Su Tanrısı Stili büyük bir güce sahip beş gizli tekniğe sahiptir. Hepsi de bu unvanı taşıyan ilk Su Tanrısı tarafından yaratılmıştı.
Beşte üçünü kullanabilen herkesin Su Tanrısı unvanına layık görüldüğü söylenir. Ekolün uzun tarihi boyunca dördünü öğrenmeyi başaran pek çok Su Tanrısı çıkmıştı—ama ilki dışında hiç kimse beşinde de ustalaşamamıştı. Su Tanrısı Reida Lia da bu kuralın bir istisnası değildi. Kendinden öncekilerin çoğu gibi o da beş teknikten sadece üçünü öğrenmişti.
Reida artık yaşlı bir kadındı. Fiziksel açıdan en parlak yılları çoktan geride kalmıştı ve her geçen yıl gücü ile çevikliği daha da azalıyordu.
Öyleyse neden hâlâ o prestijli Su Tanrısı unvanını elinde tutuyordu?
Sadece son derece yetenekli olduğu için mi?
Tabii ki işin bir parçası buydu. Reida Lia gençliğinde tam bir dahiydi ve doğuştan gelen yetenekleri kendisinden önceki tüm Su Tanrıları ile boy ölçüşebilecek düzeydeydi. Fakat tek başına yetenekleri, yaşlılığın getirdiği yıkımı telafi etmeye yetmiyordu.
Bu unvanı üstlenecek yeterlilikte başka kimse yok muaydu?
Aksine, alakası yoktu. Şu anda hayatta olan ve Su Tanrısı’nın gizli tekniklerinden üçünü öğrenmiş birkaç kılıç ustası daha vardı. Yine de hiçbiri Reida’nın yerine geçip Su Tanrısı olmayı denememişti bile. Kendilerini bu unvana layık görmeyerek unvanı Reida’nın ellerine bırakmış ve Su İmparatoru rütbesiyle yetinmişlerdi.
Peki ama neden?
Çünkü Reida, beş gizli sanatın en zor ikisinde ustalaşmıştı. Ve bu ikisini zekice harmanlayarak kendine has bir şey yaratmıştı: bir nevi illüzyon denebilecek bir beceri… ya da belki de altıncı gizli teknik.
Bu teknik “Yoksunluk Bıçağı” veya “Yoksunluk Alanı” olarak biliniyordu. Belli bir duruşa geçerek, nerede bulunurlarsa bulunsunlar etrafındaki belirli bir menzil içindeki herkesi biçebiliyordu. Etki alanı, merkezinde Reida’nın bulunduğu kusursuz bir küreydi. Bu alan içindeki herhangi biri tek bir adım attığında, anında karşı saldırıya geçebiliyordu.
“Hiçbiriniz kılını bile kıpırdatmasın bakalım. Sonunuzun onlar gibi olmasını istemiyorsanız tabii.”
Reida’nın aniden ortaya çıkışına ilk tepki veren, Perugius’un sadık hizmetkârlarından Parlak Arumanfi olmuştu. Göz açıp kapayıncaya kadar yaşlı kadının tam arkasına geçmiş—ancak pürüzsüzce ikiye biçilmekten kurtulamamıştı. Cansız bedeni ışık taneciklerine dönüşerek gözden kayboldu.
Bir sonraki Dalga Trophymus’tu. Elini Reida’ya doğru kaldırmış ve ona bir şey fırlatmaya çalışmıştı. Belki de saldırıyı gerçekleştirmeyi başarmıştı bile. Fakat Reida kılıcını kısaca çevirmiş ve Trophymus da aynı şekilde ikiye bölünmüştü.
Bir sonraki bendim. Parmağımdaki yüzüğe bir mana dalgası gönderdim ve Reida anında sol elimi kesti… ya da en azından giydiğim büyüyle güçlendirilmiş eldiven olmasaydı kesecekti. Kılıcı parmaklarıma çarparak eldiveni kısmen parçalamıştı; ben ise şok içinde donup kalmışım.
Bir sonraki, masadaki yüksek soylulardan biriydi. Ayağa fırlayıp kaçmaya çalıştı, fakat bacağındaki tendonlar kesiliverdi. İkinci bir darbe onu bayıltarak çığlıklarını kesti. Reida kılıcının tersini kullanmıştı.
Korumaların hiçbiri hareket edemiyordu. İlk atılacağını düşüneceğiniz Eris bile hareket edemiyordu. Ne Ghislaine, ne Ariel, ne Perugius, ne de onun hayatta kalan ruhları kıpırdayabiliyordu.
Ben de öyle.
Reida bizi panoya iğnelenmiş böcekler gibi olduğumuz yere çivilemişti. Artık hepimiz bu odanın tamamının onun menzilinde olduğunu anlamıştık. Herhangi bir hareket, en ufak bir eylem girişimi anında ölümcül olurdu.
“…” “Herkes donup kalmış gibi görünüyor.” “Pekala o zaman.” “Auber?”
Reida bakışlarını ona çevirdiğinde, Auber da tıpkı diğerleri gibi olduğu yerde kaskatı dikiliyordu. Onun kalibresindeki bir kılıç ustası bile Reida’nın ezici gücünden kurtulamıyordu.
“S-Sizin için ne yapabilirim, leydim…?”
“Başlangıç olarak birkaç kafa kesebilirsin.” “Bakalım…” “Git Ariel ve Perugius’u öldür.” “Bir de Bataklık’ı.”
Bununla birlikte Auber, odada hareket edebilen tek kişi haline geldi. Ama öne adım atmak yerine, yüzünde kararsız bir ifadeyle Reida’ya bakakaldı. “Siz…” “bunu benim mi yapmamı istiyorsunuz?”
“Kafanı kullan, çocuk.” “Başka kim yapacak?”
“Ama…”
Auber, Eris’e hızlı bir bakış fırlattı. Bunu göz ucuyla izleyen Reida, hor gören bir tavırla yere tükürdü.
“O kızın karşı tarafta olması en başından beri sorun olacaktı, değil mi?” “İki pusu girişiminin de bu kadar yarım yamalak olmasına şaşmamalı.” “Sizin gibi korkaklar bile öğrencilerinin gözünde kılıç ustacılığı oynamak istiyor.”
Reida tamamen hareketsiz dururken, tam olarak aynı duruşu koruyarak bu ağır sözleri savuruyordu.
“Bak buraya, çocuk.” “O koca para çuvalını ne diye aldın ki zaten?” “Sırf o süslü unvanının ekmeğini yemek, üç eski dostunun ölmesine izin vermek ve sonra da müşterinin kafasının kesilmesini izlemek için mi buradasın?”
