PLANIMIZ basitti. İlk olarak Perugius bizi İblis Kıtası’na ulaştıracaktı. Ardından Kishirika’yı aramaya başlayacak ve Dryne Sendromu’nu nasıl tedavi edeceğini bilip bilmediğini, bilmiyorsa da bilen birini tanıyıp tanımadığını soracaktık.
Gerçekten de basitti.
En azından Perugius gibi bir yerdeki bir kaleye kapanmış olsaydı basit olurdu. Ne yazık ki Kishirika kıtada dolaşma eğilimindeydi, bu yüzden onu bulup bulamayacağımız tamamen şansa kalmıştı. Bunun ne kadar süreceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
En azından durum tamamen kötü sayılmazdı. Perugius, bizi İblis Kıtası’nın merkezi noktalarından birine götürecek bir ışınlanma çemberi yapacağını söyledi. Düz bir mantıkla, bu kaleden İblis Kıtası’ndaki kasabaların çoğuna anında ışınlanabilirdik. En çok yolculuk süresi konusunda endişeleniyordum, dolayısıyla en azından bu kaygı ortadan kalkmıştı. Şansımız yaver giderse Kishirika’yı bir hafta içinde bulabilirdik.
Yine de ışınlanma çemberleri biraz ürkütücüydü. Güçleri, gökyüzündeki bu kaleden dünyadaki herhangi bir kasabaya anında seyahat etmemizi sağlıyordu. Bu da bir savaş aracı olarak orduların her türlü araziyi veya savunmayı pas geçmesini sağlayabileceği anlamına geliyordu. Birinin bu kaleyi işgal etmeye çalışacağından değildi elbette. Yine de bunun neden yasak büyü olarak kabul edildiğini ve Orsted ile Perugius’un bunu neden sadece gizlice kullandığını anlayabiliyordum.
Hayır, sadece onların kullandığından emin değilim. Yasak olmasına rağmen insanların gizlice kullandığı başka büyüler ve araçlar olduğu şüphesizdi. Dünyanın düzeni böyleydi.
Kishirika’yı arama sürecimi hızlandırmak için hile yapıp böyle bir büyü kullanmaktan hiç çekinmiyordum. Roxy’nin beni aramak için İblis Kıtası’na geldiğindeki stratejisini kullanacaktık: Şehirleri tek tek ziyaret edecek ve ilerlemeden önce her birini enine boyuna arayacaktık. Bunun ne kadar süreceğinden emin değildim ama belki bir yıl içinde bitireceğimizi tahmin ediyordum. Sonuçta yolculuk sadece bir gün sürecekti.
Karşılaştığımız tek sorun, biz bir sonraki kasabaya geçerken Kishirika’nın henüz boşalttığımız kasabaya girmesi ve birbirimizi teğet geçme ihtimalimizdi. Bunun önüne geçmek için Roxy’nin yönteminden örnek alacak ve bu ihtimali azaltmak adına uğradığımız her Macera Loncası’na talep bırakacaktım. Bir nevi Kishirika hazine avı olacaktı yani. Büyük İblis İmparatoru’nu bulup yakalamayı başaran herkese cömert bir ödül ödeyecektik. Tabii ona zarar vermemeleri şartıyla.
Diğerlerini—Ariel, Luke, Cliff, Elinalise, Zanoba ve Sylphie’yi—toplayıp planımı onlara açıkladım.
Ben Perugius ile konuşurken Sylphie bilincini yeniden kazanmıştı. Ancak bu tedavilerin onu oldukça yıprattığı her halinden belliydi. Zaten minyon bir yapısı vardı ama şimdi neredeyse bir deri bir kemik kalmıştı. Eski gücünü toplaması için en az beş güne ihtiyacı olduğunu düşündüm.
“Nanahoshi’yi kurtarmak için hepinizin yardımına ihtiyacım var,” dedim.
Ariel hiç tereddüt etmeden başıyla onayladı. “Eğer arzunuz buysa, büyülü eşyalarımı size seve seve ödünç veririm.” Parmağındaki yüzüklerden birini çıkardı. Bir çift yüzükten biriydi; birine mana aktardığınızda diğer yüzükteki mücevher parlıyordu. Asura Krallığı’nın gizli bir hazinesiydi ve karşı taraftaki kişiyi tehlikeden haberdar etmek için kullanılıyordu. Ne amaçla kullanacağımdan emin değildim ama elbet bir noktada işime yarayacaktı. Adeta bir çağrı cihazı gibi.
“Zanoba, Bayan Elinalise, benimle gelmenizi istiyorum.”
Bu ikisini koruma olarak yanımda istiyordum. Ne de olsa Zanoba bir Lütuf Çocuğu’ydu. Tekrar bir hidrayla karşılaşacak olsak, bunun üstesinden kesinlikle gelebilirdi. Savaş Aurası oluşturamadığım için fiziksel savunmam oldukça zayıftı. Büyüsel savunmamın yüksek olması yalnızca Büyü Bozumu ve Mana Soğurma Taşı sayesindeydi. Ön safta Zanoba varken, başka bir hidrayla karşılaşsak bile bir şansımız olurdu. Aşırı özgüvenim onun ölümüne yol açsaydı elbette yıkılırdım, bu yüzden destek olması için Elinalise’i de ekledim.
“Peki ya ben?” diye sordu Cliff.
“Senden büyülü bir eşya tasarlamanı istiyorum.”
Doğrusunu söylemek gerekirse Kishirika’nın bu hastalık hakkında bir şey bileceğinin ya da bizim bir tedavi bulacağımızın hiçbir garantisi yoktu. Sadece vakit kaybediyor olmamız da muhtemeldi. Bu yüzden duruma birden fazla açıdan yaklaşmamız gerektiğini düşündüm. Nanahoshi’nin hastalığı bir lanete benziyordu. Cliff mevcut araştırmalarından yola çıkarsa, onun ömrünü uzatabilecek bir eşya yapabilirdi.
“Hayır,” dedi. “Ben de sizinle geliyorum!”
Cliff fikrime şiddetle karşı çıktı.
“Lütfen beni de götürün! Ben de Nanahoshi için bir şeyler yapmak istiyorum!”
Araştırması zaten onun için bir şeyler yapmak anlamına gelecekti ama o daha aktif olmak istiyordu. Bu anlaşılabilir bir şeydi. Her zamanki araştırmalarını sürdürmek ona aynı tatmin hissini vermeyecekti.
Cliff devam etti: “Yalvarırım Rudeus. Eve dönmek istemenin nasıl bir duygu olduğunu anlıyorum.”
Şimdi düşününce, Cliff uzun zamandır evinden uzaktaydı. Yaşına göre oldukça kısa boyluydu, bu yüzden sadece on beş yaşlarında görünüyordu ama gerçekte çoktan on dokuzuna basmıştı. Sanırım Milis Kutsal Krallığı’ndan altı ya da yedi yıl önce ayrıldığını söylemişti.
Nanahoshi bambaşka bir dünyadan geldiği için Cliff’in eve dönme arzusu onunkiyle tam olarak aynı değildi elbette ama en azından onunla bir nebze olsun empati kurabiliyordu.
“Pekala,” dedim en sonunda.
“Cidden mi?!”
Zaten Elinalise’i yanıma alıyordum ve Nanahoshi’nin zamanı donmuşken Cliff’in burada yapabileceği araştırmaların da bir sınırı vardı. Biz dışarıda arayıştayken onu burada kalıp çalışmaya zorlamak zorunda değildim. Eli boş dönersek ya da Kishirika’yı hiç bulamazsak araştırmalarına kaldığı yerden devam edebilirdi, biz de elimizden gelen her şekilde ona destek olurduk. “Evet, Üstat Cliff, yanımızda olmandan memnuniyet duyarım.”
Bu durumda, mevcut arama yolumuz başarısız olursa bir tedavi araştırmaya geçişi mümkün olduğunca sorunsuz kılmak için arama süremizi kısaltmamız gerekiyordu. Altı ay ila bir yıl arası yeterli olmalıydı.
