Mushoku Tensei Cilt 17 – Bölüm 11 / Luke’un Çılgınlığı

Luke’un Çılgınlığı

Rudeus’un salona dönmesinden KISA BİR SÜRE ÖNCE…

Olaylar nihayet bir nebze durulmuştu.

Parti salonunda geriye kalanların çoğu, Asura’nın özellikle güçlü ve nüfuzlu kabul edilen üst düzey soylularıydı. Krallığa nesiller boyu hizmet etmiş köklü ailelerin mensuptarıydılar—Greyrat, Bluewolf, Purplehorse, Whitespider, Silvertoad ve benzerleri. Orsted’in ani kayboluşunun ardından diğerleri kaçışmış olsa da, bugünkü olayların nasıl sonuçlanacağını görme arzuları onları burada tutmuştu.

Elbette parti yeniden başlamamıştı. Fakat hiç kimse bu şiddetli son gerçekleşmeden önce yaşananları unutmamıştı. Darius aşağılanmış ve Perugius bu salona adım atmıştı. Bu iki olay, soylular üzerinde Ariel’in kraliçe olacağına dair güçlü bir izlenim bırakmıştı.

Birçoğu doğal olarak Orsted’in ani ortaya çıkışıyla huzursuz olmuş ve kafaları karışmıştı. Ancak Ariel sakinliğini koruduğu için kendilerini aynı şekilde davranmak zorunda hissettiler.

Yine de bu soğukkanlı dış görünüşlerinin altında soylular dehşet içindeydi. O korkunç adam odaya daldığında, fiilen Ariel’in hayatını kurtarmıştı. Reida’yı katletmiş ve adını söylemeye bile gerek duymadan geldiği gibi aniden çekip gitmişti. Soylular için en basit açıklama, bu adamın Perugius’un hizmetkarlarından biri olduğuydu. Saçları ve gözleri birbirine çok benziyordu, yüzleri belirli bir benzerlik taşıyordu ve Perugius’un o güçlü otorite aurası onları bu sonuca yönlendiriyordu.

Perugius’un emrinde bir Su Tanrısı’nı tek bir darbeyle öldürebilecek bir adam vardı.

Ve Perugius kime desteğini vermişti? Bunu sadece birkaç dakika önce öğrenmişlerdi.

Ariel’e karşı çıkan herkes kendisini o canavarın bir sonraki hedefi olarak bulabilirdi. Her şeyden çok bu düşünce, onların Ariel’e boyun eğmesine yol açtı. Adamın kimliği hakkında gereksiz sorular sormadılar. Yeni efendilerinin gerçekliğini kendilerininki olarak kabul etmişlerdi.

Ariel, Asura’ya acımasız bir katil olarak dönmüştü. Darius bu odadan kaçmış olabilirdi ama şimdiye kadar kesinlikle ölmüştü. Prensesin kendi yoluna çıkan herkesi katletmek gibi bir niyeti vardı.

Birinci Prens Grabel de dahil olmak üzere odadaki neredeyse herkes artık buna inanıyordu. Bu, Orsted’in lanetinin gücünün bir kanıtıydı.

Ama tek bir istisna vardı.

Odada Ariel’i dünyadaki herkesten daha iyi tanıyan tek bir adam vardı. İnsan-Tanrı’dan Orsted hakkında bilgi almış tek bir adam. Ariel’in argümanları onu susturmuş olsa da Rudeus’a hâlâ şüpheyle bakan tek bir adam.

Adı Luke Notos Greyrat’tı.

Ve şu anda Luke kendisine şu soruyu soruyordu: Gerçekten o korkunç, kötü adamın ve onun hizmetkarı Rudeus’un iradesine öylece itaat mi etmeliydi?

Luke’un kalbi belirsizlik ve panikle çalkanıyordu. Sonuç ne olursa olsun Orsted ile güçlerini birleştirmenin yanlış olduğu hissini üstünden atamıyordu. Darius bile gözüne daha az acımasız, daha az iğrenç görünüyordu.

İnsan-Tanrı, kutsal bir parıltıyla ışıldayarak Luke’u rüyalarında ziyaret etmişti. Nazik, yumuşak ve düşünceli sözlerle Luke’a izleyeceği yol konusunda rehberlik etmişti—Ariel’in tahta geçmesine nasıl yardım edeceğini açıklamış ve Rudeus’un acımasız bir düşmanın sözleriyle baştan çıkarıldığı konusunda onu uyarmıştı.

Fakat Ariel bu tanrının kötü olduğu konusunda ısrar ediyordu. Luke’u kandırdığını ve hepsini yok etmeye çalıştığını iddia ediyordu.