“…”
“Sen kirli dövüşen adam değil miydin?”
“…” “Haklısınız galiba.”
Bunun üzerine Auber harekete geçti. Sağ eliyle kılıcını çekti ve Ariel’in durduğu salonun başköşesine doğru yürümeye başladı.
Kahretsin. Şimdi ne olacak? Ne yapacağım? Hareket edemiyorum!
İnsan-Tanrı bu sefer bizi alt etmişti. Mükemmel bir zamanda tek bir kılıç ustasını sahaya sürerek işleri bir anda tersine çevirmişti.
Orsted bana savaşta Su Tanrısı ile nasıl başa çıkacağımı anlatmıştı. Tavsiyesi temel olarak bunun asla yaşanmasına izin vermemekti. Onu gördüğünüz an, duruşunu almadan önce görüş alanının dışına çıkmanız gerekiyordu. Hangi yöne kaçtığınızın bir önemi yoktu; en önemli şey henüz yapabiliyorken hareket etmekti.
Ama artık bunun için çok geçti.
“…” “Aman Tanrım!” “Neler oluyor burada?!”
Muhtemelen kargaşayı duyan bir grup muhafız tam bu sırada salona daldı. Gümüş zırhlı şövalyelerdi… ki aslında bir yerden tanıdık geliyorlardı.
“K-Kılıcını düş—”
“Hiçbiriniz kımıldamayın!”
Reida’nın gök gürültüsü gibi şiddetli sesi, çömez şövalye grubunu olduğu yerde durdurdu. Ancak aralarından biri uyarısını görmezden geldi. Reida’nın kontrol alanına doğru birkaç adım atarak miğferini çıkardı ve yere fırlattı.
Bu, Su Kralı Isolde Cluel’du.
Burada ne arıyordu? Bu gece sarayda görevli hiçbir şövalyenin olmaması gerekiyordu. Ariel bunu halletmişti. Bu Darius’un işi miydi? Belki de işlerin bu noktaya gelme ihtimaline karşı yakına bir grup çömez yerleştirmişti. Yoksa sadece bir tesadüf müydü?
“Usta Reida!” “Ne…” “Neler oluyor böyle…”
“Ah.” “Selam, Isolde…”
“Neden bu toplanmanın ortasında tekniğinizi kullanıyorsunuz?!”
“Sakin ol, kızım.” “Açıklayacağım…” “Burada gördüğün şey, Reida Lia ve Auber Corbett tarafından işlenen korkunç bir suç.”
“Ne…?”
Isolde kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı ama Reida konuşmaya devam etti.
“Görüyorsun ya, bu ikisi…” “…diyelim Ejderha Kral Krallığı adına çalışıyorlardı, ne dersin?” “Muazzam bir servet vaadiyle gözleri kamaşmış, Asura’daki tüm önemli soylulara suikast düzenlemeyi kabul etmişlerdi.” “Ama Ariel’i ve birkaç kişiyi katlettikten sonra Reida, şans eseri yakında devriye gezen çömez bir şövalye tarafından biçildi.” “Isolde Cluel bir kahraman olur ve Su Tanrısı Stili varlığını sürdürür.”
Reida hafifçe kıkırdayarak duraksadı ve Birinci Prens’e doğru bir bakış fırlattı.
“Bana kalırsa gayet sağlam bir hikâye.” “Bana bir iyilik yap da buna benzer bir şeyle idare et, Grabel.”
“Siz ne diyorsunuz, Usta?!” “Aklınızı mı kaçırdınız?!”
Isolde bir adım daha atmak için davrandı ama adımını bitiremeden durakladı. Muhtemelen Reida’nın artık tıpkı diğerleri gibi kendisini de biçmeye hazır olduğunu hissetmişti.
“…” “Hadi yap şunu, Auber.” “Çabuk ol ama.”
“…”
“Ne o, Kuzey Tanrısı Stili’nin itibarını falan zedeleyeceğini mi sanıyorsun?” “Çok da umurumdaydı.” “Burada senin pisliğini temizliyorum, çocuk!” “Acele et de biraz cesaret topla!”
Auber kılıcını kaldırıp tekrar Ariel’e doğru döndü ama sonra duraksadı ve kararsızca başını salladı. Adamın kafası açıkça karışmıştı.
“Neden öyle dikiliyorsun, Auber?!” diye çığlık attı Darius. “Öldür Ariel’i hemen!” “O yalancı yosmayı da!”
Triss’ten mi bahsediyordu? Onun da ölmesini istemesi mantıklıydı. Suçlarına dair herhangi bir kanıt kalırsa, diğer soylular gelecekte bunu onu çökertmek için kullanabilirlerdi. Grabel tahta çıktıktan sonra bile. “Sonrasında ne olacağı konusunda endişelenme!” “Hallederim ben her şeyi!”
Nedendir bilinmez, Darius’un sözleri Auber’ın sonunda karar vermesine yardımcı olmuş gibiydi. Yüzü hafifçe farklı bir ifadeye büründü ve tekrar Ariel’e doğru döndü.
Kahretsin. Bu kadar mı yani? Bitti mi işimiz?
“Cık…”
Eris’in harekete geçmek için kendini hazırladığını görebiliyordum—Reida’nın kontrol alanından kaçmak için son bir çabayla her şeyi riske atmaya hazırlanıyordu.
“Hayır, Eris.”
“Ama—”
“Lütfen.” “Yapma.”
“…” “Ne yapacağız peki o zaman?”
Eris’in ölümünü izlemek istemiyordum. Ama haksız da sayılmazdı. Bizim burada ne yapmamız gerekiyordu ki? Elimde iyi bir cevap yoktu. Hepimiz aynı anda harekete geçsek ne olurdu? Hayır, bu işe yaramazdı. Bu, öyle kolayca üstesinden gelebileceğiniz bir teknik değildi. Ayrıca ben Reida’ya nispeten yakın olsam da diğerleri çok uzaktaydı.
Perugius bir şey yapabilir miydi? Tüm bu süre boyunca milim bile kımıldamamıştı. Şu anda, belirsiz bir sıkılmışlıkla benim olduğum yöne bakıyor gibi görünüyordu. Sanki “Peki bu utanç verici durum karşısında ne yapmayı düşünüyorsun, Rudeus Greyrat?” dediğini duyar gibiydim.
Daha az önce iki hizmetkârı ölmüş olmasına rağmen, hiç de endişeli görünmüyordu. Aklında bir tür plan mı vardı? Hayır, umudumu bu ihtimale bağlayamazdım. Hayırlı hayaller kuracak zaman yoktu. Auber’ın Ariel’i öldürmesine saniyeler kalmıştı ve bu konuda bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Harekete geçmek zorundaydım. Tek seçenek buydu. Hem Auber’a hem de Reida’ya aynı anda saldırmam gerekiyordu.