“Peki ya… ben ne olacağım? Ben… ne yapmalıyım?” diye sordu Sylphie en sonunda, yüzü solgun bir halde. Henüz gücünü toparlayamamıştı, bu yüzden bizimle gelmesinin imkânı yoktu. Üstelik…
“Sylphie, şimdilik dinlenmeni istiyorum.”
“Tamam ama ya sonrası?”
“Tümden iyileştiğinde…” Tereddüt ettim. En sonunda, “Eve dönüp Lucie’ye göz kulak olmanı istiyorum,” dedim.
“Ne?” Yüzü gölgelendi.
Hızla açıkladım: “Yakın gelecekte eve dönemeyebilirim. Bir çocuğun bu kadar uzun süre her iki ebeveyninden de uzak kalmasının doğru olduğunu düşünmüyorum.”
Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için mutlaka ebeveynlerine ihtiyacı olduğunu söylemiyordum ama benim böyle büyümemin sebebi Paul ve Zenith’ti. Bir çocuğun başında ona bakacak ebeveynlerinin olması daha iyiydi. Anne babasının bir iki haftalığına gitmesinde sorun yoktu ama bir çocuğu aylarca ebeveynden yoksun bırakmak doğru değildi.
“Şey, pekala,” diyerek kabullendi Sylphie. “Sanırım haklısın. Sen yokken ona bakmak bana düşer.”
“Üzgünüm.”
“Hayır, sorun değil.”
Nanahoshi’nin durumunun onun suçu olmadığını ona zaten söylemiştim ama Sylphie’nin hâlâ yardım etmek istediği ortadaydı. “Sylphie, zaten yeterinden fazlasını yaptın. Geri kalanıyla ben ilgileneceğim. Bana güven.”
“Biliyorum…” Hâlâ hayal kırıklığına uğramış görünse de başını salladı.
Lucie’yi sevmediğinden değildi elbette ama Sylphie, Metastaz Olayı yüzünden on yaşından beri kendi başının çaresine bakıyordu. Anne babası, yeniden kavuşma fırsatı bulamadan ölmüşlerdi. Sylphie büyük ölçüde şansı ve yol boyunca karşılaştığı insanlar sayesinde hayatta kalmıştı ama yine de işinde çok sıkı çalışıyor ve evliliğimize de büyük emek harcıyordu. Belki de bir çocuğun anne babası olmadan da gayet iyi yaşayabileceğini düşünüyordu. Ya da belki de bu dünyada bir çocuğun her an başında bir anne ve babaya ihtiyaç duymadığı daha yaygın bir inançtı.
Her iki durumda da Sylphie henüz sadece 18 yaşındaydı. İnsanların düşünce yapısı çocuk sahibi oldukları anda aniden değişmezdi. Bunun yerine, söz konusu çocukları büyütürken yıllar içinde olgunlaşırlardı. Önceki hayatımda on sekiz yaşımdayken çocuk sahibi olma düşüncesi aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu bakımdan Sylphie harika bir iş çıkarıyordu.
“İblis Kıtası’na gideceksen Roxy’nin sana söyleyecek birkaç sözü olacağını düşünüyorum,” diye uyardı Sylphie. “Aramızda orayı ondan daha iyi bilen kimse yok.”
“Bu konuda haklısın. Oradayken başım derde girerse döndüğümde mutlaka Roxy’ye danışırım.”
Roxy burada değildi. Tavsiyelerini almayı çok isterdim ama Perugius’un kalesine bir iblisi kabul etmeye hiç niyeti yoktu. Doğrudan sormayı denediğimde beni geri çevirmişti.
Aynı zamanda Roxy’nin düşünmesi gereken profesörlük kariyeri vardı. O konumu elde etmek için o kadar sıkıntı çektikten sonra bir yılın ardından kovulması yazık olurdu. Nanahoshi’yi kurtarmak istiyordum elbette ama bunu aile olarak inşa ettiğimiz her şeyi heba etme pahasına yapamazdım. Bizim hayatlarımız da önemliydi. Bu yüzden Sylphie ve Roxy’nin diğer herkese göz kulak olmasına ve işlerin tıkırında gitmesini sağlamasına ihtiyacım vardı.
Tamam, bunun bir kısmı muhtemelen egomun konuşmasıydı. Sözlerim öyle pek çağları aşan bir bilgelik sayılmazdı ama yine de Roxy ve Sylphie’nin tehlikeye atılmasını istemiyordum. Sevdiğim birinin daha öldüğüne asla tanık olmak istemiyordum. Paul’den sonra bir daha asla. Bu dünyada hiçbir yer tamamen güvenli değildi ama İblis Kıtası, Büyü Şehri Sharia’dan katbekat daha tehlikeliydi.
“Lütfen bu sefer bir kolunu falan kaybetme, olur mu?” Sylphie’nin kaşları endişeyle çatıldı.
“Dikkatli olacağım.”
Yanımda Zanoba ve Elinalise’i götürmemin sebebi de tam olarak buydu. Yine de ikisinden biri ölümcül bir tehlikede olsaydı, onları kurtarmak için sağ kolumu seve seve feda ederdim. Tercihen kendi hayatımı değil tabii—elimden geldiğince.
Neyse, her neyse. Bu sefer her şeyin çok daha iyi gideceğine emindim.
***
Durumu Roxy’ye ve ailemin geri kalanına açıklamak için bir kez daha eve döndüm. Bir süre eve dönemeyeceğimi söylediğimde, özellikle Aisha oldukça endişeli görünüyordu. Neyse ki bu sefer gidip gelmek çok daha kolay olacaktı. Birkaç günde bir geri dönüp onları görmeyi planlıyordum. Uzun süreli bir ayrılıktan ziyade daha çok bir iş gezisi gibiydi. Bir süre dönemeyebileceğimi sadece beklenmedik bir durum gerçekleşir diye söylemiştim. Işınlanma çemberimizin devre dışı kalma ihtimali vardı, öyle bir durumda eve dönmemiz uzun zaman alırdı.
“Pekala, buraları size emanet ediyorum.”
“Tamam. Dikkatli ol, Rudy,” dedi Roxy.
Benimle gelmek için ısrar edeceğini sanıyordum ama tüm detayları dinledikten sonra geride kalmayı kabul etti. Aslında biraz beklentimin altında kalmıştı.
Her neyse, uçan kaleden sürekli gidip gelecektim ama beklenmedik durumlara hazırlıklı olmak önemliydi; ne olacağını asla bilemezsiniz. Perugius, kaleye dönmek için ışınlanma çemberini kullanamasak bile Yedi Büyük Güç anıtlarından birinin önünde belirli bir büyülü eşyayı kullanabileceğimiz ve bizi alması için birini göndereceği konusunda güvence vermişti. Ona güvenmediğimden değil ama ne olacağı hiç belli olmazdı. Belki biz ayrıldıktan saniyeler sonra Laplace dirilirdi. Eğer öyle bir şey olursa Perugius bizimle ilgilenemeyecek kadar meşgul olurdu.
Bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak büyük miktarda para, takas edebileceğimiz eşyalar ve ışınlanma kalıntılarının bir haritasını temin ettim. Tüm bu önlemleri aldığımız sürece altı ay içinde İblis Kıtası’ndan buraya dönebilecektik. Ayrıca bagajıma birkaç Lamba Işığı Ruhu parşömeni de dahil olmak üzere bir sürü yararlı eşya tıkıştırdım. Hazırlıklarım eksiksizdi.
***
Perugius’un kalesindeki ışınlanma çemberi zemin katın altındaydı.
“Bu taraftan,” dedi Sylvaril, bizi bodrum katının üçüncü katındaki bir odaya yönlendirirken. Keşfe çıktığımızda bu kapı kilitliydi. İçerisi aydınlatılmamıştı ama çemberin soluk parıltısı karanlığın bizi yutmasını engelliyordu.
“Lord Perugius bu çemberi yeni çizdi. İblis Kıtası’nda uzun süredir kullanılmayan bir çembere bağlı.”
“‘Uzun süredir kullanılmayan’ derken neyi kastediyorsunuz?”
“Dünyada, bağlantılı oldukları çemberler şu ya da bu nedenle yok edildiği için atıl kalmış pek çok ışınlanma çemberi var.”
Işınlanma çemberleri yalnızca her iki taraf da bağlı olduğu sürece çalışırdı. Kendi çemberini bağı kopmuş bir çembere bağlayarak işlevselliğini yeniden kazandırabiliyordu. Bahsi geçen çember de muhtemelen böyle bir kaderi paylaşan birçoğundan biriydi.
“Ve Lord Perugius dışarıdaki tüm ışınlanma çemberlerini biliyor mu?”
“O güçlü ve yücedir,” diye yanıtladı Sylvaril gururla.
Dürüst olmak gerekirse, o eski çemberlere bağlanan bir sürü yeni ışınlanma çemberi kurmak çok yararlı olurdu. Tabii ki böyle bir büyü en başta yasaktı ve bunu bana öğretmeyeceğinden emindim. Ayrıca, bencillik uğruna böyle şeylerle oynamak bana sadece daha fazla düşman kazandırırdı ve bu gerçekten ürkütücü bir düşünceydi. Açgözlü olmaya gerek yoktu.
Üstelik o çemberleri sadece benim değil, herkesin kullanabileceğini unutamıyordum. Korkunç bir canavarın bu çemberlerden birine denk gelmesi her zaman olasıydı. Sonuçlarını düşünmeden bir sürü çember oluştursaydım, bu koskoca bir köyün yok olmasına yol açabilirdi. Böyle bir şey yaşansaydı geceleri gözüme uyku girmezdi.
“Lord Perugius bu çemberin sizi Büyük İblis İmparatoru’na yakın bir yere götüreceğini söyledi,” dedi Sylvaril.
“Bekle, yani onun nerede olduğunu biliyor mu?”
“Elbette.”
Ha, tamam. Bu şaşırtıcıydı. Bizi büyük bir şehre gönderip her şeyi kendi başımıza halletmemizi isteyeceğini sanmıştım.
“Yine de hesaplarının şaşma ihtimali var.”
“Evet, buna şaşırmam,” diye mırıldandım. Tanıdığım İblis İmparatoru sonuçta oldukça öngörülemez biriydi. Tam onu bir yerde bulacağınızı sandığınız anda başka bir yere gezinmeye başlardı. Nişanlısı da o bakımdan aynıydı.
Ah, doğru ya. Badigadi’yi unutmuştum.
Onu uzun zamandır görmemiştim. Belki de çoktan kendi bölgesine dönmüştür. O da uzun zamandır yaşıyor gibi görünüyordu, bu yüzden ona bu sendromu sormak da kötü bir fikir olmayabilirdi.
“Pekala,” dedim. “Yine de gidip bir bakacağız.”
“Gideceğiniz yeri kontrol etmedik. Diğer uçtaki çemberin çıkışı olmayan bir yerde bulunma ihtimali var. Lütfen dikkatli olun.”
“Yani kapalı bir yer olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Muhtemelen. Konumunu gizlemek için birileri girişi mühürlemiş olabilir.”
Haklılık payı vardı. Eğer o yere bir giriş yoksa, kimse orayı asla keşfedemezdi. Dışarıda gizli kapılar arayan insanlar vardı ama elinde kazmayla duvarlara savuran pek yoktu. Eski bir kalıntı bulduklarında bu kadar ısrarla kazı yapan tek kişiler Mısırologlardı.
Kim bilir, belki de burada ışınlanma kalıntılarını yağmalayan mezar soyguncuları ve arkeologlar vardır da benim haberim yoktur.
Omuz silktim. “Şey, eğer hiç geçemeyecek gibi durursak buraya geri döneriz.”
“Size bol şans dilerim.”
Grubumuz büyü çemberinin üzerine atlayıp ışınlanırken Sylvaril odada kaldı.
***
Bu şekilde kaçıncı ışınlanışımdı bu? Bir kere Metastaz Olayı sırasında, iki kere Begaritt’e gidip gelirken ve bir kere de Perugius’un kalesini ziyaret etmek için büyülü eşyaları kullanarak. Bu gezi beşinci seferimizdi. Sonunda bir rüyadan uyanıyormuş gibi hissettiren bu duyguya alışmaya başlıyordum.
“Off.”
Işınlandığımız yer karanlık bir odaydı. Havada ağır bir küf ve toz kokusu vardı. Burası her neresiyse, çoktan terk edilmişti. Hiç ışık yoktu ve kullanabileceğimiz bir mum da bulunmuyordu. Gerçekten eski bir kalıntı gibiydi.
Düşününce, çemberin bizi tam olarak nereye götüreceğini sormayı unutmuştum.
“Hapşuu!” Cliff arkamda hapşırdı.
Diğer üçü çemberden dışarı adım atarken arkama göz attım. Elinalise hiç istifini bozmamıştı. Zanoba da özgüvenle ilerliyordu. Işınlanma sürecinden etkilenmiş gibi görünen tek kişi Cliff’ti.
“Buranın havası gerçekten çok basık. Buradan çabucak çıkalım.” Zanoba bir çıkış yolu arayışımızı başlattı.
“Hm.” Duvarları taradım. Tırmanıp çıkabileceğimiz bir kapı, merdiven veya tavanda bir delik yoktu. Üzüntüm şu ki, zemini incelemek de bir sonuç vermedi. Kilitli bir odadaydık.
Demek ‘kapalı alan’ derken bunu kastediyordu. Sylvaril tam hedeften vurmuştu.
“Hey. Şey, sizce buradan nasıl çıkacağız?” diye sordum.
“Hm.”
Grubumuz ayrıldı ve çıkış yolları aramaya başladı. Yukarı, aşağı, sola, sağa, sola, sağa, B’den A’ya kadar her yere baktık… Temelde her yere ve hatta daha da fazlasına baktık.
Dakikalar süren aramadan sonra Elinalise, “İşte burada,” diye duyurdu. Başka bir odaya bitişik bir duvar bulmuştu. Duvara vurmuş ve yankıyı duymuştu, yani duvar bir yere çıkıyordu. Duvarlar o kadar kalındı ki ben hiçbir şey duyamıyordum. Elflerin üstün bir işitme duyusuna sahip olması şaşırtıcı değil herhalde.
“Tamam! Yumruklama vakti geldi, Zanoba!”
“Hmph!” Yumruğunu duvara savurdu. Yaklaşık 50 santimetre kalınlığında olmasına rağmen duvar yine de dayanamadı ve küçük bir açıklık oluştu. Zanoba, bir çocuğun kumdan kaleyi yıkması gibi bir rahatlıkla yumruğunu duvara geçirerek açıklığı genişletmeye devam etti. Birinin geçebileceği kadar genişlediğinde Elinalise öne adım attı. “Önden ben gidiyorum.”
Bu yeni açıklık, yine zifiri karanlık olan başka bir açık alana çıkıyordu. Yapının tamamen taştan yapıldığı düşünülürse bu beklenen bir şeydi, ancak burası hakkında bildiğimiz başka pek bir şey yoktu. Yer üstünde mi yoksa yer altında mı olduğumuz hakkında hiçbir fikrimiz yoktu.
“Rudeus, bana biraz ışık ver,” dedi Elinalise.
Dediğini yapıp Lamba Işığı Ruhu parşömenlerinden birini kullandım. Etrafımızı aydınlatarak yaklaşık on metre genişliğinde kare şeklinde bir odayı gözler önüne serdi.
“Uğğ…” Cliff etrafa bakarken inledi. Gölgeler, yerdeki bir dizi sararmış beyaz kemiğin üzerinde dans ediyordu. İblis Kıta’sında olduğumuz düşünülürse, iskeletlerin farklı şekil ve boyutlarda olması belki de şaşırtıcı değildi; bu da onların neredeyse yapay görünmesine neden oluyordu.
Kalıntıları inceledikten sonra Elinalise, “Görünüşe göre burası eskiden bir hapishanemiş,” dedi. Gerçekten de iskeletlerin ellerinde paslı metal kelepçeler vardı.
Cliff ellerini birleştirirken yüzü kederli bir hal aldı. “Khh… Lord Milis ölümde onlara kurtuluş bağışlasın.”
Ben de onun yaptığını yapıp ellerimi birleştirdim. Namu Amida Butsu, Namu Amida Butsu. Huzur içinde yatın. Şimdilik sizi rahatsız edeceğiz ama en kısa sürede ayrılacağız.
“Pekala, hadi gidelim.”
Burası kemiklerle kaplıydı. Buraya kaç kişiyi kapatmışlardı acaba? Bahse girerim hiçbiri o duvarın hemen diğer tarafında bir ışınlanma çemberi olduğunun farkında değildi. Bekle, ama Perugius o çemberin artık hiçbir yere bağlı olmadığını söylemişti. Belki de bu insanlar buraya ışınlanıp büyüyle içeriye mühürlenmişlerdi. Eğer durum buysa, bunu yapan her kimse feci şekilde acımasızdı.
“Bir merdiven buldum,” dedi Elinalise. “Oradan yukarı çıkabiliriz.”
Basamaklar odanın bir köşesindeydi. Görünüşe göre bu mahkumlar hücrelerde bile tutulmuyordu. Ya da merdivenlere yaklaşıp yerde eski paslı menteşeler görene kadar öyle sanıyordum. Belki de eskiden bu insanları tutmak için ahşap parmaklıklar vardı ama bin yıllar içinde çürüyüp gitmişlerdi.
Merdivenlerin tepesinde yukarı doğru açılan metal bir kapak vardı. Elinalise tuzak olup olmadığını dikkatlice kontrol etti ve açmaya çalıştı ama şansı yaver gitmedi. Üzerinde ağır bir şey vardı ve onu yerine kilitliyordu.
“Pekala, Zanoba Robo, onu patlatarak açma vakti geldi!” diye ilan ettim.
“Usta, bahsettiğin bu ‘Robo’ da nedir?”
“Ah, şey, gittiğim bölgelerden birinde, canavarca bir güce sahip çelik gövdeli adamlara böyle derler.”
“Hahaha, demek bu anlama geliyor. Hmph!”
Zanoba ellerini kapıya bastırdı ve kaldırmaya başladı. Açılmaya başladıkça gıcırdadı. Üzerimize kum dökülmeye başladı. “Guh!”
“Endişelenme,” dedim. “Kumu ben hallederim.”
“E-evet, tamam Usta.”
Zanoba kaldırmaya devam edip hantal kapağı var gücüyle iterken, düşen kumu engellemek için büyümü kullandım. Çok geçmeden çatlaklardan ışık süzülmeye başladı. Görünüşe göre dışarı çıkan yol burasıydı. Zanoba kapağı birinin tırmanabileceği kadar yukarı ittiğinde, Elinalise yanımızdan sıyrılıp ilk olarak dışarı çıktı.
“Açık, tehlike yok.”
Bu güvenceyle peşinden tırmandık.
Dışarıda kendimizi dik bir yamaçta bulduk. Dik yamaç kızıl-kahverengi toprakla kaplıydı ve gözün görebildiği kadar uzaklara kayalar saçılmıştı. Uzakta, bir balığın kemiklerini andıran, yalnızca İblis Kıta’sında bulunabilecek benzersiz bir manzara olan bir orman uzanıyordu. Ayrıca ufukta Büyük Kaplumbağa gibi görünen bir şey fark ettim.
“Demek İblis Kıta’sı burası!” Cliff yutkundu, temkinli bir şekilde yamaca doğru baktı.
Yakınlarda bir şehir yoktu, en azından benim görebildiğim kadarıyla. Kishirika’ya gerçekten ne kadar yakın olduğumuzu merak ettim. En yakın şehri aramamız gerekiyor muydu? Ve biz dünyada neredeydik ki? Belki de kaleye dönüp sormak en iyisi olurdu.
Hayır, bunu yapmadan önce bölgeyi aramalıyız.
“Cliff Usta, İblis Kıta’sı muazzam büyüklükte ve tehlikelidir. Daha da kötüsü, buradaki canavarların çoğu grup halinde gezer, bu yüzden lütfen dikkatli olun.”
“Evet, biliyorum.” Cliff başıyla onaylarken ifadesi tamamen ciddiydi.
Buranın tehlikeli olduğunu söylerken ciddiydim. Yetenekli bir savaşçı bile, Merkez Kıta veya Milis Kıta’sı kadar güvenli olduğunu düşünerek etrafta gezinirse canından olurdu.
“Civarımızda canavar yok. Şimdilik güvendeyiz,” dedi Elinalise.
Tetikte olmayı bırakmıyordu. Ben de tetiği elden bırakmadığımı düşünmek istiyordum ama buraya en son geldiğimde Ruijerd yanımdaydı. Belki bu durum tehlike hissimi köreltmişti ama en azından artık Begaritt’teki deneyimlerimden yararlanabilirdim.
“Ayrıca seni uyarayım, burada pek fazla Milis inananı yok. Düşünce tarzları seninkinden çok farklı, bu yüzden gereksiz kavgalar çıkarmamaya çalış,” dedim.
“Zaten biliyorum…” Cliff lafını kesip boğazını temizledikten sonra devam etti. “Yok, haklısın. Anlıyorum.”
Belki biraz fazla tepeden bakıyor gibi tınlamıştım ama Cliff daha önce bu kadar çok iblis soyunun olduğu bir yerde hiç bulunmamıştı. Önemsiz görüş ayrılıkları yüzünden kavga çıkarmak sadece sorun yaratırdı. Bu, Eris’le seyahat ettiğim zamanlara benzemiyordu. Mümkün olduğunca çatışmadan kaçınmak istiyordum.
“Cliff İblis Dili bilmiyor,” dedi Elinalise. “Yani endişelenmene gerek kalmayacak.”
Doğruydu, hem Elinalise de bu dili konuşmayı bilmiyordu. O ve grubu neredeyse iki yıl boyunca bu kıtayı dolaşmışlardı ama anlaşılan konuşmanın çoğunu Roxy’ye bırakmışlardı. Gerçi Elinalise bazı cinsel terimleri biliyor gibiydi. Cliff onun buradaki günlük hayatını duysa muhtemelen bayılırdı. Ama bu onun laneti yüzündendi.
“Usta!”
Zanoba yamacın tepesine ulaşmış, aşağıya bana doğru bağırıyordu. Dikkatli olma kavramı muhtemelen ona tamamen yabancıydı. Şaşırtıcı değildi. Bir uçurumdan düşse bile burnu bile kanamadan çıkabilirdi.
“Bir şey mi gördün?” Peşinden yukarı tırmandım.
“Vay be.” Yamacın sonu aniden sarp bir uçuruma dönüşüyordu. İlerideki manzara karşısında şaşkınlıkla gözlerim açıldı.
“Ooh, bu harika. Demek buradaki şehirler böyle görünüyormuş.” Cliff’in sesi hayranlıkla doluydu.
Üzerinde durduğumuz sıradan bir uçurum değildi; devasa bir şeydi. Bir kraterin içine kurulmuş koskoca bir şehir altımızda uzanıyordu. Tam ortasında demirden bir kalenin kalıntıları vardı.
“Bekle, yani onun burada olduğunu mu düşünüyor?” Kendi kendime huysuzca mırıldandım.
Bu şehri biliyordum. Krater doğal bir koruma görevi görüyor, canavarların istila etmesini engelliyordu. Geceleri iç duvarlara gömülü büyü taşları parıldayarak şehri aydınlatırdı.
Kalenin kökenini de biliyordum. Eskiden İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu’nun karargahıydı. Laplace Savaşı sırasındaki bir çatışmada ağır hasar görmüştü. Artık Eski Kishirika Kalesi olarak biliniyordu.
Bu şehir, Rikarisu, en son burada olduğumda bana kötü anılardan başka bir şey bırakmamıştı.
