Nanahoshi’nin yere yığılmasının üzerinden üç gün geçmişti. Bilinci hâlâ yerine gelmemişti ve kan kusmasına neyin sebep olduğunu hâlâ bilmiyorduk.
Sylphie yardım çağırmaya gittikten hemen sonra Arumanfi belirdi. Nanahoshi’yi muayene edip doğruca revire taşıdı. Bu sırada ben de durumu açıklamak için herkesi topladım. Onlara Nanahoshi’nin durumunun kötüleştiğini, Sylphie ona arındırma büyüsü yapmaya çalıştığında ise kan kusup bayıldığını anlattım. Ayrıca revirde tedavi altına alındığını da ekledim. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki bildiklerim aşağı yukarı bundan ibaretti. Hepsi şaşkına dönmüştü ama en azından durumun ne olduğunu anlamışlardı.
Şu anda Nanahoshi’yle ilgilenen kişi Kefaret Yuruzu’ydu. Yuruzu, bir kişinin dayanıklılığını ve sağlığını bir başkasına aktarmasını sağlayan özel bir iyileştirme gücüne sahipti. Bu güç, arındırma büyüsünden çok farklı bir mantıkla çalıştığı için normal yollarla şifası bulunamayan hastalıkları iyileştirmede etkili olabilirdi. En azından öyle söyleniyordu. Tek sorun, Yuruzu’nun bunu tek başına yapamamasıydı. Büyüsünü gerçekleştirebilmek için birinin iş birliğine ihtiyaç duyuyordu.
Sylphie hemen gönüllü oldu. Yuruzu onu Nanahoshi’nin yanına yatırıp büyüsünü yapmaya başladı. Tüm bu süreç boyunca Nanahoshi’nin yüzü acıyla kıvranıyor, bilinci kapalı olsa bile öksürük nöbetleri hiç kesilmiyordu.
“Karowante, durumu nasıl?” Perugius, Nanahoshi’ye şöyle bir baktıktan sonra adamlarından birine onu muayene etmesini emretti. Emrettiği kişi, bilinmeyenin ötesini görme ve bir insanın sırlarını açığa çıkarma yeteneğine sahip olan İçgörü Karowante’ydi. Bu yetenek, adeta bir röntgen görüşü gibi, bir rahatsızlığı olduğunda kişinin durumunu analiz edebilmesini de sağlıyordu.
Nanahoshi’ye—ya da belki de bedeninin içini görürcesine—baktı ve başını iki yana salladı. “Bu, Yuruzu’nun güçleriyle iyileştirebileceği bir şey değil.”
“Öyleyse arşivleri arayın,” dedi Perugius.
“Emredersiniz.”
Bunun üzerine adamı, bu hastalık ve tedavisi hakkında bilgi aramaya başladı. Karowante, Nanahoshi’de gözlemlediği belirtileri kalede tuttukları yazılı kaynaklarla karşılaştıracaktı. Yardım etmeyi teklif ettim ama Perugius beni kesin bir dille reddetti; bir yabancının arşivlerine girmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu. Bu sırada Yuruzu tedavisine devam etti, Sylphie de revirde kaldı.
Yapacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Tabii ki sonraki üç günü tamamen boş durarak geçirmedim. Eve dönüp Roxy’ye durumumuz hakkında bilgi verdim; Nanahoshi’nin yere yığıldığını ve Sylphie’nin onun tedavisine yardım ettiğini anlattım. Bu yüzden eve dönmemizin biraz gecikeceğini söyledim.
Roxy her şeyi dinledikten sonra hemen harekete geçti. Üniversiteyle iletişime geçip izin istedi, ardından benim yerime ailemize durumu baştan sona açıkladı. Biz yokken herkesle ilgileneceğine de söz verdi. Benden katbekat sakin ve soğukkanlıydı. Şüphesiz bu tür durumlara alışkındı.
Sonuç olarak aslında ben hiçbir şey yapmamış oldum. Roxy her şeyi benim yerime halletti. Tek yaptığım, Aisha ve Norn’a dönerken gecikeceğimizi bir kez daha hatırlatmak oldu. Sonra yanıma yedek kıyafetler alıp apar topar yüzen kaleye geri döndüm. Geri döndüğümde Nanahoshi’nin bu durumdan sağ salim kurtulması için dua etmekten başka yapabileceğim bir şey olmasa da…
“Acaba iyileşecek mi?”
Tıpkı benim gibi Cliff’in de boş boş oturmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu. Kalede bir şapel vardı ve Cliff hararetli dualarını etmek için oraya gitmişti. Ellerini birleştirmiş, gözleri kapalı bir halde, “Senin iraden gerçekleşsin, Milis Efendimiz,” diyordu.
İnançlı insanlar başları sıkıştığında sık sık böyle dua ederlerdi. Bana gelince, hiçbir zaman herhangi bir yüce güce inanmamıştım. Ben sadece bu dünyada bana yardım eden insanlara inanırdım. Roxy’ye ya da Sylphie’ye dua etsem bile bunun hissettiğim kaygıyı dindirmeyeceğini de biliyordum.
Sessizlik uzayıp giderken aniden çok eskiden izlediğim bir filmi hatırladım. Uzaylıların dünyayı ele geçirmesini konu alan ünlü bir filmdi. Teknolojik gelişmişlikleri sayesinde insanlığı boyunduruk altına alıp kökümüzü kazıyorlardı. Ama filmin tam sonunda makinelerinin hepsi aniden duruyordu. Sıradan soğuk algınlığı virüsüne karşı hiçbir bağışıklıkları yoktu ve virüs hepsini kırıp geçirmişti.
Nanahoshi bu dünyaya ışınlanmıştı. Benim gibi buraya reenkarne olmamıştı. Üstelik yaşlanmıyordu, büyü ya da büyülü araç gereçler de kullanamıyordu. Belki de eksikliğini çektiği şey sadece mana değil, aynı zamanda bu dünyadaki patojenlere karşı bağışıklık yetersizliğiydi.
Hayır, eğer durum böyle olsaydı çok daha önce hastalanması gerekirdi. Metastaz Olayı’nın üzerinden sekiz yıl geçmişti. Bu kadar uzun bir süre boyunca hiçbir şeyden etkilenmeden kalması imkânsızdı.
Dudaklarımı kenetledim.
Yoksa gerçekten ölecek mi?
***
Bugün Nanahoshi’nin yere yığılmasının dördüncü günüydü. Hepimiz yuvarlak bir masanın bulunduğu odaya çağrılmıştık. Kefaret Yuruzu hariç Perugius ve tüm hüddamları oradaydı. Efendileri gösterişli sandalyesine kurulurken onlar da arkasında sıraya dizilmişti.
“Lütfen oturun,” dedi Sylvaril.
Ricasına uyup sandalyelerimize yerleştik. Sylphie hâlâ Nanahoshi’nin tedavisinde Yuruzu’ya yardım ediyordu, bu yüzden o olmadan sadece altı kişi kalmıştık.
“Bayan Nanahoshi’nin rahatsızlığının ne olduğunu öğrendik,” dedi Sylvaril, hepimiz yerleşince bir adım öne çıkarak.
Demek sonunda ne olduğunu çözebilmişlerdi.
“Hastalığının adı Dryne Sendromu.”
Dryne Sendromu mu? Bunu ilk defa duyuyordum. Etrafıma göz gezdirdim; görünüşe göre tek bilmeyen ben değildim. Aramızda tıp bilgisi en engin kişi muhtemelen Cliff’ti ama o bile başını iki yana sallayarak şaşkın görünüyordu.
“Bunu bilmemeniz gayet doğal. Çağlar önce, insanların bugünkünden daha az manaya sahip olduğu zamanlarda görülen bir hastalıktı. O dönemlerde bazı çocuklar hiç manasız doğardı. On yaş civarına geldiklerinde ise istisnasız hepsi bu sendrom yüzünden yaşamını yitirirdi.”
Eh, bu anlatılanlar Nanahoshi’nin yaşadıklarıyla gerçekten uyuşuyor gibiydi. On yaşında bir çocuk olmasa da bu dünyada sekiz yıldır bulunuyordu ve bünyesinde hiç mana yoktu. Yani hastalığı en nihayetinde kesinlikle Sylphie’nin suçu değildi.
“Yazıtlara göre, kendi manasına sahip olmayan kişiler dışarıdan sızan manayı nötralize etme yeteneğinden yoksundur. Bu yüzden mana, on yıllık bir süreçte bünyelerinde birikerek bu hastalığa yol açar.”
Tam olarak ne anlama geldiğini pek anlayamamıştım ama faydalı ve zararlı bakteri kavramına benziyordu. Kişinin kendi manasına sahip olması, zararlı olanları dışarı atan faydalı bakterilere sahip olması anlamına geliyordu; ancak hiç manası olmayanların vücudunda yalnızca zararlı bakteriler birikiyordu. Sylvaril’in bahsettiği bu yazılara ne kadar güvenebileceğimizden emin olmasam da yaptığı açıklama mantıklı gelmişti.
“Bu hastalığın nasıl tedavi edileceğine dair bir şey bulabildiniz mi?” diye sordum.
“Hiçbir şey yoktu. Bu olay 7.000 yıl önce yaşanmıştı. Zamanla insanların doğal manası güçlendikçe sendrom da yok olup gitti.”
Bu zaman dilimi, sendromun ilk Büyük İnsan-İblis Savaşı’ndan önce yaygın olduğu anlamına geliyordu. Hafızam beni yanıltmıyorsa o savaşın bin yıl sürdüğü söyleniyordu. Böylesine devasa bir çatışma büyük bir evrimi de beraberinde getirmişti. Bunu nasıl başarmış olurlarsa olsunlar, insanoğlu bir şekilde kendini güçlendirmeyi başarmış olmalıydı. Dryne Sendromu’nun da bunun doğal bir yan ürünü olarak ortadan kalkması gayet mantıklıydı.
Yine de 7.000 yıl uzun bir süreydi. Bu konuda ellerinde pek az yazılı kaynak kalmış olması şaşırtıcı değildi. Nanahoshi’ye musallat olan şeyin adını öğrenebilmiş olmamız bile bir mucizeydi.
“Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordum.
“Onu zamanda donduracağız.” Bu kez bana cevap veren Sylvaril değil, lüks koltuğunda heybetli duruşuyla dimdik oturan Perugius’tu. “Zamanın Korkuluğu gücünü kullanarak Nanahoshi’nin zamanını dondurabilir.”
Perugius konuşurken bir adam öne çıktı. Ağız kısmı dışarı doğru çıkıntılı bir maske takıyordu. Büzüşük dudaklı bir Hyottoko maskesini andırıyordu sanki… Yok, daha çok bir gaz maskesi gibiydi galiba? Demek Zamanın Korkuluğu buydu, ha?
Yeteneğinin dokunduğu her kim olursa olsun onun zamanını dondurmak olduğundan neredeyse emindim. Bu kendi zamanını da durduruyordu ama en azından bu gücü Nanahoshi’nin üzerinde kullanırsa onun ölmesini veya durumunun daha da kötüleşmesini engellemiş olurdu.
“Peki. Ondan sonra ne yapacağız?”
“Yeryüzündeki insanlarla iletişime geçip bir tedavi yolu arayacağız.”
Pekala. Bu da bir yoldu tabii. Perugius’un namı düşünüldüğünde, bizi geri çevirecek pek kimse çıkmazdı herhalde.
“Gerçi dışarıda onu kurtarmak isteyecek kaç kişi var, hiçbir fikrim yok,” diye ekledi Perugius.
“Ona yardım etmek için nüfuzunuzu kullanamaz mısınız?” diye sordum.
“Nanahoshi ile ben yalnızca bir sözleşmeyle birbirimize bağlıyız. Ona yardım edeceğim diye başkalarına borçlanacak değilim.”
Kulağa fena halde soğuk geliyor.
Yine de aralarındaki ilişki hakkında hiçbir şey bilmiyordum, bu yüzden burnumu ait olmadığı işlere sokacak değildim.
“Beni yanlış anlama. Sizler benim misafirlerimsiniz, bu yüzden elimden gelen yardımı yapacağım. Ancak bütün hayatımın amacı Laplace’ı bulup onu yok etmektir. Sunabileceğim yardım ancak bir yere kadar uzanır. Kendi hedefim pahasına ona yardım edemem.”
Yani özetle, Laplace’ı gözetlemek onun işi olduğu için Nanahoshi’ye yardım etmek adına ekstra çaba sarf etmeyecekti. Başka birinden yardım isteyecek olursa bu onu borçlandıracak ve en nihayetinde bu borcu ödemek zorunda kalacaktı. Binlerce yıldır var olmayan bir sendromun tedavisini aradığımız düşünüldüğünde, bu özellikle ağır bir borç olurdu. Böyle bir iyilik karşılığında nasıl bir bedel talep edileceğini kestirmek imkânsızdı.
Perugius’un Nanahoshi gibi biri karşısında hiçbir yükümlülüğü yoktu. Hatta tam aksine, yapmakla yükümlü olduğundan fazlasını zaten yapmıştı. Durumunu teşhis etmiş ve onu hayatta tutuyordu. Zaten tam da bu yüzden daha fazlasını yapmayacağını belirterek bu açıklamayı yapıyordu. Aramızdan biri onu kurtarmak istiyorsa bunu yapmakta özgürdü. Bunda yanlış bir taraf görmüyordum.
“Yani Nanahoshi’yi öylece ölüme mi terk edeceksiniz?!” diye patladı Cliff, aniden ayağa fırlayarak.
“Onu ölüme terk edeceğimi söylemedim.”
“Yalancı! Elinin altında böyle muazzam bir kale ve tüm bu olağanüstü hizmetkârlar var! Bir tedavi arayabilecek biri varsa, o da sensin!”
Perugius’un kaşı seğirdi. “Bir şeyi yapabilecek güce sahip olmak, onu yapma yükümlülüğü getirmez.”
“Kestiğin bu numaralar yetti artık!” diye hırladı Cliff. “Güç sahibi olanların görevi, yardıma muhtaç olanlara el uzatmaktır!”
“Hmph. Milis’in sinir bozucu dini zırvalıklarını bana dayatmaya kalkma.”
“Ne dedin sen?!”
Cliff’in sadece öfkeyle konuştuğunun farkındaydım. Önceki dünyamdaki Hristiyanlığa benzeyen Milis inancına mensuptu. Belki de Milis’in öğretilerinden biri, insanların yardıma muhtaç kuzulara merhamet elini uzatması gerektiği yönündeydi. Yine de bunu Perugius’a söylemenin bir hata olduğunu düşünüyordum. Adam kendi ahlak anlayışına göre hareket ediyordu. Son 400 yıldır tek bir hedef uğruna çabalayıp durmuştu. Nanahoshi’nin başka dünyalardan çağırma üzerine yaptığı araştırmayla ilgilense de bu ilgi asla Laplace konusunun önüne geçemezdi. Onun için bu durum, esasen sadece vakit öldürmenin bir yoluydu.
“Söyledikleriniz Nanahoshi’yi öylece ölüme terk etmekten farksız! Madem ona yardım edeceksiniz, o zaman bunu hakkıyla yapmalısınız!”
Cliff sandalyesini tekmeledikten sonra Elinalise ona kükredi. Kıpırdayamasın diye onu omuzlarından tutup sıkıca kavradı. “Cliff, yeter artık! Ne hissettiğini biliyorum ama kendini tut.”
Cliff’in dudakları kenetlendi.
“Böyle bir şey yüzünden seni kaybetmek istemiyorum,” diye devam etti Elinalise.
Odanın etrafında Perugius’un on bir hizmetkârının tamamı savaşa hazır vaziyette tetikte bekliyordu. Perugius, kendisine kıyasla son derece güçsüz olan Cliff’e şöyle bir baktı ve dudaklarında alaycı bir tebessüm belirdi. “Onun durumu seni bu kadar rahatsız ediyorsa neden kendin harekete geçmiyorsun? Tanrın da aynı şeyi söylemez miydi? ‘Yardıma muhtaç olanlara yardım ederken başkalarına bel bağlama,’ gibi bir şeydi sanırım?”
“Grr…” Perugius’un sözleriyle hırslanan Cliff, yüzünü ekşiterek sandalyesine geri çöktü. Amacı elbette Perugius’un boğazına sarılmak değildi. Her şeyi yapabilecekmiş gibi görünen bu denli güçlü birinin bize yardım etmeye yanaşmaması sadece canını sıkıyordu.
“Off.” Derin bir nefes verdim. Pekala, şimdi ne yapacaktık? Nanahoshi’ye yardım etmek istiyordum ama nereden başlayacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Grubun geri kalanı da benzer şekilde çaresiz görünüyordu. Ailemden özellikle Aisha, Nanahoshi ile epey vakit geçirmişti ve ölürse çok üzülürdü. Üstelik hiçbir şey yapmayıp Nanahoshi’nin gözlerimizin önünde eriyip gitmesini izlersek Sylphie de kendini suçlardı.
Yapabileceğim hiç mi bir şey yoktu?
Odanın kapısı ardına kadar açılırken bir ses, “Beni bağışlayın,” dedi. İçeri giren kişi Kefaret Yuruzu’ydu. “Leydi Nanahoshi bilincini yeniden kazandı.”
Bunu duyar duymaz sandalyemden fırladım. “P-peki? Durumu nasıl?”
“Yüzeydeki belirtileri iyileşmiş görünüyor.”
“Yani?”
“Dryne Sendromu vücutta mana birikmesine yol açarak bedeni dönüştürür ve hastalığa sebep olur. Biz bu belirtileri tedavi etmeyi başardık.”
Anlatılanlara bakılırsa Dryne Sendromu AIDS’i andırıyordu. Şimdiye dek sürüp giden o öksürük krizleri bir işaret olmalıydı. Panzehir büyümüzün yüzeydeki belirtileri temizlemede etkili olup da sorunu tamamen ortadan kaldıramamasının sebebi de buydu.
“Bedenindeki manayı falan ememez misin?” diye sordum.
“Ne yazık ki bunu yapamam, hayır.”
“Öyleyse bunu yapabilecek birini tanıyor musun?”
Yuruzu yavaşça başını iki yana salladı.
“Ah, pekâlâ öyleyse…”
Bedenindeki fazla manayı tahliye etmenin başka bir yolu olup olmadığını düşündüm. Örneğin böyle bir özelliğe sahip büyülü bir eşya yapabilirdik. Dryne Sendromu’nun ilk ortaya çıkışından bu yana geçen 7.000 yılda bu tür nesneler üretme yeteneğimiz şüphesiz ilerlemiş olmalıydı. Başka ne yapabilirdik ki? Onu arındırmak için Mana Emme Taşı’nı kullanabilir miydim acaba?
Yok ya, o meret bir insanın bedeninin içinden mana emebilecek durumda değil. Yine de o şekilde kullanmanın imkânsız olmadığı hissine kapılmıyor da değilim. Belki de onun yerine yeni bir şey üretmeliydik? Ama bu tür yeteneklere sahip bir şey yapmak ne kadar zaman alırdı? Üstelik böyle bir şey yapabileceğimizin hiçbir garantisi de yoktu. Kahretsin.
“Her neyse, ben gidip Nanahoshi’nin ne durumda olduğuna bakayım,” dedim kapıya doğru ilerlerken. Diğerleri de hızla arkamdan geldi.
***
Revir kasvetliydi. Konuk odalarıyla aynı mobilyalara sahipti ama içerisi penceresiz taştan yapılmıştı. Odanın ortasında bir tür ameliyat masası duruyordu; ayrıca bıçak, sargı bezi ve diğer tıbbi malzemelerin bulunduğu bir dolap vardı.
Havada ağır bir sessizlik asılıydı.
Nanahoshi odanın köşesindeki bir yatakta yatıyordu. Öksürürken çıkardığı bütün o kan temizlenmişti. Bir noktada Sylphie ile Yuruzu, ona tıpkı bir hastanedeymiş gibi tertemiz, bembeyaz bir elbise giydirmişti. Dışarıdan bakıldığında bir tehlike içinde olduğuna dair hiçbir belirti yoktu ama yine de hayat enerjisi sanki bedeninden çekip alınmış gibiydi.
“Nanahoshi? İyi misin?”
Bana şöyle bir baktı. “Sence iyi gibi mi duruyorum?”
Hayır, hiç de iyi görünmüyordu. Yüzü ölümüne solgundu ve gözlerinin altında mor halkalar çıkmıştı. Bakınca hasta olduğu hemen anlaşılıyordu. Belki de Yuruzu’nun Kefaret gücü hastayı da takatten düşürüyordu.
Bu arada, Nanahoshi’nin yanındaki yatak boştu. Tam içeri girdiğimiz sırada Yuruzu, Sylphie’yi konuk odasına taşıtmıştı. Sylphie’yi geçerken görmüştüm, bir deri bir kemik kalmıştı. Son dört gündür Nanahoshi’nin tedavisine yardım ediyordu. Yemeden içmeden kesilmemiş olsa da bu durum bünyesini bariz bir şekilde yıpratmıştı.
“Yuruzu beni iyileştiremeyeceklerini söyledi.”
Yanına oturarak, “Biliyorum,” dedim. Bayan Yuruzu ayrıntıların hiçbirini Nanahoshi’den saklamamış gibi görünüyordu. “Yine de yakında iyileşeceğine eminim.”
“İyileşemeyeceğimi ikimiz de biliyoruz.” Bakışlarını duvara çevirdi ve sessizliğe gömüldü.
Belki de bunu söylemek biraz düşüncesizceydi.
Uzayıp giden uzun bir sessizliğin ardından Ariel ve diğerleri Nanahoshi ile konuşmayı denedi. Kimi teselli etmeye çalışıyor, kimi moralini yüksek tutmasını söylüyor, kimi de yakında iyileşeceğine dair söz veriyordu. Hepsi sadece neşesini yerine getirmeye çalışıyordu ama ne yazık ki böyle zamanlarda bu tür çabalar bazen tam aksi bir etki yaratırdı. Acı çeken bir insan için boş avuntulardan daha aşağılık bir şey yoktu.
Nanahoshi hiçbir şeye tepki vermeyince, sonunda herkesin söyleyecek sözü tükendi. Havayı boğucu bir sessizlik kapladı, atmosfer adeta nefes aldırmaz hale geldi.
“Peki öyleyse Nanahoshi, ben odama dönsem iyi olacak. Seni yine görmeye gelirim,” dedi Ariel. Odadan ilk ayrılan o oldu, diğerleri de çok geçmeden arkasından birer birer dışarı süzüldü.
Cliff kararsızca dikilmeye devam etti. Ancak Elinalise’in ısrarıyla en sonunda odayı terk etti. Kapıdan dışarı süzüldüklerinde Elinalise’in, “Ona söyleyebileceğimiz hiçbir söz yok,” dediğini işittim.
Geride tek kalan bendim. Neden kaldığımı ben de bilmiyordum ama onun yanında olmam gerektiğini, şu anda onu yalnız bırakmanın tehlikeli olacağını hissediyordum. Yine de ona söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmışken hem de. Söyleyeceğim her şey anlamsız kalırdı.
Nanahoshi endişeyle dolup taşıyor olmalıydı. Çağırma büyüsü üzerine yaptığı araştırmalar doğru yönde ilerliyordu. Bir zamanlar ilk aşamada takılıp kalmıştı ama ikinci ve üçüncü evreyi hızla geride bırakmıştı. Perugius’un söylediklerine bakılırsa, bir sonraki adıma geçmek için gereken her şeye zaten sahipti. Araştırmasının beşinci evresine ne kadar yakın olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ama işler böyle gitmeye devam etseydi, muhtemelen bir ya da iki yıl içinde evine dönebilecekti.
Ama tam da işler onun için yoluna girmeye başlamışken bu yaşanmıştı. Tıpkı bir kanser teşhisi gibiydi. Benim dünyamda kanser artık tedavisi imkânsız görülmese de ölüm oranı hâlâ epey yüksekti. Bu durum Nanahoshi’yi köşeye sıkıştırmaya ve onu çaresizlikle doldurmaya fazlasıyla yeterdi.
Yine aklını kaçırıp sinir krizi geçirse şaşırmazdım. Eğer bu hastalığın gerçekten bir tedavisi yoksa, onu bekleyen bir gelecek de yok demekti. Bu durum eve asla dönemeyeceği anlamına geliyorsa, belki de çıldırıp etrafı yakıp yıkma hakkını hak ediyordu. Belki de içindeki öfkeyi tükenene kadar dışarı vurursa, yatışabilir ve geriye kalan azıcık vaktinin tadını çıkarmanın bir yolunu bulabilirdi. Şayet gemileri yakmaya karar verirse, sonuna kadar onun yanında duracaktım.
Ben öylece sessizce otururken Nanahoshi bir iç çekti ve “En başından beri öyle bünyesi sağlam biri değildim, bilirsin,” dedi. Sesi beklediğimden daha neşeli geliyordu ama bu, içi boş ve samimiyetten uzak türden bir neşeydi. “Pek hastalıklı bir tip sayılmazdım ama yılda bir kez falan mutlaka şifayı kapardım.”
Hiç sesimi çıkarmadan, kelimelerin ağzından dökülmesini dinledim.
“Notlarım iyiydi ama pek sportif sayılmazdım. Kapalı alanlarda durmayı tercih ederdim.”
Kısa bir duraklamanın ardından konuyu değiştirdi. “Bu dünya tıp alanında pek bir ilerleme kaydedememiş, değil mi?”
Cevap vermeyince anlatmaya devam etti. “Belki de bu dünyada büyüye fazla bel bağladıkları içindir ama buradaki insanların yaralandıktan sonra yaralarını yıkamadıklarını biliyor muydun? Bunun sonucunda tedavi için geç kalan, bu yüzden ölen ya da bir uzvunu kaybeden pek çok kişi var. Aptallar, değil mi? Yaralarını sadece sıradan bir suyla temizlemek bile bu tür enfeksiyonları en başından engellerdi…”
Ben beklemeye devam ettim, o da başka bir konuya geçti.
“Büyü kullanamadığımı fark ettiğimden beri bir dizi önlem alıyordum. Herhangi bir hastalığa yakalanmamak için kalabalık yerlerden uzak duruyorum. Ayrıca alışkın olmadığım yiyecekleri yemeyi de reddediyorum.”
Aklına gelen rastgele düşüncelerle dolu bu konuşma, araya giren böyle duraklamalarla devam etti.
“Senin açından bakınca oldukça sağlıksız görünüyor olabilirim ama aslında odamda egzersiz yapıyordum. Kendi çapımda, elimden geldiğince formda kalmaya çalışıyordum. Demek istediğim, eğer hastalanırsam tedavi edilemeyebileceğini biliyordum. Hatta büyük ihtimalle tedavisiz bir şey olacağını tahmin etmiştim. Ve muhtemelen daha önce adını bile duymadığım bir hastalık olacaktı.
“Zaten bu dünya en başından beri çok garip değil mi? Burada insanı ezip geçebilecek kadar ağır canavarlar var; büyü yüzünden midir nedir bilemiyorum ama bu dünya fizik yasalarını tamamen yok sayıyor gibi.
“Yani, tamam, kabul ediyorum, ilk geldiğimde burasının oldukça havalı bir yer olduğunu düşünmüştüm. Ben de epey video oyunu oynamışımdır, kılıç ve büyü gibi şeylerden nefret etmem. Bunları biraz heyecan verici bulmadığımı söylersem yalan söylemiş olurum. Bir yanım zamanında böyle bir dünyaya reenkarne olabildiğin için seni kıskanmıştı bile…”
Omuzları titrerken sesi birden kesildi. Yavaşça yüzünü bana doğru çevirdi. Gözleri kızarmış, şişmişti ve yaşlarla doluyordu.
“Ölmek istemiyorum.”
Sanki içindeki bir baraj yıkılmışçasına, gözyaşları birbiri ardına süzülmeye başladı.
“Böyle bir yerde ölmek istemiyorum! Bu tuhaf, garip dünyada ölmek istemiyorum! Neden?! Neden bunlar benim başıma geliyor?! Hiç mantıklı değil! Son sekiz yıldır bedenimin tek bir gram bile değişmediğini biliyor muydun? Boyum hiç uzamadı, saçım her zamanki boyunda kaldı! Ama karnım guruldayıp duruyor, bir şeyler yersem hâlâ büyük tuvaletime çıkıyorum. Yine de tırnaklarım uzamıyor, tek bir kez bile adet de görmedim!”
Öfkeyle uzanıp yakındaki bir sürahiyi kaptı ve odanın öbür ucuna fırlattı. Sürahi karşı duvara çarpıp parçalandı, içindeki su her yere saçıldı.
“Ben bu dünyanın insanı değilim! Burada yaşamıyorum bile! Yürüyen bir ceset gibiyim! Öyleyse neden? Neden hastalanabiliyorum ki?! Bu tamamen saçmalık. Bütün bunlar neden benim başıma gelmek zorunda? Ölmek istemiyorum! Bu aptal, garip dünyada ölmek istemiyorum!”
Feryat ettikçe gözyaşları daha da hızlandı.
“Yani, daha kimseyle öpüşmedim bile! Sevdiğim çocuğa hislerimi henüz açamadım bile! Seni o kadar kıskanıyorum ki. Sen her günün tadını çıkarıyorsun, her anı doya doya yaşıyorsun. Üzülecek neyin var ki senin? Ne yani, baban öldü ve annen ağır hasta mı? Ne olmuş yani? Kimin umurunda! Ben ölmeden önce babamı göremeyeceğim bile. Annem gittiğimi bile bilmeyecek. Onları çok özledim—hem annemi hem babamı!”
“Buraya ışınlanmadan önceki sabahı hâlâ hatırlıyorum. Babam o gün eve erken geleceğini söylemişti, annem de akşam yemeğinde uskumru ızgara yapacağını. Ben de babama eve arkadaşlarım geleceği için erken gelmemesini söylemiştim, anneme de uskumrudan bıktığımı. Neden… neden öyle şeyler söyledim ki? İkisinin de deli gibi endişelendiğine eminim. Onları özledim. Eve dönmek istiyorum. Ölmek istemiyorum. Burada ölmek istemiyorum…”
Kollarını bacaklarına doladı, yüzünü dizlerine gömdü. Boğuk hıçkırıkları ve kederli feryatları ortalığa döküldü.
Sesindeki acı kalbime bir hançer gibi saplandı. Bu dünyaya ilk geldiğim zamanlar olsaydı muhtemelen onunla hiç empati kuramazdım. “Onları özledim. Eve dönmek istiyorum. Ailemi tekrar görmek istiyorum.” O zamanki ben, birinin böyle şeyler söylediğini duysa şaşkına dönerdi. Aman, boş ver onları da geldiğin şu yeni dünyanın tadını çıkar, diye düşünürdüm kesin.
Ama artık işler farklıydı. Eve dönmek istemeyi, aileni yeniden görmek istemeyi gayet iyi anlıyordum. O sıradan, monoton gibi görünen günlerin ne kadar değerli olabileceğini biliyordum artık. Bir kere elinden kayıp gittiler mi, bir daha asla geri getiremezdin. Asla.
Paul ölmüştü. Zenith’in hafızası belki de hiçbir zaman geri gelmeyecekti. Buena Köyü’nden bildiğim o sıcak aile artık yoktu. Fakat onun yerine, şimdi korumam gereken yeni bir ailem vardı: Sylphie, Roxy, Lucie, Lilia, Aisha, Norn ve Zenith. Eğer bir şekilde kızlarımdan sonsuza kadar ayrı kalacak olsaydım, bu kalbimi ikiye bölerdi. İçlerinden biri bile ortadan kaybolsa, onu tekrar bulmak için dünyanın öbür ucuna giderdim. Ve bir şekilde eski dünyama geri ışınlanacak olsaydım; orada büyü kullanıp kullanamamamın ya da kızların etrafımda pervane olup beni ilgiye boğmasının bir önemi kalmazdı. Yine de ne pahasına olursa olsun bu dünyaya geri dönmeyi kafaya koyardım.
“Hıçk… hıçk…” Nanahoshi kollarını dizlerine daha da sıkı sararken bütün vücudu titriyordu.
Zanoba, Cliff veya Sylphie ile mecbur kalmadıkça hiç yakınlaşmamıştı ama beni her zaman dinlerdi. Ondan bir şey rica ettiğimde beni kırmazdı. Bir parti verdiğimde katılırdı. Şimdi geriye dönüp bakınca, bana hiç kaba davranmamıştı. Birbirimizle ne zaman Japonca konuşsak yüzü biraz olsun aydınlanırdı. Burada ana dilini konuşabilen tek kişi olarak, tüm bu olan biten içinde onun tek nefes alanı bendim.
“Lütfen, biri beni kurtarsın…” diye kısık bir sesle feryat etti Nanahoshi.
Sandalyemden kalktım.
Yuvarlak masanın bulunduğu odaya döndüğümde Perugius’un hâlâ içeride oturduğunu gördüm. Hizmetkârlarının hepsi gitmişti. Sanki beni bekliyormuş gibi orada yapayalnız oturuyordu.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Onu kurtaracağım. Bana herhangi bir yardımda bulunursanız çok minnettar olurum ama vermek istediğinizden fazlasını talep edecek değilim.”
Kaşları şaşkınlıkla havalandı ama başını salladı. “Öyle mi? Onu kurtarmanın bir yolunu arayacaksın demek?”
Ne kadar samimi olduğumu ve bu işi sonuna kadar götürmekte ne kadar kararlı olduğumu anlamak istercesine gözlerini bana dikti. Kendi çıkarıma olmadığı sürece parmağımı bile kıpırdatmayacağımı düşünüyor gibi şüpheci bir edası vardı ama ben öyle hesapçı biri değildim. Gizleyecek bir şeyim olmadığı için ben de doğrudan onun gözlerinin içine baktım.
“Pekâlâ,” dedi. “Onun öldüğünü görmek beni de üzerdi.”
Harika, ne yapacağıma karar vermiştim ama peki şimdi nereden başlayacaktım?
Bu, 7.000 yıldan uzun süre önce kökü kazınmış bir hastalıktı. Hiçbirimizin buna nasıl bir tedavi bulabileceğimize dair en ufak bir fikri yoktu. Kesin olarak bildiğimiz tek şey panzehir büyüsünün ve iyileştirme büyüsünün işe yaramadığıydı. Tedavi bu kadar basit olsaydı Perugius zaten bir şeyler söylerdi.
Belki büyülü bir eşya işe yarardı? Ama bunun da derde derman olup olmayacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Birinin bedeninin içine etki edebilecek büyülü bir eşya arıyorsak, Cliff daha önce Elinalise için böyle bir düzenek tasarlamıştı. Onun durumunda, zamanla etkisini gözlemleyerek aleti geliştirmeyi başarmıştı; fakat buna rağmen lanetini tamamen ortadan kaldıramamıştı.
Yine de aynısını Nanahoshi için de yapabilir, bir yandan cihaz üzerinde geliştirmeler yaparken bir yandan da durumunu kademeli olarak iyileştirmeye çalışabilirdik. Ancak bu, bünyesindeki değişimleri zaman içinde gözlemlememizi gerektirirdi ve Nanahoshi’nin muhtemelen o kadar vakti yoktu. Bu kriz sırasında kan kusmuştu. Yuruzu yüzeysel belirtileri iyileştirmişti ama bunlar hiç şüphesiz yakında yeniden nüksedecekti. Bir sonraki krizden sağ çıkamayabilirdi. Üstelik vücudu zamanda donup kalmışken deney yapma şansımız da yoktu.
Yani büyülü bir eşya kullanamazdık. Belki zamanla bir tane üretebilirdik ama şu an bize anında etki edecek bir şey lazımdı. Belki de İnsan-Tanrı veya Orsted gibi biri böyle bir tedaviyi biliyordu. Aklıma gelen en muhtemel adaylar onlardı. Ama sorun şuydu ki, İnsan-Tanrı ile iletişime geçmemin hiçbir yolu yoktu. Şansım yaver giderse bu gece rüyamda beni ziyaret edip tavsiyelerini paylaşabilirdi ama iletişimimiz tamamen onun keyfine kalmıştı; benim ona ulaşma imkânım yoktu. Dahası, öylece bekleyip onun ortaya çıkmasını umacak vaktimiz de yoktu.
“Lord Perugius, Ejderha Tanrısı Orsted ile iletişime geçmemizin bir yolu var mı?” diye sordum.
“Hayır. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum.”
Demek Orsted’e bile ulaşmamız imkânsızdı.
“Her hâlükârda, onun da bir çözüm bildiğinden şüpheliyim. Bu dünyada belireli yalnızca 100 yıl kadar oldu. Ne kadar bilge olursa olsun, 7.000 yıllık bir hastalığı bilmesine imkân yok.”
Demek Orsted 100 yaşlarındaydı, ha? Daha uzun süredir buralarda olduğunu sanıyordum. Perugius ile kıyaslanınca epey genç sayılırdı. Benden katbekat yaşlı olsa da.
“Pekâlâ, ama o zaman bu dünyada 7.000 yıllık bir hastalı…” Cümlemin sonu gelmeden sesim kısıldı.
Bir dakika. Öyle biri var. Şimdi hatırladım.
Evet, tabii ya. O kadar uzun süredir yaşayan biri vardı. Hastalıklar ve benzeri konular hakkında pek bilgili gibi bir izlenim bırakmamıştı ama sormaktan zarar gelmezdi.
“Aslına bakarsanız,” dedim, “aklıma biri geliyor.”
“Öyle mi?”
Yine de onu nasıl bulacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Son karşılaşmamız tamamen tesadüftü ve karşılaştıktan kısa bir süre sonra yollarımızı ayırmıştık. İletişime geçebileceğim bir yol olmamasının yanı sıra, aramızda pek bir bağ da yoktu.
Yine de bir şeyler yapmalıydım. Burada öylece beklersem hiçbir şey değişmeyecekti. “Beni İblis Kıtsı’na göndermeniz mümkün olur mu?”
“İblis Kıtsı mı? Peki orada ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Perugius.
Bu kişiyle geçmişte sadece bir kez karşılaşmıştım. Anlaşılan Roxy de onunla denk gelmişti ama şu an nerede olduğunu kestirmek imkânsızdı. Yine de adını —daha doğrusu kadının adını— Fittoa Bölgesi’nde yaşarken kahramanlıklarını öğrendiğimden beri uzun zamandır biliyordum. Karşılaşmamız asla unutamayacağım türden bir şeydi.
“İblis Dünyası’nın Büyük İmparatoru Kishirika Kishirisu’nun izini sürmek istiyorum.”
Kishirika; 7.000 yıl önce yaşanan ilk Büyük İnsan-İblis Savaşı’na sebep olan kadının adıydı bu.
