Mushoku Tensei Cilt 14 – Bölüm 7 / Ölümsüz İblis Kral ile Görüşme

Ölümsüz İblis Kral ile Görüşme

ÖZETLEMEK GEREKİRSE, Eski Kishirika Kalesi iblis mimarisinin kartpostallık bir parçasıydı. Özel işlenmiş demir taşlarla inşa edilmişti ve Perugius’un yüzen kalesinin karmaşık detaylarından ve zarafetinden yoksun olsa da yine de görülmeye değer bir manzaraydı. Hatta daha pratik zevkleri olan biri muhtemelen burayı daha çok severdi. Tek lekesi, merkez kulesindeki oldukça büyük bir delikti.

Burası turistik bir yerdi, bu yüzden normalde halka açıktı (giriş ücretini ödediğiniz sürece), ancak girebileceğiniz alanlar sınırlıydı. Doğrudan huzur salonuna götürüldük. Turistlerin gözünü kamaştırmak için kullanılan o geniş, şatafatlı olanına değil, daha düzenli kullanılan dar bir salona.

Siyah zırhlı şövalyeler dar koridor boyunca dizilmişti ve varlıkları ortamı kasvetli ve basık hale getiriyordu. Bu nahoş pastanın üzerindeki çilek ise önümüzdeki tahtın boş olmasıydı.

“Ağaç olduk resmen,” diye mırıldandım.

Zanoba cevap verdi: “Soyluların ziyaretçileri kabul etmeden önce hazırlanmak için zamana ihtiyaçları vardır.”

“Buna sen de dahil misin?”

“Sizi bekletecek kadar uzun süre hazırlandığım oldu mu hiç, Usta?”

“Güzel sanatları ne kadar sevsen de kıyafetlere hiç ilgin yok gibi görünüyor.”

Zanoba hımladı. “Bunu sizden duymak beni üzdü. Düğmelerime ve işlemelerime gösterdiğim özeni herkesten çok sizin anlayacağınızı sanıyordum.”

“O şeylere hazırlanırken değil, satın alırken veya diktirirken kafa yorduğunu kastediyorsun, değil mi? Hazırlanırken değil.”

En az iki saattir bekliyorduk. Anlamsız atışmalarımız canımın sıkıntıdan patlamasını engellemişti ama güneş çoktan batmıştı. Ayakta durmanın yorucu olmasından şikayet etmiyordum ama beklerken keşke bize oturacak bir yer verselerdi.

Muhafızlar dışında huzur salonunda sadece Zanoba ve ben vardık. Elinalise ve Cliff, ihtiyacımız olan otu kalenin bodrumundan almak için şövalyelerden biriyle gitmişlerdi.

“Hey, Leydi Atofe nerede? Geliyor mu?”

“Size söyledim ya, onu çağırması için birini gönderdik.”

“Biraz gecikmedi mi ama? Sakın bana şehir dışında olduğunu söylemeyin?”

“Kendisi dakik biri değildir. Zaman algısı bizimkinden farklı çalışır. Ona bir günlük müsaade tanımanız en iyisi.”

“Tamam da bu insanları öylece sonsuza kadar bekletemeyiz.”

“Siz ikiniz, kapağınızı kapatın.”

Şövalyelerin kendi aralarında atıştıklarına kulak misafiri oldum. Bayağı rahattılar. Onların bu konuşmasını duymak içimi rahatlattı.

Derken, yaşlı şövalye kaptanı yanımıza geldi. “Birazdan burada olur, bu yüzden lütfen biraz daha bekleyin. Ayrıca, size önereceği hiçbir ödülü kabul etmemenizi rica ediyorum.”

“Affedersiniz, ödül mü?”

“İşler kötüye gider de onun sunduğu bir ödülü kabul ederseniz, kalanımızın size yardım etmek için yapabileceği hiçbir şey kalmaz.”

“Ha, tamam… Bunu aklımda tutarım.” Tavsiyesine gerçekten uymak niyetiyle başımı salladım.

Ne demek istediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama zaten herhangi bir ödül kabul etmeye niyetim de yoktu. Kishirika’yı bir ödül uğruna satacak kadar düşmemiştim henüz. Bahsi geçmişken, sözü edilen İblis İmparatoru şu an yerde yatarken tırtılı andıracak kadar çok halatla bağlanmış durumdaydı. Ceza daha sonra verilecekti. Akıllarında ne vardı bilmiordum—kıçına şaplak atmak mı? Tuvalet temizleme görevi mi? ama herhalde çok da ağır bir şey olmazdı.

Her neyse, gardımı düşüremezdim. Sonuçta bir iblis kralı ile tanışacaktık. Tanıdığım tek üst düzey iblisler Kishirika ve Badigadi’ydi.

İkisi de her zaman geniş, kaygısız tiplerdi ama damarlarına basarsan… ha, garip. Aslında o kadar da kötü olmazmış gibi hissediyordum.

“Çekil yoldan.”

Arkamdan bir ses yükseldi. Omuzumun üstünden geriye baktım ve bir kadın gördüm. Tanıştığım herkes arasında, kalıplaşmış iblis imajına en çok uyan oydu. Ten rengi mavimsi bir siyah, saçları beyaz ve gözleri kan kırmızıydı. Yarasa gibi kanatları vardı ve kafasından tek bir kalın boynuz çıkıyordu. Şövalyeler gibi o da siyah zırh giymişti ancak onun zırhının onlarınkinden çok daha fazla savaş gördüğü belliydi. Çiziklerle doluydu ve üzerindeki süs unsurları çoktan sökülüp gitmişti. Belinde devasa bir kılıç asılıydı, cılız kollarına göre fazla büyük duruyordu. Kını ise diğer askerlerinkinden çok daha gösterişliydi. O kadar da uzun boylu sayılmazdı, muhtemelen yetişkin bir kadın için ortalama bir boydaydı. Ariel’den uzun ama benden kısaydı.