En iyi seçenek Elektrik büyümdü. Alandaki diğer kişileri de vuracaktım ama şu anda bunu umursayacak durumda değildim. Reida veya Auber’ı etkisiz hale getirmese bile, şokun onları sersemletme ihtimali vardı. Su Tanrısı Stili ustaları büyünün kendisini bile saptırabilirdi, bu yüzden başarı şansı yüksek değildi… ama yine de işe yarama ihtimali vardı.
“Rudeus…” “yapıyor muyuz bunu?”
Eris yüzümdeki ifadeden düşüncelerimi okumuştu. Bana anlamlı bir bakış fırlatırken parmakları hafifçe seğirdi. Görünüşe göre birlikte ölecektik.
Özür dilerim, Sylphie. Bana güzel bir cenaze töreni yap, tamam mı?
“Hım?!”
Ancak tam kendimi harekete geçmeye hazırlarken, bedenimin derinliklerinde bir sarsıntı hissettim.
“Aman Tanrım, bu da…?”
Auber şiddetle irkilmiş ve olduğu yerde kalakalmıştı. Reida’nın yüzünden iri bir ter damlası süzüldü.
Etkilenen sadece o ikisi değildi. Odadaki hemen hemen herkes titremeye başlamıştı. Reida’nın kılıcıyla oldukları yere çivilenmiş bir şekilde hareketsiz dursalar da yüzleri sararmıştı ve bedenleri gözle görülür bir şekilde titriyordu.
İçimi bir rahatlama dalgası kapladı. Görünüşe göre yüzüğüme mana aktarmayı başarmıştım.
“Pekala, bu hiç iyi olmadı,” diye mırıldandı Reida. “Şimdi prensesi öldürmek hakkında çeneni kapalı tutmuş olmanı gerçekten daha çok isterdim, Darius…”
“…” “N-Ne bu?” “Neler oluyor?!” Darius feryat etti. “Neden titrememi durduramıyorum?!”
“Plan değişikliği, Auber.” “Bunu sana yaptırmaktan nefret ediyorum ama Darius’u kapıp kaçabilir misin?” “Hemen şimdi, lütfen.”
Auber kafa karışıklığıyla gözlerini kırpıştırdı. “Ama neden Prens Grabel yerine Darius?”
“Eski bir kemik torbası olabilirim ama hâlâ ödenmesi gereken bir iki borcum var,” dedi Reida hafif bir gülümsemeyle. “Hadi, harekete geç!” “Bu gidişle odadaki herkes ölecek.”
Auber bunu sadece bir an düşündü, sonra başını salladı. Hızla Darius’un yanına atıldı, onu kolundan yakaladı ve ağır bedenini masadan uzağa sürükledi.
“Bu taraftan, efendim.”
“P-Pekala…”
İkisi, çömez şövalyelerin girdiği kapıdan farklı olan en yakın kapıdan gözden kayboldu. Kimse onları durduramadı. Reida hâlâ hepimizi tamamen çivilemiş durumdaydı.
Salona ağır bir sessizlik çöktü.
“Hay aksi.” “Ne kadar uzağa gitmeyi başarabilecekler acaba?” “Şimdi düşününce, ilk önce benim için geleceğinin bile bir garantisi yok…”
“…” “Neden o?”
Su Tanrısı kendi kendine mırıldanırken bir başkası konuştu. Bu Ariel’di. Yüz ifadesi, ölümün eşiğinde bile tüm bu süre boyunca kararlı ve sakindi. Ama Reida Lia’nın Darius’un hayatını kurtarma çabası karşısında samimiyetle şaşırmış görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse bana da pek mantıklı gelmemişti.
“Neden, neden, neden!” “Bugün de herkes ne kadar meraklı…” “Bakın, bunda o kadar da ilgi çekici bir şey yok, tamam mı?”
Reida gerçekten eğleniyormuş gibi görünerek bir an kendi kendine gülümsedi ve sonra devam etti.
“Size küçük bir hikâye anlatayım.” “Bu, yaşlı bir kadının henüz cılız bir çocuk olduğu zamanlara dayanıyor.” “O zamanlar herkes ona dahi diyordu ve tanrım, bu onun nasıl da kafasını kaldırıyordu…” “Bir gün bu kız, eğitim salonunda burnu havada soylunun birini eşek sudan gelinceye kadar dövdü.” “Sonra adam intikam almak için iki düzine kadar arkadaşıyla geri geldi.” “Kız kısa sürede nakavt oldu ve neredeyse iki kolunu birden kesmeye hazırlanıyorlardı.” “Böylece bir daha asla kılıç tutamayacaktı, anladınız mı?” “İşte tam o sırada, diğer çocuktan daha üst rütbeli soylu bir çocuk ortaya çıktı.” “Ve onu kurtardı.”
Bir dakika, ne? Bu Darius muydu?!
“Kız Su Kralı unvanına kadar yükselip kraliyet kılıç eğitmeni olarak seçildiğinde, minnettarlığını ifade etmek için o çocuğu aramaya gitti.” “Ama o noktada çocuk, bir denizanasının tüm cazibesine sahip bencil bir et yığınına dönüşmüştü bile.” “Kızı hatırlamıyordu bile.”
Hım.
“Nasıl düş kırıklığına uğradığına inansanız iyi edersiniz.” “Yani, bu adamın hiçbir zaman güzel bir yüzü olmamıştı ama en azından onu saf, iyi kalpli biri sanmıştı.” “Hatta bazen tekrar buluşmalarına dair biraz kız gibi hayaller bile kurmuştu.”
Reida uzaklara bakıyor gibi görünüyordu. Neredeyse hareket etmenin güvenli olabileceğini düşünecektim.
“Her neyse, kızın ilk aşkı orada ve o anda bitti…” “ama tam olarak nefrete dönüştüğünü de söyleyemem.” “Minnettarlığı ile tiksintisi birbirini sıfırladı.”
Su Tanrısı hikâyesini anlattı. Kısaca, sahip olduğu azıcık zamanda. Dinleyicilerinin umursamayacağını bilerek. Neredeyse bir günah çıkartıyormuş gibi.
“Doğrusunu söylemek gerekirse, kızın kendisi bile tüm bunları unutmuştu.” “Ama yıllar sonra Asura yolunda, rüyalarında tuhaf bir mesaj aldı.” “Kraliyet sarayına son bir kez hizmet etmek için geri dönerse, adama olan borcunu ödeme şansı yakalayacağı söyleniyordu.”
Ne de olsa İnsan-Tanrı’nın piyonuydu. Ve şu anda, efendisini yok etmek isteyen adam doğrudan bu tarafa geliyordu. İnanılmaz bir hızla sarayda ilerlerken ezici, korkunç aurasının güçlendiğini hissedebiliyordum. Auber tam aksi yönde kaçıyor olmalıydı. Konumunu takip etme yeteneğim yoktu ama bu konuda emindim. Sonuçta adamın tehlikeye karşı altıncı bir hissi vardı.
“Ne komik, değil mi?” “Bütün bunlar yıllar önce unuttuğu bir adam içindi.”
Sessizlik.
“Ama yaşlanıp saçlarına aklar düştükten sonra geçmişe dönüp baktığında… tüm o saçma romantizm meselelerini bir kenara bırakınca… o adama olan borcunu aslında hiçbir zaman ödemediğini fark etti. Borç öylece durmuş, onlarca yıl boyunca üzerine faiz binmişti.”
Reida bir an duraksadı ve ardından gözleri ardına kadar açıldı.
“…” “Görünüşe göre geldi.”
Salonun kapısı gürültüyle açıldı ve içeri tek bir adam girdi.
“Eeeee!”
Odadaki herkes onu gördüğü an dehşetle irkildi. Bazıları korkudan altına kaçırdı. Bazıları yere yığıldı. Bazıları ise sanki can düşmanlarıymış gibi ona dik dik baktı. Fakat az çok hepsi aynı şeyi düşünüyordu: Hepimizi öldürecek.
Perugius gibi onun da saçları gümüş, gözleri ise altın rengindeydi. Ancak yüzü korkunç derecede ürkütücüydü.
Orsted nihayet gelmişti.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Ejderha Tanrısı. Yaşlı bir kadını öbür dünyaya götürmeye mi geldin?”
“Evet. Sen İnsan-Tanrı’nın müridisin. Bu da öleceğin anlamına geliyor.”
“Mürit demek, ha? Hmm… Yani o zamanlar mürit olmadığım için mi daha önce paçamı kurtarmama izin verdin? Aman Tanrım. En azından muazzam bir rakiple savaşarak can vereceğim.”
Orsted odaya hızlıca bir göz attıktan sonra doğrudan Reida’ya doğru yürümeye başladı. Zerre kadar tereddüt etmiyordu.
“Mahrumiyet Alanı!”
Reida’nın kılıcı bulanıklaştı, imkansız bir hızla biçim değiştirmeye başladı. Orsted her adım attığında, kılıç altın sarısı bir parıltıyla ona saldırdı ve ikisini kısa süreliğine illüzyonumsu sarı bir ip gibi birbirine bağladı.
Yine de Orsted her bir darbeyi savuşturdu. Çevresindeki havada kıvılcımlar dans ediyordu.
Kadının kılıç darbelerini çıplak elleriyle saptırıyordu.
Bir adım. İki adım. Üç. Yaklaştıkça, hava daha büyük ve daha şiddetli kıvılcımlarla doldu. Reida’nın darbeleri gittikçe daha da güçleniyordu.
Yine de Orsted durmadı. Kaşla göz arasında Reida’nın tam önünde bitti.
“Öl.”

İşte bu kadar basit bir şekilde, her şey bitmişti. Orsted’in mızrak gibi saplanan el darbesi doğrudan Reida’nın göğsünü delip geçti ve cesedini bez bebek gibi bir kenara fırlattı.
“Hayır! Reida Usta!” diye çığlık attı Isolde.
Su Tanrısı’nın ölümcül kontrol alanı yok olmuştu. Yine de kimse kımıldamadı. Odadaki zaman tamamen durmuş gibiydi. Az önce ne yaşandığını kimse anlayamamıştı. Ancak zihinleri, sıradakinin kendileri olabileceği korkusuyla kemiriliyordu.
Büyüyü bozan ilk kişi Isolde oldu. Bacakları titreyerek kılıcını çekti ve Orsted’e doğrulttu.
“Nasıl cüret edersin… Nasıl cüret edersin!”
Yüzünde kayıtsız bir ifadeyle Orsted terasa çıktı ve kendini boşluğa bıraktı. Isolde onu takip etmek için terasa doğru koştu.
“Bay Rudeus!” diye bağırdı Ariel, birdenbire kendi felç halinden sıyrılarak. “Darius ve Auber’in peşinden gitmelisiniz! Kaçmalarına izin veremeyiz!”
Bu sözlerle birlikte aniden her şey harekete geçti.
Asura soyluları çaresizce kaçışırken birbirlerine takılıp düşüyorlardı. Muhafızlar aceleyle yanlarına koşturdu. Eris, Ghislaine ve ben, Auber ile Darius’un gittiği yolu takip ederek en yakın çıkışa doğru atıldık.
“R-Rudy?! İçeride az önce ne oldu?!”
Kapı eşiğinde son derece şaşkın bir Sylphie ile neredeyse kafa kafaya çarpışıyorduk. Bir an onu da yanımıza almayı düşündüm ama hızla bundan vazgeçtim. Isolde hâlâ salondaydı, şok içinde terastan aşağı bakıyordu. Orsted’i yakalamaktan vazgeçmiş gibi görünüyordu ama…
“Sylphie, sen Prenses Ariel’in yanında kal! Isolde’ye göz kulak ol, bir şey denemeye kalkışabilir! Biz Darius’un peşinden gidiyoruz!”
“Anlaşıldı!”
Prensesi korumaları için Luke ve Sylphie’yi geride bırakarak, geri kalanımız odadan dışarı fırladık ve koşmaya başladık.
Ariel’in neden sesinde böylesine bir aciliyetle Darius’u takip etmemizi söylediğinden tam olarak emin değildim. Bu noktada mücadelemizin sonucunun zaten aşağı yukarı belli olduğunu hissediyordum. Bir yanım Darius kaçsa gerçekten ne fark edeceğini sorguluyordu ama belki de bu sadece Su Tanrısı’nın geçmişlerini yad edişini dinlemiş olmamdandı.
Ariel’in bu emri vermiş olmasının başka bir sebebi daha olabilirdi. Artık o da tıpkı benim gibi Ejderha Tanrısı’nın yeminli bir takipçisiydi. Belki de İnsan-Tanrı’nın bir müridinin kaçmasına izin verme riskini göze alamayacağımızı düşünmüştü.
Öyle ya da böyle, Darius’u öldürecektik. Plan zaten başından beri buydu.
“Bu taraftan!”