Ve tabii ki İnsan-Tanrı’nın iddialarının çoğu eninde sonunda yalan çıkmıştı. Hayır… tam olarak yalan da sayılmazdı. Sözleri, Luke’un yanlış sonuçlar çıkarmasına yol açacak şekilde muğlak ve belirsizdi. Belki de peşin hükümlü davrandığı için suçun bir kısmı kendisindeydi.

Her halükarda, Luke Prenses Ariel’in sadık şövalyesiydi. Niyetleri belirsiz, tanımadığı sözde bir tanrının sözündense onun sözüne inanmaya meyilliydi. Onunla aynı şeylere inanmayı başaramasa bile, kararına saygı duymaya ve acı sona kadar onu takip etmeye hazırdı.

Fakat şimdi, oyunun bu son aşamasında, bu konudaki duyguları keskin bir şekilde değişmişti. Orsted’i kendi gözleriyle görmek her şeyi değiştirmişti.

Luke kendisini kadınları değerlendirmede usta görürdü. Buna karşılık, bir erkeğin vasıflarını tartmada pek iyi sayılmazdı. Bu, farkında olduğu bir zayıflığıydı.

Yine de Orsted’in kötü bir adam olduğundan en ufak bir şüphesi bile yoktu.

O adamın anlamlı bir şey başarmak için biriyle iş birliği yapmasına imkan yoktu. Tepeden tırnağa bir kötü adamdı, insanları felakete sürükleyen karanlık bir tanrıydı. Ariel onun konusunda yanılıyordu. Büyük ihtimalle Rudeus da onun büyüsüne kapılmıştı.

Ama durum böyle olsa bile… Luke ne yapmalıydı? Prensesin yanlış gördüğü bir yoldan gittiğinden emin olduğuna göre nasıl bir adım atmalıydı?

Fikrini belirtebilirdi, evet. Ama bu neyi değiştirirdi? Orsted çoktan harekete geçmişti. Üstüne düşen rolü oynamıştı bile. Darius ve Grabel neredeyse ölmüştü, Ariel de tahtı esasen garantilemişti. Bu noktada, belki de her şey için çok geçti.

Luke ne büyüde ne de kılıçta ustaydı. Tek başına, tek başına neyi başarabilirdi ki? Cevap: Hiçbir şeyi. Bunu iliklerine kadar hissediyordu.

Gerçekten çaresizim…

Fakat tam da her şeyden vazgeçmeye başladığı anda, gözünün ucuyla bir hareketlilik fark etti. Soylulardan biri tırıs adımlarla Ariel’e doğru yaklaşıyordu.

Prensesin önünde diz çökerek, alnı yere değecek kadar alçaktan eğildi.

“Prenses Ariel!”

Bu kişi Luke’un kendi babası Pilemon Notos Greyrat’tı.

Yüzüne yapıştırdığı dalkavukça bir gülümsemeyle, salondaki herkesin duyabileceği kadar yüksek bir sesle konuşmaya başladı.

“Tebrik ederim Majesteleri. Bunca yıl bekledikten sonra bu günün nihayet geldiğini görmek ne büyük bir lütuf!” Merged into 25.

Sesi sevinçle çınlıyordu ve başını kaldırıp prensese baktı.

“Doğru zaman geldiğinde ayaklarını kaydırabileyim diye Grabel’in davasına sadıkmış gibi görünmüştüm ama görünen o ki böyle planlara hiç gerek bile yokmuş. Yurt dışında geçirdiğiniz yıllarda pek heybetli bir figüre dönüşmüşsünüz anlaşılan!” Merged into 28.

Birkaç soylu, adamın bu yüzsüz fırsatçılığı karşısında tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Pilemon’un geri dönüşünün ardından Ariel’in peşine bizzat suikastçılar taktığını biliyorlardı. Yalanların dudaklarından ne denli pürüzsüzce döküldüğüne şaşırarak, gözlerinde soğuk bir hor görmeyle onu izlediler.

“Lort Pilemon…”

“Tamamen sorun değil Majesteleri, ne düşündüğünüzü biliyorum. Az sayıda müttefikle, bazılarının sertçe eleştirebileceği bir şekilde davranmak zorunda kaldım. Ama sizi temin ederim ki yaptığım her şey sizin iyiliğiniz içindi! Artık tehlike geçtiğine göre her şey tıpkı eskisi gibi olabilir. Size sarsılmaz—” Merged into 34. Merged into 34. Merged into 34. Merged into 34.

Ariel daha fazla devam etmesine izin vermedi.

!” diye bağırdı; sesi adamın sesini bastıracak kadar gürdü. Merged into 40. “Düşünmen gereken bir ailen vardı! Düşünmen gereken bir güvenliğin vardı! İhanetin, konumumun zayıflığı göz önüne alındığında belki anlaşılabilirdi!”** Merged into 42. Merged into 42.

Pilemon gözleri fal taşı gibi açılmış halde Ariel’e dik dik baktı. Bu, prensesin ona bu şekilde ilk kez bağırışıydı.

“Ama bir kez müttefikine ihanet ettiysen, sonuna kadar onun düşmanı kalacak onuru göster! Yenilgi saatinde eski efendine mi sürünüyorsun? Hiç mi utantan yok?!” Merged into 47. Merged into 47.

“Ah… uh…” Merged into 50.

Gözleri telaşla fır dönen Pilemon, bir yanıt çıkarabilmek için bir an duraksadı.

“En… en derin… özürlerimi…” Merged into 53. Merged into 53.

Soylulardan bazıları bu acınası manzara karşısında kahkahalarını pek bastıramadı. Pilemon utanç içinde başını öne eğerken yüzünü kıpkırmızı bir kızıllık kapladı.

Fakat Ariel öfkesini kusmayı henüz bitirmemişti.

“Taraf değiştirmene bir nebze hak veriyordum, nitekim hanenin hayatta kalmasını sağlamaya çalışıyordun. Rolünü Luke’a devredip topraklarına sessizce çekildiğin sürece seni daha fazla cezalandırmaya niyetim yoktu! Ama şimdi de ihanet ettiğin kadının ayaklarına mı kapanıyorsun?! Sözlerin ötesinde aşağılıksın adamım! Aşikar ki varlığını sürdürmen bu krallığa yük olmaktan başka bir işe yaramayacak!” Merged into 59. Merged into 59. Merged into 59. Merged into 59.

Bu sözler üzerine Pilemon’un yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi.

“Özrün ölümün olsun!”

İşte o anda Luke bir şey fark etti: Ah. Tüm bunlar yine bir tiyatro, değil mi? Ariel muhtemelen en başından beri bunun yaşanmasını bekliyordu. Belki de sözlerinin doğru olma ihtimali vardı ve Pilemon’u infaz etmeyi planlamamıştı. Ghislaine ile yaptığı söz kesin bir bağlayıcılığa sahip değildi. Kadını adamın canını bağışlaması için ikna edebilirdi, belki de bunu yapmayı amaçlamıştı.

Uzun yıllar boyunca Pilemon, Ariel’in en büyük müttefiki olmuştu. Şu anda ayaklarının dibinde büzülüyor ve merhamet dileniyordu ancak Ranoa’ya kaçışlarına kadar bu adam onun faction’ının tek lider figürüydü. Manevraları zaman zaman beceriksizce olsa da Ariel’e sayısız şekilde yardım etmişti. Ariel’in Kuzey Bölgeleri’ne kaçışını ayarlayan Pilemon’du. Ve o tehlikeli yolculukta hayatta kalmasına yardım eden birçok hizmetkarla onu kuzeye gönderen de Pilemon’du.

Bir bakıma, hayatını bu adama borçluydu. Ariel bunu unutmamıştı. Fakat bu açık ihanetin ardından onu öylece affedecek olursa, dünya bunu bir zayıflık belirtisi olarak görürdü. Ve bu da Asura’yı yönetme kabiliyetine gölge düşürürdü.

Onun utanç içinde sıvışıp gitmesine belki göz yumabilirdi fakat işler bu noktaya geldikten sonra, tek seçeneği babamın kellesini almaktı.

“Luke! Bana kılıcını ver! Bu işi bizzat yapma onurunu ona bahşedeceğim!”

Pilemon, yüzünde katıksız bir dehşet ifadesiyle oğluna döndü. Gözleri, Luke’un onun adına bir şeyler söylemesi için sessizce yalvarıyordu.

Babasıyla göz göze geldiğinde Luke tereddüt etti.

Luke

Babamın bir korkak olduğunu biliyordum. Fakat bunun ne kadar anlaşılır bir şey olduğunun da farkındaydım.

Genç yaşta ailemizin başına geçmiş olsa da bu role hiçbir zaman gerçekten uygun olmamıştı. Öz oğlu olmama rağmen, ne kadar beceriksiz, sakar ve endişeli bir lider olduğunu ben bile görebiliyordum. Bölgemizin derebeyi olarak aldığı kararlar ne zaman kötü sonuçlansa, kendisiyle sert ve kararlı olan babası arasında olumsuz kıyaslamalar yapılırdı. Kendi adamları bile arkasından fısıldaşıp kardeşi Paul’ün çok daha iyi bir lord olacağını söylerlerdi. Evimizde yaşadığım yıllar boyunca buna defalarca şahit olmuştum.

