ERTESİ SABAH, Gümüş Saray’a ilk ziyaretimiz için Ariel ile birlikte yola çıktık.
Sadece altı kişi gidiyorduk. Triss, büyük anının hazırlıklarına başlamak için ikametgâhta kalıyordu ve Ariel’in iki hizmetçisi de gelmiyordu. Bunun bir nedeni Ellemoi ve Cleane’in bir dövüşte bizi sadece yavaşlatacak olmalarıydı ama ikisi aynı zamanda değerli müttefikler olabilecek saygın ailelerden geliyordu. Prenses, akrabalarını ve yakın ilişkileri olan diğer haneleri kendi tarafına çekmeye çalışmaları için onları şehrin dört bir yanında koşturuyordu. Ariel bu “on günlük” son teslim tarihini çok ciddiye alıyor gibi görünüyordu.
Asura’nın Gümüş Sarayı, uzaktan göründüğü kadar yakından da heybetliydi. Perugius’un yükselen kalesinden bile büyüktü ve arkasındaki geniş arazide, kraliyet ailesinin ana ikametgâhları ve çok sayıda güzel bahçe de dahil olmak üzere birçok başka yapı vardı anlaşılan.
Elbette bu sefer oralara kadar gitmeyecektik. Kraliyet haremine bir göz atmayı isterdim aslında ama ilgilenmemiz gereken başka işler vardı. Ziyaretimizin iki ana amacı vardı: Ariel hasta babasını ziyaret edecek ve ardından sarayın salonlarından biri için rezervasyon yaptıracaktı. Benim asıl rolüm sadece onun ve Luke’un peşinden gitmekti.
Kalesinin koridorlarında ilerlerken şaşırtıcı bir şey fark ettim.
Şey… belki de beni şaşırtmaması gerekirdi ama yine de dönüp bir daha bakmama neden oldu.
Diğer ikisinin yanında duvarda asılı duran bir Perugius tablosuydu bu.
Ejderha ırkının yüzleri birbirine benzeme eğilimindeydi; portre halinde hatları daha da az belirgindi. Perugius’un bu versiyonu da biraz güzelleştirilmiş ve en az birkaç on yıl daha genç görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse ilk başta onu tanıyamadım bile. İlk bakışta sadece ona benzeyen biri olduğunu düşündüm ve bakışlarım doğrudan yüzünden kayıp gitti. Fakat sonra tablonun altındaki plakayı gördüm ve gözlerim hızla ona geri döndü.
O metal şeridin üzerinde “Perugius Dola” ismi yazılıydı. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
Sanırım en şaşırtıcı şey, tablonun çeşitli Asura kral ve kraliçelerinin portrelerinin çok yakınına asılmış olmasıydı. Bu adamın bu ülkede ne kadar önemli ve saygın olduğunun açık bir göstergesiydi.
Perugius’un her iki yanındaki tablolarda tanımadığım insan bir adam ve saçları gümüş ile altın karışımı olan bir adam tasvir edilmişti. Yüzleri bana tanıdık gelmiyordu ama Perugius’un yanındaki konumları göz önüne alındığında kim olmaları gerektiğini biliyordum. İnsan adam muhtemelen Kuzey Tanrısı Kalman’dı, yarı insan ise Ejderha Tanrısı Urupen’di. Bunlar Laplace Savaşı’nın Üç Tanrı Katili’nin portreleriydi.
Söz konusu tanrıyı gerçekten katletmemişlerdi ama kusur arayacak değildim. Orsted’in bana anlattıklarına göre, çok çetin savaşmışlar ve sonunda gerçekten korkunç bir rakibi mağlup etmişlerdi. İblis Ejderha Kralı Laplace uzun yıllar boyunca muhtemelen dünyadaki en güçlü adamdı; onun yarısını mühürlemek muazzam bir başarıydı. Perugius bu duvarlardaki onurlu yerini hak etmişti. Bu güne kadar Asura halkı ona hâlâ yaşayan bir efsane olarak saygı duyuyordu. Ariel’in onun desteğini kazanmasının ne kadar devasa bir öneme sahip olduğunu nihayet anlamaya başladığımı hissediyordum.
***
Üç gün boyunca işler yeterince sorunsuz ilerledi.
Ariel toplanmasını organize etme konusunda istikrarlı bir ilerleme kaydediyordu. Dönüşünü bekleyen soylular yardım etmek için öne çıktılar. Koruma olarak görevlerimi yerine getirirken, bana onlarca nüfuzlu insan tanıtılmış gibi hissettim. Dürüst olmak gerekirse hiçbirinin adını hatırlamıyordum.
Yüce Bakan Darius ve Birinci Prens Grabel ile resmen tanışmamıştım. Ama onları uzaktan da olsa bir kez gördüm.