Hakkında en çok dikkat çeken şeyse bambaşka bir şeydi. Etrafında tarif edilemez bir öfke ve düşmanlık aurası vardı. Şiddet bir koku olsaydı, onu parfüm gibi taşırdı; zira kendisine karşı gelmeye çalışan herkese kaba kuvvet uygulayacağı her halinden belliydi. Bu bana Eris’i hatırlattı. Kadın bir şövalye gibiydi—hayır, daha doğru bir ifadeyle, şövalye kaptanı gibi. Onu kışkırtmamak akıllıca olurdu.

“Beni duymadın mı? Çekil yoldan dedim,” diye tekrarladı.

“Ah, evet, tabii ki.” İtaatkar bir şekilde yoldan çekildim.

“Şöyle daha iyi.” Beyaz saçlarının uzun buleleri arkasında dalgalanırken tahta doğru yürüdü ve bize dönmek için etrafında döndü. Oturdu ve kınını belinden çıkarıp kılıcı bacaklarının arasına saplayarak krallara layık bir poz aldı.

Derin bir nefes alıp gürledi: “Ben Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe Rybak!”

“…” “Ha?”

Şaşkınlıkla kafamı eğerken, siyah zırhlı şövalyeler kılıçlarını aceleyle kınlarından çıkarıp hükümdarlarına saygı ve bağlılık göstergesi olarak havaya kaldırdılar. Ancak içlerinden biri buna katılmadı ve tahta doğru yaklaştı. Yaşlı şövalye kaptanıydı bu.

“Leydi Atofe! Neden ön kapıdan girdiniz? Size taht odasına arka kapıdan girmeniz gerektiğini kaç kez söyleyeceğim?!”

“Sebebi açık değil mi? Ön kapıdan girmek daha çok hoşuma gidiyor.”

“Keyfi istekleriniz davranışlarınızı yönetmemeli!”

“Bir kahraman olarak bir iblis kralına meydan okumanın en güzel yanının, dövüşe tutuşmadan önce taht odalarında kasıla kasıla yürüyebilmek olduğunu bilmiyor musun?”

“Bunun konuyla ne alakası var?! Babanız bir zamanlar Beş Büyük İblis Kralı’ndan biriydi. Ah, bu davranışlarınızı görse nasıl da kahrolurdu! Sadece o da değil, kocanız Lord Rybak ne düşünürdü acaba?”

“Kapat artık çeneni!” Atofe kılıcını kınından çekip yaşlı adama doğru öyle hızlı savurdu ki hareketlerini takip edemedim.

Yaşlı şövalye kaptanı onun saldırısını savuşturmak için kılıcını çekti ama yeterince hızlı değildi. Geriye doğru yere serilirken miğferi uçup gitti. Odadaki diğer şövalyeler panik içinde ona doğru koştu.

“Misafirlerimizin önünde bağırıp durmayı kesin,” diye çıkıştı Atofe. “İhtiyar mezarında ters dönecek!”

Şövalye kaptanının miğferi bana doğru yuvarlanarak geldi. Tam ortasından çatlamıştı.

Ne inanılmaz bir güç.

Eğilip onu kaldırdım ve içinin ıslak, yapış yapış bir kanla kaplı olduğunu gördüm. “Öğğ!”

Dur, bir dakika. Bu, saldırısının gerçekten de adamın kafasına isabet ettiği anlamına geliyordu. Şey… Cidden mi? Adamı gerçekten öldürdü mü?

“Pekala, ama yine de dikkatli olmanızı istirham ediyorum.” Endişelerime rağmen, yaşlı şövalye kaptanı sanki hiçbir şeyi yokmuşçasına yerden doğruldu. Alnından dumanlar tüterek Atofe’ye doğru eğildi.

İyi görünüyor.

Belki o da ölümsüzdü. Hatta belki diğer muhafızların hepsi ölümsüzdü.

“Anlamana sevindim. Pekala, bu işi en baştan alalım.”

“Emredersiniz!”

Atofe kılıcını kınına soktu ve o heybetli pozunu yeniden aldı. Diğer şövalyelerden biri kaptana yeni bir miğfer getirdi, hepsi nizama girdi. Bir kez daha kılıçlarını kınlarından çekip liderlerine doğru havaya kaldırdılar.

“Ben Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe Rybak.”

Zanoba hemen tek dizinin üstüne çöküp başını eğdi, ben de onu taklit ettim. Bu tür görgü kuralları hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve onun yaptığı gibi yapmam gerektiğini düşündüm.

“Öncelikle size teşekkür etmeme izin verin. Sizin sayenizde bu aptalı yakalayabildik.” Atofe bakışlarını Kishirika’ya çevirdi.

İblis imparatorumuz dürüm gibi sarılmış duruyordu. Ümidini tamamen kesmiş gibi kabullenmiş görünüyordu. Neredeyse onun adına üzülecektim. Bize yardım edip aradığımız cevapları verdikten sonra bir nevi yüzüne tükürmüştük. Yine de bu kaçınılmaz bir kötülüktü. Bizim de gerçekleştirmemiz gereken kendi amaçlarımız vardı.

“Elimizde eşkali yoktu, bu yüzden arayışımız uzayıp gitti. Onu bizim için bulmakla iyi iş çıkardınız.”

Ah, yani tıpkı şüphelendiğim gibiydi. Leydi Atofe o resmi yaptırırken detaylar konusunda baştan savma davranmıştı.

“Ayrıca…” Atofe uzaklara dik dik bakarak poz vermeye devam etti. Sesi kısıldı ve tamamen sessiz kaldı. Böylece kaskatı kesilmiş halde beş dakika geçti.

Şey, motoru falan mı su kaynattı acaba?

“Moore, bundan sonra ne diyecektim ben?”

“Ödül. Onlara bir ödül verecektiniz.”

Anlaşılan yaşlı şövalye kaptanının adı Moore’du. Bu isim nedense gözümün önüne manyakça sırıtan bir adamı getiriyordu. Mu-hu-ha-ha der gibi.

“Hım, evet. Onlara bir ödül vermem gerekiyor,” diye kendi kendine mırıldandı Atofe.

