelik ederek geçirirdi. Çeşitli alanlarda geniş bir bilgi birikimine sahipti ve bunların hepsi doğru ve kesin bilgilerdi. Onun sayesinde kız da yavaş yavaş daha bilgili hale geldi. Öğrendiği becerileri veya bilgileri her sergilediğinde Zanoba memnun olur ve onu överdi; bu da kızı çalışmaya daha da heveslendirirdi.
Ginger geldiğinde Julie’ye karşı, özellikle de görgü kuralları, giyim kuşam ve konuşma tarzı konusunda katı davranmıştı. Buna rağmen Julie’nin hayatı pek değişmedi; özellikle de Ginger, Julie’ye bir köle gibi davranmıyor, ona Zanoba’ya hizmet eden bir çalışma arkadaşı gözüyle bakıyordu.
Günler geçtikçe Julie kendine ait değerli bir şey buldu—figür yapma işini. Kesinlikle kendi dilediği bir iş değildi bu. Sadece bir köle olarak efendisi bunu emrettiği için başladığı bir şeydi. Ancak kendine karşı dürüst olmak gerekirse, epey eğlenceliydi.
Zanoba işin zanaat kısmında açıkçası berbattı ama elinden geldiğince ona bir şeyler öğretiyor ve ihtiyaç duyduğunda alet edevat sağlıyordu. Böylece her seferinde yeni bir teknikle becerilerini yavaş yavaş geliştirdi. Kendini geliştirdikçe, kafasında canlandırdığı şeyleri tam da hayal ettiği gibi yapmayı daha iyi başardı.
Zanoba, ne zaman bir figürü tamamlasa şaşmaz bir şekilde neşelenirdi; ancak harikalar yarattığı zamanlarda onu sadece övgülere boğmakla kalmaz, kaliteli içki içmesine de izin verirdi. Bir cüce olarak içki, onun için yaşam iksiri gibiydi. Bütün vücudunu ısıtır ve kalbini hafifletip ferahlatırdı. Erken çocukluğuna ait karanlık anıları, şimdiki anın ne kadar keyifli olduğunun tadını çıkarabileceği kadar silikleştirirdi. Bu duygular, her gün sıkı çalışmaya devam etmek için ihtiyaç duyduğu enerjiye dönüşür ve yeni bir figüre başlama motivasyonunu sağlardı.
Becerilerinin geliştiğini hissetmek ve eserlerinin başkasına böyle bir sevinç getirdiğini görmek Julie’ye büyük bir keyif veriyordu. İlk kez böyle bir şey yaşıyordu ve bu durum kendini figür yapımına adamasına yardımcı oldu. Zanoba’ya göstermek için figür yapmaya tüm gücünü harcadı. Zanoba normalde aşırı sevinirdi, ancak bazen katı eleştiriler de yapardı. Böyle durumlarda bir sonrakini daha büyük bir özenle yapar, geçmişteki hatalarını düzeltmenin yollarını arardı. Bazen nihai ürün biraz daha iyi, bazen de biraz daha kötü olurdu.
Günler böylece devredip gitti. Julie’nin hayatı huzurlu ve keyifliydi; kendisine bunu sağladıkları için Rudeus ve Zanoba’ya minnettardı. Sonsuza kadar onlarla birlikte kalabilmeyi ve böyle figürlerini yapmaya devam edebilmeyi içtenlikle diliyordu. Bir noktada o figürleri yapmak kendi kimliğine dönüşmüştü.
Sharia’da geçirdiği pek çok mutlu günden sıradan birinde, Julie her zaman yaptığı gibi bir figürü daha bitirdi. Ancak bu biraz farklıydı—elbette ahım şahım bir şey değil, sadece küçük bir fark. Doğal olarak, onu da diğerlerinde kullandığı aynı tekniklerle yapmıştı. Figürün kaidesini Toprak Büyüsü ile çağırıyor ve tek bir boyuta gelene kadar fazlalıkları yontuyordu. Sonra şekli kusursuzlaştırmak için bıçağını kullanıyor, büyüsü ise geri kalanını cilalama işini hallediyordu. Sıradan süreci böyleydi.
Ancak bu sefer bittiğinde bir şeylerin farklı olduğunu fark etti. Ya da daha doğrusu, figürde hiçbir kusur yoktu. Canını sıkan da tam olarak buydu. Figür neredeyse kusursuzdu. Becerileri hâlâ sadece Orta seviyedeydi, bu yüzden normalde bu süreçte bir şeyleri batırırdı. Bu gayet doğaldı; bu figürler insanların gerçek boyutlu heykelleri değil, tam oranları veya anatomiyi korumayan minyatürlerdi. Yine de bu figürde beklenen o kusurların hiçbiri yoktu. Epey dengeliydi—kollar ve bacaklar doğal kavisere sahipti, yüzeyi pürüzsüzce cilalanmıştı ve en ince ayrıntılar bile kusursuz bir şekilde işlenmişti.
En önemlisi, tek bir yüzeysel bakışla bile figürün muhteşem olduğu anlaşılabiliyordu. Julie buna tam olarak neyin sebep olduğunu bilmiyordu ama bu tuhaf hissi hatırlıyordu. Zanoba ona yurt deposunun en arkasında özenle sakladığı figürleri gösterdiğinde de benzer bir şey hissetmişti. Basitçe söylemek gerekirse, onlar birer başyapıttı.
Julie ne hissettiğini fark ettiğinde, midesinin derinliklerinden tarif edilemez bir şey kabardı—adını koyamadığı bir duygu. Böyle bir şey yaratabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Bir başyapıta denk bir şey üretebilmesi için yıllar geçmesi gerektiğini düşünmüştü. Hayır—dürüst olmak gerekirse, böyle bir şeyi asla başarabileceğinden emin değildi. Bunu şimdi, durup dururken başarmış olması inanılmazdı.
Bunu birkaç saatlik basit bir çalışmayla yapmış da değildi. Buna hatırı sayılır bir zaman adamıştı. Yaparken büyüsünün tüm imkanlarını kullandığı için daha çabuk bitirmesi gerekirdi ama tam bir ay sürmüştü. Bu figürü yaratırken biriktirdiği her bir bilgi ve tecrübeyi kullanmıştı ama yine de kırk yıl düşünse bu kadar iyi olacağını tahmin edemezdi. Böyle bir şeyi başarabileceğini hiç düşünmemişti. Biri ona bunu tekrar yapmasını söylese, yapabileceğinden şüphe duyardı. Fakat şüpheye yer yoktu: ellerindeki figür tamamen kendi eseriydi.
İçini bir duygu dalgası kapladı ve çok geçmeden zihninde bir yüz belirdi—gözlüklü, oval suratlı, sıradan görünüşlü olgun bir çocuğun yüzü: Zanoba.
Bunu Usta’ya göstermeliyim, diye düşündü.
Zanoba’nın bunu gördüğünde avazı çıktığı kadar bağırıp odanın içinde coşkuyla döneceğine şüphe yoktu. Kendisini övgülere boğacağını da biliyordu.
Bunu hemen görmesini sağlamalıyım!
Aklındaki bu düşünceyle figürü eline aldı ve doğruca Zanoba’nın yanına gitmek üzere hareketlendi. Sorun şuydu ki Zanoba o sırada Sharia’nın varoşlarında, Rudeus’un Büyülü Zırh’ının ayarlamaları üzerinde çalışıyordu. Eğer hızlıca koşarsa, o eve dönmeden önce ona yetişebilirdi. Böylece birbirlerini kaçırmamış olurlardı.
Julie, elinde figürle kapıda durakladı, düşünceli bir şekilde dudaklarını büktü. Üstün kaliteli bir eserdi. En azından bundan emindi. Vücudundaki her bir hücre bunun bir başyapıt olduğunu haykırıyordu. Ama bunu Zanoba’ya gerçekten bu şekilde gösterebilir miydi? Sevinecekti elbette ama şöyle bir düşününce, Zanoba’nın ona gösterdiği diğer tüm başyapıtlar, içi güzel kumaşlarla kaplanmış ahşap kutulara özenle yerleştirilmişti.
Zanoba birkaç günde bir en değerli figürlerinin kutularını açıp onları kontrol ederdi. Kutuyu kapalı tutan danteli çözerken yüzünde her zaman derin bir beklenti ifadesi olurdu. İçindeki figürü gördüğünde yüzü aydınlanır, son derece narin bir dokunuşla onu kaldırıp çalışma masasına koyar ve derin bir iç çekişle hayranlıkla seyrederdi.
Evet, bir kutu. Bir başyapıtın kalitesini katlayan gerekli bir öge.
Julie çalışma alanına şöyle bir göz attı. Figür yapımında kullandığı tüm el aletlerine ve malzemelere baktı ancak kutuya benzeyen hiçbir şey yoktu. Rudeus’un ona öğrettiği tarz gereği büyüsü zanaatı için gerekli tüm malzemeleri sağladığından, kutu yapmakta kullanabileceği ekstra malzemeleri yoktu. Yine de elinde beyaz keten bir kese vardı. Elini aldığında şıngırdadı. Çok ağır değildi ama hatırı sayılır bir ağırlığı vardı. İçinde birkaç bakır ve gümüş Asura sikkesi vardı.
Zanoba yaptığı tüm işler için Julie’ye ücret ödüyordu. Bunun ne zaman başladığını tam olarak hatırlayamıyordu ama ani bir şeye ihtiyacı olur diye alması konusunda ısrar etmişti. Son zamanlarda ona özellikle cömert bir miktar ödüyordu. Ginger bu durumdan pek memnun değildi ve “Paraya neden ihtiyacı olduğunu anlamıyorum,” diye ısrar ediyordu fakat Zanoba onun itirazlarına kulak asmıyordu. Ona ödeme yapma konusundaki bu ısrarı, Julie’ye Büyük Usta Rudeus’un ona bir şeyler söylemiş olabileceğini düşündürüyordu.
Julie bunu derinden düşündü. İşte tam da aniden bir şeye ihtiyaç duyduğu türden bir durumdu bu.
Parayı kaptığı gibi zanaatkarlar mahallesine doğru yola koyuldu. Gittiği yer Belfried’ın dükkanından başkası değildi. Zanoba onu daha önce defalarca oraya sürüklemişti, bu yüzden Belfried’ın işçiliğinin kalitesine ne kadar saygı duyduğunu biliyordu. Bu yüzden figürüne yakışır bir yatak satın alıp onu Zanoba’ya öyle sunmaya karar vermişti.
Ne var ki işler umduğu gibi gitmedi. Fiyat, ödeyebileceğinden çok daha tuzluydu. Dükkandaki ürünler mevcut kazancıyla alabileceği şeylerin çok ötesindeydi. Eserleri soylular için yapıldığından bu son derece doğaldı. Fiyat etiketleri karşısında şoke olsa da vazgeçmeyi reddetti ve Belfried ile pazarlık yapmaya çalıştı.
Zanoba, Belfried’ın değerli müşterilerinden biriydi. Hiç bebek satın almazdı ama Belfried’ın yaptığı “yatakları” göklere çıkarırdı. Kendi figürlerini getirir ve Belfried’a onlar için özel yapım yataklar tasarlatırdı. Getirdiği eserin kalitesi ne kadar yüksek olursa, Belfried fiyatı o kadar düşürmeye razı olurdu. Elindeki figürü ona göstererek bütçesine uygun bir anlaşma yapabileceğini ummuştu.
İşler bu sefer de umduğu gibi gitmedi. Şey, hayır, bu tam olarak doğru değildi: planı aslında cuk oturmuştu. Belfried figürü gördüğü anda heyecanı tavan yaptı. İnsan dışı bir yaratık gibi çığlık atıp dükkanının derinliklerine daldı ve kocaman bir kese altınla geri döndü. Onu kendisine satması için hemen yalvarmaya başladı.
“Onun için bir yatak yapmaktan memnuniyet duyarım,” dedi. “Öyle muazzam bir şey yapacağım ki ömrünün sonuna kadar yanımda sıcak ve konforlu bir şekilde uyuyabilecek! Özellikle de yatak yapma becerilerim göz önüne alındığında, onu yanında tutmaya benden daha uygun birini bulamazsın. Bu güzel kızı yatırıp eşi benzeri olmayan bir minderin üzerinde huzurla uyumasını sağlayacağım! Şimdi, lütfen! Tatlılık et de teklifimi kabul et!”
Üzerine doğru yürürken gözleri doğal olmayan bir şekilde açılmıştı ve ağzından salyalar akıyordu. Doğal olarak bu onu korkuttu. Bütün vücudu titriyordu. Julie içgüdüsel olarak onu itti ve kapıya doğru koştu. Belfried peşine düşse de korku, küçük bacaklarını var gücüyle koşturuyordu. Kapıya doğru koşarken bir rafa çarptı ve üzerindekileri yere saçtı ama kaçarken dönüp arkasına bakmadı bile. Ne yazık ki Belfried da bunu umursamadı ve anlaşılmaz bir şeyler çığırarak peşinden koşmaya devam etti.
Julie bir şekilde onun izini kaybettirmeyi başardı ve soluk soluğa yatakhanedeki odaya geri döndü. Beden bir süre daha korkuyla titremeye devam etti. Her an kapıyı kırıp hışımla içeri dalmasından korkuyordu. Neyse ki böyle bir şey olmadı ve Zanoba daha sonra geri dönerek sakinleşmesine yardımcı oldu.
Olanlardan sonra Julie’nin artık o dükkana geri dönmesi imkansızdı. Peki başka ne yapabilirdi ki? O gece, nihayet Rudeus’un ona söylediği bir şeyi hatırlayana kadar bu mesele üzerine kafa yordu. “Bir şeye ihtiyacın varsa ve elinde yoksa, onu kendin yap.” Bunu ne zaman veya neden söylediğini hatırlayamıyordu ama ne olursa olsun, onu tam da bu amaçla satın almışlardı: bir şeyler üretmek için. Ve artık toprak büyüsüne ve ortaya çıkardığı her şeyi şekillendirip mükemmel bir şekilde parlatmak için gerekli aletlere sahipti.
Ertesi gün Julie, bir kutu yapmak için malzemelerini kullanmaya başladı. Toprak büyüsüyle temel şekli oluşturdu, ardından manasını ve aletlerini kullanarak onu tıraşlayıp küçülttü. Bunu daha önce yüzlerce, binlerce kez yapmıştı. En azından ilk aşamalarda, yapılan şeyin bir figür yerine kutu olması bir şey değiştirmiyordu. Yine de projeyi tamamlama kısmı zordu; nitekim daha karmaşık detaylar farklı bir süreç ve beceri seti gerektiriyordu. Günler süren çalışmanın ardından hâlâ bitirememişti; ancak yüzde yetmişini tamamlayabilmişti. Yine de daha önce hiç böyle bir şey yapmadığı düşünülürse, etkileyici bir ilerlemeydi.
Kutusunu işlerken, küçüklük yıllarından bir anı zihninde canlandı. Kasvetli, daracık küçük evlerinde, loş ışık altındaki anne ve babasının yüzlerini gördü. Doğrusu onlara dair pek güzel anısı yoktu. Para yüzünden sürekli birbirlerine bağırırlar ya da kederli kederli etrafa bakarlardı. Onlar hakkında söyleyebileceği tek iyi şey, gerçekten çok çalışmalarıydı. Gece boyunca, tek bir mumun ışığında yavaş yavaş bir şeyleri yontup dururlardı. Babası gündüzleri genellikle gürültücü biriydi ama gece çöktüğünde, metali örüp zincir benzeri bir ürüne dönüştürürken ölüm sessizliğine bürünürdü.
Julie’nin hafızasında en çok yer eden şey ise annesinin ahşaptan oyduğu süslerdi. Bir odun parçasını yontup en güzel zambağa dönüştürebilirdi. Julie annesinin o zambakları en sonunda nereye taktığını hatırlayamıyordu ama çiçeklerin kendisi dün gibi aklındaydı. Bu anıların rehberliğinde, kendi kutusunun üzerine zambaklar oydu. Kutusunun yavaş yavaş tamamlanmaya yaklaştığını görmek, her günü bir öncekinden daha keyifli kılıyordu. Zanoba kesinlikle memnun kalırdı, değil mi? Sevincini nasıl dile getireceğini merak ediyordu. Her zamanki gibi neşeyle çığlık mı atacaktı? Yoksa gözleri yanaklarında kaybolacak kadar kısarak daha sakin bir sevinç mi gösterecekti? Bunu düşündükçe beklentiyle kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı.
Daha önce defalarca yazıldığı gibi, Julie, Zanoba ve Rudeus’a minnettardı. Şimdiki hayatından da memnundu. İşlerin böyle devam etmesini istiyordu. Dileği buydu.
“Julie… Kölem olmaktan vazgeçmek mi istiyorsun?”
Bu sözler yüreğine saplandı.
Zanoba’nın arkasında Belfried ile içeri girdiğini gördüğü an içine kötü bir his doğmuştu zaten. Sonuçta ikisi gayet iyi arkadaştı ve Julie, Belfried’i itip dükkânından kaçmıştı. Bu sırada raflardan birini devirdiği için adamın bazı mallarına zarar verdiyse şaşırmazdı. Ne kadar inanılmaz derecede kaba davrandığını ancak şimdi idrak ediyordu. Zanoba’nın kendisine kızmasını bekliyordu. Ona asla bağırmazdı ama bazı durumlarda öfkelendiği olmuştu. Yanlış bir şey yaptığında özellikle sert davranırdı. Hatta yaptığı hatayı anladığından ve bir daha tekrarlamayacağından emin olmak için bazen onu cezalandırırdı.
Zanoba ne zaman ona kızsa, Julie çılgınlar gibi durumu düzeltmeye çalışırdı. Genellikle bu, işleri yoluna koymaya yeterdi. Aslına bakılırsa Zanoba da Rudeus da onu affetmekte her zaman acele ederlerdi. Öyleyse neden paniklemişti? Cevap basitti. Ah, hem de son derece basit.
Julie dudaklarını büzdü ve iyice düşündü. Belfried’e karşı sergilediği tutum yüzünden Zanoba’yı üzdüğüne emindi. Adamın o güzelim mallarına zarar verdiyse, Zanoba’nın buna kızması çok doğaldı. Soylular için üretilmiş pahalı mallardı bunlar; kırılmaları Belfried için büyük bir kişisel kayıp anlamına gelirdi. Maliyeti muhtemelen kendisini satmaya kalksalar edeceğinden katbekat fazlaydı.
Durum tahmin ettiğinden çok daha kötüydü. İşin içine artık Rudeus bile girmişti ve onu salıverip göndermeyi düşünüyorlardı. Tahmini böyleydi.
Sadece kendisi ve Zanoba olsaydı belki durum farklı olurdu. Belfried ile karşılaşmamış olsaydı belki işler bu noktaya varmazdı. Rudeus da orada bulunmasaydı belki kendini bu kadar baskı altında hissetmezdi. Belki de Zanoba’nın dediklerini sakince tartıp onun yanında kalmak istediğine dair dürüstçe bir cevap verebilirdi.
Ne var ki öyle olmamıştı.
Julie’nin gözleri karardı, verecek bir cevap bulmaya çalışırken zihni darmadağın oldu. Bu durumda ne yapmalıydı? Bir şeyler yapması gerekiyordu, değil mi? Düşünceleri Belfried’in dükkândaki tavırlarına ve kendi yaptığı figür için önerdiği fiyata kaydı.
Durumu kurtarmak adına son umuduna çaresizce tutunan Julie, odasına doğru koştu. Dünya başına yıkılıyor gibiydi. Kendisini taşıyan bacakları titriyor, elleri zangır zangır titriyordu ama bir şekilde yatağın altına uzanıp oraya sakladığı şeyi çıkarmayı başardı—kendi elleriyle yaptığı o muazzam şaheseri, figürü. Belfried’in deli gibi istediği tek şeyi.
Julie eserini ellerinin arasında sımsıkı tutarak alelacele Zanoba ve diğerlerinin yanına döndü. Zanoba’nın yanından geçip gitti ve Belfried’in önünde dizlerinin üzerine çöktü.
“Bunu sana vereceğim, o yüzden lütfen, lütfen beni affet!” Yüzünden gözyaşları ve sümükler süzülmeye başladı. Yapması gereken ilk şey adamın öfkesini yatıştırmaktı, bu yüzden figürünü çıkarıp ona sunmuştu.

Hem Rudeus hem de Zanoba onun bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Özellikle de ilki, sordukları soruya kızın bu derece abartılı bir tepki vereceğini rüyasında görse inanmazdı. Julie’nin artık köleleri olmak istemediğini itiraf etmesinin zor olacağını düşündüğünden, konuyu onunla tatlılıkla açmaları gerektiğini varsaymıştı. Zanoba’nın pat diye kızın yanına gidip soruyu paldır küldür sorması bu yüzden onu hazırlıksız yakalamıştı.
Ve işte işler bu raddeye gelmişti. Elbette neye uğradığını tamamen şaşırmıştı. Orada bulunup da şaşırmayan tek kişi Belfried’di. Diğer konular halledildikten sonra Julie ile bir fiyat pazarlığı yapmayı planlamıştı, ancak arzularının nesnesi aniden önüne uzatılınca neşeyle ona doğru uzandı.
“Hım?” “Ooo!” “Bunu almama izin mi veriyorsun?” “Ah, madem bu kadar ısrar ediyorsun!” Parmakları figüre doğru uzandı.
“Bekle.” Tam ganimetini kapacakken biri elini yakaladı.
“Bu da ne demek oluyor?”
Onu durduran Rudeus’tu. Yüzündeki tüm şaşkınlık ve kafa karışıklığı izleri silinmiş, yerini hem öfkeli hem de tetikte bir ifadeye bırakmıştı. “Julie neden hıçkıra hıçkıra ağlayıp af diliyor?” diye sordu sertçe.
“E-en ufak bir fikrim yok korkarım ki,” dedi Belfried.
“Benim de yok ama gerçekten çok istediğin bir figürü bedavaya elde etmek seni tatmin edecek mi?” “Kendi kendini kandırma.” “Bunun gerçek olamayacak kadar iyi bir fırsat olduğunu sen de biliyorsun.”
“Böyle söyleyince haklısınız tabii,” diyerek isteksizce başıyla onayladı Belfried. “Ben…” “hım?” “Şey, Efendi Rudeus?” “Kavrayışınızın gücü…” “oldukça can yakıcı.”
Zaliff Eldiveni sayesinde Rudeus’un normal gücü muazzam bir seviyeye ulaşmıştı. Belfried’i öyle sıkı tutuyordu ki adam istese de elini geri çekemiyordu. Daha da kötüsü, Rudeus’un tutuşu giderek sertleşiyordu. Belfried’in alnında soğuk terler birikti.
“Zanoba ile ne kadar samimi olursan ol, bu durum masum küçük bir kızın figürünü gaspetmen için bir mazeret olamaz.” “Anladın mı beni?” Rudeus gözlerini adama dikti.
“Söylediklerimde son derece ciddiyim, kızın neden böyle yaptığına dair en ufak bir fikrim yok…” “Şey, Efendi Zanoba, bana yardım etmeyecek misiniz?”
İki adam da tam bir dakikadır olduğu yerde donup kalmış olan Zanoba’ya baktı. Gözleri Julie’nin ellerindeki figüre kilitlenmişti ve santim bile kıpırdamamıştı. Rudeus’un yüzündeki ifadeden anlaşıldığı kadarıyla içinden muhtemelen, Zanoba? diye geçiriyordu. Hadi ama, sakın bana ayakta öldüğünü söyleme?! Ya da buna benzer bir şeyler.
Neyse ki Zanoba ölmemişti. Bunun bir kanıtı olarak, sanki zamanın kendisi salyangoz hızında akıyormuşçasına vücudu çok ama çok yavaşça kıpırdadı. Julie’ye doğru döndü ve gözlerini ona dikti. Rudeus ve Belfried onu izlerken dilleri tutulmuştu. Tepki vermesini beklerken yutkundular. Zanoba’nın yüz ifadesi son derece korkunçtu. Tek kelimeyle dehşet vericiydi. Julie bile adamın tavrındaki değişimi fark etti. Ona doğru dönüp mırıldandı: “Çok özür dilerim.”
O anda Zanoba öne doğru atıldı ve kızın önünde pat diye dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle kıza—daha doğrusu ellerinde tuttuğu figüre—doğru uzandı ve dokunmaya kıl payı kala kendini durdurdu.
“Efendim,” diye nefesi kesildi kızın.
“İnanılmaz bir şey,” dedi adam titrek bir nefes alarak. Övgüleri bununla sınırlı kalmadı; sanki bir baraj kapağı açılmış gibiydi. “Bu…” “kesinlikle göz kamaştırıcı.” “Bu…” “Bu…” “Muhteşemliğini anlatmaya kelimeler yetersiz kalır!” “Tepesinden tırnağına kadar nefes kesecek kadar güzel.” “Güçlü yönlerini tam olarak belirtmekte zorlanırım ama duruşu, parmak uçları, giysisindeki o küçük kıvrımlar…” “Kaliteyi bambaşka bir seviyeye taşıyor!” “Ve hepsi birbirine mükemmel bir şekilde uyum sağlıyor!” “Ooooh!”
Böyle hayranlıkla coştuğuna bakılırsa, figürü eline alıp her açıdan incelemeyi muhtemelen deli gibi istiyordu ama her ne sebeptense parmakları onu kavramayı reddediyordu. Havada titreyerek öylece asılı kaldılar. Dokunmayı o kadar çok istiyordu ki ama yapamıyordu. Sanki figür o kadar kutsaldı ki dokunmaya korkuyordu.
“Öyleyse neden Julie…” Sözleri boğazına düğümlenerek çıktı. “Neden?!”
“Ha?” diye nefesi kesilerek karşılık verdi kız.
“Neden önce bana göstermeden onu Belfried’e vermeye çalıştın?” “Seni gücendirecek bir şey mi yaptım?” “Anlamıyorum—daha önce tamamladığın her projeyi her zaman ilk bana gösterirdin!” Zanoba hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, yüzünden kocaman, çirkin gözyaşları süzülüyordu. Bu özel figüre sahip olamadığı için duyduğu hırsın gözyaşları mıydı bunlar? Yoksa Julie’nin ihaneti yüzünden mi kederlenmişti? Rudeus kabaca bunun en az yüzde altmışının ilk nedenden kaynaklandığından şüpheleniyordu ama şimdilik onun bu kırıcı düşüncelerini görmezden geleceğiz.
“Kendi özgürlüğünü satın almak için para biriktirmeyi gerçekten bu kadar çok mu istiyordun?” “Eğer durum buysa, neden önce benimle konuşmadın?” “Bu figür için memnuniyetle üç yüz altın öderdim!” “Hayır, belki parayı hemen toparlayamazdım ama gerekirse bir yolunu bulacağıma yemin ederim!” “Onurum üzerine ant içerim!” “Hem şimdiye kadar onun için seve seve ödeme yapacağımı bilecek kadar beni tanımış olmalıydın!”
“Şey, ah…” “Efendim, şey…”
“Yoksa üzerindeki nüfuzumu kullanarak onu elinden çalmaya çalışacağımdan mı korktun?” “Geriye dönüp baktığımda, benim için uygun bir karşılık almadan bir sürü figür yaptığını kabul etmeliyim.” “Köle olduğun ve o zamanlar henüz deneyimsiz olduğun için bunun sorun olmadığını düşünmüştüm; son zamanlarda kendini muazzam şekilde geliştirmiş olsan da sana hâlâ hak ettiğin karşılığı vermedim!”
Zanoba başını ellerinin arasına alıp tavana doğru bakarak feryat etmeye devam etti. “Çok özür dilerim, gerçekten çok özür dilerim Julie.” “Özür dilememe izin ver.” “Kaç kez gerekiyorsa o kadar eğilip özür dileyeceğim.” “Sana Belfried’in teklif ettiği fiyatın aynısını sunamayabilirim ama buna karşılık, efendin olarak ne dileğin varsa gerçekleştireceğim!” “Bu yüzden sana yalvarmak zorundayım, lütfen…” “onu almama izin ver!”
Yalvarış tarzı Belfried’in az önce sergilediği tavra benziyordu ama Zanoba’ya karşı en ufak bir korku hissetmiyordu. Çünkü adamın figüre değil, kendisine nezaket gösterdiğini biliyordu. Kesinlikle ona kızgın değildi, bu kadarı son derece açıktı. Onu kovmaya çalışmıyordu.
Bunu anladığı anda, içinde bambaşka bir duygu kabardı. Gözleri yaşlarla doldu ve çok geçmeden yanaklarından aşağı sıcak izler süzüldü; fakat bu kez korkudan ya da çaresizlikten ağlamıyordu.
“Evet, anladım Efendim,” dedi Julie. Zaten en başından beri onun ricasını geri çevirmek gibi bir niyeti yoktu. Gözyaşları içinde burnunu çekse de ona gülümsemeyi başardı.
“Ooh, teşekkür ederim Julie!” Zanoba da ona gülümsedi.
İkisi arasındaki atmosfer biraz tuhaf olsa da sıcaklıkla harmanlanmıştı.
“Biri bana işlerin nasıl bu raddeye geldiğini açıklayabilir mi acaba?” diye sordu Rudeus iç çekerek.
Zanoba ve Julie boş gözlerle birbirlerine baktılar.
***
Yanlış anlaşılmayı hızlıca çözmeyi başardılar. Konuşmanın sonunda Rudeus ve Zanoba derinden bir nefes alarak rahatlamıştı; Julie bile daha gevşemiş görünüyordu. Belfried defalarca özür diledi ve figüre özlem dolu bakışlar atmasına rağmen müsaade isteyip ayrıldı.
Neyse ki Rudeus, insanlar yanlış anlamalara dayalı hatalar yaptığında oldukça hoşgörülüydü. Belfried’i çabucak affetti, kolunu o kadar sıkı kavradığı için özür diledi ve kendi evine gitmeden önce Julie ile Zanoba’ya sıkıntılı bir tebessüm sundu.
Diğer ikisi ayrılırken tam o sırada Ginger geri döndü. Olanları öğrendiğinde Zanoba’yı azarlayarak, “Ona öyle iyi davranıyorsunuz ve öyle güzel bir eğitim verdiniz ki aslında bir köle olduğuna inanmakta insan güçlük çeker.” “Size tek kelime etmeden özgürlüğünü satın almaya çalışması için hiçbir neden yok.” “Tebaalarınızdan bu şekilde şüphe duymanız ne nezakete sığar ne de büyüklüğe, Altesleri.”
Yine de Zanoba onun bu azarlarını pek dinlemiyordu. Julie’nin kendisine verdiği figürü incelemekle fazla meşguldü. Odanın ortasına bir kaide kurmuş, figürü üzerine yerleştirmiş ve şimdi her açısını santim santim incelemek için etrafında dönüp duruyordu. Kâh gururla gülümsüyor, kâh derin bir iç çekiyor, sonra yine bir aptal gibi sırıtıyordu. Hayatının en güzel anlarını yaşıyordu. Ginger’ın söylevi, kendi kendine konuşmaktan farksız kalmıştı.
Julie ise gözünü Zanoba’dan ayırmıyordu. Yanakları hafifçe kızarmış bir hâlde rahatlamayla gülümsedi.
“Julie,” dedi Zanoba bir süre sonra ona doğru dönerek. “Bu inanılmaz bir figür.” “Harika bir iş çıkarmışsın.” “Bu seviyede bir beceriye sahip olduğunu rüyamda görsem inanmazdım.”
“Evet!” “Bunu başarabilmiş olmam tamamen bir tesadüf.” “Bu kaliteyi bir daha yakalayabileceğimi sanmıyorum.”
Zanoba başını yana eğdi. “Ne diyorsun sen?” “Bu ustaca işçilik, senin sıkı çalışmanın bir ürünü.” “Her bir santimini özenle—hatta güzellikle—yaptın.” “Belki bazı kısımlar tesadüfen mükemmel olmuş olabilir ama en az yarısı senin kendi yeteneğinin bir eseridir.”
“…” “Teşekkür ederim.” “Becerilerimi geliştirmeye devam edeceğim!”

“Çok iyi.” Zanoba memnuniyetle başını salladı. “Ayrıca Julie, daha önce söylediğim şeyde ciddiydim.” “Arzuladığın bir şey varsa, söylemen yeterli.” “Dileğini yerine getirmek için elimden gelen her şeyi yaparım.”
“Şey…” “Bunu biraz daha düşünmeme izin verin,” dedi kız mahcup bir tavırla; aldığı tüm bu övgülerden utanmıştı.
Ginger ikisine bir göz attı. “Altesleri, figürlerinizi ne kadar sevdiğinizi anlıyorum ama neredeyse yemek vakti geldi.” “Julie, hazırlıklara yardım et bana.”
“Ah, elbette!” diye karşılık verdi Julie. Bu an sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelmişti ama Ginger’ın araya girişi onu gerçekliğe döndürdü. Belki de kadın dışarıda bırakıldığı için biraz bozulmuştu.
Julie denileni yaptı ve her zamanki gibi yemek hazırlığına yardım etmeye başladı. Zanoba gözlerini kısarak ikisini izledi. Şu anki hayatı oldukça basitti, saray yaşamının ihtişamından çok uzaktı. Yine de bütün gün figürleriyle uğraşabiliyordu ve kimse ona kızmıyordu. Üstelik yanında kendisi için bunları yapabilen biri vardı ve bu da ona sürekli yeni bir figür kaynağı sağlıyordu. Hiçbir şey bundan daha ideal olamazdı.
Sonsuza kadar böyle yaşamaya devam edebilseydim ne harika olurdu.
“Hım?”
Aniden, kapının hemen yanında duran mühürlü bir mektup fark etti. O dışarıdayken Julie onun adına almış olmalıydı. Rahat adımlarla yürüyüp mektubu eline aldı ve gönderenin kim olduğuna baktı.
“Ah…”
Mutlu ifadesi yüzünden bir anda silindi. Zarfı yırtıp açtı, mektubu çıkardı ve içeriğine hızlıca bir göz attı.
“… Sürgit devam etmesinin bir yolu yoktu sanırım,” diye mırıldandı. Zarf parmaklarının arasından kayıp gitti ve yere düşmeden önce havada süzüldü. Üzerinde Shirone Krallığı’nın mührü basılıydı.