Darius, sarkan yanakları ve gözlerindeki kalleş pırıltıyla gevşek, sarkık bir adamdı. Esasen kurnaz, obur yaşlı bir canavarın tam bir timsaliydi. Çirkinliğinden ötürü onunla aramızda tuhaf bir bağ hissettim bile denebilir.
Ama beni fark ettiğinde yüzü dehşetle buruştu. Azrail’i falan görüyormuş gibiydi. Belki de böyle bir şeyden fazla anlam çıkarmak akıllıca olmayabilirdi ama… adamın tepkisi o kadar barizdi ki artık kendi düşüncelerimi sorgulama ihtiyacı duymuyordum. Açıkça İnsan-Tanrı’nın üç havarisinden biriydi.
Birinci Prens Grabel ise yeterince sıradan bir adama benziyordu. Prens unvanı bana altın sarısı kabarık saçlı, onlu veya yirmili yaşlarında bir genci çağrıştırıyordu ama o, otuzlarının ortasında, ortalama görünüşlü, sakallı bir adamdı. Yine de yüzüne dikkatlice baktığınızda, insanda onun için çalışma isteği uyandıran bir şeyler vardı. Sanırım kendine has, sessiz bir karizmaya sahipti.
Düşününce, İkinci Prens Halfaust hakkında da bazı dedikodular duymuştuk; görünüşe göre Grabel’e yenik düşmüştü ve şu anda ev hapsindeydi. Belki de Orsted bir şekilde müdahale etmişti? Ya da belki de işlerin bu şekilde gelişeceğini zaten biliyordu? Her halükarda, Halfaust’u destekleyen ve zafer umutlarının yıkıldığını gören soyluların birçoğu, dönüşünün ardından Ariel’in tarafına akın etmişti. Prenses, büyük etkinliğinin hazırlıklarına yardım etmelerini sağlıyordu.
Prenses kendi savaşını veriyordu. Benim işimse onu kaba kuvvetle durdurmaya çalışan düşmanları ortadan kaldırmaktı.
Nitekim defalarca saldırıya uğramıştık. Her gün üzerimize kiralık katiller salıyorlardı. Yine de bu suikastçılar pek özel sayılmazdı; henüz büyük avımızı harekete geçirecek yemi atmamıştık.
Suikastçılar yalnızca Ariel’i hedef alıyordu. Daha kesin olmak gerekirse, şu anda onun dublörlüğünü yapan Sylphie’nin peşindeydiler. Sokakta, yemek yerken, uyurken sürekli üstüne geldiler, bir an olsun rahat nefes aldırmadılar.
Tabii ki gerçek Ariel bir hizmetçi kıyafeti ve peruk takıyor, ev personeliyle birlikte basit yemekler yiyor (gerçi yemekler yine de düşük rütbeli bir şövalyenin alacağından daha iyiydi) ve her gece sıradan bir hizmetçi yatağında mışıl mışıl uyuyordu.
“Aslında üzerimize geçen seferkinden çok daha fazla adam gönderiyorlar, biliyor musun?” Sylphie bir noktada böyle bir yorumda bulunmuştu. “Senin ve diğerlerinin yanımda olması o kadar büyük bir fark yaratıyor ki, Rudy.”
Suikastçılar iyi organize olmuşlardı ve kesinlikle beceriksiz değillerdi. Ama benim, Eris’in ve Ghislaine’in olduğu bir yerde pek varlık gösteremiyorlardı.
Yine de… savunmada sadece ben olsaydım muhtemelen biraz zorlanırdım. Suikastçıların bazıları genç çocuklara benziyordu ve onları öldürmekte tereddüt ederdim. Bu anlamda Eris ve Ghislaine’in yanımda olması büyük yardımdı.
Şimdiye kadar bu ikisinin tek başlarına kolayca biçemeyeceği biriyle karşılaşmamıştık. Bu suikastçıları gönderen kişilerin Prens ya da Darius’un bizzat kendisinden ziyade Grabel’e sadık diğer soylular olduğuna dair bir his vardı içimde.
Eğer Darius tüm ateş gücünü gerçekten de son hesaplaşmaya saklamaya kararlıysa, başımız belada demek olabilirdi. Eris ve Ghislaine’in Kuzey İmparatoru ve Kuzey Kralı ile meşgul olacağını varsayarsak, bir sonraki düşman dosdoğru bana yönelecekti. Ve eğer yeterince adamları varsa, Sylphie de saldırıya uğrayabilirdi. İşler çığırından çıkmadan Orsted’in müdahale edeceğine inanmak istiyordum ama grubumuz şehre ulaştığından beri onunla konuşamamıştık. Şu anda Ars’ta olup olmadığını bile bilmiyordum.
Her halükarda… en iyisini ummak bir strateji değildi. Düşmanlarımızın saflarını bir şekilde seyreltmemiz gerekiyordu.
Tam ben huzursuzlanmaya başlamışken Prenses Ariel yanıma geldi.
“Sahne hazırlıklarını tamamladım,” dedi sessizce. “Şimdi tuzağımıza yem koyma vaktinin geldiğini düşünüyorum.”
O gün prenses, Birinci Prens’e sadık bir soyluyla konuşmak için özel bir çaba sarf etti. Bu konuşma sırasında, hem Eris’in hem de Ghislaine’in bugün adet günlerinde olduğuna dair birkaç kaba şaka yaptı. Soylu, açık bir ilgiyle Eris’e doğru baktı; Eris ise ona düşmanca bir kaş çatmayla karşılık verdi.
Anlaşılan Ariel, kendi korumalarının formunda olmadığını yayarak bir saldırıyı davet etmeye karar vermişti.
Ancak bu işe yaramadı. Belki de bunu fazla belli etmişti. Ertesi günden itibaren sıradan suikastçılar bile ortaya çıkmaz oldu.
Beşinci gündeydik. Üzerimizdeki saldırılar tamamen durmuştu.
Bunun karşılığında düşman, Ariel’in tarafındaki daha nüfuzlu soylulardan bazılarını, özellikle de onun “sahnesi” için düzenlemeleri yapanları hedef almaya başlamıştı. Bu soyluların kendilerini savunacak imkânları vardı ve saldırılar pek bir sonuç vermemişti. Ancak birkaçı, bağlılıklarını Birinci Prens’e kaydıracak kadar korkmuştu.
Bu süre zarfında, bu mücadeledeki kilit isimlerden biriyle nihayet tanıştım: Pilemon Notos Greyrat. Duyduğumuz gibi, adam Grabel ile ittifak kurmak için Ariel’i yüzüstü bırakmıştı.
Pilemon otuzlarının ortalarında görünüyordu ve Paul’a çok benziyordu. Fakat yüzünde babamın o rahat özgüveninden eser yoktu. Bana tereddütlü, korkak biri gibi geldi; tehlikenin en ufak belirtisinde bir fare gibi kaçacak türden bir adam.
Şahsen korkaklarla bir derdim yoktu ama Sauros ihtiyarının nefret edeceği türden bir adama benzediği kesindi. Neden düşman olduklarını ve Pilemon’ın Sauros’u öldürtmek için neden Metastaz Olayı’ndan yararlandığını görebiliyordum. Mantıksal olarak anlamlıydı. Ama dürüst olmak gerekirse, böyle bir adamın bu kadar güçlü bir rakibi öldürecek kadar cüretkar olduğuna inanmak benim için zordu. Böyle bir fırsatı yakalayacak yüreğe sahip olsaydı, Sauros en başta ondan asla nefret etmezdi.
Görüşmemiz sırasında Luke ve Pilemon uzun, hararetli bir tartışma yaşadılar. Gerçekte bir konuşmadan ziyade bir kavgaydı. Luke babasına, ihanetini ve neden bunca yıllık emeklerini çöpe attığını açıklaması için baskı yaptı. Pilemon sadece, “Nedenlerimi anlamayı umamazsın bile,” diyerek cevap vermeyi bile reddetti.
Şaşkın ve inanamayan Luke, iş işten geçmeden babasına Ariel’in davasına yeniden katılması için yalvararak diretmeye devam etti. Ama çabaları bir sonuç vermedi. Sonunda, Luke’un ağabeyi gibi görünen genç bir adam aşağılayıcı bir tavırla miraslarının peşinde olup olmadığını sordu, ardından hemen arkasındaki Pilemon ile birlikte odadan hışımla çıktı.
Yaklaşık on yıldır uzak diyarlarda mücadele eden kendi oğluna davranmak için oldukça korkunç bir yol gibi görünüyordu. Ama Paul da bir noktada en az onun kadar kötüydü ve ben de tam olarak bir erdem timsali sayılmazdım. Asura soylularının kendilerine özgü değer yargıları var gibiydi ve ben hiçbirini anlamıyordum, bu yüzden yargılamak bana düşmezdi belki de.
Ariel zafer kazanırsa, Luke tehlikeli bir çatışmadan galip çıkmış adam olarak Notos hanesinin başına geçecekti. Eğer Grabel üste çıkarsa, bu rol ağabeyine düşecekti. Başarısızlığın sonuçlarının ne kadar ağır olabileceği düşünülürse, sert tavırları belki de endişelerini gösterme şekli olarak görülebilirdi.
Tabii sadece Luke’tan ölesiye nefret ediyor olma ihtimalleri de vardı.
Her halükarda, Ghislaine nihayet Pilemon’ı öldürme fırsatını elde edecek gibi görünüyordu. Yine de… eğer Luke ailesine merhametli davranmamız için bize yalvarsaydı, bir şekilde aralarını düzeltmeye yardım etmek isterdim. Ama içimden bir ses de bu riski almak istemiyordu.
Nereden bakarsanız bakın çirkin bir durumdu.
Dokuz gün geçmişti ve nihayet “sahnemiz” hazırdı.