“Hayır, buna hiç gerek yok.” Moore’un tavsiyesinden sonra zihnimde hazırladığım cümleyi döküverdim. Bunun bir formalite olduğunu varsaymıştım. Onu reddetmemi önermesinin sebebi de muhtemelen buydu.

Atofe ayağını yere vurdu. “Benim ödülümü istemediğini mi söylüyorsun?” Gözlerinde katilce bir ifadeyle bana dik dik baktı.

Bacaklarım titremeye başladı. Yaydığı düşmanlık hissi şaka değildi. Linia ve Pursena’nınkinden tamamen farklı bir seviyedeydi. Ruijerd’in bana dik dik baktığında gözlerinde beliren o düşmanca hissin aynısıydı.

“H-hayır, ödülünüzü almaktan mutluluk duyarım.”

Onun gibi birine karşı gelmemek daha iyiydi. Bize bir şey vermekte ısrar etmek istiyorsa, onu kabul etmek en iyisiydi.

Evet, yapabileceğim tek şey bu. Moore bunu yapmamamı tavsiye etmişti ama diğer alternatif onu bilerek damarından basıp kızdırmaksa, pes etmek muhtemelen daha iyiydi.

Boğazımı temizleyip sordum: “Sormamda bir sakınca yoksa, bize ne vermeyi planlıyorsunuz acaba?”

Atofe’nin gözleri kısıldı, yüzüne tatmin olmuş bir sırıtış yayıldı. “Güç.”

Güç, ha? Güç… İstemediğimi söylesem yalan olurdu. Eğer sunduğu şey buysa, almaya değerdi.

Tamam ama Bay Moore kabul etmememizin bizim için daha iyi olacağını söylemişti. Belki de bu işi tamamen iptal edip ona, kaptanın bize kalenin bodrumundaki o yapraklardan vermeyi zaten kabul ettiğini, bu yüzden sadece onları alıp eve döneceğimizi söylemeliydim.

“Vücutlarınızı eğitmeniz için kişisel muhafız birliğime katılma ayrıcalığını size bahşediyorum!”

“Ne?!”

Ha? Yani elini kafama koyup içimdeki gizli bir gücü uyandırmayacak ya da bana Kishirika’nınki gibi bir İblis Gözü vermeyecek miydi?

“Epey çelimsiz görünüyorsun. Ama hey, benim on yıllık eğitimim seni adam eder.”

“Şey, ee…”

“Doğru bildin, vücudunu çelikleştirmene yardımcı olmak için koskoca on yıl boyunca durup dinlenmeden çalışacağım. Eee, ne diyorsun? Büyük bir onur, değil mi?”

Mola vermeden on yıl mı?

Ee, hayır, evde beni bekleyen iki karım ve bir çocuğum var, bu yüzden sizin için de uygunsa bu acemi birliği işini pas geçmek isterim.

Elbette on yıllık eğitim beni kesinlikle çok daha güçlü yapardı ama bunun için her şeyi terk etmem gerekecekse ne anlamı kalırdı ki? O kadar güçlenmenin amacı ne olacaktı? Kimi yenmeyi hedefliyordum ki? Tamam, belki daha güçlü olsaydım sevdiklerimi daha iyi koruyabilirdim ama onları on yıl boyunca terk etmeye değer miydi?

Peki şimdi ne yapacağım? Hayır yani, onu reddetmekten başka çarem yok. Onun kişisel muhafız birliğine katılamam.

Moore’a bir göz attım. Yüzünde kabullenmiş bir ifadeyle başını iki yana salladı.

“Çok üzgünüm, bu ne kadar büyük bir onur olsa da affımı istemek zorundayım.”

“Saçmalık! Çabuk biriniz gidin, ona yedek bir siyah zırh takımı getirin ve imzalaması için bir sözleşme hazırlayın!”

Atofe’nin kişisel muhafızlarından birkaçı onun emriyle odadan dışarı fırladı.

“Sana en iyi zırhı, en iyi eğitimi veriyorum ve tüm İblis Kıta’sındaki en ünlü muhafız birliğine girmene izin veriyorum! Bundan daha büyük bir onur olamaz! Sözleşmeyi imzaladıktan sonra bana karşı gelemeyeceksin. Ki böyle bir resmiyet olmasa bile denemeyeceğine eminim zaten. Hatta şu anda sevinçten havalara uçuyor olmalısın.”

En ufak bir sevinç bile duymuyordum.

Yine de karşılaştığım tüm üst düzey iblisler arasında kulağa en çok bir iblis kralı gibi gelen oydu. Garip bir şekilde, onunla tanışma fırsatı bulduğum için memnundum. Belki de bu ödülü teklif ettiği tek kişi ben değildim. Belki muhafız birliğindeki diğerleri de bir sözleşmeye zorlanmıştı.

“Çok ama çok üzgünüm,” dedim, “fakat evde beni bekleyen bir ailem var. Onları öylece 10 yıl boyunca bırakamam.”

“Sorun göremiyorum. Ben son yüz yıldır oğlumu bir kez bile görmedim. Bana güven, haber çıkmaması iyi haberdir. Hâlâ hayatta olduklarının kanıtıdır.”

Ne yani, o çocuğunu bir asır boyunca terk ettiği için benim de aileme aynısını on yıl boyunca yapmamı mı istiyordu? Hadi oradan, asla.

“A-ama on yıl bir insan için inanılmaz uzun bir süre. Üstelik aileme geri döneceğime dair söz verdim ve…”

“Ve?” Alnındaki damarlar seğiriyordu. Öfkesine yenik düşmeye başlıyordu.

“Ve beni bekleyen hasta bir arkadaşım var. En kısa sürede onun için bir çare bulup eve dönmem gerekiyor. Ayrıca şu anda yapmam gereken o kadar çok şey var ki. Burada öylece kalıp sırf kendim için güç istifleyemem—”

“Kes sesini!” Atofe öyle yüksek sesle azarladı ki sesi duvarlarda yankılandı.

Oho, bu hafiften ürkütücüydü. Tamam, hayır, bayağı bayağı korkunçtu. Nesi vardı bunun? Bana ne diye bağırıyordu ki?

“Kişisel muhafız birliğime girecek misin girmeyecek misin?! Kelime oyunlarını bırak da cevap ver!”

“G-girmeyeceğim!”

Olduğu yerde kalakaldı. Yüzü çarpılırken bütün çehresi kıpkırmızı kesildi. “Neden?! Neden beni reddedesin ki?!”

Ha? Şey, bütün nedenleri tek tek sıralamadım mı az önce?

“Şey, ee…”

Şimdi işleri Zanoba’ya bırakmanın tam zamanıydı. Ya da en azından planım buydu ama ona doğru baktığımda, kafasının üzerinde adeta soru işaretleri uçuşarak bana şaşkın şaşkın geri baktığını gördüm.

Ah, kahretsin, doğru ya. Bütün bu sürede İblis Dili konuşuyorduk. Ne konuştuğumuz hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ona güvenemem.

Peki ben ne yapacaktım? Vazgeçmesi için onu nasıl ikna edecektim?

Şövalyelerin keyfi az önce yerindeydi ama Atofe ile atışmamdan sonra ortam düşmanca ve gergin bir hal aldı. Sanki deplasmana oynamaya gelmiş bir spor takımı gibiydiler.

“Sana söylemiştim,” diye araya girdi Kishirika. “Tam bir zırdeli o. “Ona bulaşmasan iyi edersin. Onunla doğru düzgün bir sohbet bile edemezsin!”

“Kapa çeneni! Ben zırdeli falan değilim!” Atofe aniden bağırarak kılıcını çekti. “Şimdi anladım. Benimle dalga geçiyorsunuz! Ödülümü kabul etmeyeceğini söylemenin sebebi bu. Aptal olduğumu düşünüyorsun, bu yüzden beni aşağılıyorsun!” Öfkeyle üzerimize doğru yürüdü.

Ee, ne? Hey, bir dakika durun!

“Bayan Atofe, lütfen sakin olmaya çalışın! O şeyi öyle rastgele savurmaya devam ederseniz kalenin içinde bir şeyleri kıracaksınız!”

“Ben aptal değilim, tamam mı? Değilim!” Öfkeyle çarpılmış yüzüyle kılıcını savurarak üzerimize doğru kasırga gibi esti. Muhafızları önünü kesip onu durdurmaya çalıştı. “Çekilin önümden!” Atofe onları kenara itti ve boğa gibi üzerimize saldırdı.

Ah, kahretsin. Ah, kahretsin! Büyümü kullanmalı mıyım?! Hayır, ona saldırırsam işleri daha da berbat edebilirim.

“Bunu ben hallederim,” dedi Zanoba. Ayağa kalkıp önümde durdu. “Hmph!” Atofe üzerimize atılırken Zanoba onun kollarını yakaladı. Atofe onu tekmeyle yolundan çekmeye çalıştı ama bir Kutsanmış Çocuk’un gücünden bekleneceği üzere Zanoba milim bile kıpırdamadı.

“Hm, epey güçlüsün!” Zanoba’ya dik dik bakarken gözleri merakla açıldı, dudaklarında bir gülümseme belirdi.

Dili bilmediği için onun ne söylediğinden habersiz olan Zanoba onu azarladı. “Sakinleşin! Size karşı bir saygısızlık etmek istemiyoruz. Biz sadece bodrumunuzdaki otu istiyoruz.”

“Bana o tuhaf yabancı kelimelerle konuşmayı kes!” diyerek çıkıştı, Zanoba’nın ne söylediğiyle hiç ilgilenmiyordu. Hatta Moore İnsan Dili’ni akıcı bir şekilde konuşabilmesine rağmen, sanki kendisi İnsan Dili’nden hiç anlamıyor gibiydi.

Hâlâ kılıcını tutan Atofe, Zanoba’yı yumruklamaya ve tekmelemeye çalıştı ama nafileydi. Sonunda hoşnutsuzlukla kükredi.

“Seni kaçık, taş gibisin! Seni koruyan ciddi bir Savaş Aurası olmalı. İlginç!”

Bunun üzerine kılıcıyla kendi kolunu keserek kendisini Zanoba’nın tutuşundan kurtardı.

Doğru duydunuz. Atofe hiç tereddüt etmeden kendi uzvunu kesti. Onun gözünde bu, sadece kendisini tutan önemsiz bir engeldi. Kazak bir yere takıldıktan sonra sallanan bir ipi ciddiyetsizce kesip atan biri gibi, umursamazca kesip attı.

“Hmph!”

Kolu vücudundan ayrıldığı anda gevşek bir et parçasına dönüştü. Zanoba tutmayı bıraktı ve kol zemine şılp diye düştü. Saniyeler sonra kol Atofe’ye doğru süründü ve yeniden vücuduna bağlandı. Birkaç an sonra kolu eski haline dönmüştü. Badigadi’nin de benzer bir şey yaptığını görmüştüm. Yara, arkasında küçücük bir çizik bile bırakmadan iyileşti.

“Peki öyleyse. Sana kendimi eksiksiz tanıtayım: Ben Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe Rybak, Kuzey Tanrısı Stili’nin kurucusu Kalman Rybak’ın karısıyım. Savaştayken bu stilin gerçekte nasıl göründüğünü sana göstereceğim!” Kılıcını havaya kaldırdı.

Zanoba, sanki onunla silahsız yüzleşmeyi planlıyormuş gibi yumruklarını sıkmış bir halde duruyordu. Omurgamdan aşağı bir ürperti yayıldı. Bir his bana bunun sonunun iyi bitmeyeceğini söylüyordu. Yani, Zanoba ölebilirdi. Kutsanmış Çocuk olsa bile Zanoba yaralanmaya karşı tamamen bağışık değildi. Örneğin, ne kadar güçlü olursa olsun Ejderha Tanrısı Orsted’i bile büyümle çizmeyi başarmıştım. Bu dünyada hiçbir şey mutlak değildi. Zanoba, mesela, ateşe karşı zayıftı. Ayrıca fiziksel saldırılara karşı dirençli olsa da bu, o saldırıların onu yaralayamayacağı anlamına gelmiyordu.

“Urgh!”

Büyümü olabildiğince hızlı ve yoğun kılmayı hedefleyerek hemen mana akıtmaya başladım. Taş Gülle’yi yapmak ne yazık ki çok uzun sürerdi ama artık büyü kullanma konusunda eskisine kıyasla daha deneyimliydim.

“Fwahahaha! Şimdi öl! İşte Kuzey Tanrısı Stili’nin nihai—”

“Elektrik!”

Protez kolumdan mor şimşekler fışkırdı. Havada çatırdayarak öyle parlak bir ışık saçtı ki bir anlığına gözlerimiz kamaştı.

“Ugyaah!” Atofe geriye doğru savruldu, kılıcı parmaklarının arasından kayıp gitti.

Elimden dirseğime kadar uyuşturan, karıncalandırıcı bir his yayıldı ama endişelenecek bir şey değildi. O büyüye onu çarpacak kadar mana aktarmamıştım.

“Hah!”

Rakibinin savunmasız kaldığı bir fırsatı kaçıracak biri olmayan Zanoba, kendi saldırısını başlattı. Yumruğu tam suratına patladı.

“Gyahaaaa!”

Yüz hatları çarpılarak havada bir roket gibi fırladı ve kalenin duvarına çarptı. Çarpmanın şiddetiyle duvar darmadağın oldu ve Atofe düşen molozlarla birlikte dışarı yuvarlandı.

“Ah, Bayan Atofe!” Şövalyeler, duvardaki deliğin etrafında telaşlı serçeler gibi toplandı.

“Hm, bir hata yaptım. Sizi korumaya o kadar odaklanmıştım ki Efendim, kendimi tutamadım. Acaba bu onu öldürdü mü?”

“Yok canım, hâlâ hayatta olduğuna eminim.” Ona boşuna Ölümsüz İblis Kralı demiyorlardı ya. Asıl sorun şimdi ne olacağıydı.

“Eyvah, şimdi gerçekten hapı yuttular.”

“Evet, bu kötü oldu…”

“İnanamıyorum.”

Yirmi kadar siyah zırhlı muhafız, kendi aralarında fısıldaşarak etrafımızı sardı. Efendilerine yaptığımız şeyden sonra gitmemize izin vermeyeceklerinden emindim.

“Khh.” Onlarla yüzleşmeye hazır bir şekilde asamı kaldırdım. Bu benim hatamdı. Moore’un uyarısını dinlemiş olsaydım, bunların hiçbiri…

Bir dakika, burada gerçekten suçlu ben miydim? Aslına bakarsanız pek öyle düşünmüyorum.

Böyle bir tepki vereceğini bilemezdim, hem en başından beri onu reddetseydim bile sonuç muhtemelen aynı olurdu.

Her neyse, suçu kime atacağımı sonraya bırakabilirim. Şu an bu durumdan nasıl kurtulacağımı bulmam gerekiyor.

Yine de bu şövalyelerin etrafımızı sarması ne kadar endişe verici olsa da kılıçlarını çekmediler. Sadece bize dik dik bakıyorlardı.

Zanoba boş yumruklarını havada tutuyordu. Belki de buraya gelmeden önce onun için büyüyle bir silah oluşturmalıydım. Artık buna vaktim yoktu. Belki kırılan duvardan dökülen molozların arasında bir yerlerde bir kalas falan vardır.

“Siz ikiniz…” Moore, temsilcileri olarak öne çıktı. Bu sefer İblis Dili’nde konuşuyordu. “Efendim adına size bir kez daha sormalıyım, bize katılmak istemediğinize emin misiniz?”

“Pas geçeceğiz,” diye yanıtladım, bu sefer tereddüt etmeden.

“Bayan Atofe’nin güçlü bireylere karşı bir zaafı vardır. Nihai tekniğini kullanmadan önce onu durdurabildiğinizi ve tek bir yumrukla kalenin duvarlarından dışarı uçurduğunuzu düşünürsek, eminim şimdi sizi daha da çok isteyecektir.”

Ne büyük sürpriz ama. Tanıştığım ya da duyduğum tüm iblis kralları böyleydi. Bir tanesi bile aklı başında değildi. Yine de Atofe’nin bizi isteyeceğini bilmelerine rağmen muhafızlardan hiçbiri bizi yakalamak için harekete geçmedi. Hatta Atofe’nin kaleden dışarı uçuşunu izledikten sonra birkaçı, “Vay be, şuna bak nasıl uçtu,” ve “Pekâlâ, savunmasını düşürdüğü için bunu hak etti,” ve “Cık cık cık,” gibi şeyler söylemişti.

Moore, “Biz, onun kişisel muhafız birliği olarak, emir verilmediği sürece harekete geçmeyiz. Ancak bize bir kez emir verdiğinde, gitmenize izin veremeyiz,” dedi. Bunun üzerine birkaç muhafız bize keskin bakışlar fırlattı. Emir verilene kadar harekete geçmedikleri için onlarla dalga geçecek değildim. Bilakis, minnettardım.

“Bizi yakalarsa ne olacak?” diye sordum.

“Sizi bir düelloya davet edecektir, eminim.”

Kafam karışarak kaşlarımı çattım.

“Düelloyu kaybederseniz, sizi bayıltacak ve kendisiyle bir sözleşme imzalamaya zorlayacaktır. Bu gerçekleştiğinde, bir daha asla ona karşı gelemezsiniz.”

“Ve, şey, bu sözleşme ne kadar sürüyor?”

“Ölene kadar tabii ki.”

Etrafımdakilerin duyabileceği kadar sesli bir şekilde yutkundum.

“Yine de her on yılda iki yıl izin hakkınız olur.”

Bunu daha küçük sayılara bölersek, esasen her beş günde bir gün izin demekti. Ama bu neden kulağa bu kadar yetersiz geliyordu?

“Muhafızlarının çoğunluğu kendi isteğiyle burada, ancak zorla askere alınan pek çok kişi de var. Özellikle aramızdaki insanların çoğu kaderlerine feryat ediyor. Biz bile onlara acıyoruz.”

Birkaç şövalye bakışlarını yere indirdi. Görünüşe göre birçoğu bizimle aynı ikilemle karşılaşmış ve Atofe ile bir sözleşme yapmaya zorlanmıştı. O buna ödül diyordu ama bu aslında kölelik sözleşmesinden başka bir şey değildi.

Demek bu yüzden ödülünü kabul etmememizi söylemişti. Keşke önceden bana daha fazla detay verseydi.

Hayır, açıklama istemediğim için benim hatamdı. Onca zaman gardımızı düşürmemeliyiz diye düşünüyordum, en nihayetinde gardını düşüren ben olmuştum.

“Ş-şey…” Dudaklarımı yaladım. “Peki ya bu düelloyu kazanırsak ne olur?”

“Oh, gerçekten kazanabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Son 5.000 yılda, Kuzey Tanrısı Kalman ve İblis Tanrısı Laplace dışında efendimizi yenen tek bir kişi bile olmadı. Gerçekten onu alt edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”

“Evet, muhtemelen edemeyiz.”

Ona ölümsüz diyorlardı ve muhtemelen Badigadi kadar dayanıklılığa sahipti. İşleri daha da kötüleştiren şey, savaş konusunda ondan çok daha yetenekli görünmesiydi. Badigadi, en azından ikimiz antrenman yaparken Kuzey Tanrısı Stili’nin bir öğrencisi gibi dövüşmüyordu.

“Peki ya düello berabere biterse ne olur?”

“Eğer sizi bir düşman olarak görürse, size tekrar meydan okur. Eğer sizi bir müttefik olarak görürse, sizi dengi kabul eder.”

Benim durumumda nasıl hissedeceğini merak ettim. Benim şansımı bildiğimden, muhtemelen bana tekrar meydan okurdu. Beni bir düşman olarak gördüğü oldukça açıktı. Ve eğer benimle defalarca düello yapmaya devam ederse, eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdum.

“Ş-şey, o zaman ne yapmalıyım…?”

“Kaçın.” Moore lafı hiç dolandırmadı. “Şu anda arkadaşlarınız Sokas Otu’nu toplama işini bitirmiş olmalı. Kalenin altında sizi kasabanın dışına çıkaracak bir tünel var, kaçmak için orayı kullanabilirsiniz.”

Diğer şövalyeler lafa girdi:

“Lütfen, sonunuz benimki gibi olmasın.”

“Hey, yolunuz Milis Kutsal Ülkesi’ne düşerse…”

“Aptal, üç yıl daha hizmet ettikten sonra oraya kendin dönebileceksin zaten.”

“Evet ama yine de…”

Koroya daha fazla acı dolu ses katıldı ama onları görmezden geldim. Şu an kendi dertlerimiz başımızdan aşkındı. Gitmemize izin verme nezaketlerine minnettar kalarak kapıya doğru yöneldim. Ama gözümün ucuyla Kishirika’yı görünce duraksadım. Bana yalvaran gözlerle bakıyordu. Tüm bu olanlardan sonra, ikimiz de artık kaçak yoldaşıydık.

“Bayan Kishirika’yı da yanıma almamın bir sakıncası yoktur, değil mi?”

“… Pekâlâ, bizim görevimiz sadece onu ilk seferinde yakalamaktı, o yüzden devam edin.”

Demek buna göz yum maya razıydılar. Atofe ilk emri yerine getirdiklerinden beri onlara yeni bir emir vermemişti. Bu yüzden cezalandırılıp cezalandırılmayacaklarını merak ettim.

Ama neyse, benim sorunum değildi.

Büyümü kullanarak Kishirika’yı bağlayan ipleri yakıp onu serbest bıraktım.

“Ahhh, çok makbule geçti. Sana minnettarım!”

Ondan sonra taht odasından kaçtık.

Kale içinde Elinalise ve Cliff ile buluştuk. İkisinin de sırt çantaları çay yapraklarıyla doluydu, ayrıca her birinin kucağında saksıda bitkiler vardı. Yapraklar sarımsı toprak rengindeydi ve büzüşmüş aloe veraya benziyorlardı.

“Bu bitkilerin güneş ışığına karşı hassas olduğunu, bu yüzden onları yer altında yetiştirmemiz gerekeceğini söylediler. Eve götürmemiz için bize bir not verdiler ama üstünde ne yazıldığını okuyamıyorum,” dedi Elinalise.

“Daha sonra Roxy ya da ben okuyabiliriz ama acele etmemiz gerek.”

“Bir şey mi oldu?”

Durumu açıkladım, Elinalise hiç ama hiç şaşırmış görünmüyordu. “Bununla ilgili bir şeyler duymuştum. Kishirika İblis Gözleri hediye eder, Badigadi bilgi hediye eder ve Atoferatofe de güç hediye eder—ya da onun gibi bir şey.”

“Bunu bana söylemeliydin,” diye söylendim.

“Ben İblis Dili konuşamıyorum. Bize düzgünce tercümanlık yapmalıydın.”

Burada haklıydı. Geri kalanlara olayları iyi açıklayamamıştım. Kendimi savunmak gerekirse, lisanslı bir mütercim değildim, bu yüzden ne yaptığımı pek bildiğim de söylenemezdi.

“Böyle dikilip ağız kavgası edecek vaktimiz yok. Hadi harekete geçelim. Eee, şey, yer altı tünelini mi kullanalım yoksa geldiğimiz yoldan mı geri dönelim?”

Cliff’in sözleri dikkatimi tekrar eldeki asıl meseleye çekti. Atofe, Zanoba suratını darmadağın ettikten sonra muhtemelen hâlâ yüzünü düzeltmekle meşguldü ama her an üzerimize çullanabilirdi. Ona yaptığımız şeyden sonra daha da gaza geleceğine şüphe yoktu.

“Tünelden ümidi kesseniz iyi edersiniz,” dedi aşağıdan bir ses.

Aşağıya, Kishirika’ya baktım. İlk karşılaştığımızda hemen hemen aynı boydaydık ama aradan geçen yıllarda boyum uzamıştı ve ona bakmak için boynumu eğmek zorundaydım.

“Bana ihanet ettiğin için ödeşmek adına hiçbir şey söylememeyi düşündüm,” dedi Kishirika, “ama Badi, Laplace Savaşı sırasında o tüneli yok etti.”

“Cidden mi?”

“Gerçekten de öyle. Konuştuğun o adam bir dönek. Nihayetinde Moore, Atofe’nin sağ koludur. Olayları Atofe’nin lehine çevirebilmek için yalandan başka bir şey sıkmaz. Söylediklerine rağmen, onunla dövüştüğünüz an muhtemelen size karşı kumpas kurmaya başladı.”

Söylediği hiçbir şeye tam olarak güvenmiyordum ama muhtemelen haklıydı. Yer altı tünelinin çıkmaz bir sokak olduğunu keşfettiğimizde bizi köşeye sıkıştırmak amacıyla bizi kandırmış olabilirdi.

Moore, seni pislik… Bize ihanet ettiğine inanamıyorum.

Ama bir dakika, bizi kandırmış olsa bile en azından taht odasındayken bize saldırmamıştı. Ve Atofe ona da kabadayılık yapıyor gibi görünse de bu otomatikman bizim tarafımızda olduğu anlamına gelmiyordu. Üstelik ihtiyacımız olan otu ve talimatları içeren notu da o sağlamıştı, dolayısıyla tamamen kötü biri sayılmazdı. Belki de onun iyi niyetini geri çevirdiğimiz ve Atofe ile olan ilişkisini gerdiğimiz için suçlu olan bizdik. Kishirika’yı teslim etmeli, teklifini kestirip atarak reddetmeli ve alelacele eve dönmeliydim. Belki bu Atofe ile olan ilişkimi bozardı ama şu an karşı karşıya olduğumuz şeye kıyasla bunu seve seve tercih ederdim.

“Eğer gerçekten söylediğin kadar sinsiyse, bizi taht odasında yakalaması daha iyi olmaz mıydı?” diye sordum.

“Bahsettiğimiz kişi Atofe.” “Avını kovalamaktan ve kendi elleriyle köşeye sıkıştırmaktan hoşlanır.”

Mantıklı. Demek ortamı onun için hazırlıyor. Atofe gibi bir İblis Kralı’na hizmet eden, onun konumundaki bir adam için bu tarz incelikler muhtemelen önemliydi. Yine de diğer şövalyelerin onun gizli emellerinden haberdar olup olmadığını merak ettim.

“Yani yer üstünden kaçmamız gerektiğini mi söylüyorsun?”

“Kesinlikle.” “Muhafızlarının geri kalanı şu anda denetimlerle meşgul olmalı.”

Doğru ya—içeri girdiğimizde girişin yakınında denetim yapıyorlardı. Atofe’nin bütün kişisel muhafızları şu an kalenin içinde toplanmış olmalıydı, yani giriş korumasızdı.

“Ama seni almamıza izin verdiklerini düşünürsek, belki de bu bilgiyi bize verip bizi yer üstüne yönlendireceğini hesaplamışlardır.” “Ya da belki de senin haberin olmadan o yeraltı tünelini tamir etmişlerdir.”

“Bu kadar ince eleyip sık dokuyorsan hangi yolu seçtiğinin bir önemi kalmıyor, değil mi?”

Doğru, düşmanın bizi takip etmek için hangi rotayı kullanacağını tahmin etmek her halükarda bir kumardı.

“Bayan Elinalise.” Ona döndüm. “Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz?”

“Bana kalsaydı, bizi bir çıkmaz sokağa sürükleme ihtimali yüksek olan yolu kesinlikle seçmezdim.”

“Zanoba?”

“Kapalı alanlarda dövüşmek benim için daha kolaydır.”

“Peki ya Cliff?”

“B-ben de yer üstünden giderdim.” “Karanlık yerleri sevmem.”

Harika, oy çokluğuyla karar vereceğiz o zaman.

“Tamamdır, yer üstünden gidiyoruz,” diye ilan ettim. “Bayan Elinalise, siz öne geçip bizi doğruca ışınlanma çemberine götürün.” “Zanoba ve Cliff hemen arkanızdan gelecek, ben de en arkadan göz kulak olacağım.” “Zanoba ve ben bütün eşyaları taşıyabiliriz.”

Sırt çantasını ve bitkileri Elinalise’ten aldım. Bu şeyleri Zanoba ile benim taşımam daha iyiydi. Yükümün olması sorun değildi çünkü büyü kullanabiliyordum, Zanoba’nın insanüstü gücü de ağır yükleri kolayca kaldırmasını sağlıyordu.

“Peki ben ne yapıyor olacağım acaba?” diye sordu Kishirika.

“Size gelince Majesteleri, Zanoba zaten bütün o eşyaları taşıyor, neden üzerine oturmuyorsunuz?”

“Pekala!” İtaatkar bir şekilde omzuna tünedi.

Şaka yapmam gerekiyordu aslında… Ama neyse, her halükarda olması gereken en güvenli yer orasıydı.

“Pekala, hadi gidiyoruz!”

Kalenin çıkışına doğru koştuk. Tam dışarı süzüldüğümüz anda, uzaklardan öfkeli bir ses yükseldi.

“Dahaaaaa!” “Peşlerindeeeeen!”

Daha önce korkmadıysam bile, artık kesinlikle korkuyordum.

***

Ana caddeden aşağı hızla koşarken kasabanın üzerine karanlık çökmüştü. Gölgelere karışıp kaybolmayı ne kadar istesem de bütün bölge fazla aydınlıktı. Kraterin duvarlarından süzülen ışık üzerimize vuruyordu.