Babam çabalamış, acı çekmişti ama hepsi nafileydi. Hırçınlaşmasında ve sahip olduğu son cesaret kırıntısını da kaybetmesinde şaşılacak bir şey yoktu.

Şimdi ise tam gözlerimin önünde idam edilmek üzereydi. Asıl sorumlu kendi yaptıklarıydı elbette, ama Ariel’in Kılıç Kralı Ghislaine’e verdiği sözün de bunda bir payı vardı muhtemelen.

Sauros Boreas Greyrat’ın ölümünde babamın da parmağı olabileceği ihtimalini hiç düşünmediğimi söylesem yalan olurdu. Sonuçta birbirlerinden nefret ederlerdi. Sauros, Notos Ailesi’nin eski başkanı olan dedemle çok yakındı. Hatta ikisi neredeyse kardeş gibiydi. Öte yandan babamdan en başından beri hoşlanmazdı. İlk karşılaşmalarında babamın yüzüne karşı, “Seni çelimsiz bodur bücür seni!” diye kükremişti; ki bu, hakaretlerinin ve eleştirilerinin sadece başlangıcıydı. Babam Notos Ailesi’nin başına geçtikten sonra bile Sauros her fırsatta onu kışkırtmaya devam etmişti.

Metastaz Olayı, Sauros’u korkunç derecede savunmasız bırakmıştı. Babamın intikamını almak için bu fırsata balıklama atlamış olabileceğine inanabilirdim. Aslında bu fırsatı kaçırdığını hayal etmek zordu; gerçi İnsan-Tanrı’nın yalanları bir süreliğine beni aksine inandırmıştı.

Sessizce babamın yüzünü süzdüm.

Onu sekiz yıldır görmemiştim. Adam, hafızamdaki halinden çok daha yaşlı ve çok daha ufak tefek görünüyordu. Hiçbir yalan ya da böbürlenme olmadan onunla konuşabilmeyi dilerken buldum kendimi.

Ben çocukken pek çok şeyden konuşurduk. Daha önemli konuları benden saklardı ama yanına sorularla gittiğimde merakımı her zaman giderirdi. Babam her şeyi bilmiyordu tabii ki. Bana sık sık büsbütün yanlış cevaplar verirdi. Yine de bana söyleyecek her zaman bir şeyleri olurdu. Kimi zaman bunu kendim iyice düşünmem gerektiğini söylerdi ama o zaman bile elinden gelen en iyi rehberliği sunardı.

Geriye dönüp baktığımda, bana ağabeyimden daha çok düşkün olduğunu hissediyordum. Belki de kendisi gibi ikinci bir evlat olmamdan ötürü benimle bir tür bağ kurmuştu. Babam kısacası böyle biriydi: En beceriksizce yollarla tuhaf seçimler yapan, hantal bir adam.

Ancak tüm kusurlarına rağmen, uzun yıllar boyunca Prenses Ariel’in davasına büyük katkılarda bulunmuştu. Asura’dan kaçışımızdan önce, onun tahta geçmesini sağlamak adına onun adına sayısız düşmanla mücadele etmişti.

Güdüleri her zaman kendi çıkarına yönelikti, doğru. Ama ailemizin reisi olarak onu korumakla yükümlüydü. Bizim yokluğumuzda, her şey kaybedilmiş gibi görünürken başka bir fraksiyona katıldığı için onu kim gerçekten suçlayabilirdi ki?

Bize karşı yapılan ilk saldırıya önderlik etmeleri için adamlarını göndermişti. Ama yine—bunu kesinlikle Notos Hanesi’ni korumak için yapmıştı. Grabel’in fraksiyonundaki yeni müttefiklerinin güvenini kazanmak için çaresiz kalmış olmalıydı.

“Prensesim, bir maruzatım var.”

“Nedir, Luke?”

“Babamı affetmeyi büyüklüğünüze sığdırabilir misiniz?”

Ariel bana doğru döndü. Gözlerinde son günlerde bolca gördüğüm bir soğukluk vardı… özellikle de babamın ihanetini öğrendikten sonra.

“… Bunu yapamam.”

“Ghislaine yüzünden mi?”

“Hayır. Çünkü ihanetini görmezden gelemem.”