Basitçe söylemek gerekirse, bu bir parti olacaktı. İçkiler, danslar, sohbetler, o tarz şeyler. Bu tür etkinlikler Gümüş Saray’ın salonlarında düzenli olarak yapılırdı.
Bu etkinlik, İkinci Prenses Ariel tarafından Prens Grabel onuruna düzenlenecek bir davet olarak halka duyurulmuştu. Tahtın önde gelen her iki adayının da adı davetiyelerde geçtiği için, Asura’daki tüm önemli ve saygın soyluların katılması bekleniyordu.
Düşmanın yerinde olsaydım, bu kadar bariz bir tuzak olan etkinliğe katılmaya tenezzül etmezdim ama sanırım Asura soyluları için işler o kadar basit değildi. Bu tür partilerde boy göstermek aşağı yukarı onların görevi gibiydi.
Hazırlıkları engellemeye yönelik birkaç girişim olmuştu ama prenses hepsinin üstesinden ustalıkla gelmişti.
Yarın hakikat anı olacaktı.
“Sir Rudeus,” diye seslendi Ariel, beni düşüncelerimden çekip alarak. “Onlara son bir dürtme daha verdim.”
“Ha?”
“Daha açık olmak gerekirse, Yüce Bakan Darius’u oldukça endişelendirecek bazı bilgileri sızdırdım.”
“… Doğru. Anlıyorum.”
Auber ve arkadaşları için endişeleniyorduk ama en nihayetinde onları kontrol eden kişi Darius’tu. Ve İnsan-Tanrı’nın havarileri de her zaman tam olarak onun istediği gibi davranmazdı. Özellikle korkudan ya da kendini koruma içgüdüsüyle hareket ederek onun sözlerini göz ardı etmelerini sağlamak mümkündü. Ben de Orsted’e bu şekilde sadakat yemini etmiştim zaten.
Şimdiye kadar onlara sadece saldırma fırsatı veriyorduk. Ariel ise üste çıkmak istiyorlarsa bu fırsatı değerlendirmeleri gerektiğine onları ikna etmeye çalışıyordu.
“Yine de hiçbir garantisi yok. Ve eğer bu gece yemi yutmazlarsa…”
“Evet. Biliyorum.”
O senaryoda, yarın tüm güçleriyle yüzleşmek zorunda kalacaktık. Bu da işleri oldukça zorlaştıracaktı. Birimiz ölebilirdi. Bu Eris, Sylphie ya da Ghislaine olabilirdi. Bunu önlemek için elimden gelen her şeyi yapmak istiyordum ama Paul’un yüzü sürekli zihnimde belirip duruyordu.
Planın bu sefer işe yarayacağını ummaktan başka çarem yoktu.
O akşamın ilerleyen saatlerinde Ariel’in malikanesine geri döndük. Zifiri karanlık, aysız bir geceydi. Tüm hazırlıklarımız artık tamamlanmıştı; tek yapmamız gereken yarına kadar beklemekti. Bu gece olabildiğince rahatlayıp dinlenmemiz gerekecekti.
Ya da ben öyle sanıyordum—ta ki ileride, yolun ortasında duran adamı fark edene kadar. Tavşan benzeri kulakları vardı, açıkça bir canavar adamdı. Bu ırkın adı neydi yine? Mildett miydi?
Kadınları tavşan kızlarsa, bu da tavşan oğlan mı oluyordu yani?
“…”
Canavar adam, ışığı yansıtmayan siyah bir zırh giymişti ve elinde düz bir kılıç vardı. Tam da Ariel’in arabasının geçeceği yolun üzerinde duruyordu.
“Kim var orada?!” diye haykırdı Luke, arabanın yanındaki yerinden öne çıkarak.
Canavar adam cevap vermedi. Ama bu şaşırtıcı değildi. Hiçbir suikastçı asla—
“Ben Kuzey Tanrısı’nın üç kılıcından biri olan Kuzey Kralı Nucklegard! Bana Çift Bıçak derler!”
Adam cidden adını vermişti. Şey… peki.
Bir saniye sonra, yeni dostumuz Nucklegard ikiye ayrılmaya başladı—yarısı yavaşça sola, diğer yarısı ise sağa kayıyordu.
“Hey, Nuckle. Sanırım onlara adımızı söylemememiz gerekiyordu.”
“Hah, doğru ya! Sanki bu sefer işler biraz farklı, ha? Çok akıllısın, Gard.”
“Heheh! Şey, son zamanlarda kendimi kitaplara verdim de…”
Hayır, mesele bu değildi. “Nucklegard” aslında ikiz bir çiftti. Birebir aynı yüzlere sahip iki kılıç ustasına bakıyordum.
“Ayrıca, bizi kiralayanın Lord Darius olduğunu da söylememeliyiz herhalde!”
“Muhtemelen haklısın. Suikastçılarla dövüşmek zorunda kaldığımızda, kimin için çalıştıklarını asla söylemezlerdi.”
“Aynen öyle, kesinlikle. “O yüzden sakın kimseye söyleme, Nuckle!”
“Anlaşıldı!”
Bu suikastçılık işinde gerçekten pek iyi değillerdi, değil mi? Yani, onları kimin kiraladığını zaten biliyorduk, bu yüzden pek bir önemi yoktu ama… ama cidden yani.
Şaşkınlıkla iki canavar adama bakarken, Eris atını öne sürüp yere atladı ve tek bir akıcı hareketle kılıcını çekti.
“Ben Eris Greyrat,” diye seslendi.
İkiz kılıç ustalarının kulakları, Eris’in istekli ve saldırgan bakışlarıyla karşılaşınca seğirdi.
“Ooo!” “Meşhur Vahşi Kılıç Kralı!”
“Becerileri bir diş kadar keskin, öfkesi herhangi bir canavar kadar şiddetli!”
“Biz sadece bir çift çelimsiz Mildett olabiliriz…”
“Ama memnuniyetle seninle dövüşeceğiz!”
Eris kılıcını başının üzerine kaldırdı, ikizler ise birbirinin aynadaki yansıması olan duruşlar aldılar.
“Tek başımıza sadece yarım adamız.”
“Birlikte tam bir adamız!”
“Seninle ikiye tek dövüşeceğiz—”
“Ama bunun gayet adil olduğuna kesinlikle hak verirsin!”
Şey, hayır. Aslında bu adil olmamanın tam tanımı gibi bir şey…
Bu sırada karanlıktan başka bir siluet daha belirdi—bu seferki arabamızın arkasındaki sokaktaydı. Minyon bir figürdü; kapkara bir zırh giymişti, siyah bir kılıç ile kalkan taşıyordu.
Kendini tanıtmakla uğraşmadı. Bu sefer değil. Bunun yerine sadece duruşunu aldı.
Ghislaine çoktan ona doğru dönmüştü bile. Hiç şaşırmış görünmeden kendi kılıcını çekti. “Bu sefer her şey çok farklı olacak, buçukluk.”
“… Siz Doldialar harika bir gece görüşüne sahipsiniz, değil mi? Sanırım bu gece biraz dezavantajlıyım.”
Bu Wi Taa’ydı.
Kızıl Ejderha’nın Bıyıkları’ndaki dövüşümüz sırasında Ghislaine’e karşı üstünlüğü elinde tutmuştu. Ama o zamandan beri, ona Wi Taa’nın numaralarının ve bunlara nasıl karşılık verileceğinin temel bir özetini geçmiştim. Ne kadarını anladığından ya da ezberlediğinden emin değildim ama ne deneyebileceğini bilmek bile büyük bir fark yaratırdı.
Her halükarda, önümüzde tavşanlar, arkamızda buçuklukla bir kıskaç hareketinin ortasında kalmıştık. Bir şekilde bu üçünün gerçek bir tehdit olduğuna kendini ikna etmek zordu ama işin aslı, hepsinin birer Kuzey Kralı olduğuydu.
Ne yapacağıma karar vermeliydim. En temizi Eris’e destek olmamdı. Sylphie ya da Luke da Ghislaine’e yardım edebilirdi. Bir tarafta sayıları eşitler, diğer tarafta ise üstünlük sağlardık. Ne yazık ki henüz harekete geçemezdim. Auber hiçbir yerde görünmüyordu; bu da beni olduğum yere çivilemeye yetiyordu.
Prenses Ariel bu sefer burada değildi. Saraydan ikametgahına güvenli bir alternatif rota kullanarak gidiyordu. Bu da Sylphie’nin tamamen Eris’e yardım etmeye odaklanabileceği, Luke’un ise Ghislaine’i destekleyebileceği anlamına geliyordu. Ama düşman arabayı tamamen görmezden geldiğimizi görürse prensesin burada olmadığını anlar—ve hedefleri yokken geri çekilirlerdi. Hatta içlerinden biri ya da ikisi bizi yavaşlatmaya çalışırken diğerleri Ariel’in peşine düşebilirdi. Prenses onu bulamayacakları kadar zekiydi… ama öyle olsa bile savaşımız yarına ertelenmiş olurdu. Düşman hazır bir şekilde bizi bekliyor olurdu ve uğraşmamız gereken daha fazla adam bulunurdu.
Bu bizim şansımızdı. İki Kuzey Kralı’nı aradan çıkarma fırsatımız vardı… ya da üç, sanırım. Ama bundan yararlanamazsak yarın başımız büyük belaya girerdi. En azından şu anda içlerinden birini saf dışı bırakmamız gerekiyordu.
Luke Ghislaine’i desteklerken ben Eris’e yardım edebilirdim. Ama o senaryoda Sylphie, Auber’le dövüşmek zorunda kalabilirdi ve bu muhtemelen kaybedilecek bir savaştı. Onun karşısında dayanabileceğine inanmak istiyordum ama Orsted hiç şansı olmayacağını düşünüyordu.
Görünüşe göre öylece dikilip durmaktan başka çarem yoktu ve—
“… Hayır.”
Düşün, Rudeus.
Görünürde düşman karşımıza üç Kuzey Kralı çıkarmıştı… ya da nasıl saydığına bağlı olarak iki. Geçen seferki o asker ordusu da yoktu yanlarında. Düşmanına gerçekten bu kadar küçük bir güçle mi pusu kurardın? Auber şu anda burada olmalıydı. Bütün bunların mantıklı gelmesinin tek yolu buydu. Tam şu anda savaş alanının yakınlarında bir yerde saklanıyor, sakince bizi izliyor ve saldırmak için fırsat kolluyordu.
Tek yapmam gereken onu bulmaktı. Saklandığı yeri ortaya çıkardıktan sonra, tek bir ölümcül büyüyle işini bitirebilirdim. Ondan sonra, tüm dikkatimi diğer dövüşlere vermekten çekinmeme gerek kalmazdı.
“Endişelenme, Rudeus,” dedi Eris, sesi karanlıkta yankılanırken. “Bu ikisinin icabına tek başıma bakabilirim.”
Nuckle ve Gard gerçekten de onun menziline girmekte zorlanıyor gibi görünüyorlardı. Bireysel olarak en fazla Kuzey Azizi seviyesinde oldukları hissine kapıldım. Ve Eris, o rütbedeki bir kılıç ustasını göz açıp kapayıncaya kadar biçebilecek kapasitedeydi. Başka bir deyişle, onun menziline giren ilk kişi anında ölürdü. Ve öyle olsa bile, diğeri muhtemelen karşılığında onu öldürecek güçte olamazdı.
Ghislaine ve Wi Taa da hâlâ uzakta dikiliyorlardı. Ghislaine uzun boylu bir kadındı, Wi Taa ise bir buçukluktu; Ghislaine’in erişim mesafesi onunkinden çok daha uzundu. Wi Taa’nın kendi saldırı menziline girmesi de pek kolay olmayacaktı. Öylece geri çekilmiyor oluşları teorimi doğrulayan başka bir kanıttı sanki: Bir yerlerde saklanan başka bir müttefikleri vardı. Auber buradayken kaçmamak için geçerli bir sebepleri vardı.
Hepimizi tam da burada öldürmeye son derece kararlıydılar.
Düşün. Auber kahretsin nerede? Yakınlarda saklanılabilecek kaç yer var ki?
Dürüst olmak gerekirse burası pusu kurmak için pek de ideal bir nokta gibi görünmüyordu. Solumuzda kalın bir şehir suru, sağımızda ise soyluların malikaneleri vardı. İlk bakışta sağ tarafta pek çok saklanma yeri olabilir gibi duruyordu. Malikanelerin hepsinde yüksek çitlerle çevrili geniş bahçeler vardı ve binaların arasında bir iki karanlık ara sokak bulunuyordu. Fakat bu yol genişti ve malikanelerin hepsi arabamızdan belli bir mesafe uzaktaydı. Pusuya yatmak için pek elverişli bir yer gibi durmuyordu.
Peki ya şehir suru? Tepesini görebilmek için boynunuzu iyice geriye bükmeniz gerekiyordu. Auber oradan halatla aşağı mı inecekti… yoksa en tepeden aşağı mı atlayacaktı? Bana intihar gibi geliyordu ama belki bir Kuzey İmparatoru bunu başarabilirdi.
Peki ya yer? Geçen seferki gibi bir yerlerin altında saklanıyor olabilir miydi? Hayır, bu pek olası görünmüyordu. Geçen sefer yaşananlardan sonra çevremizdeki zemini çok dikkatli bir şekilde gözlemliyorduk. Bir şekilde onu gözden kaçırmış olabileceğimizi düşünmek zordu.
Kahretsin, nerede bu adam? Büyük bir kör noktamız var mı?
Ben arabanın arkasında ve sol tarafındaydım. Luke ise arabanın önünde, sağ tarafta konumlanmıştı. Arabanın üzerindeki meşaleler ve lamba ışığı ruhum bize aydınlatma sağlıyordu. Kapkara düşmanlarımızın net bir şekilde görülebileceği kadar ışık vardı. Başka bir deyişle, savaş alanında hiçbirimizin göremediği tek bir nokta bile yoktu.
Belki de gerçekten o surun tepesindedir. Oraya bir büyü patlaması fırlatmalı mıyım…? Lamba ışığı ruhumu havaya gönderip yanımızdaki heybetli suru tekrar taradım…
“…!”
Ve onu buldum.
Bu tarafa ilk baktığımda hiçbir şey fark etmemiştim ama surun ortalarında kesinlikle tuhaf bir şey vardı. Tam olarak taşın rengiyle aynı renkte bir kumaşla kaplanmıştı. Gün ışığında onu anında fark ederdiniz. Bir arabanın farları da onu ortaya çıkarabilirdi. Ama arabamızdaki meşaleler onu ele verecek kadar parlak değildi. O küçük gölge kırıntısını görebilmem tamamen lamba ışığı ruhum sayesindeydi.
Bu savaşı kazanmıştık.
Tek bir kelime bile etmeden asamı kumaşa doğru doğrulttum.
Büyü sözüne gerek yoktu. Normalde büyülerimi kullandığımı müttefiklerime haber vermek için duyururdum ama bu sefer bunu da yapmayacaktım. Tek bir kelime edersem Auber’in büyüden kaçınacağından emindim. Ama tam teşekküllü bir gizli saldırıya hazır değildi. Düşmanınıza sürpriz yapmayı planladığınızda, onların size sürpriz yapmasını beklemezsiniz.
Taş Gülle. Maksimum güç. Maksimum hız… Hadi!
“Gwooooh?!”
En ufak bir tereddüt bile etmemiştim. Büyümü elimden geldiğince hızlı fırlatmışım. Yine de Auber bunu bir şekilde öngörmüştü. Belki tamamen hayvani bir içgüdüydü, belki de yıllarca süren savaşlardan edindiği bir altıncı histi. Tam son anda saklandığı yerden fırlayarak saldırımdan kaçındı.
Hayır… tamamen kaçınamamıştı. Taş mermim bacağına çarparak orada kocaman bir delik açtı. Auber surdan aşağı yuvarlandı, yere çakılırken savunma taklası atmayı zar zor başardı.
“Gaaah!”
Onun ortaya çıkışı nihayet savaşı harekete geçirdi. Gözümün ucuyla Eris ve Ghislaine’in harekete geçtiğini gördüm, Luke da neler olduğunu fark etmişti.
Duraksamadan Auber’e doğru bir Taş Gülle daha fırlattım.
“Tch!”
Çömelmiş, tuhaf pozisyonuna rağmen zorlanmadan onu savuşturdu.
“Teyah!”
Luke arkasından hücum etti; ama Auber sol elini yere koyup vücudunu o eksende döndürdü ve darbeyi sertçe savuşturdu. Luke’un dengesiz bacaklarına çelme takarak onu yere serdi ve hemen işini bitirmek için harekete geçti.
Tam yerinde bir Taş Gülle ile buna engel oldum.
“Hnngh!”
Auber büyüden kaçınmak için bir yay gibi geriye büküldü ve sonunda yerden fırladı. Adamın hâlâ dövüşebildiği açıktı. Ama bacaklarından biri sakatlandığı için hareket kabiliyeti ciddi şekilde kısıtlanmış olmalıydı.
Bir flamingo kadar sağlam bir şekilde sağlam bacağının üzerinde durdu; önce bana, sonra arabaya ve ardından çevresine baktı. İster istemez bakışlarını takip etmek zorunda kaldım.
Auber yere düştükten sonraki birkaç saniye içinde dövüşün kaderi belli olmuştu. Eris, sözünün eri bir şekilde iki rakibini de çoktan biçmişti ancak kendisi de ağır yaralanmıştı. Sol omzu gevşekçe sarkıyor, kolundan aşağı kan boşanıyordu. Yine de dikkatini bizim tarafımıza çevirmişti, gözleri Auber’e kilitlenmişti.
Ghislaine de Wi Taa’yı baskı altına alıp alt etmişti. Bu buçukluk kollarından birini ve kalkanını kaybetmişti, Ghislaine’de ise tek bir çizik bile yoktu. Ben onların olduğu tarafa baktığımda, Ghislaine işini bitirmek için ona doğru hamle yapıyordu.
Wi Taa avazı çıktığı kadar, “Auberrrr!” diye çığlık attı ve yere bir şey fırlattı. Taşlara boğuk bir sesle çarptı ve her yöne devasa bir siyah duman bulutu yayıldı.
Orsted, Wi Taa’nın geceleri duman perdesi kullandığı konusunda beni uyarmıştı ama böyle bir şey hayal etmemiştim. Bu duman cidden çok yoğundu. Bir çeşit büyülü eşya ya da alet kullanıyor olmalıydı.
Kapkara, koyu sisin içine bakarken Wi Taa’nın kaçtığını ve Ghislaine’in de hemen peşinden koşturduğunu duyabiliyordum.
Aniden önümdeki karanlığın içinden bir kılıç süzülüp geçti.
Hızla kenara çekildim; saliseler sonra Wi Taa yardırarak yanımdan geçip gitti. Hedefi ben miydim? Hayır, arabaya doğru gidiyordu!
“Bende o iş!”
Bir sonraki an arabanın kapısı ardına kadar açıldı ve Sylphie büyü yaparak dışarı yuvarlandı. Seçtiği büyü rüzgâr ve ateşin birleşimi olan Alev Hortumu’ydu. Büyü, siyah dumanı anında dağıttı ve kısa bir ışık parlamasıyla tüm bölgeyi aydınlattı.
Durumu kavradım. Ghislaine, Luke, Sylphie ve Eris gayet iyi durumdalardı. Wi Taa’nın yakınlardaki bir ara sokağa dalıp gözden kaybolduğunu fark ettim. Kaçıyor muydu? Pekala… Auber’i halledebildiğimiz sürece bu dünyanın sonu değildi.
Ancak dikkatimi yeniden Kuzey İmparatoru’na çevirdiğimde, o da ortadan kaybolmuştu.
Nerede bu adam?!
“Rudeus!” diye bağırdı Eris, yukarıyı işaret ederek.
Bakışlarını takip ettim ve Auber’in metal pençeleriyle şehir surlarına tıpkı bir hamam böceği gibi hızlıca tırmandığını gördüm. İnanılmaz bir hızla hareket ederek zirveye ulaştı ve tamamen gözden kayboldu. Sadece bir anlığına kafamı çevirmiştim ama artık ona yetişmemize imkân yoktu.
Yine de buna dövünecek zaman yoktu. Şu an olmazdı. “Wi Taa’yı takip edin!” diye bağırıp ara sokağa doğru koşmaya başladım.
Anlık bir karardı ve koşarken kendimden şüphe ettim. Bu saatten sonra ona yetişebilir miydik ki? O sokak arasına daldığını gördüğüm an peşinden gitmeli miydim? Adam kollarından birini kaybetmişti. Bu halde, vücut dengesi bu kadar bozulmuşken o kadar hızlı kaçıyor olamazdı… ama yine de bu Kuzey Tanrısı Stili kullanıcılarının kendilerini nelere eğittiğini asla bilemezdiniz…
Sokağın köşesini dönünce aniden durakladım.
Wi Taa çoktan ölmüştü.
Gövdesinde açılmış kocaman bir delikle kan gölünün ortasında yatıyordu. Çok… tanıdık bir ölüm sebebiydi. Epey zaman önce ben de kendi canımı bu şekilde kaybetmiştim.
Yakınlarda kimsenin varlığını hissetmiyordum. Ancak belli ki daha birkaç an önce burada birisi vardı.
Orsted adında birisi.
“Rudeus! İşini bitirdin, ha?”
Arkama döndüm. Eris arkamda dikiliyordu. Omzundaki o korkunç yaradan kan boşanıyordu ama yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme vardı.
“Şey… evet…”
Başka bir şey söylemeden önce elimi uzatıp kolunun üst kısmına dokundum ve iyileştirme büyüsünün sözlerini fısıldadım. Gerçekten korkunç bir yaraydı. Bir tendonu koparabilecek kadar derindi. Eris’in dövüşlerde darbe almaktan çekinmediğini biliyordum ama bu kadarı sinirlerimi yıpratıyordu.
“Sağ ol,” dedi öylesine, sonra arkasını dönüp ana caddeye doğru bağırdı. “Deminki Rudeus’tu! Wi Taa’yı bizim için o indirdi!”
Bu duyuruyla birlikte herkes nihayet rahat bir nefes aldı.
“Özür dilerim. Yalnızca hepinizi yavaşlattım.”
“Hayır, suç benim. Wi Taa’nın işini bitirmiş olsaydım Rudeus odağını Auber’e vermeye devam edebilirdi…”
“Galiba arabadan biraz daha erken atlamalıydım, değil mi?”
“Hey, yapmayın ama! İçlerinden biri kaçtı ama yine de iyi iş çıkardık!”
Nelerin yaşandığı hakkında atışırken bir yandan da düşmanlarımızın cesetlerini temizleme işine giriştik. Bazı pişmanlıklarım vardı. Büyü seçimimde biraz daha yaratıcı olsaydım belki de Auber’in kaçışını engelleyebilirdim. Hareket kabiliyetinin kaybolduğunu varsaymak yerine hemen bir Çamur Havuzu atabilirdim.
Yine de bunun üzerinde durmanın bir anlamı yoktu. Savaş son derece kısa ve biraz da karmaşık geçmişti. Yaptığımız her küçük tercihin derinlemesine analizini yapmak pek de faydalı değildi. Sonuçta Kuzey Kralı Wi Taa ile Kuzey Kralı Nucklegard’ı öldürmüştük. Bu iki… hatta doğrusunu söylemek gerekirse üç… dert etmemiz gereken daha az düşman demekti. Auber kaçmayı başarmış olabilirdi fakat düşmanın saflarını seyreltme hedefimize ulaşmıştık. Buna başarı demek yanlış olmazdı.
Şimdi geriye sadece son hesaplaşmayı da kazanmak kalıyordu.
