İHTİYAR GELECEKTEN gelmişti. Söylediği şey buydu. Dürüst olmak gerekirse ne demek istediğini anlamamıştım. Doğru, biraz bana benziyordu.
“Gelecek mi… Yani sen gelecekteki ben misin?”
“Doğru. Ben yaklaşık 50 yıl sonraki sensin.”
Lafı hiç dolandırmamıştı ama her şey çok ani olmuştu. Ona inanmalı mıydım inanmamalı mıydım bilmiyordum. Öte yandan, ismimi biliyordu. Onu daha önce kimseye söylememiştim ve asla da söylemezdim. Belki de zihin okumak için büyüyü kullanmanın bir yolu vardı.
Bununla birlikte, bu dünyaya tüm anılarım eksiksiz bir şekilde reenkarne olmuştum. Zaman yolculuğunun da var olabileceğini düşünmek o kadar da imkansız değildi. Doğruyu söyleyip söylemediğini ayırt etmemin hiçbir yolu yoktu.
“Kusura bakma ama sana zaman yolculuğu büyüsünün ince detaylarını anlatacak vaktim yok,” dedi.
“Ne demek istiyorsun?”
“Tam olarak dediğimi. Doğrudan bir Hollywood filminden fırlamış bir laf gibi geldiğinin farkındayım ama gerçekten fazla vaktim yok. Beni dinlemen gerek.”
Hiç duraksamadan o Hollywood göndermesini yapıvermişti. Bu da önceki hayatımla bir şekilde bağlantısı olması gerektiği anlamına geliyordu. Belki de gerçekten gelecekteki bendi.
Gözlerinde bir parıltı ve derinlerde pusuya yatmış bir karanlık vardı. Açıkçası, her gün insan öldüren birine benziyordu. Bakışlarında öyle bir soğukluk vardı ki, sanki başkalarının hayatları hiç umurunda değil gibiydi. Gelecekte dönüşeceğim kişi bu muydu yani? Olmazdı. İnanması çok zordu. Yine de yüzündeki ifade son derece samimi ve ciddiydi.
Pekala, 50 yıl sonraki halim olduğunu varsayalım ve en azından diyeceklerini dinleyelim.
“Bodrumda hiçbir şey yok,” diye pattadak söyleyiverdi. “En azından ben aşağı indiğimde hiçbir şey olmadığını sanmıştım. İnsan-Tanrı bir şey bulamazsam endişelenecek bir durum olmadığını söylediği için sonraki günlerde içim rahattı.” İhtiyarın yüzü tiksintiyle buruştu. “Ama yanılmışım, nedenini de sana şimdi söyleyebilirim.”
Sanki olayı hatırlamaya çalışıyormuş gibi parmağını—sol işaret parmağını—alncına vurarak tıkırdattı.
Bir dakika, ne? O normal bir el mi?
“İyi dinle. Sanırım bodrumda bir fare var. Hasta bir fare. Muhtemelen dişleri neredeyse bir büyü taşı gibi mor renkte. Nereden geldiği veya ne zaman aşağı indiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Büyük ihtimalle Perugius’un yüzen kalesindeyken bagajıma sızdı. Yine de nereden geldiğinin pek bir önemi yok.”
İhtiyar avucunu açtı ve diğer elinin yumruğunu sertçe içine vurdu. “Aşağı indiğinde fareyi ürküteceksin ve o da mutfağa kaçacak. Orada dışarıda bıraktığınız yemek artıklarını karıştıracak. Ertesi gün Aisha onu orada ölü bulacak ve atacak.”
Sessiz kaldım ve sadece dinledim.
“Aisha o artık yemekleri sokak kedisine vererek ortadan kaldıracak.”
Sol eli protez falan değildi. Bu adam gerçekten ben miydim yani? Yoksa aradan geçen 50 yılda kaybettiği kolunu geri getirmenin bir yolunu mu bulmuştu?
“Ancak ondan önce, Roxy’nin karnı kazınacak ve o artık yemeklerden azıcık atıştırmak için aşağı inecek. Bunun sonucunda da farenin taşıdığı hastalığa yakalanacak.”
“Ne? Roxy hastalanacak mı?” Onun adının geçmesi odağımı tekrar konuşmaya getirdi.
“Taşlaşma Sendromu.”
Bu ismi daha önce duyduğumu hisseder gibi oldum. Doğru ya. Sadece Tanrı seviyesi panzehir büyüsüyle iyileştirilebilen bir hastalık olması gerekiyordu. Enfekte olan kişiyi yavaşça büyü taşına dönüştüren amansız bir hastalıktı. Ama tam olarak nerede duymuştum?
“İlk başta fark etmedik. Sonuçta birinin Taşlaşma Sendromu’na yakalanması son derece nadir bir durumdur. Patojenler sadece başka bir insanın içinde filizlenen bir canlının içinde barınabilir.”
“Bekle, yani…”
“Evet, henüz doğmamış bir çocuk. Hastalık sadece hamile kadınları etkiler. Bunu daha sonra öğrendiğimde şoke olmuştum.”
“Ne? A-ama Roxy…”
“Hamile,” dedi. “Ama bu şaşırtıcı değil. İkiniz birlikte oldunuz, gayet doğal.”
Bekle, Roxy hamile mi?
Vay be. Son derece sevindirici bir haberdi ama yine de mümkün olan en kasvetli şekilde veriliyordu.
“Nedense bazı fareler bu hastalığa karşı dirençlidir ve Taşlaşma Sendromu’nun taşıyıcılığını yaparlar. Onları bir bakışta tanırsın. Dişleri mor kristallere dönüşmüştür. Isırdıkları her şeye patojen bulaştırırlar. Sadece ağız yoluyla bulaşır ve patojenler konakçıdan ayrıldıktan sonra çok uzun süre yaşayamaz. Ölmeleri en fazla yarım gün sürer. Ayrıca sadece hamile kadınlar etkilendiği için pek bulaşıcı da değildir.”
“…”
“Patojenler fetüsün içine yerleşip onu dönüştürür, böylece annenin bedenini de taşa çevirir.”
Ve Roxy bu hastalığa mı yakalanacaktı?
“Eğer dikkatsizce bodruma inip o kemirgeni dışarı kaçırırsan, Aisha ertesi gün evde garip bir fare kalıntısı bulduğundan şikayet edecek. İki hafta sonra Taşlaşma Sendromu’na yakalanmış bir kedi olduğunu duyacaksın. Kısa bir süre sonra da Roxy ateşlenecek.”
Tereddüt ettikten sonra en sonunda sordum: “Peki ona ne olacak?”
“Ölecek.”
Cevabı o kadar dobra ve netti ki beni nutkum tutulmuş halde bıraktı.
“Roxy yatağa mahkûm kalana kadar yavaş yavaş hareket kabiliyetini kaybedecek. Ayakları taşa dönüşmeye başlayacak ve ancak o zaman Taşlaşma Sendromu’na yakalandığını anlayacaksın.”
“Peki senin zamanında hiç iyileşmedi mi? Onu iyileştirmeyi denemedin mi?”
Yüzünü bir hüzün kapladı ve gözleri yere kaydı. “Ona yardım etmek için o kadar çaresizdim ki Milis Kutsal Krallığı’na bile gittim. Onu iyileştirmek için gerekli büyülü sözleri öğrendim ama yolda o kadar çok şey yaşandı ki çok zamanımı aldı. Nihayet geri döndüğümde artık çok geçti. Bedeninin yarısı çoktan yok olmuştu ve ölmüştü.”
“Hayır, bu olamaz…”
Başını hemen kaldırdı, gözlerindeki o sert parıltı geri gelmişti; bana dik dik baktı. “Bu olay bundan 30 yıl sonra yaşanacak bir şeyle bağlantılı olacak. Tüm bunlar İnsan-Tanrı’nın söyledikleri yüzünden. Onun tarafından kanma. Önceki hayatından anıların var, bu yüzden anlamalısın. O, bu dünyadaki tüm kötülüklerin kökü. Son patron.”
“Ama neden Roxy’nin peşinde ki?”
“Bunun cevabını hâlâ bilmiyorum. Ancak aklında belirli bir hedefle hareket ettiğini biliyorum. Bana söylediği son şey şuydu: ‘Senin gibi bir aptal sayesinde her şey tam da planladığım gibi gitti.’” Dişlerini sıktı. “Kahretsin.”
İnsan-Tanrı gerçekten böyle mi söylemişti? Yine de, hmm…
“Amacının ne olduğuna gelince, belki Orsted veya Laplace biliyordur. Bu 50 yıl boyunca onlarla karşılaşma fırsatım olmadı. Arasan bile senin de karşılaşamama ihtimalin yüksek.”
“Nanahoshi bile onu nerede bulacağını bilmiyor muydu?”
Nanahoshi’nin adı geçince yüzü asıldı. Belki de gerçekten bilmiyordu.
“Ona hiç sormadım ama belki sen bir şansını deneyebilirsin. Tam olarak nerede olduğunu bilmese bile, her türlü ihtimali düşünecek kadar zekidir, bu yüzden aklına bir şey gelebilir.”
“Nanahoshi’ye ne oldu peki?”
Dudakları inceldi, cevap vermedi. Yüzündeki hüzünlü ifade zaten bilmem gereken her şeyi anlatıyordu ama bir duraksamadan sonra nihayet cevap verdi: “En en sonunda başaramadı. Onu teselli etmeye çalışırken yüzüme gözüme bulaştırdım ve sonra…”
Yani evine dönmeyi hiç başaramadı mı? O zaman umutsuzluğa kapılıp kendi canına kıymış olmalıydı.
“Tamam. Daha fazlasını duymama gerek yok.”
“Evet. Ben de zaten bu konuda konuşmak istemiyorum.” Sakinliğini yeniden kazanmaya çalışarak çenesini kaldırdı. “Önemli olan başka bir şey daha var. Bunu bundan 10 yıl sonra öğreneceksin ama İnsan-Tanrı’ya burada aslında öyle denmiyor.”
“Ne demek istiyorsun?”
“O insanların bir tanrısı—başka bir deyişle, İnsanların Tanrısı. Onu duyan herkes onu bu şekilde bilir—‘İnsanların Tanrısı’ olarak. Sadece onunla bizzat tanışanlar gerçek adını bilir: ‘İnsan-Tanrı’. Kendisinden neden bu şekilde bahsetmeyi seçtiğini aklım almıyor. Sanırım insanlarla dalga geçme şekli bu.”
Bu mantıklıydı. Bazı kişilerin (Orsted) bu isme karşı neden bu kadar aşırı tepki verdiğinin sebebi buydu demek ki. Onu bilen tek kişiler, onunla tanışmış ve onun tarafından kandırılmış olanlardı.
“Görünürde sadece benim işime yarayacak şeyler söylüyor gibiydi.” İhtiyar elini tekrar sıktı. Gözlerinde hiddetli bir yangın gibi nefret yanıyordu. Yoğun bir öldürme arzusu saçıyordu etrafa, ama nedense bunu korkutucu bulmamıştım. “Bu noktaya kadar sana henüz hiç yalan söylemedi. En azından benim—daha doğrusu senin—anlayabildiğin kadarıyla.”
Yumruğu titremeye başladı. İçinde bir şey kıvılcımlandı, elektrik gibi çatırdadı.
“Ama hepsi tek bir amaç içindi: Senin gibi temkinli birinin savunmasını düşürmesini sağlamak, böylece ona sorgusuz sualsiz itaat etmeni sağlamak.”
Elinden fırlayan kıvılcımlara şaşkınlıkla, nutkum tutulmuş halde baksam da, herhangi bir şey yapma ihtimaline karşı kendimi hazırladım.
“Kandırma kendini! Manga okudun, değil mi? Güvenden en çok bahseden insanların her zaman yalan söyleyenler olduğunu bilirsin.”
“Evet, biliyorum ama…”
Sertçe tersledi: “Hayır, hiçbir şey bildiğin yok. Roxy’yi kaybettikten sonra sıradaki kaybedeceğin kişi Sylphie olacak. Roxy’nin ölümünün ardından o kadar yıkılacaksın ki bir süre onu düşünmeyeceksin bile. Bu durumdan incinerek depresyona girecek. İnsan-Tanrı bu fırsattan yararlanıp Luke’u manipüle edecek.”
“Luke mu? Ciddi misin?”
“Evet.” “Sonrasında bunu, o sırada onunla çıkan kızdan duyacaksın. ‘Bir sabah aniden panik içinde uyandı, Tanrı’nın sözünü duyduğunu iddia ediyordu,’ diyecek.”
“Peki… ondan sonra ne oluyor?”
“Luke, Asura’ya acele etmesi için Ariel’e öğüt verecek. Sylphie onlarla gitmek için seni terk edecek. Perugius’un desteğini almayı başaramayan Ariel dezavantajlı duruma düşecek. Zayıf zafer şansını bir iç savaş başlatmaya bağlayacak. Ama yenilecek ve Sylphie savaşta ölecek.”
Sylphie… ölecek mi?
“İkisini de kaybedeceksin.” Adam dişlerini birbirine gıcırdatarak başını salladı. “İnsan-Tanrı bana tüm hilelerini itiraf ettiğinde sesini hâlâ duyabiliyorum. O tiz kahkahası… Omzuma vurup ‘İyi işti,’ derken elinin hissettirdiği o dokunuş. Kahretsin… Kahretsin!”
Yumruklarını masama vurdu. Etrafında elektrik kıvılcımlandı, öğle güneşi gibi parlak bir şekilde çaktı. Işık bir anda kayboldu ama masamdaki yanık izleri kaldı. Nihayet sakinliğini tekrar kazanan ihtiyar, düzenli bir nefes verdi.
“Sana tekrar söylüyorum: Ona güvenme. Pişman olursun.” Konuşmasını bitirdikten sonra ihtiyar karnını tuttu. Ben baktıkça benzi daha da kötüleşiyordu. “Çok fazla vaktim kalmadı. Ama sanırım tüm bunları söylemiş olsam bile, şu an ne yapacağını muhtemelen bilmiyorsun.” Yüzü ölümüne solgundu. Gözlerinin altında mor halkalar belirmeye başlamıştı.
İhtiyar, nefesini dışarı vermekte zorlanarak içine derin bir nefes çekti. Neredeyse ölümün eşiğindeymiş gibi görünüyordu. Bir hastalığı mı vardı acaba?
“Öncelikle, bakalım… evet, Eris.”
Bunu duymak kaşlarımı çatmama neden oldu.
“En kısa sürede ona bir mektup yazmanı istiyorum. Ona onu biraz aldatmış olabileceğini ama hâlâ sevdiğini söyle.”
“Hayır, sevmiyorum,” diye lafı yapıştırdım. “Daha önce sertleşme sorunu yaşamamın tek sebebi o zaten.”
“Bunun için onu affet. Erkeksin, değil mi? Bu kadarlık şeyi yapabiliyor olmalısın.”
Yüzümü ekşittim.
Kendi kendini alaya alan bir kahkaha attı. “Şey, ben onu affedemedim. İkimiz birkaç yıl boyunca pek iyi geçinemedik.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Beni sayısız kez neredeyse öldürüyordu. Nereye gitsem beni takip ederdi ve beni her bulduğunda var gücüyle saldırırdı. Yine de, yani, vuruşlarını yumuşatırdı. Gerçekten isteseydi öldürmeye kesinlikle muktedirdi. Ama en zayıf anımda asla beni hedef almadı. Hatta başım belada olduğunda gölgelerden yardım ederdi. Sanki Dragon Ball serisindeki Vegeta gibi.”
Vegeta mı, ciddi olamazsın…
“Her neyse, o sebze krallığının prensi gibi değil. Sadece seninle olmak istiyor. Seni her zaman sevdi. Bu duygular yüzünden, yaptığı her şeye her zaman azami çabayı gösterdi. Ancak kelimelerle arası da berbattır ve kendini nasıl ifade edeceğini bilmez, bu yüzden tek yapabildiği yumruklarıyla konuşmaktır.”
Hepsi hoş güzel de, benim zaten iki karım ve bir çocuğum var. Tabii, bir noktada Eris’i sevmiş olabilirim ama bu… artık tamamen geçmişte kaldı. Belki hâlâ hesaplaşmam gereken bir geçmiş ama artık bitti.
“Benim zaten Sylphie ve Roxy’m var.”
“Sorun değil. Sylphie oldukça geniş fikirli biridir. Roxy’ye gelince, kendisinin sana layık olduğunu bile düşünmüyor, bu yüzden seni bunun için affedecektir. Önceden olayları açıklarsan Eris de iyi olacaktır. Ayrıca, onu gerçekten hâlâ seviyorsun, değil mi? Ha, ama seni uyarmalıyım: Eris’ten bir yumruk yemeyi bekle. O öyle bir kadın işte.”
“Ne dediğini anlıyorum ama…”
“Seni seven üç kadınla etrafının sarılması fırsatını elde ediyorsun. Kulağa harika geliyor. Bunun nesi yanlış? Bana yeterince erkek olmadığını söyleme.”
“Seninle hiçbir ilgisi yokmuş gibi bu kadar hafifçe konuşma.”
“Benim kimsem kalmadı,” dedi. “Bunu sana söylüyorum çünkü sen bensin.”
Sözlerinde tuhaf bir ağırlık vardı ama…
“Hâlâ Roxy ve Sylphie’ye bakma sorumluluğum var.”
“Sorumluluktan bahsedeceksen, Eris’e de borçlusun. Bunca zamandır senin için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Sadece kendini ifade etmekte berbat olduğu için fark etmedin ama senin uğruna çabalamaktan bir an olsun vazgeçmedi. Başkalarına karşı sorumluluğun olduğunu düşünüyorsan, peki ya onun verdiği tüm bu emekler ne olacak? Ghislaine bu sözleri yüzüne vuracak… Eris’in cesedinin önünde dikilirken.”
Eris’in… cesedi mi?
“Yani Eris de mi ölüyor…?”
“Evet. Beni korurken. Sanırım… Atofe’ye tekrar meydan okuduğum zamandı. O iblis kralı beklediğimden de korkunçtu. Gardımı düşürdüm.” Sanki uzak geçmişe ait anılardan bahsediyormuş gibi konuştu, dudakları huzursuzca büküldü.
Gelecekte Atofe gibi birine karşı gardımı düşürebilecek kadar ne kadar güçlü oluyorum ki? Bu adam gerçekten ben miyim? Gittikçe daha da şüpheli gelmeye başlıyor.
“O mektubu göndermek zorundasın. Anladın mı? Aynı pişmanlıkları yaşamak istemiyorsan bunu yap. Şimdi başlarsan belki henüz çok geç değildir.”
“Şey, tamam. Bu kadar kararlıysan gönderebilirim sanırım. Ama nereye?”
“Kılıç Tapınağı’na. Şimdiye kadar nerede olduğunu zaten anlamışsındır.”
Kılıç Tapınağı, Sharia’ya o kadar da uzak değildi. Haklıydı: Onun orada eğitim görüyor olabileceğine dair içimde bir his vardı zaten.
“Pekala.”
“Onu kendinden uzaklaştıracak hiçbir şey yazma,” diye uyardı. “Umutsuzluğa kapılırsa bu senin sonun olur.”
“Biliyorum.”
Eris’in nasıl biri olduğunu çok iyi biliyordum. Ya da en azından eskiden biliyordum. Söyledikleri doğruysa, beni terk etmek gibi bir niyeti hiç olmamıştı. Bunca zamandır bunu fark edememiştim. Şimdi dediklerini düşününce, duygularını kelimelere dökmekte gerçekten çok berbattı. Bana bıraktığı o mektupta hislerinin bana ulaşamamış olması hiç de şaşırtıcı değildi. İkimiz arasında bu yanlış anlaşılmanın yaşanmasının ve benim yolumu kaybetmemin sebebi de buydu.
“… Öf.” Yaşlı adam güçlükle bir nefes verdi, ardından bir şeyi fark etmiş gibi irkilerek çenesini kaldırdı. “Ayrıca önemli bir şeyi söylemeyi unuttum: İnsan-Tanrı’yı düşmanın olarak görme.”
“Ne? Ama beni kandırdığını söylemiştin.”
“Evet ama o yenebileceğin biri değil. Ben kesinlikle başaramadım. Ona asla ulaşamadım.” Sesi kederle doluydu.
Ona ulaşamadım derken fiziksel olarak mı kastetmişti? Yani İnsan-Tanrı’nın bulunduğu o boyut… Gerçekten de bu dünyada bir yerde miydi?
“Bunu fark ettiğimde bütün bedenim titredi. Roxy veya Sylphie’nin öcünü asla alamayacağımı anladım. Onu yenmek için elimdeki her şeyi ortaya koydum ama yanına bile yaklaşamadım. Elektriği ve yerçekimini yönlendirebiliyorum ama İnsan-Tanrı, büyümü ona karşı kullanabileceğim kadar yakınıma asla gelmezdi.”
Adam masamdaki mürekkep hokkasını işaret etti. Hokka bir anlığına havaya yükseldi ve ardından masama tıkırtıyla geri düşerek etrafa birkaç damla mürekkep saçtı.
“Eşyaları havada yüzdürebiliyorum. Uzaktaki insanlara mesaj gönderebiliyorum. Hatta kopan bir kolu yeniden çıkarabiliyorum. Dahası, zamanda sıçramayı ve geçmişe dönmeyi başardım.” Duraksadı. “Gerçi bu büyü aslında bir başarısızlıktı.”
Başarısızlık mı? Bunun neresi başarısızlıktı ki? Şu an buradaydı, tam karşımda duruyordu, değil mi?
“Eminim sen de fark etmeye başlamışsındır, bu dünyadaki büyü her şeye kadirdir. Bunu bir kez kavradığında, hemen hemen her şeyi başarabilirsin. Gerçi bunu başarmak zaman, araştırma ve pratik gerektirecektir.”
Konuşurken sol elini kaldırdı. Elini büküşü sanki böbürleniyormuş gibi bir izlenim veriyordu ama yüzü ölü gibi soluk bir hâli çoktan geçmiş, tamamen bembeyaz kesilmişti. Gözlerinin altındaki halkalar kararıyor, dudakları morarıyordu.
“Ama bu gücün hiçbir anlamı yok. Her şey için çok geçti. Ben korumak istediğim herkesi koruyacak kadar güçlendiğimde, hepsi çoktan gitmişti.”
Gözlerinde hâlâ bir parıltı vardı ama içlerindeki güç çoktan kaybolup gitmişti. Solukları düzensiz ve hırıltılıydı.
“Sana söylediklerimi anladın mı? Sana bir kez daha söylüyorum: İnsan-Tanrı’dan nefret ediyorum ama ona karşı zafer de kazanamam. Onu yenmenin hiçbir yolu yok. Tek başıma ona ulaşmanın bir yolunu bulamadım. Ona ulaşmak için ihtiyacım olan şeyler ben yaşarken mevcut değildi. Bu yüzden onunla savaşmaya kalkışma. Amacının ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok ama onun yalakası gibi davranman gerekse bile yap bunu. Ona karşı gelme. Bırak ne istiyorsa yapsın. Böylece, sevdiğin bütün insanlar hâlâ hayattayken…”
Elindeki bütün güç çekildi ve kolu halsizce yanına düşüverdi. Çenesini kaldırdı, bakışları tavanda gezindi.
“Yapman gereken üç şey var: Nanahoshi’ye danışmak, Eris’e bir mektup yazmak ve İnsan-Tanrı’ya karşı gelmeden ondan şüphe duymak. Hepsi bu.”
Ona cevap vermedim. Her şey o kadar ani olmuştu ki söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum. Net olan bir şey vardı: Bana bir şeyler anlatabilmek için çaresizce çabalıyordu.
“B-bana bundan daha somut bir tavsiye veremez misin?” diye sordum.
“Tavsiye mi, ha? Ah, eski günleri hatırlattı. Doğru ya. Ben de senin yaşındayken tembelin tekiydim… Şey, bilirsin, sana daha fazla detay vermeyi ve elimden geldiğince çok şey anlatmayı çok isterdim… ama sürem doldu.”
“Sürekli bunu söyleyip duruyorsun. Zamanının kalmadığını, sürenin dolduğunu söyleyip duruyorsun. Neyin nesi bu? Gece yarısı yayınlanacak özel bir anime bölümüne falan mı yetişmeye çalışıyorsun?”
“Hayır. Bitti diyorum. Lafı açılmışken, başkalarına bel bağlama. Bu dünyaya ilk geldiğin zamanları hatırlarsan, kimseye bel bağlamıyordun.” Torununa bakıyormuş gibi bir duyguyla gözlerimin içine baktı.
O böyle söyleyince fark ettim de, son zamanlarda başkalarına bayağı bir yaslanır olmuştum.
“Ayrıca, benim buraya gelmemle birlikte senin geleceğin çoktan değişmiş olmalı. Şimdi söylediklerim artık gerçekleşmeyebilir. Ama benim bu şekilde geçmişe seyahat etmem, kendi yaşadığım tarihi değiştirmeyecek…”
Bir sonraki an, gözlerindeki odak kayboldu. İki kolu da halsizce yanına düştü, çenesini yukarı doğru dikip acı içinde nefes almaya çalıştı.
“Guh… Sen… benimkinden… farklı bir hayat… yaşayacaksın… Başarılı olacaksın… ve başarısız olacaksın… her zaman yaptığın gibi. Hatalarını… düşünecek… ve onlar için pişmanlık duyacaksın…”
Yaşlı adam kımıldandı ve bu hareket sandalyeden düşmesine neden oldu.
“Hey, iyi misin?!” Yanına koşup onu kucağıma aldım, ancak dehşetle ürperdim. Dışarıdan ne kadar kaslı ve sert görünürse görünsün, inanılmaz derecede hafifti. Muhtemelen 40 kilo bile gelmezdi.
Ne oluyordu böyle? Vücuduna ne olmuştu?
“Bir an olsun… gelecekten gelmiş olmamın… hatalarını aynı şekilde düzeltebileceğin anlamına geldiğine inanma. Bu büyü bir hataydı… Hayatını baştan yaşayabilmek… diye bir şey yoktur.”
Cansız gözleri bir o yana bir bu yana kayarken titreyen elini cüppesinin içine soktu. “Hangi tarihe döneceğime… rehberlik etmesi için bu günlüğü kullandım… ve onu yanımda getirdim. Tüm deneyimlerimi… içine yazdım. Lütfen… pişman olmamak için… elinden geleni yap… O pisliğin bana yaptığı gibi… seninle de alay etmesine izin verme…”
Sefil cüppesinden kalın bir dosya çıkarırken o sertleşmiş gözlerinde yaşlar birikti. Şey, yılların kullanımından oldukça yıpranmıştı ama tanıdık geliyordu. Daha az önce kendim için hazırladığım klasörün aynısıydı.
Ben onu elinden alırken adamın eli kaydı ve yere çarptı. Yine de dikkatimi çeken şey bu değildi. Günlüğünü çıkardığında, cübbesinin içine gözüm kaydı. Karnının olması gereken yerde hiçbir şey yoktu.
“O da ne?” “Vücuduna ne oldu?”
“Heh, büyüm…” “tamamlanmamıştı.” “Zamanda geriye yolculuk ederken…” “tüm vücudumu getirmeyi başaramadım.”
“Ne?” “A-ama az önce kolunu bile yeniden çıkarabileceğini söylemiştin.”
“Hiç manam kalmadı.” “Üzgünüm…” “Cliff hâlâ hayatta olsaydı, belki de işler daha pürüzsüz ilerlerdi…” “Birazcık daha…” “Biraz daha bilgim var…”
“Üzgünüm.” “Zaten yeterince şey yaptın.” “Daha fazla bir şey söylemene gerek yok.”
“Senin…” “pişmanlık duymanı…” “ya da işlerin İnsan-Tanrı’nın istediği gibi gitmesini istemiyorum…” “Neden tam da böyle bir zamanda…” “Hâlâ söylemem gereken bu kadar çok şey varken…” “Ama buraya kadar geri geldim, en azından bir kez görebilseydim…”
Adamın gözleri artık bana bakmıyordu—daha doğrusu başka hiçbir şeye de bakmıyordu. Söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu. Artık sadece belirsiz saçmalamalardan ibaretti. Sanki ölümün gölgesi üzerine çökmüş gibi gözlerinin altında siyah bir gölge yayıldı.
Demek bir insan ölmeden önce böyle görünüyormuş… Hayır, tam da ölürken.
“Ah.”
Bir anlığına gözleri yeniden odaklandı. Omuzlarımın arkasında bir şeye bakıyorlardı. Yaşlı adam titreyen elini beni geçecek şekilde kaldırdı.
“Aah, Sylphie, Roxy…” “Kahretsin, ikiniz de her zamanki gibi çok sevimlisiniz…”
Gözlerindeki ışık tamamen kaybolurken yanağından tek bir damla gözyaşı süzüldü. Bütün gücü vücudundan çekildi ve boynu yana düştü.
Ölmüştü.
Omuzumun üzerinden geriye baktım ama kapı hâlâ sıkıca kapalıydı. Adam epey gürültü çıkardığı için birilerinin uyanıp ne olduğunu görmek üzere aşağı koşup koşmadığını merak ettim. Yaşlı adam son nefesini verirken sadece halüsinasyon görüyor olmalıydı.
Tam bunu düşünmüştüm ki merdivenlerden yankılanan ayak sesleri duyuldu.
“!”
Aceleyle odadan çıktım; tam da ellerinde birer mum ve silahla ne olduğunu incelemeye gelen Roxy ve Sylphie’yi gördüm.
“Rudy, sesler ve gürültü duydum.” “Burada biri mi var?”
“Yoksa bir hırsız mı?”
İkisi de beni gördükleri anda rahatlamış göründü ama yine de temkini elden bırakmıyorlardı.
Onlara yaşlı adamdan bahsetmeli miydim? Tereddüt ettim. Hayır, etmemeliydim.
“Hayır, üzgünüm,” dedim sonunda. “Sadece yarı uykuluydum.” “Garip bir rüya gördüm ve biraz büyü kullandım.” “Bütün o gürültüye o sebep oldu sanırım.” “Kusura bakmayın.”
“Sadece uykunda kullandığın bir büyü müydü?” diye sordu Sylphie inanamayarak. “Ama birinin bağırdığını duyar gibi oldum.” “İyi misin?” “Şey, eğer zor bir zaman geçiriyorsan aynı odada uyuyalım mı?” “Bilirsin, büyükannem birinin canı acıdığında başka bir insanın sıcaklığını hissetmenin en iyi ilaç olduğunu söylerdi.”
“Yok, ben iyiyim.” “Seninle uyursam edepsizce bir şeyler yapmaya çalışacağımdan oldukça eminim.” “Hem sen de henüz tam olarak sağlığına kavuşmadın, değil mi?”
Sylphie’nin cazip teklifini reddettiğimde Roxy yüzünü ekşitti. “Gerçekten o kadar kötüysen benimle uyuyabilirsin.” “Gerçi, şey olabileceğimden şüphelenmeye başladım…” “Her neyse, sadece biraz dokunmakla yetinebilirsen…”
“Yok, bugün gerçekten iyiyim.”
Roxy söyleyeceklerini bitirememiş olsa da sözleri bana yaşlı adamın bahsettiği şeyleri hatırlattı. Onun hamile olduğunu söylemişti. Konuşma tarzına bakılırsa Roxy de öyle olduğunu düşünüyordu.
“Gerçekten, tamamen iyiyim,” diyerek güvence verdim onlara. “Siz ikiniz yatağa dönün.” “Çalışma odamı toparladıktan sonra uyuyacağım.”
Sylphie yavaşça başını salladı. “Pekala, eminsen tamam.” “Ama birimize ihtiyacın olursa çekinmeden söyle, tamam mı?”
“Sonuçta karı kocayız, bu yüzden lütfen tereddüt etme. Her neyse, iyi geceler.”
İkinci kata doğru çıkarken ikisi de hâlâ derin bir endişe içindeydi. Gitmelerini izledikten sonra tekrar çalışma odama döndüm.
İlk olarak, yaşlı adamın bana söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem gerekiyordu. Gerçekte kim olduğu hakkında hâlâ hiçbir fikrim yoktu—gerçekten gelecekteki ben miydi, yoksa tamamen başka biri mi. Buraya gelip beni uyarmak için kendi hayatını riske attığı düşünülürse, söyledikleri inandırıcı geliyordu. Daha büyük sorun ise bunun çok ani olması ve sindirmesi zor gelmesiydi.
“…”
Yine de kafamdan bir türlü çıkmayan bir düşünce vardı.
O ikisini kaybetmek istemiyordum.
Ve o yaşlı adam gibi pişmanlıklar içinde ölmek de istemiyordum.
Güvende olduklarından emin olmak için iki kızı odalarına kadar takip ettim ve bu gece bir daha dışarı çıkmalarını kesin bir dille yasakladım. Kimsenin dışarı çıkamaması için ikinci kattaki her odaya gidip kapıları dışarıdan kilitledim. Ardından merdivenlerden inip etrafta kimsenin olmadığından emin olmak için birinci katı taradım. Etrafın güvenli olduğundan emin olunca, yaşlı adamı soymak için çalışma odama geri döndüm.
“… Ha!”
Karnı yoktu. Göğüs kafesinin altında, sadece kemik ve derinin göründüğü açık bir delik vardı. Bağırsakları neredeyse hiç yoktu. O kısım bir yana, vücudunun geri kalanı oldukça inanılmazdı. Bunların altmışlı yaşlarının sonundaki birinin kasları olduğuna inanmak zordu. Savaş yaralarıyla doluydu. Göğsünde, sanki derisi orada tekrar birbirine kaynatılmış gibi özellikle özgün bir yara izi vardı. Çilleri bile benimkilerle tamamen aynı yerlerdeydi.
Görebildiğim kadarıyla tam olarak benim gibiydi. Bizi birbirinden ayıran tek şey, onun tamamen çalışan bir sol elinin olmasıydı. Zaten onu kendisinin yeniden çıkardığını söylemişti.
Bunu başarabilmek için iyileştirme büyüsünde oldukça usta olmalıydı.
Günlük dışında yanında pek bir şey taşımıyordu. Hiçbir aksesuarı, hatta bir asası bile yoktu. Cübbesinin altına giydiği tek şey bir gömlek, iç çamaşırı ve pantolondan ibaretti. Ceplerinin hiçbirinde de bir şey yoktu.
Sylphie ve Roxy ölseydi, yanımda kesinlikle onlardan bir hatıra taşırdımdan oldukça emindim.
Öte yandan, aradan 50 yıl geçtiyse, belki de çok şey yaşamış ve o hatıraları kaybetmişti.
Eşyalarını kenara koyduktan sonra yaşlı adamın cesedini yakında duran battaniyeye sardım. Mutfaktan geçip arka kapıya doğru yönelerek onu dışarı taşıdım.
Tezgahta dün geceden kalma yemek artıklarını fark edince duraksadım. Bir tabağa üst üste yığılmış halde bırakılmışlardı. Yaşlı adamın kemirgenlerin kemireceğini iddia ettiği artıklar bunlardı. Onlardan kurtulmak muhtemelen en iyisiydi.
Arka bahçemizden süzülüp yaşlı adamın cesedini yakındaki boş bir araziye taşıdım. Orada bir mezar kazdım, onu içine yerleştirdim ve ateşe verdim. Büyüm, saniyeler içinde onu küle ve kemiğe dönüştürecek kadar güçlüydü. Yanmış et kokusu havada ağır bir şekilde asılı kaldı. Bunun kendi yanmış cesedimden geldiğini bilmek mideyi daha da bulandırıyordu.
“Öğğ…”
Bu düşünce midemi altüst etti. Arazinin kenarına koşup kustum.
Kremasyon işlemini bitirince bir çömlek oluşturmak için büyümü kullandım ve kemiklerini içine koydum. Onu Paul’u koyduğum yere gömecektim. Eğer gerçekten gelecekteki benliğimse, en mutlu olacağı yer orasıydı.
Kemiklerini toplamayı bitirdikten sonra çukuru tekrar doldurdum. Ardından eve döndüm, arka kapıdan süzülüp doğruca çalışma odama geçtim. Yaşlı adamın kalıntılarını kıyafetlerinin yanına bıraktım ve asamı kavradım.
Bu seferki hedefim bodrumdu. İblis gözümü çoktan aktifleştirmiştim.
Yaşlı adam bana gitmememi söylemişti. Sıçanın dışarı kaçacağını, yemek artıklarımızı kemireceğini ve taşıdığı hastalığın Roxy’ye bulaşacağını söyleyerek beni uyarmıştı. Ama emin olmam gerekiyordu. O sıçanın gerçekten burada olup olmadığını bilmek zorundaydım. Kendi gözlerimle görmezsem söylediklerine inanamazdım. Ayrıca haklıysa, o kemirgeni öylece başıboş bırakamazdım.
“…”
Bodruma inen merdivenler karanlıktı. Etrafı aydınlatmak için bir Lamba ışığı ruhu parşömeni çıkardım. Aşağı indikten sonra derin bir nefes aldım ve elimi kapıya koydum.
“… Hm?”
Merdiven boşluğunun bir köşesinde toz birikmişti. Aradığım şeyi gördüm—ayak izleri. Daha doğrusu, sıçan ayak izleri. Kuyruğunu arkasından sürüklediği yerleri de görebiliyordum. Bu ayak izleri tek bir yöne gidiyordu: bodruma. Çıktığını gösteren hiçbir iz yoktu.
Kapıyı açmaya elim varmadı. Bunun yerine kapıda yumruğum büyüklüğünde bir delik açmak için büyü kullandım. Sonra asama mana akıttım ve açtığım delikten içeri soktum. Zihnimde, tüm odayı doldurmaya yetecek kadar buz canlandırdım. İçeride büyülü eşyalar ve Aisha’nın bahçede kullandığı gübre vardı ama tüm bunların bir önemi yoktu.
“Frost Nova,” diye fısıldadım. Bir anda buz, oda boyunca dalga dalga yayıldı. Her ihtimale karşı büyüyü tekrarladım. “Frost… Nova.”
Asamdan yayılan bir soğukluk, bodrumun her bir kuytu köşesini kapladı. Lamba ışığı ruhumu delikten içeri gönderdim ve tüm odanın buzla kaplandığından emin olmak için içeri baktım. Sonunda donmuş kapıyı açtım, içeri adım attım ve hemen arkamdan kapattım.
“…”
Sıçanı anında buldum. Kişisel mabetime çıkan gizli kapının yanında durduğu yerde buz tutmuş, ölmüştü. Yaratığın ağzı yarı açıktı, mor dişleri dışarı gözüküyordu. Gerçekten de büyü taşlarına benziyorlardı.
İkinci bir tanesinin içeri sızmadığından emin olmak için etrafı iyice taradım. Güvende olduğumdan emin olunca, toprak büyüsüyle bir kutu oluşturdum, sıçanın cesedini güvenli bir şekilde kaldırmak için iki çubuk kullandım ve içeri koydum. Sonra, kimse yanlışlıkla açmasın diye kutuyu mühürledim.
Bu şeyi yakıp ondan kurtulmak mı en iyisi olurdu? Yoksa incelemeleri için Büyücüler Loncası’na mı göndermeliydim?
İkincisi en iyi seçenek gibi görünüyordu. Sıçanın cesedini loncaya teslim ederken yaşlı adamdan Taşlaşma Sendromu hakkında duyduklarımı bildirirsem, onun iddialarının doğruluğunu kontrol edebilirlerdi. Gerçi donmuş bir cesetten patojeni çıkarıp çıkaramayacakları hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Arcamdaki bodrum kapısını kilitledim ve açtığım deliği kapattım. Yaşlı adam hastalığın hava yoluyla bulaşmadığını ve pek bulaşıcı olmadığını söylemişti ama tedbiri elden bırakmamak en iyisiydi.
Çalışma odama döndüm. Bütün bunlardan sonra uykum tamamen kaçmıştı, bu yüzden yakın zamanda gözlerimi yumamayacaktım.
Öyleyse ilk olarak ne yapmalıydım? Ya da daha doğrusu, şu anda yapabileceğim şey neydi?
Yaşlı adamın yanında getirdiği bu yıpranmış günlüğü okumalı mıydım? Belki de beni gelecekteki olaylar hakkında uyarabilirdi. Yine de tarihin zaten değiştiğini de söylemişti. Bilimkurgu terimleriyle söylemek gerekirse, gelecekteki benliğimin zamanda geriye yolculuk etmesiyle oluşturulmuş alternatif bir zaman çizelgesindeydim zaten. Bu günlükte yazan her şeyi okuyup hazırlansam bile, onun karşılaştığı şeylerin çoğunun gerçekleşmeme olasılığı yüksekti.
Gözlerim mürekkep şişeme ve masamda bıraktığı siyah lekeye takıldı. Yaşlı adamın manayı yumruklarında toplayıp masaya vurduğu yerden kalan yanık izleri de duruyordu. Bunu görmek, bana söylediği şeyi hatırlattı: “Yapman gereken üç şey var.” Listesindeki şeylerden birini şu anda yapabilirdim.
Oturdum, bir kağıt çıkardım ve kalemimi elime aldım.
“…”
İlk olarak Eris’e bir mektup yazdım. Yatakta ilk partnerimdi ve ortadan kaybolmadan önce bir zamanlar sevdiğim biriydi. Onun hakkında hâlâ karmaşık duygular besliyordum.
Ne yazmalıydım ki? Kalemimi kağıda dokundururken bunu düşündüm.