Ghislaine’in koku alan burnunun rehberliğinde, sarayın sonu gelmez koridorlarında neredeyse gözümüz kararmış bir hızla koştuk. Eris ve Ghislaine, Ariel’in emrini hiç sorgulamamıştı. Düşman kaçmıştı, bu yüzden onun izini sürüp öldürecektik; onlar için iş büyük ihtimalle bu kadar basitti.
Koridorlarda pek muhafız yoktu. Arada sırada birkaçını görüyorduk ama görünüşe göre tamamen başka birinin peşinden koşmakla meşguldüler. Muhafızlardan birinin “Kralın ikametgahına doğru kaçtı!” diye bağırdığını duydum, bu yüzden o kişi pekala Orsted olabilirdi.
“… Gördüm onları!”
Bize müdahale eden kimse olmayınca, avımıza dakikalar içinde yetiştik. Önümüzdeki koridorda Auber, Darius’un iri cüssesini taşırken Darius hırıltıyla nefes alıp veriyordu.
“Tch!”
Bize doğru keskin bir bakış atan Auber, Darius’u omzuna çekip en yakındaki odaya kaçtı.
Saniyeler içinde yetiştik ve içeri daldık—ardından olduğumuz yerde kalakaldık. Darius yere yığılmış oturuyordu, Auber ise kılıcını çoktan çekmiş vaziyette önünde dikilip bekliyordu.
“… Kuh, guuh! Gahaah… haah…”
Oturduğu o tuhaf pozisyondan, Asura’nın Yüce Bakanı öfkeyle gözlerini bize dikti.
“B-Böyle bir şey olamaz,” diye mırıldandı. “Yanlış, hepsi yanlış…”
“Hadi ama Lord Darius. Bazen hayat tam olarak istediğimiz gibi gitmez,” dedi Auber sakince. “Belki de olayları olduğu gibi kabul edip bu ikilemden nasıl kurtulacağımızı düşünmenin zamanı gelmiştir?”
“Ben Tanrı’nın emrettiği her şeyi yaptım!” diye itiraz etti Darius, yüzü hızla kıpkırmızı bir hal alırken. “Bir sıçan gibi köşeye sıkıştırılmam hiç adil değil!”
“… Aman Tanrım, gerçekten çok dindar birisiniz. Öyleyse biraz soluklanmaya çalışın ve zaferim için birkaç dua edin.”
Yanağını kaşıyan Auber, yüzünde kabullenmiş bir ifadeyle kılıcını kaldırdı. İlk defa savaşta bizimle kafakafaya yüzleşmeye hazırlanıyordu.
“Kuzey İmparatoru, Auber Corbett,” diye seslendi kararlı ve resmi bir ses tonuyla.
Eris kılıcını çekti ve başının üzerine kaldırdı. Ghislaine ise elini kınındaki kılıcına götürdü, tek bir hamlede çekip vurmaya hazırdı.
“Kılıç Kralı, Eris Greyrat.”
“Kılıç Kralı, Ghislaine Dedoldia.”
Hmm. Ben de adımı vermeli miydim acaba?
Ben tereddüt ederken Darius aniden ayağa fırladı ve parmağıyla Eris’i gösterdi. “O kızıl saçlar… sen bir Boreas’sın, değil mi?!” Sen bir Boreas Greyrat’sın, kızım!”
Eris, adamın bu aniden kabaran ilgisine karşı yüzünü açık bir tiksintiyle ekşitti. “Artık değilim.”
“Ben… Ben Boreas ailesinin bir müttefikiydim! Gerçek bir dostuydum!” Darius, Eris’in cevabını duymamış gibi tükürükler saçarak bağırdı. “Fittoa’daki felaketten sonra onlara finansal destek sağladım!”
Şimdi bahsetmişken… Fittoa Arama Kurtarma Birliği’ni fonlayan adam oydu, değil mi? Bunu yaparken art niyetleri olduğunu hatırlıyor gibiydim ama söylediğini tamamen göz ardı etmek de zordu. Sebepleri ne olursa olsun, o para çaresiz durumdaki pek çok insana yardım etmişti.
“Bunun benimle hiçbir ilgisi yok!”
Bizim Eris işte. Zerre kadar umurunda değil!
“Ben… James’e de yardım ettim!”
James… yani Boreas ailesinin mevcut başkanı ve Eris’in amcası.
“Ailenin kontrolünü eline almasına yardım ettim! Diğer soylular onu ezip geçecekken Boreas Hanesi’ni koruyan ve yeniden inşa eden bendim!”
Hmm. Bu kısım… İşte bunu zerre kadar umursamak çok daha zor.
“Fittoa tam da şu anda benim sayemde yeniden doğuyor!”
Ne? Şimdi yalan söylemeye başlamayalım ama. “Aslına bakarsanız, başkente gelirken Fittoa Bölgesi’ne göz atma fırsatımız oldu. Yeniden inşa çalışmaları pek de hızlı ilerliyor gibi görünmüyordu.”
“Bu meseleler hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, çocuk!” dedi Darius öfkeyle. “Eğer Boreas ailesi tamamen ezilip yok olsaydı, diğer yüce lordlar bölgeyi çoktan parselleyip satıyor olurdu! Tüm bölge yabani otların bürüdüğü bir çorak araziye dönerdi!”
Bu aslında kulağa bir nevi mantıklı geliyordu. Fittoa’da işler kesinlikle hızlı gelişmiyordu. Ama belki de diğer alternatiflerin hepsi daha da kötü sonuçlanacaktı? Belki de?
“Eğer gerçekten yardım etmeye çalışıyor olsaydın, Sauros dedeyi de kurtarabilirdin…”
Sözler ağzımdan mırıltı halinde dökülmüştü ama Darius yine de duymuştu—ve yüzü öfkeyle çarpıldı.
“Sauros mu?! Saçmalama! Adamda yaban domuzu kadar bile basiret yoktu! Sonuçlarını hiç düşünmeden Boreas Hanesi’nin tüm servetini Fittoa’yı yeniden inşa etmek için kullanmak istiyordu!”
Kesinlikle cesurca ve mertçe bir karardı… ama mevcut şartlar altında kulağa aptalca geldiği de bir gerçekti. Eğer Boreas ailesi batsaydı, tüm bölge zaten diğer soylulara yem olacaktı.
“James bu aptallığa bir son vermem için bana yalvardı, ben de tam olarak bunu yaptım. Pilemon’u kışkırtıp harekete geçirdim! O beceriksiz ihtiyar budalayı köşeye sıkıştırıp idam ettirdim! Kontrolü James’in ellerine verdim! Boreas ailesinin ve Fittoa Bölgesi’nin hâlâ var olmasının yegane sebebi benim! Bu yüzden lütfen, merhamet edin! Bırakın gideyim—tek istediğim bu!”
Ah… demek işin aslı gerçekten böyleydi, ha? Mantıklı. Üzgünüm ama sanırım şansına küsmen gerekecek. Eğer Pilemon’u kışkırtan ve Sauros’un idamını ayarlayan kişi sensen—
“Yani bu seni dedemin katili yapıyor, değil mi?” dedi Eris.
“Anlıyorum. Bu durumu netleştiriyor,” dedi Ghislaine başıyla onaylayarak. Ardından dişlerini gösterdi ve kılıcını sıkıca kavradı. “Şimdi seni öldüreceğim.”
“Eee!”
Darius çığlık atıp geriye doğru bocalarken, Auber bıkkınlıkla iç çekti. “Görünüşe göre müzakerelerimiz tıkandı.”
Bununla birlikte, son raunt başladı.
“Haah… huuh…”
Görünüşe bakılırsa Darius nihayet gerçekleri kabullendi.
En yakındaki sandalyeye çöktü, gözlerini yere dikti ve birkaç kez derin derin nefes aldı. Daha birkaç an önce cinnet geçirircesine bize bağıran adamın o olduğuna inanmak zordu. “Bu savaşı kazanabilir misin, Auber?”
“Söylemesi zor. İki Kılıç Kralı bile yeterince zorluyken, o büyücü bayağı bir sıkıntılı.”
Auber, arkasına Darius’u almış, ellerinde iki kılıçla yüzünü bize dönmüş duruyordu. İfadesi son derece sakindi ancak gözleri sürekli bir o yana bir bu yana kayıyordu. Neredeyse birbirlerinden bağımsız hareket ediyor gibi görünüyorlardı.
“Biliyorum,” dedi Darius bir an sonra. “Tanrı da bana aynı şeyi söylemişti.”
“Tam olarak ne söyledi?”
“Gri cübbe giyen bir büyücünün beni katledeceğini. Ama belki de söyledikleri en başından beri yalandı. Bütün itirazlara rağmen ışınlanma çemberlerini yok etmemi söyleyen Tanrı’ydı… ve savunmamızı güçlendirebileceğimiz saraya seni geri çağırmamı söyleyen de o. Sonuç ise bu felaket oldu.”
Demek İnsan-Tanrı perde arkasından olayları yönetiyordu ha. Görünüşe göre Orsted haklıydı—adam pek iyi bir satranç oyuncusu sayılmazdı. Yine de bir Dynasty Warriors oyununda tüm orduları katletmekten zevk alacak bir tipe benziyordu.
“Halledebilirsin, Auber,” dedi Darius sessizce. “Seni bunun için kiraladım. Birden fazla rakiple savaşmak senin uzmanlık alanındır, değil mi?”
“Anlaşıldı… Ancak zaferim durumunda, o özel ödülü talep edeceğim.”
“Elbette. Söz verdiğim gibi senindir.”
Konuşurlarken Auber tüm dikkatini üçümüze verdi. Bu sefer bizimle kafakafaya yüzleşecekti.
Eris ve Ghislaine bel kavislerini alçaltıp hafifçe öne doğru eğildiler, silahlarını sıkıca kavradılar.
“Kuzey Tanrısı Stili—Kızıl Mürekkep.”
“Graaaaah!”
“Raaaaaah!”
Auber açılış tekniğinin adını fısıldarken Eris ve Ghislaine saldırmak üzere öne atıldılar.
Fakat daha onlar kımıldarken bile Kızıl Mürekkep sözlerinin ne anlama geldiğini biliyordum. Orsted bana bundan da bahsetmişti. Auber bir noktada zemine—odanın o gösterişli kırmızı halısının yüzeyine—tuzak kurmayı başarmıştı. Üzerinde duran küçük kırmızı bilyeleri zar zor seçebiliyordum.
Elbette onlar için artık çok geçti.
“Gah!”
“Hnh?!”
Eris ve Ghislaine’in ayaklarının dibinde, patlayan bir balonun sesine benzer yüksek bir patlama sesi duyuldu. Yoğun, yapışkan bir sıvı her yöne sıçrayarak ayakkabılarının tabanlarını halıya yapıştırdı.
Usta bir simyacının eseri olan o küçük kırmızı bilyeler, son derece güçlü bir anlık yapıştırıcı içeriyordu. Yapım süreçleri karmaşıktı, bu yüzden tüm ayrıntıları hatırlayamıyordum… ama özü şuydu ki, her türlü güçlü darbe bunların patlamasına ve içeriklerini etrafa saçmasına neden oluyordu. İçerdikleri yapıştırıcı korkunç derecede güçlüydü. Eris ve Ghislaine’i oldukları yerde durduracak kadar güçlü hem de.
“Sel!”
Hemen ayaklarına doğru hedef aldığım bir büyüyle karşılık verdim ve yapışkan pisliği yıkayıp götürdüm. Auber’in yapıştırıcısı suya karşı hassastı. Nemle temas ettiği an tüm yapıştırma gücünü kaybetmişti.
Ancak Eris ve Ghislaine’in dengesi çoktan bozulmuştu. En güçlü teknikleri için ihtiyaç duydukları hızı ve kararlılığı kaybetmişlerdi. Yine de güçleri öne kapaklanmalarını engelledi ve her şeye rağmen hamlelerini tamamlamaya çalıştılar.
Çok geçti.
Auber çoktan harekete geçmişti. Aralarından geçip gidiyordu bile.
Ghislaine’in kılıcı durakladı, Eris’in kılıcı da öyle. İkisi de saldırgan Kılıç Tanrısı Stili’nin ustalarıydı ama arkalarında bir müttefik varken hedef üzerinde Işık Kılıcı’nı kullanacak halleri yoktu. Bu iki kişiyi birden öldürmek anlamına gelirdi.
Auber Eris’e gitmiyordu, Ghislaine’e de gitmiyordu.
“İlk sensin, Rudeus Greyrat.”
Benim peşimdeydi.
Auber iki kılıcını birden bana doğru aşağı indirdi.
“Toprak Kalkanı!”
Ancak saldırısının ne zaman ve nereden geleceğini biliyordum. Eris ile yaptığım tüm o antrenman seansları sayesinde Öngörü Gözümle bunu net bir şekilde görebiliyordum.
Sol elimi öne fırlattım, kılıçlardan birinin yörüngesini eldivenimden geriye kalan kısımla engelledim. Sağ kolumla da yoktan var ettiğim bir kalkanla diğer kılıcı engellemek için harekete geçtim.
“Kuzey Tanrısı Stili—Muğlak Çapraz!”
Auber’in elleri bir anda bulanıklaştı.
Havada iki kılıcı da serbest bırakan Kuzey İmparatoru, yere doğru eğildi ve belindeki başka bir kılıca uzandı.
Tüm bunları önceden gördüm. Öngörü Gözü hareketlerini bana gayet iyi gösteriyordu. Ama o Toprak Kalkanı çoktan sağ ön kolumdaydı, bir küçük kalkan gibi kolumu kaplıyordu. Auber’in darbesini saptırmak için onu sert, yoğun ve ağır yapmıştım. Bu yeni saldırıya karşı savunmak için yeterince hızlı hareket ettiremiyordum.
Sol elim Auber’in ilk kılıcıyla çoktan kafa kafaya gelmişti. Ağır, büyüyle güçlendirilmiş eldivenim daha önce parmaklarını kaybetmişti ama darbeyi almıştı. Hâlâ kılıcı sıkıca kavramış durumdaydı.
Auber öne doğru eğilirken akıcı tek bir hareketle kılıcını çekip vuracaktı. Kendimi savunmamın hiçbir yolu yoktu. Zamanında savunamazdım. Darbeyi almaktan başka çarem yoktu.
Yarı bükülü dizlerimin üzerinde havaya fırlayarak Auber’in darbesini sol bacağımla karşıladım.
Kaval kemiğimden sıcak bir şey geçti. Yere indiğimde ise bacağım altımda ezilip büküldü.
Sağ dizimin üzerine düşerek yaraya baktım. Auber kaval kemiğimi düz kesip geçmişti. Bacağımın geri kalanı ince bir deri ve kas tabakasıyla sallanıyordu.
Acının bana ulaşması bir saniye sürdü.
“Eeaagh!”
Dişlerimi sıktım ve elimden geldiğince bu ızdıraba dayandım. Gözümün ucuyla Eris’in çoktan harekete geçtiğini görebiliyordum. Ghislaine de arkasını dönmüştü.
Hayatta kalmıştım. Artık üçümüz Auber’in etrafını sarabilirdik. Kaçacak yeri yoktu.
“…?”
Ama sonra bir şey fark ettim—odanın arka tarafında hafif bir hareketlilik vardı. Şimdi ne oluyordu? Auber’in kolunda başka bir ninja numarası mı vardı?
Hayır. Odanın diğer ucunda hareket eden başka biri vardı. Bu Darius’tu ve… sağ elini bizim tarafımıza doğrultmuştu.
“Engin ve kutsal alev emrinle toplansın—”
Eris ve Ghislaine de bunu fark etmişti. Ancak tepkileri birbirinden oldukça farklıydı. Eris dönüp doğruca Darius’a doğru atılırken, Ghislaine kendisini onunla benim arama koydu ve Auber ile yüzleşti.
“Alev Topu!”
Darius’un elinden öldürmeye yetecek hızda ve büyüklükte alevli bir mermi fırladı.
“Hmph…” “Guh!”
Eris kılıcının hızlı bir savruluşuyla alev topunu havada ikiye böldü. Fakat tam o sırada, odanın karşı tarafından fırlatılan kunai benzeri küçük bir hançer Eris’in böğrüne isabet etti.
Dikkatimi tekrar Auber’e çevirdim. Hâlâ kunai’yi fırlattığı alçak duruşta duran Auber, Ghislaine’in şiddetli bir darbesini engellemek üzereydi. Tam olarak durduramadı. Ghislaine’in kılıcı Auber’in kılıcını düz kesip omzuna saplandı. Ama kesik çok sığdı—kolunu tamamen koparamamıştı.
“Hnh!”
“Graah!”
Auber akrobatik bir taklayla geriye doğru sıçradı. Eris indiği yerde onu bekliyordu; fakat yan tarafındaki hançer onu yavaşlatıyor gibiydi ve Auber onun darbesini zorlanmadan savuşturdu.
“…”
Kahretsin. Mesafe açacak.
Nedenini tam olarak bilmiyordum ama içimdeki bir his, Auber yakın dövüş menzilinden sıyrılırsa bunun bizim için büyük bir sorun olacağını söylüyordu.
Peki ama neden bir sorundu? Deneyebileceği her türlü tuhaf teknik vardı… Hayır, mesele bu değildi. Bacağım yaralıydı ve Eris koşamayabilirdi. Eğer Auber şu anda Darius’u kapıp kaçmayı başarırsa, peşinden gidebilecek tek kişi Ghislaine olurdu.
Doğru ya… O halde önce Darius’u aradan çıkarmalıyız.
Toprak Kalkanı’mı bir kenara atıp asamı odanın karşı tarafındaki tıknaz adama doğrulttum.
“Taş Gülle!”
“Hm?!” “Hwoooh!”
Mermi dehşet verici bir hızla ilerledi ama Auber kılıcını çekip onu havada ikiye böldü.
Tabii ki bunun olacağını tahmin etmiştim. Az önce ateşlediğim sıradan bir Taş Gülle değildi.
“Ne—”
Auber’in darbesiyle rotasından sapan merminin iki parçası, tam da Darius’un yanında patladı. Bu, yıllar önce İblis Kıta’sında seyahat ederken geliştirdiğim temel büyümün bir varyasyonuydu. Buna Patlamalı Taş Gülle diyordum.
“Gyaaaaaaagh!”
Görünüşe göre merminin parçaları Darius’u tam gözlerinden yakalamıştı. Çaresizce yüzünü yakalayıp büzülerek yere çöktü.
“Hm?!”
Auber’in gözleri bir anlığına ona doğru kaydı.
“Aaaaah!”
O anda Eris öne atıldı ve Işık Kılıcı’nı savurdu.
“Hnh?!”
Auber… bunu engelledi. Gerçekten de engelledi. Kılıcını yan çevirerek darbeyi namlusunun en kalın kısmıyla karşıladı. Eris’in kılıcı Auber’in kılıcını hızla kesip sonunda koluna saplandı. Fakat kesik sığdı. Yarası muhtemelen tekniğini tam olarak uygulamasını engelliyordu.
“Graaaaah!”
Ghislaine de tepesindeydi.
Auber onun darbesinden sıyrılmaya çalıştı. Fakat Işık Kılıcı öylece kaçınabileceğiniz türden bir saldırı değildi. Kılıç Tanrısı Stili’nin durdurulamaz, kaçınılamaz kozuydu.
Elbette karşılık vermenin yolları vardı. Uygulayan kişinin hareketlerini bozabilir, dengesini sarsabilir veya tekniği kullanamayacağı bir konuma geçebilirdiniz. Önceden bu tür önlemler alarak hareketi kusursuzca yapmasını engelleyebilirdiniz.
Auber bu dövüş boyunca tam olarak bunu yapmıştı. Ama en sonunda bunu başaramadı.
Ghislaine’in kusursuz Işık Kılıcı Auber’i omzundan biçip gövdesinden aşağıya kadar yarıp geçti.
“… Muazzamdı.”
Auber bu son sözleri fısıldayarak yere yığıldı.
Etrafında genişleyen bir kan havuzunun içinde sırtüstü yatıyordu; birkaç saniye boyunca seğirdi ve titredi. Fakat sonra gözlerindeki ışık söndü ve hareketsiz kaldı.
Ölmüştü.
“Aaaah, gözlerim, gözlerim! Auber! Yardım et bana Auber!”
Odanın diğer tarafında Darius hâlâ büzülmüş, yüzünü tutarak çığlık atıyordu. Büyüm onun savaşma isteğini tamamen söküp almıştı.
Ghislaine yürüyüp bir anlığına ona tepeden baktı. Sonra bana ve Eris’e göz attı.
İkimiz de başımızla onayladık.
Ghislaine tek bir kelime bile etmeden kılıcını indirdi.
Fışkıran kan yanağıma sıçrayacak kadar uzağa saçıldı.
***
Darius’un cesedini olduğu gibi, odanın ortasında bıraktık.
Bu, Ariel’in önceden yaptığı bir istekti. Onu nerede ve nasıl öldürürsek öldürelim, cesedini düştüğü yerde bırakmamızı istemişti. Sonrasında cinayetle suçlanması oldukça muhtemeldi fakat görünüşe göre bunun halk üzerindeki imajını düzelteceğine inanıyordu. Başbakanın pek seveni ve hayranı yoktu anlaşılan.
Pff…
Ölmüştü ve onu biz katletmiştik. Adam bunu hak etmişti… ama yine de ağzımda kötü bir tat bıraktı. Onu kendi ellerimle bitirmemiştim ama bunun pek bir önemi yoktu. Darius’u en az Ghislaine kadar ben de öldürmüştüm. Onu koruduğu için Auber’i öldürmüştüm, sonra da kör ve çaresiz bir halde yerde çömelen adamı öldürmüştüm.
İlk defa bu kadar gerçek hissettiriyordu. İçten içe bir katil olduğumu biliyordum.
Bu seferkinin neden farklı hissettirdiğinden emin değildim. Belki de çok yakından ve kişisel olduğu içindi. Söylemesi zordu.
Hafif bir iç çekişle başımı salladım. Üzerinde durmaya değmezdi, değil mi? Seçtiğim yol buydu ve bunu kabullenmek zorundaydım.
Dövüşün ardından yan odaya geçtik ve yaramı tedavi etmek için Orsted’in bana verdiği Kral seviyesi iyileştirme parşömenlerinden birini kullandım. Umduğumdan bile daha iyi işe yaradı; kopmak üzere olan bacağım anında eski haline döndü.
Yine de hâlâ biraz üşüyordum. Muhtemelen kaybettiğim o kadar kandan dolayıydı.
Sıra Eris’teydi. Ben kendimi tedavi ederken beni izleyen yüzü solmuştu. Ama iş biter bitmez kendi tişörtünü hızla yukarı çekerek çekici bir şekilde belirginleşmiş—
“… Ha?”
Böğründeki yara parlak bir mor renkteydi. Bu tek bir anlama gelebilirdi. Auber’in kunai’si zehirliydi.
Üzerinde Acemi ve Orta seviye Zehir Temizleme büyüsü denedim. En ufak bir etkisi bile olmadı.
Sırtımdan soğuk terler boşanırken bir anlığına yaraya dik dik baktım. Ama sonra Orsted’in bana söylediği bir şeyi hatırladım. Auber belirli bir zehir türünü tercih ederdi, bu zehir ölümcül değildi ve panzehrini yanında taşırdı.
Aceleyle diğer odaya dönüp aradığım şeyi bulana kadar Auber’in elbiselerini üstünkörü aradım. Eris’e panzehrin bir kısmını içirdim, ardından bir kısmını da yarasına sürdüm. Ne olur ne olmaz diye ben de biraz aldım, zira beni de kılıcıyla yaralamıştı.
Endişeli birkaç dakikanın ardından Eris’in ten rengi yavaşça normale döndü. Titrek bir rahatlama nefesi verdim. Eğer daha güçlü bir zehir olsaydı ölebilirdi.
Tanrı’ya şükür. Çok ucuz atlatmıştık…
Ben yarasıyla ilgilenmeye devam ederken Eris, “Bu arada Sisli Çapraz’ı iyi savuşturdun,” diye mırıldandı.
Tam olarak savuşturamadığımı söylemek istedim. Ama ölümcül bir darbeden kaçınmayı başarmıştım, yani bu da sayılırdı herhalde. “Bunu sadece seninle yaptığımız o kadar antrenman sayesinde başarabildim Eris. Daha hızlı savrulmalara şahit olduğum için zamanında tepki verebildim.” “Biliyor musun, ben o hamleden kendim bile hiç kaçınamadım…”
Merged into 77.
Bunu söylerken Eris’in yüzünde hafif bir hüzün vardı. Auber, Kılıç Tapınağı’ndaki eğitmenlerinden biriydi. O günlerin anıları muhtemelen zihninden geçiyordu.
Ama bir an sonra başını salladı. “Aman, neyse ne.”
İşte geçmişi çabucak geride bırakan bir kız. Biraz kıskanmadım değil.
Her neyse. Önemli olan Eris, Ghislaine ve benim hayatta kalmış olmamızdı. Buraya yapmaya geldiğimiz savaşı kazanmıştık.
“Pekala o zaman,” dedim ayağa kalkarak. “Geri dönelim mi?”
“Tabii.”
“Dönelim.”
Artık geriye kalan tek şey zafer dolu dönüşümüzdü.
Üçümüz partinin verildiği salona geri döndüğümüzde bizi bekleyen bir sürprizle karşılaştık. Ama eğlenceli türden bir sürpriz değildi.
“…” “Ha?”
Luke kılıcını Ariel’in boynuna dayamıştı; Sylphie elindeki asayla ona öfkeyle dik dik bakıyordu, Pilemon ise yerde diz çökmüştü.
Neler oluyordu burada böyle?
Kapı eşiğinde şaşkın bir şekilde kalakaldığımızda, Luke’un bakışları bir anlığına bana kaydı. Ve sonra konuştu. Ancak sözleri bana yönelik değildi; Sylphie’ye konuşuyordu.
“Prenses Ariel’i kurtarmak istiyorsan, Rudeus’u hemen burada öldür.”
Cevap olarak Sylphie—