Elbette gelemezdi. Babam açıkça ona sırt dönmüş, kellesini almak için kendi özel birliklerini göndermişti. Eskiden ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, bunu affetmek onun itibarına zarar verirdi.

Bunu ben de çok iyi biliyordum. Pilemon Notos Greyrat’ın işi bitmişti ve artık hiçbir şey bunu değiştiremezdi. Belki de bu durumun ayarlanmasında o kötücül tanrının bir parmağı vardı. Belki de hem Rudeus hem de Prenses Ariel kandırılıyordu. Yine de bu, babamın bize ihanet ettiği ya da bu ihaneti yüzsüzce geri almaya çalıştığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Yine de…

Bunun gerçekleştiğini görmek istemiyordum.

Kılıcımı çektim.

“… Luke?”

“Beni affedin!”

“Ha?!”

Bunu neden yaptığımı ben bile bilmiyordum. Fakat ne olduğunu anlayamadan, Prenses Ariel’i kollarıma çekmiş… ve kılıcımın yan tarafını boynuna dayamıştım.

“Luke?! Ne yapıyorsun sen?!”

Sylphie anında tepki verdi. Gözlerinde katıksız bir cinayet arzusuyla bana dik dik baktı. Rudeus onu görse neredeyse tanıyamazdı—onun karşısında yüzünde böyle bir öfkeyi asla belirmesine izin vermezdi.

Elinde, acemi büyücülerin kullandığı türden bir değnek tutuyordu. En temel büyülerin pratiğini yapmak için uygun, bir nevi minyatür bir asa gibiydi. Fakat onun ellerinde, Kraliyet Büyücü komutanlarınınki kadar güçlü büyüleri fırlatabilirdi.

Ve şu anda tam bana doğrultulmuş durumdaydı.

“Tüm bunların ne kadar tuhaf olduğunu görmüyor musun, Sylphie?”

“Aklını mı kaçırdın sen?! Çek o kılıcı prensesten!”

Makul bir soruydu aslında—çıldırmış mıydım ben? Dürüst olmak gerekirse bu gösteriyle neyi başarmaya çalıştığımdan kendim bile emin değildim.

Salondaki yüksek soyluların bakışları üzerime kilitlenmişti. Yüzlerinde şaşkınlık ve belirsizlik okunuyordu.

Belki de kendi sonumu da hazırlamıştım. Ama ne olursa olsundu.

“Söyle bana Sylphie—o adama gerçekten güveniyor musun?”

“Hangi adama?! Orsted’den mi bahsediyorsun?! Onun bu olanlarla ne ilgisi var?!”

“Sadece soruya cevap ver!” Öfkeyle bağırdım.

Değneğini hâlâ bana doğrultan Sylphie bir an duraksadı, ardından alçak bir ses tonuyla cevap verdi. “Ona en ufak bir güvenim bile yok.”

“Öyleyse neden Rudeus’un her emrine sorgusuz sualsiz boyun eğiyorsun? Belki bunu ailesi için yaptı ama o canavara sadakat yemini etti!”

“Neden mi? Çünkü Rudy’ye güveniyorum da ondan!”

Bunun neresi mantıklıydı ki?! “Rudeus, Orsted’in doğrudan emrindeki bir astı olarak onun adına hareket ediyor. Son zamanlarda davranışlarında hiçbir değişiklik fark etmedin mi? Orsted’in bir şekilde onu kandırmadığına emin misin?”

Sylphie’yi kendi tarafıma çekmek gibi gerçek bir umudum olduğundan değildi. Ancak Rudeus ile evlendiğinden beri, artık kendi kararlarını almayı bırakmış gibi hissediyordum. Kendi fikrini dile getirmek yerine işleri kocasına bırakıyor ya da tam olarak onun istediği gibi yapıyordu.

Ne ironiktir ki ona böyle davranmasını öğreten bendim. Gözünde değerli kalmak istiyorsa bir karının kocasını sessizce dinlemesi gerektiğini söylemiştim. Öz annem sesini çok çıkaran bir kadındı ve babam onu hiçbir zaman gerçekten sevmemişti. Evlilikleri ayrılıkla sonuçlanmıştı.

“Hiç kendi kafanla düşünüyor musun Sylphie? Rudeus da herkes gibi hata yapabilir!”

“Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun?! Bunu sürekli düşünüyorum!” Sylphie öfkeyle haykırdı. “Ama Rudy bizim için en iyisi neyse onu yapıyor, tamam mı? Gururunu ayaklar altına alıp bize boyun eğiyor! Ne kadar aşağılayıcı hissettirirse hissettirsin elinden gelen her şeyi yapıyor! Ne yani, onunla tartışıp işleri daha da mı zorlaştırayım? En azından bu sayede omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletebiliyorum!”

Sylphie’nin cevabı net ve kararlıydı. Düşüncelerinde Rudeus kendisinden bile önce geliyordu. Son birkaç yılda sanki çok değişmiş gibiydi. Ama belki de bu kızı sandığım kadar iyi tanımıyordum.

“Peki ya senin bu kör sadakatin Prenses Ariel’i tehlikeye atıyorsa?!”

Bu sözleri söylerken kılıcımı yeminli efendimin boynuna bastırdım. Kılıcın keskin olmayan tarafını kullanıyordum. Bu elbette hain olarak idam edilmemi engellemezdi ama Prenses Ariel’in bir yerini kesme riskini de göze alamazdım. Bir kadının tenini yaralarla bozmak kesinlikle yanlıştı.

“Onun boynuna kılıcı dayayan sensin!”

Harika bir noktaya değinmişti, kabul etmeliyim ki…

Tam o sırada salonun kapısı açıldı ve Rudeus içeri girdi.

Gözleri beni bulduğunda şokla açıldı.

“Dinle Sylphie,” dedim. “Rudeus’un söylediği her şeyi kabul ederek kendin de o korkunç mahluk Orsted’in bir piyonu haline geliyorsun.”

“… İyi. Ne olmuş yani?”

“Böyle bir durumda bunun ne anlama gelebileceğini bir düşün.”

Rudeus’a doğru baktım. Odadaki durumu anlamlandırmaya çalışırcasına etrafı tarıyordu. Bakışları belli bir noktada durakladı, ardından hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle kafasını çevirdi.

O yöne baktığımda Perugius’a bakmakta olduğunu fark ettim. Önünde sergilenen bu dramaya rağmen adam, sandalyesinde son derece umursamaz bir tavırla rahatça oturuyordu. Dudaklarında hafif, eğlenen bir tebessüm vardı.

“Eğer Prenses Ariel’i kurtarmak istiyorsan, Rudeus’u hemen burada ve şimdi öldür,” dedim.

Sylphie’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Böyle bir talepte bulunsaydım cevabın ne olurdu?”

“İkisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalabilirsin. O zaman ne yapardın?”

Bunun çirkin, haksız bir soru olduğunu biliyordum. Bunu neden sorduğumdan bile emin değildim. Gerçekten söylemek istediğim şey bu muydu?

“Rudy’yi seçerdim.”

Sylphie’nin bunu düşünmek için pek zamana ihtiyacı olmadı. Cevabı neredeyse anındaydı.

“Prenses Ariel’in önünde bunu söylemekten nefret ediyorum. Ama Rudy benim için dünyadaki en önemli insan olmasaydı, en başında onunla asla evlenmezdim. Ondan bir çocuk sahibi de olmazdım.”

Bu sözleri duymak içimi biraz burktu. Ve Prenses’in de aynı şeyi hissettiğini tahmin edebiliyordum.

Rudeus iki elini de ağzına götürdü ama kendini beğenmiş sırıtışını tamamen kapatmayı başaramadı. Bu adam bazen gerçekten sinir bozucu olabiliyordu.

“Ne olursa olsun Rudy’nin yanında kalacağım,” dedi Sylphie. “Sonunda işlerin nereye varacağını bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla Orsted artık bize ihtiyacı olmadığına karar verebilir… ama işler ne kadar çirkinleşirse çirkinleşsin, orada olup Rudy’ye yardım edeceğim. Yani, ben bu yola bunun için çıktım, değil mi?”

Bu sözler göğsüme bir ok gibi saplandı.

Haklıydı. Bunu midemin derinliklerinde hissettim. Uğrunda bocaladığım cevaplardan birini bulmuştum.

“… Haah.”

Hafif bir iç çektim. Ben burada ne yapıyordum? Ne düşünüyordum ben?

Benim rolüm Prenses Ariel’e yardım etmekti—tökezlese de, kötü seçimler yapsa da ve davası kaybedilmiş gibi görünse bile. Şartlar ne olursa olsun, onun için her zaman orada olacak o tek adam olmak istiyordum. Onun şövalyesi olarak üstlendiğim görev buydu.

Orsted kötücül bir tanrı olsa ne fark ederdi ki? Doğru, o yaratıktansa İnsan-Tanrı’ya itaat etmeyi tercih ederdim. Ama Ariel yerine İnsan-Tanrı’nın peşinden gider miydim?