Yer üstü rotasını seçmek doğru karardı. Etrafta ne tek bir siyah zırhlı asker görünüyordu ne de bizi kovalayan biri vardı. Kishirika tam olarak haklı çıkmıştı. Şu anda muhafızlar muhtemelen yeraltı tünellerini aramakla meşguldü.

Şansımız yaver giderse Atofe peşimizi bırakabilirdi… ama bu pek olası değildi. Sonuçta Kishirika’yı da yanımıza almıştık. Bu durum Atofe’ye bizi izlemek için daha da fazla sebep veriyordu.

Ana caddeden ayrılırken Maceralacılar Loncası’nın yanından geçtik. Nokopara’nın hâlâ içeride olup olmadığını merak ettim. Şehirden bu kadar çabuk ayrılacağımızı hiç düşünmemiştim. Konaklama ücretini zaten ödemiştik ve kıyafetlerimiz hâlâ odalarımızdaydı. O şeyleri arkada bırakmak israftı ama o kadar da önemli değillerdi. Ziyanı sineye çekmek en iyisiydi.

Issız pazar yerinden geçerken, bir zamanlar Ruijerd’in saçını boyadığımız ara sokağı fark ettim. O zaman da şehirden kaçmak zorunda kalmıştık. Aynı şeyin tekrar yaşandığına inanmak zordu. Dürüst olmak gerekirse Rikarisu’ya dair acı hatıralardan başka hiçbir şeyim yoktu.

Sonunda, şehrin girişini oluşturan büyük yarığa ulaştık. Orada dikilen birkaç nöbetçi vardı ama siyah zırhlı askerlerden hiçbiri yoktu. Birinin kafası kertenkele, diğerininki ise domuz kafasıydı. Şaşkınlıkla baktılar ama sıyrılıp geçmemize izin verdiler.

Işınlanma çemberi şehrin dışından çok uzak değildi. Kraterin çevresinden dolandık.

“Ooo?” “Nereye gidiyorsunuz böyle?” diye sordu Kishirika.

“Bu tarafta bir ışınlanma çemberi var.” “Buralara gelebilmek için onu kullanmıştık.”

“Hm, bak sen.” “Buralarda hâlâ böyle bir şeyin kaldığına inanmak zor, ama yine de—ğuk!” “Dilimi ısırdım…”

Ayrılma vakti geldiğinde bize yol göstersin diye yere bir işaret bırakmıştık. Çemberin yerini bulmak sorun olmayacaktı. Şehrin dışı karanlıktı ama Elinalise’in elf görüşü bize yol gösterecekti. Tek yapmamız gereken işaretten sola dönmek, yokuşu tırmanmaktı ve ardından ışınlanma çemberi tam karşımızda olacaktı.

İşaretimize ulaştığımızda aniden durdum. Başka çarem yoktu.

“Hmph.” “Buraya gelmeniz bayağı uzun sürdü.”

Yokuşun yukarısında, tam ışınlanma çemberinin girişinde Atofe duruyordu. Yanında en az on muhafızı vardı. O anda büyü çemberimizin girişinin yakınındaki yer deliğini fark ettim. Belki de bu, kalenin altından geçen tünelin çıkışıydı.

“Moore beni şaşırtmayı hiç bırakmıyor.” “Aynen dediği gibi oldu.” “Daha sonra onu övmeyi unutmamalıyım,” diye mırıldandı Atofe kendi kendine.

Hareketlerimizi mi okumuştu?

Hayır, öyle değildi. Önümüzü kesmeyi başarmışlardı. Okudukları şey hareketlerimiz değil, gideceğimiz yerdi.

“Ş-şey, cidden felaket hızlı geldin, değil mi?” dedim beceriksizce bir tavırla.

“Hmph.” “Buraya uçmak çocuk oyuncağıydı.” “Gökyüzünden seni ve yoldaşlarını rahatça görebiliyordum.” Cevap verirken arkasındaki kanatları seğirdi. “Görünüşe göre Moore da yetişti.”

Omuzumun üstünden geriye baktım, bir grup siyah zırhlı şövalye bize doğru geliyordu. Onlar da kraterin etrafından dolanmış olmalıydı. Atofe buraya gökyüzünden gelirken, muhafızlarından onu yeraltı geçidini kullanmış, geri kalanı ise bizi yer üstünden takip etmişti.

Yani bizi yakalamak için ellerindeki her rotayı kullanmışlardı.

Düşününce gayet açıktı. Müfettiş Zenigata olmadıklarına göre bu şekilde bölünmek zorundaydılar. Varış noktamızı biliyorlarsa, olası tüm kaçış rotalarını kontrol etmek için her türlü sebebe sahiptiler.

Muhafızlar arkamızda yelpaze gibi yayıldı. Etrafımız sarılmıştı. Kaçacak hiçbir yerimiz yoktu. Tek kaçış yolumuz kapatılmıştı.

“Moore, muazzam bir iş çıkardın.” “Her şey tam da söylediğin gibi gelişti,” dedi Atofe.

“Bu kadar memnun kaldıysanız, umarım üzerinize düşeni yapıp sizden rica ettiğim şeyi yerine getirirsiniz.”

“Hayır.” Atofe elini kaldırırken cevabı kestirip atar gibiydi. Onun bu hareketiyle diğer şövalyeler kılıçlarını çektiler. “Pekala, öyleyse…”

İblis kralı bize doğru bir adım attı ve kendi silahını kınından çıkardı. Yokuşun tepesinde üzerimizde heybetle durarak kılıcını bana doğrulttu ve “Fwahahaha!” dedi. “Ben Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe Rybak!” “Beni alt ederseniz sizi kahraman ilan edeceğim!” “Kaybederseniz, son nefesinizi verene kadar benim kuklam olacaksınız!”

Yüzündeki gülümseme vahşiceydi ve üzerinden boğucu bir kan arzusu aurası yayılıyordu. Benden kısa olmasına rağmen şu anda beş metre boyunda bir titan gibi görünüyordu.

Üzgünüm Sylphie. Galiba eve geri dönemeyeceğim.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla