Mushoku Tensei Cilt 14 – Bölüm 6 / Kishirika’yı Arayış

Kishirika'yı Arayış

RİKARİSU, İblis Kıta’sında en son bulunduğumda Ruijerd ve Eris ile birlikte macera yaşadığım bir şehirdi. En nihayetinde buradan sürülmüştük, bu da ağzımda buruk bir tat bırakmıştı. Yine de buradaki deneyimlerimin hepsi kötü değildi. Rikarisu bana olayları fazla derinlemesine düşünmemeyi ya da bir şeyleri kafama çok takmamayı öğretmişti.

Yamaçtan aşağı inip kraterin çevresini dolandık ve şehir girişine doğru yöneldik. Buraya en son geldiğim zamanki gibi iki muhafız nöbet tutuyordu. O zamanlar Ruijerd’in kafasına bir şey takmasını sağlamıştım.

“Hey, durun bir dakika.” Cliff aniden durup bana baktı. “Burada muhafızlar var. Gerçekten güvende olacak mıyız?”

“Sorun olmaz. İblis Kıta’sındaki kasabalar kimseyi gerçekten geri çevirmez.”

“Tamam ama bu adamlar bayağı göz korkutucu hissettiriyor.”

En azından bu konuda haklıydı. Bu muhafızlar, yüzlerini tamamen kapatan kaskları olan siyah zırhlara bürünmüştü. Zırh, üzerindeki sivri çıkıntılarla oldukça tekinsiz görünüyordu. Buradaki askerler son ziyaretim sırasında böyle ekipmanlar giymiyordu. Belki de o zamandan bu yana bir kıyafet değişimine gitmişlerdi.

Yanlarından süzülüp geçmeye çalıştığımızda, “Durun,” dediler.

“Evet, ne var?” İblis Dili’yle karşılık verdim.

“Yanınızdaki şu kadınla ilgili…” Elinalise’e dik dik baktılar.

Cliff onu korumak istercesine öne bir adım attı ama Elinalise hiç istifini bozmadı. “Ne diyorlar?”

“Eee?” dedi muhafızlardan biri, ortağıyla danışarak. Bir kağıt çıkarıp kağıt ile Elinalise arasında mekik dokuyan bakışlar attılar. Çaktırmadan göz attım; kağıtta bir sukubus kadar büyüleyici derecede güzel bir kadın tasvir edilmişti. Uzun boylu, dolgun göğüslü ve dalgalı saçlıydı. Siyah beyaz bir çizimdi ama kabul etmek gerekir ki Elinalise biraz benziyordu. Yine de göğüs ölçüleri tamamen farklı.

“O değil.”

“Evet, uymuyor.”

Muhafızlar kağıdı kaldırdı. “Sizi beklettiğimiz için kusura bakmayın. Gidebilirsiniz öyleyse.”

“Bir sorun mu var?” diye sordum.

“Sizi ilgilendiren bir şey yok.”

Bizi geçiştirmeleri öyle kestirip atıcıydı ki sessizce yolumuza devam ettik.

“Birisini arıyor gibiler,” dedi Elinalise.

“Öyle görünüyor.”

Suçlunun teki bu kasabaya mı sığınmıştı acaba? Gerçi bunun kesinlikle bizimle bir ilgisi yoktu ama yine de Kishirika’yı ararken bir ara sokakta seri katilin tekiyle karşılaşmamak için tedbiri elden bırakmamamız gerekiyordu.

“Şey,” diye devam etti Elinalise konuyu değiştirerek, “önce ne yapalım?”

“Biraz para edinelim. İlk önce Maceraçılar Loncası’na gideceğiz.”

“Pekala.”

Ve biz de öyle yaptık.

“Vay canına, burası inanılmaz.”

Girişin yakınındaki açık pazar Cliff’in nefesini kesmeye yetmişti. Hatırladığımdan hiç de az kalabalık ve hareketli değildi. Burada her ırktan maceracı vardı, çoğu da kertenkele yaratıklarına biniyordu. Ancak bu farklılıklara rağmen, tıpkı Sharia’daki insanlar gibi yaşamlarına devam ediyorlardı. Tüccarlar maceracılarla ağız kavgası ediyor, kasabalılar etrafta gezinip dükkanları büyük bir ilgiyle inceliyor, dilenciler de dükkan sahiplerinden sadaka dilenip çabalarının karşılığında tekmeyi yiyorlardı. Her yerde görebileceğiniz türden bir manzaraydı. Cliff buna alışkın olmalıydı ama farklı iblis ırkları dikkatini çekmişti.

Benim dikkatimi çeken tek bir şey vardı: Şehrin etrafına konuşlandırılmış siyah zırhlı askerler. Elinalise’e her gözleri çarptığında, kontrol etmek için o kağıdı çıkarıyorlardı. Uzaktan bile aradıkları kişinin o olmadığını anlamak kolay olmalıydı çünkü hiçbir zaman yanımıza yaklaşmadılar.

“Cliff Usta, görünüşe göre karınız buralarda da oldukça popüler,” diye takıldım.

“Ah, evet. Bu bir sorun yaratacak mı?”

“Bayan Elinalise’in en son burada bulunduğunda başını belaya sokacak bir şey yapmadığını varsayarsak, iyi olacağımızdan eminim.”

Ona bir bakış attım. Elinalise omuz silkti. “Ben yanlış bir şey yapmadım.” Bakışlarımdan kaçındı. Belki yanlış bir şey yapmamıştı ama kesinlikle pis şeyler yapmıştı.

Maceraçılar Loncası tam da hatırladığım gibiydi. Hava şartları ona pek iyi davranmamıştı ama zaten en baştan beri harabe halindeydi. İçeri girdiğimizde anında herkesin dikkatini çektik.

Ah, ne kadar da nostaljik. Buraya en son geldiğimde küçük bir gösteri yapıp herkesi gülmekten kırıp geçirmiştik. Onların Ruijerd’e kanı ısınması bundan sonra oldukça hızlı olmuştu.

Yine de sonunda her şey boşa gitmişti.

İçeridekiler kısa sürede bize olan ilgilerini kaybedip başlarını çevirdiler. Bir elf ve bir sürü insandan oluşan bir parti elbette nadirdi ama insanların dikkatini uzun süre tutmaya yetmiyordu.

Resepsiyoniste doğru yöneldik ve birkaç Ranoa altın sikkesini İblis Kıta’sının para birimiyle takas ettik. Karşılığında neredeyse yüz yeşil cevher sikkesi aldık ve miktarı kontrol etmeye bile gerek duymadan para keselerimize attık. Eskiden her bir sikkeyi tek tek saymak günlük bir çabaydı. İşler kesinlikle değişmişti.

Yok ya, tek değişen şey artık daha fazla paramın olması.

Ondan sonra, insanların Kishirika’yı araması için loncaya bir talep bıraktık. “Mor saçlı ve deri kıyafetli genç bir kıza benziyor. Ayrıca kaçırmanızın imkansız olduğu manyakça bir gülüşü var ve etrafta kendisine ‘Büyük İblis İmparatoru’ diyerek geziyor.”

Talebimizin niteliği göz önüne alındığında düşük rütbeli bir görevdi ama ben yine de cömert bir ödül ekledim. Resepsiyonistin bunu ilan tahtasına tutturmasını izlerken, köşedeki başka bir broşür gözüme çarptı — Fittoa Bölgesi’nde hayatta kalanları arama ve kurtarma ilanı.

Milis’teki arama ekibi dağılmıştı ama görev hala duruyordu. İletişim bilgileri de aynıydı, insanları Milis Kutsal Ülkesi’ndeki Paul’e yönlendiriyordu. Biri çıkıp gelse ve Milis’e kadar olan o uzun yolu katetse, orada kendisini karşılayacak kimseyi bulamayınca bayağı yıkılırdı. Resepsiyoniste iletişim bilgilerini değiştirtip insanları mülteci kampındaki Alphonse’a yönlendirmesini sağladım. Hala hayatta kalanları kabul ettiğini varsayıyordum. Kendi adresimi de yazabilirdim ama çıkıp gelen yabancılarla ilgilenecek imkanımız da enerjimiz de yoktu.

“Pekala, burada işimiz bitti.”

“Sırada ne var?” diye sordu Cliff.

Ben de aynı şeyi merak ediyordum. Elbestte kendimiz de biraz arama yapabilirdik. Burada bir hafta kalıp bilgi toplayabilirdik. Ayrıca bölgeyi iyice taramamıza yardımcı olacak birkaç kişiyi de tutabilirdik. Loncaya verdiğimiz talep en nihayetinde onu kendimiz bulamamamız durumuna karşı bir sigortaydı.

“İşe bilgi toplayarak başlayalım,” dedim.

Etrafa göz atarken, bir adam bana doğru yürümeye başladı. At kafasına sahipti.

Ah, senmişsin. Denesem de seni unutamazdım.

Bizi tuzağa düşüren adam buydu. Rikarisu’dan sürülmemizin sorumlusu o idi. Şey… tamam, böyle söylemek bir abartı olurdu. Biz de kendimiz bir sürü kuralı ihlal etmiştik.

“Selam!” Nokopara, ilk karşılaştığımız zamanki gibi neşeyle seslendi. Bu adam her gün çaylakları selamlamayı kendine iş edinmişti, değil mi? Sonra seslendiği kişinin Elinalise olduğunu fark ettim.

“Bayağı zaman oldu, ha? Roxy ile yollarınızı çoktan ayırdınız mı?”

Elinalise, durumu kavrayana kadar bir anlığına meraklı gözlerle ona baktı. Yumruğunu avucuna vurdu. “Ah, sen çok önceleri Roxy ile aynı grupta olan adamsın.”

“… Ne?”

Bir zamanlar Roxy’nin macera grubunun bir üyesi miydi? Ne oluyor yahu?

Elinalise bana döndü. “Rudeus, lütfen bana çevirmenlik yap. Bu adam benim… şey, aslında Roxy’nin bir tanıdığı.”

Onun teşvikiyle, sekiz yıl önce bizden otlanmaya çalışan adama doğru yaklaştım. Demek çok eskiden Roxy’nin grubundaydı… Bu, aynı şeyi ona da yapmaya çalıştığı anlamına mı geliyordu? Yine de Roxy bu konuda hiç tek bir kelime bile etmemişti.

“Selam, adım Nokopara. Ne dediğimi anlayabiliyor musun?”

Görünüşe göre beni hatırlamamıştı. Onu suçlayamazdım; son karşılaşmamızdan bu yana geçen sekiz yılda görünüşüm bayağı değişmişti. Nokopara da… görebildiğim kadarıyla hiç yaşlanmamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir atın yaşının nasıl tahmin edileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Hatta belki de ırkımız yüzünden insanları birbirinden ayırt etmekte zorlanıyordu ve beni bu yüzden tanıyamamıştı.

“Evet, Bay Nokopara, İblis Dilini konuşabiliyorum,” dedim.

“Rudeus, bu adam bu şehir hakkında çok şey biliyor,” diye söze girdi Elinalise. “Belki bize yardım etmesini sağlayabilirsin?”

Evet, bilgi toplama becerilerinin ne kadar iyi olduğunu —ve ne kadar ısrarcı biri olduğunu— gayet iyi biliyordum. İnsanları yakından gözlemlerdi. İstihbarat toplama yeteneği de son derece değerliydi. Geçen sefer bizi ağına neredeyse bu şekilde düşürmüştü. O zamanlar yaşananlar yüzünden içten içe kin bile besliyor olabilirdi. Geçmişi deşip onu kendime düşman etmektense, gerçek kimliğimi gizleyip ondan faydalanmak muhtemelen daha iyiydi.

“Quagmire,” dedim. “Tanıştığımıza memnun oldum.”

“Eyvallah! Quagmire, ha?” Duraksadı. “Bekle bir dakika, biz seninle daha önce bir yerde karşılaştık mı?”

“Hayır, saçmalamayın.”

Eğer Eris yanımda olsaydı, o zaman yaşananlar yüzünden onu affedebileceğinden şüpheliydim. Ancak zaman lüksüm yoktu ve eski defterleri açarak vakit kaybetmeye hiç niyetim yoktu. Sonuçta Nokopara o zamanlar Ruijerd’in bir Superd olduğunu bilmiyordu, üstelik tedbiri elden bırakan da bizdik. Olan olmuş, geçen geçmişti. Geçen sefer Nokopara herkesin içinde altına bile sıçmıştı, yani bir nevi adalet yerini bulmuştu.

“Birini arıyoruz. Belki bize yardım edebilirsiniz?”

Bir an bana dik dik baktıktan sonra, “Ne kadar ödeyeceksiniz?” diye sordu.

Bu sinirimi bozdu. Dile getirdiği ilk şey para mıydı?

Hayır, dur bir dakika. Sizin için çalışmasını istediğiniz birinin ödemeyi sorması gayet doğaldı.

“İki yeşil cevher sikkesi. Ve onu gerçekten bulursan, üzerine iki tane daha veririz.”

“Dört sikke mi?!” diye cıyakladı. “C-ciddi misin?!”

Ah, galiba biraz fazla cömert bir teklifte bulunmuştum. Buralardan uzak kalalı uzun zaman olduğu için buradaki paranın değerini tamamen unutmuştum. Neyse, yapacak bir şey yok.

“Zamanımız o kadar kısıtlı. Ama paramız olduğunu biliyorsun diye bizi kandırmaya kalkışmaman konusunda seni uyarayım.”

“Hadi ama yapma, Roxy’nin hiçbir arkadaşını dolandırmam ben. Hatta teklif ettiğinin yarısına bile seve seve razıyım.” Elini burnuna sürterek kıkırdadı.

***

Kishirika’yı bulabilmesi için Nokopara’ya ihtiyacı olan tüm bilgileri verdikten sonra, yarım gün içinde bizimle tekrar iletişime geçeceğini söyledi ve şehrin gürültülü caddelerinin arasında gözden kayboldu.

Onu uğurladıktan sonra Elinalise, “Kendini iyi tuttun,” diye yorum yaptı.

“Neyi tutmuşum?”

“Aklıma yeni geldi de—sana daha önce tuzak kuran adam o, değil mi?”

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Bunu bildiğine şaşırdım.”

“Aman canım, en son buraya geldiğimde kulağıma çalınmıştı. Nokopara’nın Dead End ile uğraştıktan sonra neredeyse canından olduğunu söylemişlerdi. Yine de Roxy’nin bundan haberi olduğunu sanmıyorum.”

Elinalise’in bildiğine inanamıyordum. Yani. Bilmese daha şaşırtıcı olurdu herhâlde. Bir Superd’in şehirden sürülmesi epey büyük bir haberdi sonuçta.

“Çoğunlukla talihsiz bir kazaydı,” dedim. Kolay yola kaçmaya çalıştığım için kısmen benim hatamdı. Doğru, Nokopara gibi kendi çıkarları için başkalarını kullanan tipler tüylerimi ürpertiyordu ama ben de aziz sayılmazdım. Başkalarını yargılamak bana düşmezdi. Nokopara beni tanımazsa bu benim için sorun değildi. “İntikam falan almak gibi bir niyetim yok. Ama bize yine kazık atmaya kalkışırsa bu kadar bağışlayıcı olmam.”

Buda’nın yüzüne bile üç kere dokunursan sabrı taşar derler. Nokopara için ne yazık ki ben Buda falan değildim. Bir kere kandırırsan kabahat senindir. İki kere kandırırsan bir üçüncüsü olmayacak demektir.

“Bu arada, Roxy’nin eski parti üyesi olması meselesi de neyin nesiydi?”

“Ha, o mu…”

Aralarındaki bağı öğrenmek içimde karmaşık duygular uyandırmıştı. Nokopara hakkında pek iyi şeyler düşünmüyordum ama ben daha tanışmadan önce Roxy ile vakit geçirmiş olduğunu bilmek beni biraz kıskandırmıştı.

Neyse canım, kim bilir, belki de çocukken düzgün bir tipti. Sonuçta bir insan çocukken ne kadar iyi olursa olsun, büyüyünce iyi bir yetişkin olacağının garantisi yoktu.

Nokopara’yı beklerken yapacak hâlâ bir sürü işimiz vardı. İlk olarak kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Buradaki hanların büyük çoğunluğu, acemilerden özellikle yüksek rütbeli olanlara kadar maceracılara hitap ediyordu. Biz de kalmak için ikincilerden birini seçtik. Bir kere, daha lüks hanlar daha güvenliydi. Üstelik döviz kuru sayesinde en pahalı lüksler bile benim için çerez parası gibiydi.

“Burası gerçekten anıları canlandırıyor.”

Kalacak yer ararken, geçen sefer kaldığım Kurt Pençesi Hanı’nın önünden geçtik. Yanlarından geçerken, muhtemelen düşük rütbeli üç genç maceracı kendi aralarında sohbet ederek dışarı çıktı. Lonca’dan yeni görevler almak için günün biraz geç bir saatiydi, bu yüzden belki de alışverişe çıkıyorlardı.

O zamanlar bizimle aynı handa kalan diğer çaylak partiyi düşündüm. Kurt ve diğerlerinin şimdi nasıl olduğunu merak ettim. Yaptığım bir hata içlerinden birinin ölümüne yol açmıştı ama umarım diğerleri hâlâ iyi durumdadır.

Yok ya, sekiz yıl geçti. Hâlâ hayatta olup olmadıklarını kim bilir. Yine de hayattalarsa ve tesadüfen karşılaşırsak, şöyle arkamıza yaslanıp eski günlerden konuşmak güzel olurdu.

Hey, bak bu iyi fikir. Belki ben de P Avcısı’ndan biraz yardım alıp alamayacağıma bakmalıyım.

Hafızam beni yanıltmıyorsa isimleri Jalil ve Vizquel’di. Küçük çaplı serserilerdi. Bu sefer onlardan bir evcil hayvan bulmama yardım etmelerini istemeyecektim ama sonuçta Kishirika da bir nevi hayvana benziyordu. Kim bilir, belki onu bulabilirlerdi.

“Belli bir dükkâna uğramak istiyorum. Orayı işleten kişileri epey iyi tanıyorum.”

“Sizden de bu beklenirdi Efendim. Gerçekten geniş bir çevreniz var.”

“Pek öyle sayılmaz. Burada tanıdığım neredeyse tek kişiler onlar.”

Partiyi P Avcısı’nın evcil hayvan dükkânına götürdüm. Anılar biraz silikleşmiş olsa da nerede olduğuna dair genel bir fikrim vardı. Neyse ki gençken bu sokaklarda defalarca yürümüştüm ve yol boyunca hâlâ hatırladığım nirengi noktaları vardı. Ancak hedefimize ulaştığımızda dükkân bambaşka görünüyordu. Evcil hayvan dükkânı artık işlenmiş et satan bir kasap dükkânıydı.

Fare kürkünü andıran bir şeye bürünmüş biri dükkânın başındaydı, ben de ona doğru yaklaştım.

“Hoş geldiniz!”

“Affedersiniz ama eskiden burada bir evcil hayvan dükkânı olduğunu sanıyordum. Ne olduğuna dair bir bilginiz var mı?”

“Ha, Jalil’i mi kastettin? İki yıl önce bir canavarı eğitme işini eline yüzüne bulaştırdı ve öldü.”

Cidden mi? Öldü mü?

“Peki ya Vizquel?”

“O mu? Burayı bir yıl önce terk etti. Jalil gittikten sonra burada kendisine göre bir iş kalmadığını söyledi.”

Demek o da burada değil.

Jalil’in gerçekten öldüğüne inanamıyordum. İblis Kıtsı’nın çetin bir yer olduğunu biliyordum ama öldüğünü duymak beni içten içe biraz üzdü. En nihayetinde Ruijerd’e ihanet etmiş olsa da, bir zamanlar birlikte çalışmış ve arayı iyi tutmuştuk.

“Vizquel ayrılırken bu dükkânı bana devretti,” diye açıkladı kasap. “Onların arkadaşı mısınız?”

“Evet, öyle de denilebilir.”

“Pekâlâ, o zaman size bir indirim yapayım.”

Kishirika’yı sordum ve teşekkür niyetine ondan biraz Büyük Kaplumbağa eti satın aldım. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, tadı tek kelimeyle berbattı.

Günün geri kalanını bilgi toplamaya çalışarak geçirdik ki bu çok yavaş ilerleyen bir süreçti. Grupta İblis Dili konuşabilen tek kişi bendim, bu yüzden etrafa sorular sorma işini tamamen benim yapmam gerekiyordu. Belki de konunun üzerine gerçekten gitmeli ve Roxy’nin bizimle gelmesi konusunda ısrar etmeliydim.

Yok, hayır. Aslında, bir muhatabın daha olması işleri o kadar da hızlandırmazdı. Artık yapabileceğim tek şey Nokopara’ya güvenmekti. En azından o bu alanın uzmanıydı. Kendi başıma bir ipucu bulma umudumu neredeyse tamamen yitirmiştim.

Ve derken…

“Mor saçlı, deri giysiler giyen küçük bir kız çocuğuna benziyor. Kaçırmanızın imkânsız olduğu manyakça bir gülüşü var ve etrafta kendisine İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru diyerek dolaşıyor. Böyle birini hiç gördünüz mü?”

“Ha, o kız mı. Evet, onu gördüm. Son zamanlarda değil ama. Sanırım bir yıl kadar önceydi.”

Olumsuz yanıtlar almaya o kadar alışmıştım ki bu cevap hiç beklemediğim bir şeydi. Hatta son derece beklenmedikti. Belki de İblis Kıtası’na yaptığımız bu ilk girişim en nihayetinde başarıyla sonuçlanacaktı.

“Tam isabet!” Cliff, sanki onu çoktan bulmuşuz gibi heyecanla bağırdı.

Elinalise başını iki yana salladı. “Evet ama onu son zamanlarda görmediklerini söylediler.”

Ne yazık ki haklıydı. Onu gördüklerini söylemişlerdi ama bu bir yıl önceydi. Ve daha da kötüsü, son altı aydır kimse onu görmemişti. Belki de artık bu şehirde bile değildi. Belki de bundan sonra nereye yöneldiğini sormalıydık. Rikarisu, İblis Kıtası’nın kuzeydoğu ucunda yer alıyordu. Başka bir köye gidecek olsaydı, ya güneye ya da batıya gitmesi gerekecekti. Güneybatıda dağlar vardı, bu yüzden oraya gideceğini sanmıyordum.