Bu soru üzerinde düşünmeye bile değmezdi. Onun kararlarına saygı duymak, emirlerine itaat etmek ve kötü seçimler yapsa bile onu korumak için hayatımı riske atmak benim görevimdi. Bundan daha karmaşık olması gerekmiyordu hiçbir zaman.

Kendi sözlerim dönüp dolaşıp tokat gibi yüzüme çarpmıştı.

“Pekala, Luke.”

Sanırım Prenses Ariel cılız iç çekişimi duymuştu. Sessizliğini bozmak için bu anı seçti.

“Sylphie de Rudeus’u seçtiğine göre, şimdi benim kellemi mi keseceksin?”

“Ha?”

“Eğer öyleyse, önce ağabeyimle konuşmak için biraz zaman rica ediyorum. Belki Sylphie ve diğerlerinin Asura dışına güvenle çıkmasına izin verir. Senin için bir sakıncası var mı?”

Sesi… garip bir şekilde sakindi.

“Bunu neden yaptığımı sormayacak mısınız?”

“Hayır.”

Bu beni üzdü. İşler bu noktaya geldikten sonra kendimi savunmam pek mümkün değildi… ama görünüşe göre prenses ona gerçekten ihanet ettiğime inanıyordu. Çocukluğumuzdan beri onun yanındaydım, elimden gelen her şekilde onu desteklemiştim. Onun çıkarlarını ve ihtiyaçlarını kendi çıkarlarımın önüne koymuştum. Ve o hâlâ uzun yolculuğumuzun en sonunda ona sırt çevirebileceğime inanıyordu.

Ya da ben öyle sanıyordum, ta ki ardından gelen şu sözleri duyana kadar.

“Sana söylemek istediğim tek bir şey var, Luke.”

“Hım…?”

“Ben senin prensesinim.”

Neredeyse gözyaşlarına boğulacaktım. Bu sözler benim için fazlasıyla yeterli bir ödüldü. Yaptığım şeyden sonra bile Prenses Ariel beni hâlâ kendi şövalyesi olarak görüyordu. Ona ihanet edebileceğime hiç inanmamıştı. Sadakatimden emindi—şu an kılıcımın boynuna dayanmış olmasına rağmen.

Kılıcımı bir kenara fırlattım. Zemin üzerinde çınlayarak yuvarlandı ve havadaki gerilim nihayet dağıldı. Prenses Ariel’i kollarımdan salıp geriledim ve önünde diz çöktüm. Kafamı kaldırdığımda, bana gözlerindeki o aynı, tanıdık soğuklukla bakmakta olduğunu gördüm.

“Söyle bana, Luke. Sen nesin?”

“Ben… sizin şövalyenizim.”

Prenses bu sözler üzerine nazikçe gülümsedi.

Bir anlığına yüzünü süzdüm, ardından öne eğilip boynumu açığa çıkarmak için saçlarımı kenara çektim.

“Hazırım Majesteleri. İhanetim için bana hak ettiğim cezayı verin.”

Ölmek istemiyordum. Hâlâ yapmam gereken pek çok şey vardı.

Ama varsın olsundu. Bunu kabul edebilirdim.

“…”

Prenses Ariel kılıcımı almak için eğildi, tek eliyle acemice kaldırdı—ve kılıcın yassı tarafıyla kafama vurdu. Kafatasımda künt bir acı dalgası yayıldı.

“Kadınlara olan o meşhur düşkünlüğün seni bir anlık cinnet krizine sürükledi sanırım, Luke. Bir prensesi kollarının arasına alıp bu şekilde taciz etmen için başka bir sebep düşünemiyorum.”

“…?”

“Normalde böyle bir suç ağır bir cezayı gerektirirdi. Ama bu seferlik seni paçayı kurtarmış sayacağım, zira tesadüf bu ya, tam da biraz ellenme havasındaydım.”

Başımı kaldırıp Prenses Ariel’e baktım. Oyuncu bir gülümseme ve bir göz kırpmayla bakışlarıma karşılık verdi. Yüzünde bu ifadeyi görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuştu? Şimdilerde gülümsemeleri çoğunlukla zorakiydi. Ama biz çocukken bana sık sık böyle sırıtırdı.

“Haha!”

Görünüşe göre affedilmiştim. Sözlerim ve yaptıklarım, her açıdan bir ihanet olarak değerlendirilmeliydi. Ama o beni bunlar için cezalandırmayacaktı bile.

“Pekala…”

Prenses Ariel bir nefes almak için duraksadı ve yüzü sararmış babama döndü. Bakışları üzerine çevrilir çevrilmez, babam onun önünde yere kapandı.

“Seninle ne yapacağız?”

Ceza konusu henüz çözüme kavuşmamıştı. Benim ihanetimi affettiğine göre, odadaki hava değişmişti. Sanki bir şekilde onu da bağışlamanın bir yolunu bulması gerekiyormuş gibi hissettiriyordu.

Fakat babamın suçları ağırdı. Düşmanlarımızla güçlerini birleştirmiş ve prensesi katlettirmeye çalışmıştı. Benim için yaptığı gibi, durumu geçiştirmek adına kolayca uydurma bir hikaye yaratamazdı.

Bir gerekçe bulmamız gerekiyordu. Bağışlanması için bir sebep.

Ben bir şeyler düşünmeye çalışırken, Rudeus konuşmak için öne çıktı.

“Onu köşeye sıkıştırdığımızda Darius, Sauros’un ölümünü tezgahlayan kişinin kendisi olduğunu itiraf etti. Anlaşılan Lord Pilemon onun oyununda sadece bir piyondu.”

“… Peki Darius’a ne oldu?” diye sordu prenses.

“O öl… Onu öldürdük.”

“Anlıyorum. Bu durumda, tüm suçu onun üzerine yıkmamızda bir sakınca yok sanırım.”

Prenses Ariel bu sözleri söylerken bakışlarını arkamdaki birine çevirdi. Arkamı döndüğümde Ghislaine ve Eris’in bir noktada arkama süzülmüş olduğunu fark ettim. Eğer Prenses Ariel’i tutmaya biraz daha devam etseydim, beni arkadan doğrayabilirlerdi.

“Ghislaine, bunu kabul edebilir misin?” dedi Prenses Ariel.

“Şey…”

Ghislaine bu öneriden açıkça hoşnutsuz görünüyordu. Belki de ne olursa olsun babamı katletmeye kararlıydı. Fakat o itiraz edemeden Eris uzanıp kuyruğunu sarsarak çekti. Ghislaine şaşkınlıkla irkilerek öğrencisine baktı.

Eris kollarını kavuşturdu ve çenesini dikleştirdi. “Ghislaine! Sauros Dede’nin öcünü zaten aldık, tamam mı? Açgözlülük etme!”

“… Siz nasıl derseniz, Leydi Eris.”

Bu sözler üzerine Prenses Ariel, yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle yeniden babama döndü. “İşte böyle, Lord Pilemon. Hükmümü size daha sonra bildireceğim.”

“E-Evet, Altesleri!”

Babam minnetle sürünerek kendini bir kez daha yere attı. Cezasız kurtulamayacaktı elbette. Ama görünen o ki canı bağışlanmıştı.

“Ben… Özür dilerim, Luke…”

Sözler zar zor duyuluyordu ama net bir şekilde duyacak kadar yakındım. Ve içimi büyük bir rahatlama dalgası kapladı.

Odaya şöyle bir göz gezdirdim. Rudeus, kendisine sarılmış olan Sylphie ile sessizce konuşuyor ve başını okşuyordu. Sylphie mahcup bir tavırla bakışlarını indirdi ama halinden gayet memnun görünüyordu. Eris ile Ghislaine, konuşmalarını netçe duyabileceğim kadar yüksek sesle bir şeyler tartışıyordu. Eris gururla, bazen ortamın nabzını tutmak gerektiğini anlatıyordu. Anlaşılan bu, Rudeus’un ona öğrettiği bir tabirdi.

Perugius her zamanki gibiydi. Halen koltuğuna kurulmuş, oldukça eğlenmiş bir ifadeyle bu tarafa bakıyordu. Dürüst olmak gerekirse, ünlü Zırhlı Ejderha Kralı’nın neyi bu kadar eğlenceli bulduğunu tahmin bile edemiyordum.

Babam halen yerde sürünmekteydi. Halen çok ufacık görünüyordu ama yüzüne yavaş yavaş biraz renk geliyordu.

Acemi şövalye Isolde, Su Tanrısı’nın cesedini kucağında tutarken sessizce ağlıyordu. Bizim tarafımıza gelmeye pek niyeti yok gibiydi.

Görünen o ki Darius ölmüştü. En büyük müttefikini kaybeden Prens Grabel, bitkin bir halde sandalyesine yığılmıştı. Şimdi bile etrafında dolanan küçük bir soylu kalabalığı vardı… ama artık pek bir şeye kalkışabileceğini hayal etmek zordu.

Prenses Ariel’in tarafındaki soylular, yüzlerinde tam bir şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. Triss de aralarındaydı, anne babasının yanında duruyordu.

Dövüşecek hiç düşmanımız kalmamıştı.

Asura mücadelesi sona ermişti.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla