BULUNDUĞUMUZ YER, Gümüş Saray’ın öncelikle büyük toplantılar ve partiler için kullanılan görkemli resepsiyon salonlarından biriydi. Bugün salonda tek bir uzun masa vardı. Masa büyük, güzel çiçek aranjmanlarıyla süslenmişti; tabaklar, bardaklar ve çatal bıçak takımları masa örtüsünün üzerine çoktan yerleştirilmişti. Tüm koltuklar önceden gelecek konuklardan birine tahsis edilmişti. Parti başladığında yemekler muhtemelen gümüş tepsilerde onlara servis edilecekti.
Salon o kadar lüks bir şekilde dekore edilmişti ki, tüm bu organizasyonun sadece on gün içinde alelacele hazırlandığından asla şüphelenmezdiniz. Kimse gelmeden önce, konuklarını bekleyen hazır salona şöyle bir göz gezdirmenin heyecan verici bir yanı vardı.
Ben resmi olarak burada görevlilerden biri olarak bulunuyordum. Eris ile ben bekleme odasının girişinin yakınında dikiliyor, katılanlar geldikçe yüzlerini inceliyorduk. Bekleme odasının kendisi pek dar sayılmazdı. Konukların ikram masalarının arasında dolandığı bir tür ön parti havası esiyordu orada. Bazılarının yüzünde hevesli, umutlu ifadeler vardı. Diğerleriyse endişeli görünüyordu. Ama çoğu epey erken gelmişti.
Bekleme odasındaki sohbetlerin çoğu, Prenses Ariel’in bugün ne söyleyeceği ve Prens Grabel’in grubu nasıl tepki verebileceği üzerine yürütülen tahminlerden ibaretti. Gevezeliğin tonu çoğunlukla hafifti; muhtemelen henüz büyük isimlerden hiçbiri gelmediği içindi. Erken gelen konukların çoğu, tahta kim geçerse geçsin bundan çok ciddi şekilde etkilenmeyecek olan alt kademe soylulardı.
İlk büyük oyuncu biraz geç geldi. Yanında en büyük oğluyla birlikte gelen kişi Pilemon Notos Greyrat’tı.
Pilemon girişte duraklayarak gizlemediği bir düşmanlıkla bana dik dik baktı. “Hmph. Bunca yıldan sonra Notos Greyrat hanesine yeniden kapılanabileceğini gerçekten mi sanıyorsun?”
Sesindeki zehir karşısında biraz şaşırmıştım. “Dürüst olmak gerekirse aklımdan öyle bir şey geçmedi bile.”
“Şunu aklından çıkarma çocuk: Hakkaniyet gereği kendine Greyrat demene bile izin verilmemeli.”
“Şey… haklısınız. Tamam.”
Bu kafa karıştırıcı hakaret girişimini savurduktan sonra Pilemon bekleme odasındaki konukların yüzlerini inceledi ve ardından yüksek soylulara ayrılmış özel bir odaya geçerek gözden kayboldu.
“Derdi ne bunun?” diye fısıldadı Eris sessizce. Benden çok daha sinirlenmiş görünüyordu.
Şöyle bir düşününce… çocukken Boreas Greyrat’ların yanında kaldığım zamanlarda, hepsi de ailemin bu tuhaf sosyal konumundan rahatsızlık duyduğumu varsayıyor gibiydi. O zamanlar bu pek de önemli bir şey gibi gelmemişti. Ama ya Paul, Boreas ailesi yerine Notos ailesinden beni yanlarına almalarını isteseydi? Ya onların çocuklarından birine özel ders vermek zorunda kalsaydım? Pilemon gibilerin olduğu bir yerde bu cidden sefil bir tecrübe olabilirdi…
Neyse, hepsi geçmişte kalmıştı artık. Pilemon, Paul’un küçük kardeşi ve benim amcam olabilirdi ama aynı zamanda Ghislaine’in çok geçmeden öldüreceği bir düşmandı. Adamdan hazsetmiyor oluşum en iyisiydi.
Pilemon’un gelişinin ardından diğer önemli konuklar da istikrarlı bir tempoda boy göstermeye başladı. Ariel’in maiyetindekilerin ebeveynleri ve Triss ailesinin birkaç üyesi de onların arasındaydı. Dört büyük hanenin diğer liderleri de gelmişti. Önce Euros klanı geldi, ardından Zephyros ve son olarak Boreas.
Boreas hanesinin yeni lideri kimdi sahi? Thomas mı? Gordon mu? Kesinlikle konuşan bir tren lokomotifi adı gibi bir şeydi…
Ha, doğru ya. James.
Tıpkı Pilemon gibi o da yanında en büyük oğluyla salona adımladı. Adam, Philip’e kıyasla Sauros’a daha çok benziyordu ve kaslı bir yapısı vardı ama yüzü belirgin şekilde süzülmüştü. Ariel’in bana anlattığına göre Fittoa’nın derebeyi olma rolünü üstlenmek için Yüksek Bakanlık görevinden istifa etmişti. Bölgesindeki her şey Metastaz Olayı’nda yok olduğu için hâlâ toparlanmakta güçlük çekiyordu.
Bir bakıma Boreas hanesinin bu baskı altında tamamen pes etmemiş olması etkileyiciydi. Belki de boş kalan topraklarının değerini bir şekilde kullanıyorlardı. Ya da belki de James kişisel kahramanca çabası sayesinde onları ayakta tutuyordu.
Kahramanca çaba, ha?
Şey… Fittoa’nın yeniden kalkınması çok yavaş ilerliyordu ama James’in yüzündeki bitkinlik bütün gün yan gelip yatmadığının kanıtıydı. Felaketin ardından muhtemelen kendi hayatını idame ettirebilmek için çetin bir mücadele vermek zorunda kalmıştı. Gerçi felaket mağdurlarından kaçının onun bu durumuna anlayış göstereceğinden emin değildim…
James, bizim tarafımıza —özellikle de Eris’e— kısa bir bakış attıktan sonra o da özel bekleme odasına yöneldi.
Sonunda herkes geldikten sonra Yüksek Bakan Darius geldi. Yanındaki tek kişi tek bir korumasıydı.
Darius gözü bana ilişir ilişmez korku dolu bir yüz buruşturmayla bakışlarını başka yöne çevirdi. Ancak koruma benim olduğum tarafa doğru ilerledi.
Adamı gündüz gözüyle adamakıllı görmek ilgi çekiciydi, yine de bu onu daha az tuhaf kılmıyordu. Günlük kıyafetler giymişti, saçları onu zehirli bir mantara benzetiyordu ve belinde dört kılıç vardı.
“Sizinle tanışmak büyük bir şeref, efendim. Bana genellikle Tavus Kuşu Kılıcı denilse de ben Kuzey İmparatoru Auber Corbett’im.”
Aşağıya doğru bir göz attığımda Auber’in iki bacağının üzerinde de rahatça dikildiğini gördüm. Topallıyor gibi bile görünmüyordu. Ancak Asura’nın ne kadar zengin olduğu düşünülürse, böyle bir yarayı göz açıp kapayıncaya kadar sarıp sarmalayabilecek şifacılara sahip olmaları hiç de şaşırtıcı değildi.
“Şeref bana ait. Hakkınızda epey şey duydum. Benim adım Rudeus Greyrat.”
“Ah, Çamur Havuzu Rudeus… yoksa Ejderha’nın Köpeği Rudeus dememi mi tercih edersiniz?”
Hmm. Bu durumda Orsted yeni Barınak Müdürü mü oluyordu? Ne kadar da nostaljik. Macera yıllarımda tasmayı tutan bendim ama görünen o ki devran dönmüştü. Yine de Orsted muhtemelen adamlarının itibarını düzeltmekle uğraşmazdı…
“Kusura bakmayın, efendim,” diye bir gülümsemeyle devam etti Auber. “Anladığım kadarıyla grubunuz son günlerde birkaç kez saldırıya uğramış?”
“… Korkarım ki öyle.”
“Ancak rakiplerinizin korkakça pusularını büyük bir beceriyle savuşturduğunuz söyleniyor.”
Şey, kendine korkak mı diyorsun sen? Peki…
Auber, sanki tüm bunlar aramızdaki küçük bir şakadan ibaretmiş gibi hafifçe gülümsüyordu. Fakat gözlerinde en ufak bir eğlenme belirtisi yoktu. “Bir dahaki sefere belki daha adil bir dövüş yapma imkânınız olur.”
Sadece bir anlığına, yüzü karakterine hiç uymayan bir ciddiyete büründü. Ve sonra arkasını dönüp uzaklaştı.
Bu onun savaş ilan etme şekli miydi?
Şimdiye kadarki iki karşılaşmamızda da özellikle beni hedef almış gibi görünüyordu. Belki de gerçekten üçüncü öğrenci oydu.
Her halükarda, en önemli konuk olan Birinci Prens Grabel bekleme odasına hiç gelmiyordu. Bunun yerine, parti başladıktan sonra doğrudan ana salonda boy göstermesi bekleniyordu.
Bir başka deyişle, tüm oyuncular artık toplanmıştı.
Parti artık resmen başlamıştı.
Soylular salona belirli bir sırayla girip merkezdeki devasa masa boyunca yerlerini aldılar. Ben tüm bunları, diğer birçok korumayla birlikte dikildiğim salonun kenarından izliyordum. Ariel, görevde neredeyse hiç saray muhafızı olmayacak şekilde bir ayarlama yapmıştı, bu yüzden soyluların çoğu kendi korumalarını getirmişti. Eris ile Ghislaine yanımdaydı, tedbirli gözlerle etrafımızı süzüyorlardı.
Sylphie burada hiç yoktu. Gelecek törenlerde oynayacağı önemli bir rolü vardı ve şu anda başka bir yerde bekliyordu.
Ariel masanın başındaki şeref yerinin arkasında dikiliyordu. Tüm konuklar yerlerine kurulduktan sonra bir adım öne çıktı.
“Yoğun programlarınızdan vakit ayırıp bu partiye katıldığınız için hepinize çok teşekkür ederim.”
Hoş geldiniz konuşması ilk başta son derece alışılagelmişti. Kralın hastalığından bahsederek başladı, Asura’daki durum hakkında birkaç kelam etti ve yurt dışındaki eğitimi sırasında yaşananları uzaktan izlerken ne hissettiğinden bahsetti… bu tarz şeyler işte.
Ancak çok geçmeden taarruzu başladı.
“Şimdi. Tesadüf o ki, hepinizi bugün burada toplamamın özel bir sebebi var. Sizlere takdim etmek istediğim iki kişi var.”
Ariel bu sözleri söylerken güzel bir elbise giymiş alımlı bir kadın girişten içeri adım attı. Hiçbir şey söylemeden, Ariel’in yanında durmak üzere salonda yavaşça ilerledi.
Darius kadının yüzünü gördüğü an gözleri faltaşı gibi açıldı. Masadaki diğer birkaç soylu, yüzlerinin kanı çekilerek ayağa kalktı. Bunlar muhtemelen Purplehorse ailesinin temsilcileriydi.
“Bu kişi Purplehorse Hanesi’nin ikinci kızı Tristina. Tamamen bir tesadüf eseri, seyahatlerim sırasında kendisiyle karşılaştım —hiç ihtimal verilmeyen bir yerde.”
Elbisesinin eteklerini tutan Triss, kusursuz bir selam verdi. En azından Eris’in yapabileceğinden çok daha zarifti. “Takdiminiz için çok teşekkür ederim, Hazretleri. Bayanlar ve baylar, benim adım Tristina Purplehorse.”
Bütün salonda bir uğultu yükseldi. “Bu kız kaybolmamış mıydı?” “Öldüğünü sanıyordum!” “O kız yaşıyor muymuş?” “Gerçekten de serpilip bir güzele dönüşmüş…”
Ancak birkaç an içinde yorumlar özellikle tek bir soru üzerinde yoğunlaşmaya başladı.
“Fakat… burada ne işi var?”
“Onu bulup korumam altına aldığımda Tristina son derece bitkin bir haldeydi,” dedi Ariel. “Fakat bana hepinize söyleyecek birkaç şeyi olduğunu belirtti, ben de bu yüzden onu bu toplantıya getirdim.”
Triss tam zamanında öne doğru bir adım attı —ve masada yüksek bir mevkide oturan Darius’a yaklaştı. Ona son derece pis bir domuzu inceler gibi bir nefretle bakarak hikayesini anlatmaya başladı.
Bir haydut gibi kaba bir tonla konuşmuyordu. Sözleri tıpkı soylu bir hanımefendininki gibi temiz ve zarifti. Ailesi tarafından ihanete uğrayışını ve Yüksek Bakan Darius’a satılışını anlattı. Adamın kendisini bir evcil hayvan, bir köpek gibi nasıl yanında tuttuğundan bahsetti. Ve Metastaz Olayı’nın ardından az kalsın hayatını nasıl kaybedeceğini anlattı.
Nasıl hayatta kaldığının hikayesini aktardı: Kendisini satın alan haydut çetesini ve liderlerinin oyuncağı olarak sürdürdüğü yaşamı. Son olarak da Ariel’in kendisini nasıl kurtardığını açıkladı.
Triss (hafifçe dramatize edilmiş) tüm hikâyeyi sakin, kararlı bir ses tonuyla anlattı. Dinleyen herkesin bam teline dokunacak şekilde özenle işlenmiş bir hikâyeydi bu. Kendisinin de bir hayduda dönüştüğü kısmı atlayıp, bizim grup tesadüfen onu kurtarana kadar tüm bu eziyetlere katlanmış olduğu izlenimini verdi.
Hikâye sırasında soyluların bir kısmı gözyaşlarına boğuldu. Ariel’in bunu önceden onlardan rica ettiği gibi bir his vardı içimde. Ancak diğerlerinin, özellikle de Darius’un tarafında olanların yüzlerinde net bir şok ve dehşet ifadesi vardı. Özellikle Purplehorse ailesinin üyeleri korkudan bembeyaz kesilmişti ve gözle görülür şekilde terliyorlardı.
Ancak Darius’un kendisi sakin ifadesini koruyordu. En azından görünürde soğukkanlılığını kaybettiğine dair hiçbir belirti vermiyordu. Daha önce de bundan çok daha zor durumlardan sıyrılmayı başarmış bir adamın yüzüydü bu.
“Hikâyemin tamamı bundan ibaret.”
Triss sonunda lafını bitirdi. O geri çekilirken Ariel öne doğru adımladı.
Her zamanki ışıl ışıl gülümsemesini takınan prenses, “Pekala,” dedi. “Tüm bunlar epey şaşırtıcı, Bakan Darius. Böyle sarsıcı olayların herkesin gözü önünde bu şekilde döküleceğini kesinlikle beklemiyordum. İnanması gerçekten güç… Yetkinizi gerçekten bu kadar küstahça kötüye kullanmış olabilir misiniz? Soylular dünyasından bir kızı kaçırıp ona kişisel köleniz gibi mi davrandınız?”
Başta sakin olan ses tonu, konuştuğu sırada hızla yükselmeye başladı. Artık kelimeleri haklı bir öfkeyle Darius’un yüzüne yüzüne savuruyordu.
“Asura’nın Yüksek Bakanı gerçekten böyle mi hareket eder? Koskoca krallığımızı yöneten bir adama yakışan davranış gerçekten bu mudur? Tam bir rezalet. Kendinizi savunacak tek bir sözünüz var mı, efendim?”
Darius aşağılayıcı bir hor görmeyle burnundan soluyarak yavaşça ayağa kalktı.
“Prenses Ariel, bugün küçük oyunlarınızın dozunu biraz fazla kaçırıyorsunuz.” Çekik gözleri kötülükle parıldayarak Triss’e döndü. “Sokaktan geçen herhangi bir kadını yakalayıp onun Purplehorse Hanesi’nin kızı olduğunu iddia edeceğinizi hiç tahmin etmezdim. Aşikâr ki düşmanlarım arkamdan bu tür acımasız dedikodular yaymaktan keyif alıyorlar —ama gerçekten de ilk defa birisi bu tarz yalanları doğrudan yüzüme savuruyor.”
Yüksek sesle kıkırdayarak salondakilere bakmak için etrafına döndü; diğer soyluları Triss’in bir sahtekâr olduğu konusunda kendisiyle aynı fikirde olmaya sessizce teşvik ediyordu.
“Yani hikâyesinin yalan olduğunu mu iddia ediyorsunuz?” dedi Ariel.
“Tabii ki. Şimdi benim de size bir sorum var, Prenses Ariel. Bu… Bayan Tristina’nın gerçekten de Purplehorse Hanesi’nin ikinci kızı olduğuna dair elinizde en ufak bir kanıt var mı?”
“Tristina.”
Ariel’in işareti üzerine Triss, elbisesinin göğüs kısmından içeri uzanıp bir şey çıkardı.
Bu bir yüzüktü. Merkezinde güzel, mor bir mücevher vardı ve yüzeyine bir at figürü işlenmişti.
“Ah! Üzerinde at figürü olan bir ametist. Şüphe yok ki, Purplehorse Hanesi üyelerinin kimliklerini kanıtlamak için kullandıkları şey tam olarak budur.”
Darius tüm bunları oldukça kolay bir şekilde kabul etmişti ama yüzü soğukkanlılığından hiçbir şey kaybetmemişti. Aksine, gülümsemesi daha da keskin ve nefret dolu bir hal almıştı.
“Anlıyorum, anlıyorum. Bu sevimli kız o yüzüğü taşıdığına göre, gerçekten de bir Purplehorse gibi görünüyor…” Darius yaratacağı etkiyi artırmak için duraklayarak tam bir pis moruk gibi hem Ariel’i hem de Triss’i süzdü. “Ya da insan ilk başta böyle sanabilir.”
O anda yüzündeki kendini beğenmiş sırıtış bakılmayacak kadar mide bulandırıcıydı.
“Tesadüfe bakın ki,” diye devam etti, “benim de Tristina Purplehorse hakkında paylaşacak kendi haberlerim var. Korkarım ki kendisinin kimliği geçenlerde teşhis edildi.”
“Teşhis mi edildi?” dedi Ariel kafasını hafifçe yana eğerek.
“Bayanlar ve baylar, yaklaşık bir ay önce başkentte gerçekleştirdiğimiz operasyonu hepiniz hatırlıyorsunuzdur,” dedi Darius. “Amacı, kraliyet başkentinde kök salmış bazı suç örgütlerinin tüm üyelerini toplamaktı. O harekât sırasında, ne yazık ki Bayan Tristina’nın cesedi bulundu.”
Ariel bunun üzerine derin bir nefes çekti.
Bir ay önce mi? O halde buna önceden mi hazırlanıyordu?
“Tabii ki mühür yüzüğü karaborsada çoktan satılmıştı, bu yüzden kimliğini kesin olarak tespit etmemiz zordu. Ancak Bayan Tristina’nın cesedinde yalnızca ailesinin bildiği ayırt edici bir özellik vardı: göğsünde hilal şeklinde bir doğum lekesi…”
Şimdi bu düpedüz yalandı, değil mi? Triss’in o türden hiçbir doğum lekesi yoktu. En azından benim gördüğüm hiçbir yerinde yoktu… ki kendisi epey açık saçık kıyafetler giyiyordu.
“Purplehorse Hanesi’nin liderinin tüm bunları bizim için doğrulayabileceğine inanıyorum. Öyle değil mi, Lord Freitus Purplehorse?”
Yine de Darius’un yalan söylediğini kanıtlayacak iyi bir yolumuz yoktu. Purplehorse Hanesi’nin reisi bu konuda onu desteklerse, bu yalan gerçek haline gelecekti. Ve eğer Darius sonrasında Triss’ten tenini teşhir etmesini isterse, onun bir sahtekâr olduğunu “kanıtlayabilirdi”.
Şimdi ne olacak Ariel? Buna hazırlıklı mıydın? Her ihtimale karşı göğsüne yedi tane yara izi mi kazısaydık?
Prenses hâlâ o tepkisiz tebessümünü koruyordu ama bu bana pek bir şey anlatmıyordu. Umarım şu an içinden çığlıklar atmıyordur.
Purplehorse ailesinin reisi gibi görünen adam sessizce ayağa kalktı.
Onu yakından inceleyince Triss ile kesin bir benzerlik görebiliyordum… yine de kül gibi olmuş yüzü ve titreyen dudakları, onun o yüzsüz haydut kızına pek benzemediğini gösteriyordu.
“Devam edin Lord Freitus. Cesedi bizzat siz teşhis etmiştiniz, değil mi? Tristina’nın kayıp değil, ölmüş olduğunu siz de benim kadar iyi biliyorsunuz.”
Darius, kulak kabartan bir iblis misali, kelimelerini neredeyse yatıştırıcı bir tonla fısıldadı. Freitus’a doğru taktığı gülümseme muhtemelen dost canlısı görünme çabasıydı.
“Karşınızda duran kadın, Tristina’nın adını kullanan bir sahtekârdan başkası değil. Belki bu yönde ifade vermek istersiniz, beyefendi? En azından bu nahoş tiyatroya bir son vermek adına? Eğer bunu yapmazsanız, korkarım hanımefendiden kendisini herkesin önünde teşhir etmesini istemek zorunda kalacağız ki bu son derece üzücü olur.”
Darius kendinden tamamen emin görünüyordu. Ariel’in yüzündeki hafif tebessüm de kaybolmuş değildi.
Freitus ise diğer yandan yeni doğmuş bir buzağı gibi titriyordu. Havadaki gerilim iyice tırmanmıştı. Ben sadece kenardan izliyordum ama benim bile ağzım kuruyup kalmıştı.
“K-Kızım…”
Freitus yavaşça, tereddütle konuşmaya başladı.
“Kızım elimizden çalındı… Bakan Darius tarafından…”
Sözleri… pek de beklediğim şey değildi.
“Lord Freitus!” diye bağırdı Darius. “Ne diyorsunuz siz?!”
“Orada duran kadın benim kızım, Tristina Purplehorse! Bunda en ufak bir şüphem yok! Prenses Ariel, size yalvarırım—çocuğumu kaçırdığı ve ona zulmettiği için bu adama hak ettiği cezayı verin!”
Darius sandalyesini arkaya devirerek masanın üzerinden ileri doğru atıldı. “Saçmalamayı kes Freitus! O teşhis belgesine mühürünü bizzat kendin bastın!”
Ariel hafifçe gülümsedi. “Böyle bir belge mevcut değil Lord Darius.”
“Ne—”
Ah, tamam. Şimdi anladım. Ha şöyle, şimdi mantıklı oturdu…
Ariel, Purplehorse Hanesi’ni çoktan kendi tarafına çekmişti. Darius’un ne tür bir numara çevireceğini önceden tahmin etmiş ve önlemini alıp oyunu bozmuştu.
Bu kadından öğreneceğim çok şey vardı. Harbi söylüyorum.
“Şimdi gelelim sana, Başbakan. Purplehorse Hanesi reisinin bu ifadesi göz önüne alındığında…”
Ariel’in gülümsemesi hâlâ yüzüne kazınmış gibiydi ama arkasındaki kötülüğü hissetmeye başlamıştım.
“Soylu bir ailenin masum kızını gerçekten de kaçırdığınız, hapsettiğiniz ve tecavüz ettiğiniz anlaşılıyor. Bu krallık için öneminiz ne olursa olsun, böyle suçlar mazur görülemez. Kanunlarımıza uygun şekilde cezalandırılmanızı bekliyorum.”
Darius’un yüzü korku ve öfkeyle feci şekilde çarpıldı, gözleri odanın içinde fır dönüyordu. O masada oturan tek bir müttefiki bile kalmamıştı artık. Bu kadar eksiksiz bir şekilde mat edildiğine göre, düşüşü kaçınılmazdı. Eski dostları onu savunmak için ayağa kalksaydı belki sıyrılmayı başarabilirdi. Ama görünüşe göre hiçbiri onun suç ortağı olarak damgalanma riskini göze almak istemiyordu.
Bunun kolay bir açıklaması vardı: Darius’un yardımı olmadan bile Birinci Prens Grabel’in artık tahtı garantilediğine inanıyorlardı. Zaferlerinin temelleri, Ariel’in yokluğunda Darius ve Grabel tarafından atılmıştı ve o temeller gayet sağlamdı. Esasında Darius’un bu aşamada tahtadan silinmesi tek bir şeyi değiştirecekti: hepsi kendi kliklerinin hiyerarşisinde bir basamak yukarı tırmanacaktı. Ve Darius’un eski konumunu ele geçirmeyi başaran her kim olursa, tüm Asura’daki en güçlü soylu haline gelecekti.
Yıllardır Başbakan’ın avucundan beslenen tüm o eski müttefikler, kadın erkek demeden şimdi onu yüzüstü bırakmıştı.
Darius bitmişti.
Ariel onu mahvetmişti. Bu noktada muhtemelen sadece geriye çekilse bile diğer soylular onu kendi başlarına aşağı çekerlerdi. Mahkemeden ucuz kurtulsa bile, kendine saygısı olan hiçbir Asura aristokratı kendilerinden birini ezme fırsatını kaçırmazdı.
Bu partide Darius’un düşüşünden rahatsızlık duyacak tek bir kişi vardı. Adamın çevirdiği binbir dolaptaki kendi rolünün ifşa olması riskiyle karşı karşıya kalan biri.
“Bu parti sanırım… beklediğimden daha gürültülü geçiyor.”
Söz konusu adam nihayet ortaya çıkmıştı. Tam da bu anı bekliyormuş gibiydi.
Ciddi, iş adamı kılıklı bir yüze sahip sarışın, orta yaşlı bir adam. Ve adı Birinci Prens Grabel’di.
Şeref koltuğunun arkasından odaya girerek gözlerini keskin bir şekilde Ariel’e dikti—ama yüz ifadesini sakin ve tarafsız tuttu.
İkinci raunt başlamak üzereydi.
***
Grabel Zafin Asura, odadaki hiç kimseye tek bir bakış bile atmadan doğrudan kız kardeşine doğru yürüdü.
“Bu rezil curcunanın anlamı ne, Ariel? Babamızın ağır hasta olduğunu unuttun mu?”
“Ne curcunası? Ben sadece bir bütün olarak soylularımızın onurunu savunuyorum.”
“Böyle şeylerin yeri ve zamanı var diyorum,” dedi Grabel, sinirle başını sallayarak. “Babamız iş göremez haldeyken Asura Krallığı, Başbakanımızın üstün yeteneklerini kaybetmeyi göze alamaz.”
“Belki. Belki de öyle değildir. Her kârda, işlediği suçlar gerçek.”
“Bu suçlamalar doğru olsa bile, Darius yüksek rütbeli bir soyludur, Purplehorse Hanesi mensupları ise orta rütbelidir. Aralarından hangisinin krallığımız için daha değerli olduğu açıkça ortada olmalı.”
Herkesin eşit olduğunun kabul edildiği önceki hayatımda, böyle bir laf eden adamın işine anında son verirlerdi. Ama burası Asura Krallığı’ydı; insanlar burada kesinlikle eşit doğmuyordu ve kimse öyleymiş gibi de davranmıyordu.
“Buna itiraz etmiyorum Grabel. Ama kendimi tekrarlamak istemesem de: işlediği suçlar gerçek. Kanunların hüküm sürdüğü bir krallık olarak, bunları öylece görmezden gelemeyiz.”
“Yani cezalandırılması mı gerekiyor? Anlıyorum. Haksız da sayılmazsın Ariel… Ama bu odada yaptıklarının ifşa edilip cezalandırılması gereken başka pek çok kişinin olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. Hepsini bir zindan hücresine atmayı mı planlıyorsun?”
“Elbette. Gerekirse yaparım.”
Satır aralarını biraz okuyunca, Ariel’in kendisi için “gerekli” olan hiç kimseyi cezalandırmayacağına dair söz verdiği anlaşılıyordu. Elbette kimse bu duruma şaşırmadı bile. Bu krallığın iliklerine kadar ne kadar kokuşmuş olduğunu görmek gerçekten akıl almazdı.
“Hmph. Demek Darius’u cezalandırmanın gerekli olduğuna ikna oldun. Ben ise tam tersine inanıyorum.” Grabel, küçümseyici bir edayla kıkırdayarak kız kardeşine tepeden bakan bir tebessüm fırlattı. “Görünüşe göre bir çıkmaza girdik!”
“Görünüşe göre öyle,” diye karşılık verdi Ariel.
Grabel, tiyatral bir edayla başını iki yana sallayarak nihayet dikkatini odadaki diğer kişilere çevirdi. “Ne yazık ki ikimiz bu konuda bir karara varamıyoruz. Normalde böyle anlaşmazlıklarda Başbakan arabuluculuk ederdi ama bu mesele doğrudan kendisini ilgilendirdiği için…”
Duraklayarak masanın etrafına göz gezdirdi, soyluların yüzlerini teker teker inceledi.
Şimdi neyin peşinde bu adam?
“Geleneklere uygun olarak, konuyu oylamaya sunmalıyız. Ne tesadüftür ki Asura’nın önde gelen neredeyse tüm erkek ve kadınları tam da bu odada bulunuyor. Hangimizin haklı olduğuna karar verme nezaketini gösterir misiniz?”
Kulağa neredeyse demokratik geliyordu. Ama elbette sadece aristokratlara hitap ediyordu. Ve onlara asıl sorduğu şey şuydu: “Sizce bu kavgayı ben mi kazanacağım, yoksa Ariel mi?”
Ortada dile getirilmemiş bir tehdit de vardı. Grabel’in aleyhine oy veren herkes onun düşman listesine eklenecek ve fırsatını bulur bulmaz muhtemelen iktidardan tasfiye edilecekti.
Soylular bu gelişme karşısında pek de irkilmiş görünmüyorlardı. Muhtemelen yakın gelecekte böyle bir şeyin yaşanacağını biliyorlardı. Belki de daha önce Grabel, İkinci Prens ile rekabet ederken benzer bir olay yaşanmıştı.
Her neyse—gerçekte hangi tarafta olduklarına tam da burada ve şimdi karar vereceklerdi. Birçoğu bir süredir gizlice şu ya da bu klikle müttefikti ama bu, sadakatlerinin açık bir ilanı olacaktı. Mevcut durumu değerlendirecek ve kararlarını buna göre vereceklerdi.
Darius bitmişti. Bu, Grabel’in kliği için ciddi bir kayıptı. Ancak yine de yanlarında büyük nüfuz ve güce sahip çok sayıda başka soylu vardı. Buna dört büyük haneden Notos ve Boreas’ın yanı sıra birkaç yüksek soylu daha dahildi.
Grabel’in güçleri açıkça daha üstündü. Zaferi neredeyse kesin gibiydi.
Fakat soylular tam da bu sonuca varmaya başladıkları sırada, Ariel yüzünde parıldayan bir tebessümle söze girdi. “Kulağa çok makul geliyor Grabel. Ama oraya gelmeden önce, herkesle tanıştırmak istediğim bir kişi daha var.”
“Ne?”
Ariel parmaklarını şıklattı. Dışarıdaki terasta bekleyen Ellemoi, yüzüğünü kullanarak işareti verdi.
Kulakları tırmalayan bir kükremeyle, devasa bir ateş sütunu sarayın pencerelerinin hemen ötesinde göğe doğru helezonlar çizerek yükseldi.
Bu, sözsüz büyü tekniklerinin kullanılmasıyla boyutu iyice büyütülmüş Orta derece büyü Alev Sütunu’ydu. Alevler yükseldikçe yükseliyor, sarayın duvarlarını kavuruyordu. Muhtemelen söylemeye bile gerek yoktu ama tüm bunlar Sylphie’nin marifetiydi.
“Ne demek olu— Ne—?!”
“Hm?!”
“İmkânsız!”
Soylular alevlerin geçişini izlemek için ayağa kalkmışlardı. Ancak onları hayrete düşüren şey büyünün kendisi değildi. İsterseniz Asura’nın başkentinde bu kalitede bir büyü görmek yeterince kolaydı. Bunun yerine gözleri ötesindeki şeye dikilmişti. Yükselen alevlerle aydınlanan gece gökyüzünde devasa bir şey hareket ediyordu. Ve Ars gibi bir şehirde bile her gün göremeyeceğiniz türden bir şeydi bu.
“O yüzen kale mi?!”
“Asura’ya ne zaman geldi?!”
Yüzen kale Chaos Breaker varlığını hissettirmişti.
Perugius’un görkemli şatosu, adeta tepemize çökecekmiş gibi alçaktan uçarak korkutucu bir hızla yaklaştı. Ve titreyen aristokratlar pencerelerden büyülenmişçesine izlerken…
Tam üzerimizde durdu.
Yüzen kale, Gümüş Saray’ın hemen üzerindeki gökyüzünde asılı kaldı.
Odaya tam bir sessizlik hâkim olmuştu.
Kendi kendime Perugius’un buraya tam olarak nasıl inmeyi planladığını merak ederken buldum kendimi. Aşağı falan atlayacak değildi ya, değil mi?
Aptallık etme Rudeus… Adam Çağırma ve Işınlanma konusunda bir uzman. Muhtemelen kendini buraya gayet rahat bir şekilde ışınlayabilir.
“Bekleyin…” “Yoksa geliyor mu?!”
“…”
“Hayır, bu doğru olamaz…” “Ama yine de…”
Soylular pencerelerden dışarı dik dik bakarken, yüzlerindeki gerilim ve korku yerini heyecana bırakarak kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı.
Ellemoi, salonun alt tarafındaki kapının yanında konumlanmıştı. Aristokratların bazıları bu duruma akıl erdirememiş gibi görünüyordu—biri “Şeref koltuğunun olduğu taraftan girmesi gerekmez miydi?” diye mırıldandı. ama kimsenin verecek bir cevabı yoktu.
Az sonra yaklaşan ayak sesleri duyduk. Sese bakılırsa dışarıda sadece tek bir kişi var gibiydi. Ancak korumalardan bazılarının net bir şekilde hissettiği üzere, aslında yalnız değildi.
Ona sessizce eşlik eden on iki kişi daha vardı.
Bunu fark edenler oldukları yerde titriyorlardı. Hikâyelerin doğru olduğunu anlamışlardı.
Ayak sesleri kapının hemen dışında kesildi.
“Misafirimiz geldi,” dedi Ellemoi. Odadaki herkes nefesini tutmuş gibiydi.
Ama kapı nihayet ardına kadar açıldığında, ortamın havası bir anda değişti.
“…” “Oh!” “Oha!” “O!” “Gerçekten de o!”
Beyaz pelerinli, gümüş saçlı ve altın gözlü bir adam odaya adım attı. Portresiyle birebir aynı değildi, doğru; ama ezici varlığı ve hemen arkasından gelen on iki hizmetkârı şüpheye hiç mahal bırakmıyordu.
Onu görenlerden bazıları ürperdi ya da korkuyla irkildi. Diğerleriyse gözlerinde derin bir saygı ve hayranlıkla bakakaldı. Tüm bunlara kayıtsız kalan adam, soylu kalabalığını yararak oda boyunca büyük adımlarla ilerledi.
Sonunda Ariel ve Grabel’in yanına ulaştı.
On iki ruhu altışarlı iki gruba ayrılarak salonun her iki yanında konumlandı. Gruplardan biri Ariel’in koruması olan benim yanımda, diğeriyse Darius’a hizmet eden Auber’in yanında duruyordu. Bu durum için biraz süslenmiş gibi görünen Sylvaril, tam yanımdaki yeri aldı. Maskesinden dolayı kesin bir şey söylemek zordu ama nedense keyfinin alışılbadık derecede yerinde olduğunu hissediyordum.
“Nazik davetin için teşekkürler Ariel Anemoi Asura…” “Ama sanırım partiye biraz geç kaldım, ha?”
“Hiç de değil.” “Şeref konuğu her zaman içeri en son giren kişi olmalıdır.”
Perugius’un yüzünde hafif bir tebessüm vardı, Ariel ise sevinçten ışıl ışıldı.
Grabel ise diğer yandan ne yapacağını bilemez haldeydi. Gözlerini ardına kadar açmış, öylece Perugius’a bakıyordu.
O tarafa dönen Ariel, özgüvenle çınlayan bir sesle seslendi. “Herkes dinlesin, sizi efsanevi Üç Tanrı Katili’nden biri olan Zırhlı Ejderha Kralı ile tanıştırmama izin verin.”
Perugius eğilmedi, sadece bir hükümdar edasıyla gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi. Soylular onun bakışlarıyla karşılaşınca alelacele dizlerinin üzerine çöktü ve saygıyla başlarını eğdi.
“Selamlar.” “Ben Perugius Dola.”
Kral rolünü ne kadar iyi oynadığı neredeyse komikti. Burada gerçek bir otoriteye sahipti. Gerçek bir saygınlığa. Nüfuz bakımından asıl kraldan bile daha fazlasına hükmediyor olabilirdi.
“Pekala, herkes başını kaldırsın lütfen.” “Bu gece aranıza bir konuk olarak katılıyorum, ne eksik ne fazla.” “Pek yakında aynı ekmeği paylaşacağınız bir adama bu kadar hürmet göstermenize gerek yok.”
Bu sözler üzerine soylular tereddütle ayağa kalktı. Çok geçmeden konukların hepsi yeniden yerlerini aldı.
“Öyle mi?” dedi Perugius, masanın etrafına merakla bakarak.
Geriye sadece üç boş sandalye kalmıştı: masanın tam başındaki şeref koltuğu ve yanlardaki iki sandalye. Üç katılımcı hâlâ ayaktaydı. Ariel, Grabel ve Perugius’un kendisi.
“Şey, bu bir nevi sorun teşkil ediyor.” “Görünüşe göre elimizde sadece üç boş koltuk var.” “Söyleyin bakalım Ariel Anemoi Asura, Grabel Zafin Asura—hangisine oturmalıyım?”
Grabel derin bir nefes çekti, masadakilerin ise yutkunma sesleri duyuldu. Tüm bunlar bir tiyatrodan ibaretti. Ve ben bunu biliyorsam, odadaki herkes de biliyordu. Perugius’un kiminle ve hangi sırayla konuştuğunu hepsi anlamıştı.
“Lütfen…” “lütfen buyurun…” “şeref koltuğuna oturun, Lord Perugius,” dedi Grabel, sesi titreyerek.
O an başka hiçbir şey söyleyemezdi. O da herkes kadar ezilmiş, baskı altında kalmıştı. Perugius’un bir sonraki kralı belirleme ya da bu masada kendine bir koltuk tahsis etme yetkisi yoktu. Grabel’in bu kadar kolay pes etmesine gerek yoktu.
Masadaki birileri bunu dile getirebilirdi. Normalde biri çıkıp söylerdi de. Fakat şu anda konukların çoğu meseleyi bu kadar sakin ve soğukkanlı bir şekilde değerlendirecek durumda değildi. Muhtemelen birkaç istisna vardı ama onlar da akıntıya karşı yüzüp kendilerini tehlikeye atmaya hiç niyetli değildi.
Bu noktada Ariel’in bu sahneyi sergilemeden hemen önce Darius’u neden yerle bir ettiğini anlamışlardı.
Perugius, neredeyse sıradan bir ses tonuyla konuştu ve kimse onun sözünü kesmeye cesaret edemedi.
“Hayır, hiç sanmıyorum. Bu ülkenin bir sonraki hükümdarına ait olan koltuğa kurulmak için fazla uzun yıllar uzak kaldım buradan.”
Tam bir sonraki hükümdar kelimelerini söylerken uzanıp Ariel’in sırtından hafifçe itti.
“Sen geç Ariel. Ben senin yanındaki sandalyeyle yetinirim.”
O anda salondaki her soylu, Ariel’in kraliçe olacağını anladı.
***
Ariel zafer kazanmıştı.
Auber’i bertaraf etmek için beni, Luke’u dizginlemek için kendi yeteneklerini, Darius’u devirmek için Triss’i ve Grabel’i bozguna uğratmak için Perugius’u kullanmıştı. Ve şimdi zaferi garantiydi.
Elbette önümüzdeki yıllarda savaşması gereken daha pek çok mücadelesi olacaktı muhtemelen. Ama şu anda zafere ulaşmıştı. Darius ve Grabel’in elinde Perugius’u alt edebilecek tek bir koz bile yoktu.
Fakat elbette bu oyundaki tek oyuncular o ikisi değildi.
“…” “Lord Perugius!”
Sylvaril tam bu sözlerle haykırdığı anda, salonun tavanı çöktü.
Devasa bir avize yere çakılarak altındaki soylulardan birini ezdi. Etrafa saçılan taş ve metal parçaları birkaç kişiyi daha yaraladı.
Yıkımın boyutu öyle pek büyük sayılmazdı. Sadece masanın tam ortasına denk gelen tavan kısmı çökmüştü.
Hayır—düşen şey tavan değildi. Bir kadındı. Yukarıdan aşağıya dalış yapıp tavanı doğrudan yarıp geçmişti. Minyon tipli bir kadındı, cildi yaşlılıktan kırış kırıştı. Gösterişli, altın sarısı kılıcını sanki bir bastonmuş gibi tutuyordu.
Moloz yığınının ortasında ufacık yaşlı bir kadın duruyordu.
“Aman be. Demek o kehanet bununla ilgiliydi…”
Sahnemize doğru aşağı atlarken kendi kendine mırıldandı. Ve odaya sert bir bakış atarak özellikle tek bir oyuncuya seslendi.
“Pekala, sanırım seni kurtarmak için buradayım.”
Su Tanrısı Reida Lia’ydı bu ve bu sözleri Darius’a söylemişti.
İnsan-Tanrı son kozunu oynamıştı.