Evet ama bahsettiğimiz kişi Kishirika’ydı. Onu çok iyi tanıdığımdan değil ama normal ana yolları kullanacak bir tip gibi durmuyordu. Eğer bu konuda haklıysam, ne tarafa doğru yola çıktığını kestirmek imkânsızdı.

“Şimdilik bekleyip Nokopara’nın raporunu dinleyelim.”

“Yine de sadece yarım günde dişe dokunur bir şey bulabildiğinden şüpheliyim.”

Her kârda Maceracılar Loncası’na geri döndük. Bir masaya geçip bir şeyler yemeyi planlıyorduk ama daha karnımızı doyuramadan Nokopara sallana sallana yanımıza geldi.

“Selam. Beklettiğim için kusura bakmayın.” Yüzünde yine aynı neşeli ifade vardı. “Tahmin edeceğiniz üzere küçük hanımı bulamadım ama elime bazı bilgiler geçti.”

“Anlat bakalım.”

Bize anlattıklarının çoğu, bizim öğrendiklerimizle örtüşüyordu. Sonuçta yarım günde çıkarabileceği bilgi miktarı sınırlıydı. Yine de en çok nerede görüldüğüne ve en son ne zaman fark edildiğine dair bir dosya hazırlamayı başarmıştı. Bu kadar kısa süre için bu epey etkileyiciydi. Muhtemelen düzenli olarak bilgi topluyordu ya da sadece çok iyi bağlantılara sahipti. Her iki durumda da bu, bilgisini satmadan önce etrafı biraz daha kurcalayıp biraz daha bilgi çıkarması gerektiği anlamına geliyordu. Geese de bu tarz işlerde epey yetenekli birine benziyordu.

“Ayrıca, şu sizin iblis imparatoru meselesi… galiba bir iblis kralı da onu arıyor.”

“İblis kralı mı?” Kaşlarımı kaldırdım.

“Evet, yaklaşık bir yıl önce, komşu bölgenin iblis kralı bir sebepten kalkıp buraya kadar geldi.”

Sözü edilen iblis kralı, Rikarisu’nun ortasındaki Eski Kishirika Kalesi’nin şu anki sakiniydi. Şehrin dört bir yanına dağılmış olan o siyah zırhlı muhafızların, bu iblis kralının özel askerleri, şövalyeleri ya da seçkin korumaları —artık her ne demek isterseniz— olduğu söyleniyordu.

“Adı tesadüfen Badigadi olabilir mi?” diye sordum.

“Yok, Badi Hazretleri değil. Ablası Atofe Hazretleri, korkunç bir iblis kralı.”

Ha, demek Badi’nin bir ablası var? Acaba onun da altı kolu var mıydı, aşırı kaslı mıydı ve siyah bir Amazon’a mı benziyordu? “Korkunç mu dedin?”

Başını salladı. “Evet. Her sorunu kaba kuvvet kullanarak çözen saldırgan bir iblis kralı olması sayesinde Laplace Savaşı’ndan sağ çıktı. Hoşuna gitmeyen bir şey yaparsan, anında kafanı omuzlarının üstünden alıverir.”

Badigadi’nin ne kadar iyi huylu olduğu düşünülürse bunu gözümde canlandırmak zordu. Ama iddia ettiği şey doğruysa, muhtemelen ona yaklaşmamak en iyisiydi. Yine de Badigadi ile akrabaysa, kendisi de ölümsüz olabilirdi. Başka bir deyişle, belki de 7.000 yıl önce hayattaydı ve Dryne Sendromu’nun bir tedavisini biliyor olabilirdi. Bunu sormak için huzuruna çıkmayı istemek kötü bir fikir olmayabilirdi, her ne kadar bizimle görüşmeyi kabul edip etmeyeceği konusunda en ufak bir fikrim olmasa da.

“Konusu açılmışken, Badigadi hâlâ dönmedi mi?” diye sordum.

“Dönmedi… Ama bak, o yine de bir iblis kralı. Ondan bahsederken uygun bir unvan kullanmalısın.”

“Aç, bağışlayın.”

Demek Badigadi henüz dönmemişti. Nereye sürtmeye gitmişti ki? Yine de sekiz yıl önce de buralarda değildi. Belki de orada burada sürtmek onun için bir nevi hobiydi.

Nokopara ile konuştuktan sonra, öğrendiklerimi grubun geri kalanına aktardım. Zanoba elini çenesine koyup, “Yine de Atofe Hazretleri Kirishika’yı arıyor olsa bile ellerindeki resim sizin tarifinize hiç benzemiyordu,” dedi.

Haklı bir noktaya değinmişti. Benim hatırladığım Kishirika, onların aradığı kadına hiç ama hiç benzemiyordu. Benim bildiğim küçük bir kız çocuğunu andırıyordu. Aslına bakılırsa, o muhafızların elindeki resmin Kishirika olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Yine de biraz benzerlik vardı. Belki de Kishirika’nın yetişkin hâli öyle görünüyordu. Onu gördüğümden bu yana geçen yıllar içinde olgunlaşmış olabilir miydi?

Yok canım, imkânı yok. Şehirdeki insanlar da onu küçük bir kız çocuğu olarak tarif etmişti. O zaman belki de bu iblis kralının Kishirika’nın şu an bir çocuk gibi göründüğünden haberi yoktu. Bunu Nokopara’ya sormaya değer olabilirdi.

“Hey, muhafızların elindeki çizim Kishirika’ya hiç benzemiyordu. Bu konuda ne biliyorsun?”

“Söz konusu ayrıntılar olduğunda iblis kralları epey umursamazdır. Atofe Hazretleri muhtemelen iblis imparatorunun şu anki yaşını hesaba katma zahmetine katlanmamıştır.”

“Ha, anladım.” Badigadi de bu bakımdan epey gevşek biriydi. Atofe’nin de aynı olması şaşırtıcı olmazdı. “Sanırım gidip Atofe Hazretleri’ni ziyaret etmeli ve biraz sohbet etmeliyiz.”

Ben ayağa kalkınca Nokopara paniğe kapıldı. “D-durun bir dakika. Söyleyeyim, Atofe Hazretleri tekin biri değildir. Ondan uzak dursanız iyi edersiniz.”

“Hayır, ne yazık ki bu gerekli. Onu gücendirmediğimiz sürece kesinlikle bir sorun yaşamayız.”

Yaşamazdık, değil mi? Umarım yaşamazdık. İşler sarpa sararsa, Zanoba kalkanımın güvenliği arkasından büyü savurabilirdim. Tıpkı Badigadi’ye yaptığım gibi ona da okkalı bir darbe indirip ardından kaçmaktan ibaretti her şey. Kaçmayı başardıktan sonra Badigadi’yi bulup aracı olmasını sağlayabilir ve bizi bağışlaması için yalvarabilirdik.

Evet, harika bir plan gibi duruyor!

“Eğer huzura çıkmak niyetindeyseniz, unvanımın işe yarayacağına inanıyorum.” Zanoba ayağa kalkıp kıkırdadı.

Onun özgüvenini paylaşmıyordum. Belki kendisi kraliyet ailesindendi ve konumunu böyle kullanmaya alışıktı ama o yoldan gideceksek Ariel daha güvenli bir seçenek gibi görünüyordu.

Bir dakika, Perugius ile işlerin nasıl gittiğini gördükten sonra belki de ikisi arasında daha sevimli olanı Zanoba’dır. Ariel bağlantılar kurmak için can atıyordu. Onun bu oldukça bariz gizli niyetleri iblis kralının keyfini kaçırabilirdi.

“Atofe Hazretleri güzel sanatlardan anlar mı?” diye sordum Nokopara’ya.

“Ha? Güzel sanatlar mı? En ufak bir fikrim yok. Yani, kendisi bir iblis kralı ve o tiplerin çoğunun böyle hobileri olur. Atofe Hazretleri’ne gelince… Güzel sanatların onun tarzı olup olmadığından pek emin değilim.”

Peki ya Badigadi? Onun hobisi neydi? Pek bir hobisi olmadığı izlenimine kapılmıştım. Alkolü saymazsak tabii. Pahalı şeyleri içmeyi severdi gerçekten. Nokopara, Atofe’nin korkunç olduğunu söylemişti ama Badigadi de göz korkutucu olabiliyordu. Eğer ondan daha beter değilse sorun yaşamazdım.

“Pekâlâ. Şimdilik öylece gidip bir bakalım.”

Bunun üzerine Elinalise ve Cliff de ayağa kalkıp bize katıldı.

Bu acınası süreç yaklaşık bir saatimizi aldı ve bizi kaleden biraz uzakta dikilir hâlde bıraktı. En kısa özetiyle, tam bir felaketti. Zanoba muhafızlara Shirone kraliyet ailesi armasını gösterdi, ben de ona mütercimlik yapıp huzura çıkmayı talep ettim. Ne yazık ki…

“Öyle bir ülke hiç duymadım. Ayrıca Atofe Hazretleri meşgul! Görüşmelerle boşa harcayacak vakti yok!”

Başka bir deyişle, kapıdan geri çevrildik. Onları pek de suçlayamazdım aslında. Shirone epey küçük bir ülkeydi. Küçük bir Afrika ülkesinden birinin gelip bir Japon’a kendini tanıtmaya çalışması gibi bir şeydi. Üstelik randevumuz da yoktu. Bizi başlarından savmaları gayet doğaldı.

“Çok üzgünüm Efendim. Görünüşe göre ülkemin gerekli nüfuzu yok.” Reddedilmeleri ne kadar kaba olursa olsun Zanoba buna bozulmamıştı. Aksine, benden özür diledi.

“Yok canım, ben bu fikri yeterince iyi düşünemedim. Benim hatamdı.”

“Zaten ülkemin adını bile duyup duymadıklarından şüpheliydim.” Kaşlarını çattı. Zanoba vatansever biri değildi ama memleketinin böyle aşağılanmasını kesinlikle gurur kırıcı bulmuştu.

Cliff iç geçirdi. “Hey, neden biraz dinlenmiyoruz?” Yakındaki bir duvara yaslanmıştı.

Benim devam edecek hâlâ epey enerjim vardı ama Zanoba’nın alnında boncuk boncuk terler birikmişti. “Evet, biraz bitkin düştüm.”

O canavarca gücü göz önüne alındığında çok fazla dayanıklılığa sahip olduğunu varsaymak kolaydı ama o daha çok ev kuşu tipindeydi. Bütün bir gün hareket hâlinde olmak belki de bünyesini zorlamıştı. Durmaksızın koşturuyorduk. Benim bile kafam yavaşlamaya, durmaya başlıyordu. Belki de dinlenmeliydik.

“Hepiniz haklısınız,” dedim. “Atıştıracak küçük bir şeyler almaya ne dersiniz?”

Öğle yemeği yemeye hiç vakit olmamıştı. Arada atıştırdığımız kurutulmuş et karnımızı doyurmaya yetmemişti. Buradaki yemekler epey iğrenç olduğu için pek bir şey yemeye hevesli değildim ama başka seçeneğimiz de yoktu.

“Usta, şurada bir sokak tezgahı var gibi görünüyor, neden orayı denemiyoruz? Cliff Lordum, sizin için de uygun mudur?”

Zanoba söyleyince burnuma ızgara et kokusu geldi. Dikkatim bir şiş tezgahına kaydı. Havayı kaplayan baharat kokusu, bunun İblis Kıtası’nın o acılı, çeşnili etlerinden biri olduğunu gösteriyordu. Bekleyen üç müşteri vardı.

“Şikâyet ediyor değilim ama ayakta mı yiyeceğiz? Bu görgüsüzlük sayılmaz mı?” diye sordu Cliff.

“Bunu dert etmek için biraz geç kaldın.”

Elinalise sıranın en arkasına geçti. “Bizim için ben sipariş veririm,” dedi. “Bu sırada Rudeus, lütfen bize birkaç sandalye ayarla.”

Tereddüt ettim. “Dili konuşamadığın hâlde halledebileceğine emin misin?”

“Kaç tane istediğimizi parmaklarımla gösterebilirim. Hallederim ben.”

Başka bir deyişle, beden dili dili konuşmasını gerektirmeyecek kadar evrenseldi. Bu sırada ben de büyüyle yol kenarına birkaç sandalye kondurdum. Ayakta yemek yemek güzel hoştu ama dinleneceksek oturmalıydık. Kıçımı toprağa koymak benim için sorun değildi ama Zanoba ile Cliff’in böyle hissetmediği açıktı.

Cliff, Elinalise’in yanına gitmek üzere ayrıldı. “Ben ona eşlik edeyim.”

“Pöf.” Ben sandalyeleri tamamlayınca Zanoba ile oturduk. İçimi bir yorgunluk dalgası kapladı. Verdiğimiz tüm emekler boşa gitmiş gibi hissediyordum. Kishirika’yı bulup bulamayacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Onu bulsak bile aradığımız bilgiye sahip olmayabilirdi. Hatta olmama ihtimali epey yüksekti. Tıpkı Badigadi gibi o da inanılmaz uzun bir ömür sürmüştü ama muhtemelen hastalıkları o kadar da umursamıyordu. Üstelik bunca bin yıldan sonra kaç ayrıntıyı hatırlayabilirdi ki?

“Çok fazla ince düşünmeyin,” diye uyardı Zanoba.

“Ha?”

“Usta, Nanahoshi Hanım’ın hastalığı hususunda hissetmeniz gerekenden çok daha fazla sorumluluk hissediyor gibisiniz.”

“Evet, haklısın.” Mantıken onun hasta olmasının benimle hiçbir ilgisi olmadığını biliyordum ama duygularım kendi bildiğini okuyordu.

Zanoba devam etti: “Ama ömrünün çoğunu geçirdiği evine dönmek isteme duygusunu ben de biraz anlıyorum. Bu yüzden buradayım, yardım etmeye çalışıyorum.”

“Gerçekten mi? Şu anki hayatına epey bağlı olduğunu sanıyordum.”

“Elbette öyleyim ama son zamanlarda ben de memleketime karşı bir özlem hissetmeye başladım.”

Anlaşılan onun bile Shirone’ye dair güzel anıları vardı. Bebekleri ya da figürleri olduğu sürece her yerde mutlu olacağını sanıyordum ama Zanoba normal insanlardan o kadar da farklı değildi. “Nanahoshi Hanım’ın dönmeyi ne kadar çaresizce istediği düşünülürse, buraya gelirken geride inanılmaz değerli bir şey bırakmış olmalı diye düşünüyorum.”

“Evet, bana anlattığına göre sevdiği çocuk ve ailesiymiş.”

Epey klise bir cevaptı ama bu durum el üstünde tuttuğu insanları daha az değerli kılmıyordu. Ailenin ve sevdiklerinin ne kadar önemli olduğunu, onları kaybetmenin ne kadar can yaktığını çok iyi biliyordum.

“Korkarım bu iki şeyin hiçbiriyle bir bağ kuramıyorum,” dedi Zanoba.

“Şöyle düşün: Onun onlara karşı hissettikleri, senin bebeklere karşı hissettiklerinle aynı.”

Biz konuşurken gözlerimi Cliff ile Elinalise’den ayırmıyordum. İkisi de ilk tanıştığım zamandan bu yana epey değişmişti. Her zamanki gibi Cliff ortamın havasını okuma konusunda berbattı ama kendi yöntemiyle başkalarıyla empati kurmaya çalışıyordu. Elinalise de pek farklı değildi. Bütün vaktini erkeklerin peşinde koşarak geçirdiği zamanları hâlâ hatırlıyordum. Ama şimdi birbirlerinden ayrı düşseler, yeniden kavuşmak için ellerinden gelen tüm çabayı sarf edeceklerini biliyordum.

Onları sessizce izlemeye devam ettim. Önlerindeki müşteri etini satın aldı ve yırtık pırtık kapüşonlu bir dilenci biraz yemek artığı alabilme umuduyla oraya seğirtti, ancak müşteri onu tekmeleyerek uzaklaştırdı. Bunu izlerken Cliff’in öfkeden burnundan soluduğu belli oluyordu ama Elinalise bir kavga çıkarmasına fırsat kalmadan onu durdurdu.

Cliff’in karakterini bildiğim için, o zavallı dilenciye fazladan bir şeyler satın alacağına bahse girerdim.

Ve tam olarak öyle yaptı. Dilenci, şişleri alelacele midesine indirmeden önce ona defalarca teşekkür etti. Sonra da bir porsiyon daha vermesi için Cliff’e yalvarmaya başladılar. Bıkkınlık geçirse de dayanamayıp yumuşadı ve onlara biraz daha verdi. Dilenci onun elini tuttu, minnettarlıktan bütün vücudu titriyordu.

Dur bir dakika. Yine bir dejavu hissi çöküyor üzerime.

Çok uzun zaman önce de aynı şeyi yaşamamış mıydım ben? Ne zamandı ki? Ve nerede? İblis Kıtası’nda olduğuna oldukça emindim. Yok, bir dakika. Milis Kıtası’nda mıydı yoksa? Yemeğimi bir dilenciyle paylaştığımı hatırlıyordum… yok canım, dilenci değildi galiba, değil mi?

Hayır, hayır, daha da önemlisi, az önce o dilenci Cliff’e İnsan Dili’nde teşekkür etmedi mi?

Tam o sırada dilenci sırıttı ve delicesine kahkaha atmaya başladı. “Fwahahaha!”

Sesi o kadar yüksekti ki tüm şehirde yankılandı. Pelerinini fırlatıp attı ve kükredi: “Benim adım Kishirika Kishirisu! Halk bana İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru der! Hayatımı kurtardığın için bir dileğini gerçekleştireceğim. Hadi söyle, ne diliyorsan iste benden!”

Başım dönmeye başladı.

***

Kishirika her zamanki gibi görünüyordu. Diz boyu çizmeler, deri büstiyer ve mini bir deri şort giymişti. Bu açık seçik kıyafet; soluk tenli köprücük kemiğinden göbek deliğine ve uyluklarına kadar çelimsiz, dümdüz fiziğini gözler önüne seriyordu. Yine o hacimli, dalgalı mor saçlara ve iki keçi boynuzuna sahipti. Bu sefer üstü başı daha çok kir pas içindeydi ama onu başka biriyle karıştırmanın imkânı yoktu. Bu, İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu’nun ta kendisiydi.

“Fwahahahaha! Fwaha! Fwahahaha!”

 

Cliff dona kalmış bir şekilde bakakaldı. Elinalise de sessiz bir şaşkınlıkla izliyordu; yüzünde daha önce hiç görmediğim komik, boş bir ifade vardı. Ama ben de en az onlar kadar şaşkındım. Şu an ne olduğuna dair benim bile en ufak bir fikrim yoktu.

Soğukkanlılığını koruyan tek kişi Zanoba’ydı. Elini çenesine koydu ve mırıldandı: “Ah, demek Haşmetli Badi’nin yere göğe sığdıramadığı kadın bu.”

Aniden aklıma bir atasözü geldi: “İyilik eden iyilik bulur.” Cliff bunun en canlı örneğiydi. Yardıma muhtaç birini görünce ona yardım edeceğini söylemek kolaydı ama pek az kişi bunu gerçekten yapardı. Sonuçta dilencilerin üstü başı yırtık pırtık olurdu, ciltleri kir kaplıydı ve dişleri çürümüş görünürdü. Çoğu zaman da leş gibi kokarlardı. Bu da bir hastalık kapma korkusuyla insanların onlara yaklaşmasını engellerdi. Ben öyle birini görsem, merhamet duyup daha yeni kendime aldığım yemeği ona verir miydim? Sanmıyorum. Diğer müşterinin yaptığı gibi onları tekmelemezdim belki ama hayırseverin teki de değildim.

Fakat Cliff gerçekten cömert bir kalbe sahipti. Onunla ilk karşılaştığımda sığ görüşlü ve huysuz biri olduğunu düşünmüştüm ama şimdi, bir gün muazzam bir rahip olacağını hissediyordum. Yaşasın Cliff!

Pekala, Cliff’i övgülere boğmayı bırakıp daha önemli soruya gelelim: Kishirika neden başka yer yokmuş gibi tam da burada dilencilik yapıyor?

“Hadi ama, utanmana hiç gerek yok! Gönlünden ne geçiyorsa söyle! Bu arada, bana adını da söyle,” dedi Kishirika.

“Ha? Şey, peki… B-benim adım Cliff Grimor.” Cliff, aradığımız kişinin tam olarak o olduğuna dair aniden yaptığı açıklamanın şokunu hâlâ atlatamamıştı. Yalvaran gözlerle dönüp bana baktı.

Kishirika kibirli bir poz takınarak karşılık verdi: “Cliff, demek öyle? Beni doyurmak oldukça yüce bir başarıydı! Ne de olsa son altı aydır kursağımdan tek bir lokma bile geçmedi!”

Yaklaşıp söze dâhil oldum. “O zaman, biraz daha yemek ister misiniz?”

“Ooh! Gerçekten mi? Siz çocuklar cidden çok cömertsiniz. Evet, hem de nasıl cömert! Hayatta çok iyi yerlere geleceksiniz, lafımı kenara yazın!”

Kishirika birkaç Büyük Kaplumbağa şişini daha mideye indirdi. Onları adeta içine çekercesine yiyişini gördükçe, bütün bunca yemeği o küçücük bedeninde nereye sığdırdığını merak ettim. Ve birbiri ardına yemeye devam etti.

“Pöf! Tıka basa doydum. Artık bir yıl daha idare edebilirim.” Yemeğini bitiren Kishirika, memnuniyetle elini karnına vurdu.

Tezgâh sahibinin elindeki bütün şişleri satın almıştık. En azından adamcağız bu kadar çok satış yaptığı için halinden memnundu.

Şimdi, madem o iş bitti…

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Leydi Kishirika,” dedim.

“Hm? Sen de kimsin?” Başımı eğerken hıfldayıp bana tepeden baktı. “Mm? “Ha?” Gözlerinden biri döndü, normal bir gözden iblis gözlerinden birine dönüştü. Sonra yumruğunu avucuna vurdu. “Aha! Sensin! İğrenç manalı insan çocuksun. Tabii ki hatırlıyorum seni! Sana gözlerimden birini vermiştim. Adın şeydi galiba, ııı… Ru… Roomba mı? Roombaus! Hah, aynen öyleydi! Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

“Rudeus Greyrat,” diye düzelttim. Lanet bir temizlik robotu değilim ben, çok teşekkürler.

“Evet, Rudeus, hakikaten uzun zaman oldu. Bayağı büyümüşsün ha. Eee, ayrıldıktan sonra işler nasıl gitti? Keyfin yerinde miydi bakalım?” Ulaşabildiği en yüksek noktaya kadar uzanıp uyluğuma pışpışlayarak dokundu. Bu bana, bir şirket şefinin astının omzuna pışpışlayarak vurmasını hatırlattı.

“Evet, daha önce verdiğiniz göz gerçekten de defalarca hayatımı kurtardı.”

“Fwahaha! Evet, kurtarmıştır tabii!” Memnun bir şekilde başını salladı.

Gerçekten de kanması çok kolay biriydi.

“Lakin, ödülümü sadece birinize bahşedeceğim! Yalnızca birinize!” Aniden arkasını dönüp parmağını Cliff’e doğrulttu. “Sen, Cliff Grimor. Dileğin neyse söyle bakalım.”

Yutkundu ve ona bakakaldı. O anda içime bir şüphe düşmüştü. Yapmazdı, değil mi?

Kishirika Kishirisu’nun insanlara ödül olarak iblis gözü bahşettiği herkesçe bilinen bir şeydi ve Cliff’in de kendi amaçları vardı. Bir iblis gözü, sihirli eşyalar üretmesine büyük ölçüde yardımcı olabilirdi. Bunu ben bile görebiliyordum. İşte bu yüzden yanılmayı umuyordum…

“O-o halde, lütfen bana Dryne Sendromu’nun nasıl tedavi edileceğini söyleyin,” dedi Cliff sonunda.

“Ha?”

“Bir tanıdığım bu hastalığa yakalandı. Şimdiye kadar hayatta kalmayı başardı ama kendiliğinden iyileşeceğine dair hiçbir belirti yok. Ona yardım etmenin bir yolunu biliyorsanız, lütfen bana söyleyin.”

Omuzlarım rahatlamayla çöktü. Endişelerim tamamen yersizdi ve dürüst olmak gerekirse Cliff’e de biraz haksızlıktı. Eve döndüğümüzde ona bir yemek ısmarlamam gerekecekti.

“Hm, Dryne Sendromu demek. Bu isim hatıraları canlandırıyor. Yine de bu devirde birinin buna yakalandığını duymak beni biraz şaşırttı açıkçası.”

Zanoba ile bakıştık ve başımızla onaylaştık. Görünüşe göre Kishirika bu hastalığa aşinaydı.

“Tedavisi var mı?”

“Aptalca bir soru. Tabii ki var! Meseleyi çözmek için tek yapman gereken biraz Sokas Otu bulmak, ondan çay yapıp içmek; böylece sorunu kakanla birlikte dışarı atarsın.”

Sırıttım. Bu mükemmeldi. Kishirika’nın hafızasının yarım yamalak olması ve bu otun işe yaramama ihtimali vardı ama en azından artık elimizde bir bilgi vardı. “Çay yapmak” derken muhtemelen yaprakları suda kaynatıp içmekten bahsediyordu.

“Sokas Otu mu? Bunu daha önce hiç duymamıştım. Nerede bulabiliriz onu?”

“Hayalet Şehir Maio’da.”

“Şey, Hayalet Şehir mi?!”

Hadi canım. “Hayalet” kelimesi “şehir” ile aynı cümlede kullanıldığında, bu genellikle söz konusu yerin bulunmasının zor olduğu anlamına gelirdi. Sadece rüyalarınızda ziyaret edebileceğiniz ya da ulaşmak için bir çölü aşmanız gereken bir yer gibi… öyle bir şey işte.

“O şehrin hemen kuzeyinde, Kızıl Ejderha Dağları’nın ucunda, Kızıl Ejderha’nın Kuyruğu olarak bilinen bir kanyonun derinliklerinde bir mağara yatar. En derin, en karanlık kuytularına saklanmış bolca Sokas Otu bulunur.”

“Yani Ejderha’nın Kuyruğu denen bu yerdeki bir mağaraya mı gitmemiz gerekiyor?”

Bu tam bir RPG gibi hissettiriyordu. Bunca yolu geldikten sonra bizi gerçekten de otu getirmemiz için bir angarya görevine mi gönderecekti? Ve Ejderha’nın Kuyruğu denen bir yerdeki mağaraya mı gitmemiz gerekiyordu? İsminden çıkarım yapacak olursak, yol boyunca muhtemelen birkaç ejderhayla savaşmamız gerekecekti. Bu zorlu bir işti.

Yok ya, dürüst olmak gerekirse o kadar da kötü değil. En kötü senaryo Kishirika’yı bulamayıp önümüzdeki birkaç yılı onu arayarak geçirmekti.

Pekala, ama bir dakika. Kızıl Ejderha Dağları’nı biliyordum ama Kızıl Ejderha’nın Kuyruğu adında bir yeri daha önce hiç duymamıştım. “Peki Kızıl Ejderha’nın Kuyruğu tam olarak nerede?”

“Akıllıca bir soru. Görüyorsun ya, İkinci Büyük İnsan-İblis Savaşı’nın sonunda, Ejderha Tanrısı ile Dövüş Tanrısı’nın savaşı kıtada devasa bir delik açılmasıyla son buldu ve bir zamanlar Kızıl Ejderha’nın Kuyruğu denen yeri haritadan sildi.”

“…” “Ne?”

Yani ihtiyacımız olan yer artık yok muydu? Ayrıca bize anlattığı bu hikaye, benim duyduğumdan tamamen farklıydı. Tarih, kıtadaki o devasa deliğin Kishirika’nın Altın Şövalye ile yaptığı savaşın bir sonucu olduğunu söylüyordu. Yine de Kishirika pek savaşçı bir tipe benzemiyordu… Neyse, her neyse. Sonuçta bu bir efsaneydi ve insanlar genelde bu tür hikayeleri işlerine geldiği gibi uydururlardı. Şu anki önceliğim Sokas Otu’ydu.

“Bu, Sokas Otu’nun artık var olmadığı anlamına mı geliyor?”

Kishirika başını iki yana salladı. “Hayır, ben sadece Kızıl Ejderha’nın Kuyruğu mağarasının onun ilk keşfedildiği yer olduğunu açıklıyordum.”

İlk keşfedildiği yer orasıysa, başka yerlerde de yetiştiği anlamına mı geliyordu?

“Sokas Otu, güneş ışığının ulaşmadığı mağaraların derinliklerinde yetişir.”

Bu tanıma bakılırsa, bu otu labirentlerin içinde bulabilirdik. Ama öyle sıradan bir labirente dalabilir miydik ki? Eğer öyleyse, içeri girmeden önce parti kadromuzu tekrar gözden geçirmemiz gerekirdi. Yaklaşık yirmi kişiye ihtiyacımız olurdu… Hayır, bir ödül koyup macera grubu toplayabilir ve içeri yüz kişi gönderebilirdik.

“Ve,” diye devam etti Kishirika, “işte bu yüzden her iblis kralına bu otu kalelerinin altında yetiştirmelerini emrettim!”

“…”

“Ne de olsa bu bitki çok lezzetli. Onu içenler olağanüstü uzun bir ömre sahip olurlar. Yani aslında onu içenler ölümsüz iblis kralları olduğu için. Fwahaha!”

“…”

Yani özetle bize her iblis kralının kalesinin altında bu meretten yetiştirildiğini mi söylüyordu? Ve lüks bir çay olarak görüldüğüne göre, bunu satan tüccarlar bulmamız mümkün olabilir miydi?

“Fwahahahaha! Gidip kendiniz almak zorunda kalacağınızı mı sandınız? Kesin öyle sandınız, değil mi? Sizi zavallılar! Hemen şuradaki kalemizde yetişiyor işte! Fwahahahaha!”

Bu aptalı ne kadar uzağa tekmeleyebileceğimi denesem kimse beni suçlamazdı, değil mi?

Cliff de aynı fikirde görünüyordu. Yumruklarını sıkarak öne atıldı. “Seni gidi…!”

“Lütfen bekleyin, Üstat Cliff! Acele etmeyelim. Önce bildiği her şeyi öttürmemiz gerekiyor.”

“E-evet, haklısın.”

Tüh, son kısmı sesli söylememeliydim belki de.

Eğer kalede gerçekten Sokas Otu varsa… kızacak bir şey yoktu. Hatta bu mükemmeldi. Bizi boşuna endişelendirip biraz canımı sıkmış olsa da bu bile başlı başına bir dersti.

Tamam, sakinleş. Sadece dizlerinin üzerine çöküp onun için yalvarabilirsin.

“Pekala, Leydi Kishirika, o halde bize Sokas Otu’nuzdan biraz vermeniz için size yalvarıyorum.”

“Tabii ki! Ufak bir sorun var sadece.”

“Nasıl bir sorun?”

“Şey, görüyorsun ya, şu anda kalemizde kalan tiksindirici biri var. Başa çıkması oldukça zor ve pek de zeki sayılmaz, bu yüzden son altı ayımı ondan kaçarak geçirdim… Eyvah.”

Arkamızda bir yere dik dik bakarken lafı ağzında kaldı.

“Hım?” Bakışlarını takip ettim.

Siyah zırhlar giymiş birkaç asker orada duruyordu. Beş, altı, yedi… toplam yirmi kişi. Daha da kötüsü, karşı caddede başka bir grup toplandı ve yakındaki bir sokaktan yenileri döküldü. Çok geçmeden otuz kadarı tarafından etrafımız sarıldı. Sanki gözümüzü korkutmaya çalışırcasına bize dik dik bakıyorlardı.

Elinalise elini kalçasındaki kılıcın üzerinde tutarak öne çıktı. Alnı soğuk terle kaplanmıştı. Bu kalabalıkta kaçmamızın imkanı yoktu.

Ne yapmalıydık?

İkisini yakalayabilirdim—sağ koluma Zanoba’yı, sol koluma Cliff’i alıp—büyümü kullanarak yükseğe sıçrayabilirdim. Ama ya Kishirika ve Elinalise ne olacaktı?

Askerlerin başında olduğu anlaşılan adam bize doğru ilerledi. Boğuk ama gür bir sesle, “Bizler, Gaslow Bölgesi’ni yöneten Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe’nin muhafızlarıyız,” dedi. Akıcı bir İnsan Diliyle konuşuyordu. “Ekselanslarının emriyle, lütfen Leydi Kishirika’yı bize teslim edin ve bizimle birlikte kaleye gelin.”

Arkasındaki diğer şövalyeler ellerindeki çizimleri çıkarıp gerçek Kishirika ile karşılaştırdılar. Yüzleri şaşkınlıkla doldu. Nokopara’nın şüphelendiği gibi, resim Kishirika’ya hiç benzemiyordu çünkü Atofe detaylar konusunda baştan savma davranmıştı. Ama yakalamaları emredilen kadına benzemese de, İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru olduğunu avazı çıktığı kadar bağırması herkesin dikkatini çekmeye yetmişti.

“Ya hayır dersek?” Elinalise lafı gediğine koydu.

Muhafızlar hemen kılıçlarını çektiler. Kınından çıkan bıçakların kulakları tırmalayan şakırtısı alanda yankılandı.

“O zaman size merhamet göstermeyiz.”

Bir bakışta birinin gücünü anlama yeteneğim olduğundan değil ama bu insanların savaş konusunda deneyimli olduğunu ben bile görebiliyordum. Bir çömez ile daha önce nice savaşlar atlatmış kişiler arasında belirgin bir fark vardı ve bu askerler şüphesiz ikincisiydi. Sıradan bir şövalye birliğinden çok daha yetenekli olduklarını hissettim.

“O-onları dinlememelisiniz. Sizi kaleye götürmelerine izin verirseniz başınıza nelerin geleceği hiç belli olmaz. Bahsettiğimiz kişi İblis Kralı Atoferatofe,” diye mantık yürüttü Kishirika. “Zır zırıl bir aptalın tekidir o!”

Kaşlarım çatıldı. Haklı bir payı vardı. Neden bu sözde aptalın bizi tutuklamasına izin vermeyi kabul edecektik ki? Atofe ile hiçbir işimiz yoktu. Bu işin içinden sıyrılmanın bir yolunu bulmalıydık.

Ah, ama bir dakika bekleyin, ihtiyacımız olan ot bunların kalesinin altında değil miydi? Belki içeri gizlice sızabilirdik… Hayır, gerçekçi olalım, bu otu daha önce hiç görmemiştim ki ne arayacağımı bile bilmezdim.

Ben tereddüt ederken, şövalyelerin lideri miğferini çıkardı.

“Size yalvarıyorum.” Saçları alev kırmızısıydı ve yüzü yaşın getirdiği izlerle yıpranmıştı. Bize yumuşak bir tebessüm sunup başını eğdi. “Eğer gelmezseniz, korkarım ki efendim bizi cezalandıracak. Size kötü davranmayacağımıza yemin ederim, bu yüzden lütfen…”

Böyle baş eğmesi yeterince samimiydi. Eskiden insanları reddetmeyi umursamayan türden bir Japon’dum ama artık öyle değildim. Biri böyle içten konuştuğunda, ona uymak zorunda hissetmemek zordu.

“Söylediği tek bir kelimeye bile inanmayın! Atofe mantıklı bir sohbet edebileceğiniz türden biri değildir!” Kishirika’nın yüzünden soğuk ter damlaları süzülüyordu. Belli ki bu işin içinde bize çaktırdığından daha fazlası vardı.

“Konuştuğunuz şeyleri duydum,” dedi yaşlı şövalye kaptanı. “Gaslow Bölgesi’nde de Sokas Otu yetiştiriyoruz, bu yüzden onu nasıl yetiştireceğimizi biliyoruz. Eğer arzu ederseniz, eve götürmeniz için saksıda bir tane temin edebiliriz. Bu yüzden lütfen bizimle gelin.”

Başını eğik tutmaya devam etti. Adamda dürüstlükten başka bir şey hissetmiyordum. Kendisi ve adamları bizi pekala zorla da ele geçirebilirlerdi ama adam özellikle bunu bir rica haline getiriyordu. Atofe hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyordum. Tanıdığım tek iblis kralı Badigadi’ydi. Ama Atofe gibi bir üste sahip olmak şüphesiz zordu.

“Yeri gelmişken,” dedim, “Leydi Atofe’nin Leydi Kishirika ile derdi ne? Mümkünse, son altı aydır Leydi Kishirika’nın peşinde olmasının sebebini öğrenmek isterim.”

“Bir yıl önce efendim, Gekura Bölgesi’nde üretilen özel bir matara içki için bu şehre gelmişti ancak Leydi Kishirika onu aşırdı ve bütün şişeyi dikip bitirdi.”

“Aha.”

Yaşlı muhafız kaptanı iç geçirdi. “Efendim o şişeyi dört gözle bekliyordu, bu yüzden yapılan bu saygısızlığa küplere bindi. Bizi memleketteki görev yerlerimizden çağırıp suçluyu aramamız için emir verdi. Ne yazık ki Leydi Kishirika’nın şu anki görünümünden haberimiz yoktu ve elimizdeki çizim de işe yarayacak kadar doğru değildi, bu yüzden şimdiye kadar hiç şansımız yaver gitmemişti.”

“Pekala. Durumunuzu anlıyorum.”

Büyümü kullanarak Kishirika’nın bileklerine kelepçe geçirdim.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla