ÜÇ KILIÇ AZİZİ Kılıç Tapınağı’nın Fani Salonu’nda toplanmıştı, her biri tek dizinin üzerine çökmüştü. Nina Falion, Gino Britz ve Eris Greyrat oradaydı. Karşılarında duran kişi Kılıç Tanrısı Gall Falion’du.
Bel kınındaki kılıçlarının üzerinde elleri duran öğrencilerine dik dik bakarken rahat bir tavırla dikiliyordu. Yavaşça, “Kılıç ustalığınız çoktan kılıç azizi seviyesini aştı,” dedi.
Gino’nun omuzları seğirdi.
“Ghislaine’den bu yana ilk kılıç kralını tanıma vakti neredeyse geldi.”
Gino’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Titreyerek yumruğunu sıktı. Tarif edilemez bir duygu onu sardı. Yerinden fırlayıp bağırmak istedi ama bu dürtüyü bastırdı. Bu hissin ne olduğunu henüz tanımlayamamıştı. Kötü bir şey değildi, o kadarını biliyordu.
Ancak Kılıç Tanrısı henüz lafını bitirmemişti.
“Bunu yapmadan önce bir sorum var.”
Herkes sessizce bekledi.
“Sizce bir kılıç azizini, bir kılıç kralını ve bir kılıç imparatorunu birbirinden ayıran şey nedir?”
“Güç mü?” diye ağzından kaçırdı Nina.
Ortak ifadelerinden başka bir cevap kavrayamadıkları açıkça belliydi. Yine de aynı zamanda bunun o kadar basit olmadığını da biliyorlardı—Kılıç Tanrısı o güçten sonra neyin geldiğini bilmek istiyordu. Onları ayıran başka ne vardı?
“Nina. Işık Kılıcı’nı edinmeden önce öğretmenin sana ne yapmanı söyledi?”
Nina’nın öğretmeni Gall Falion değildi. Ona rehberlik eden kişi Gino’nun babası Timothy Britz’di. Adamın öğrettiklerini düşünüp cevap verdi: “‘Sağlak olduğun için sol elini eğit,’ demişti. Sol elimle bir kılıcı kusursuzca kullana kadar Işık Kılıcı’nı savuramayacağımı söylemişti.”
“Doğru. Işık Kılıcı’nı kullanmak için baskın olmayan elin önemlidir. Nedenini anlıyor musun?”
“Baskın elinizi kasarsanız, kılıcın yana kaymasına neden olur.”
“Evet. Tüm Savaş Auranı saldırıya aktarman ve düz bir hatta kesmen gerekir.” “Basittir ama Işık Kılıcı tekniğinin en derin sırrı tam olarak budur.”
Kılıç ustalığı, hareket eden bir hedefi kesip biçmekten ibaretti. Doğrudan öne atılıp cepheden bir saldırı yaparsanız, herkes bunu kolayca savuşturabilirdi. Bu yüzden kılıç kullananlar, düşmanlarını hazırlıksız yakalamak için öngörülemeyen hamleler yaparak aşağıdan, yandan veya çaprazdan saldırırlardı.
Ancak ilk Kılıç Tanrısı farklıydı. Onun bu tür hilelere ihtiyacı yoktu. Bunun yerine, rakibinin tepki veremeyeceği bir hızda hareket ederek önüne çıkan her şeyi biçip geçerdi.
“Bu sır, Kılıç Tanrısı Stili’nin tarihine kazınmıştır.” Gall, tırnaklarını kılıcının kabzasına vurdu. “Her neslin Kılıç Tanrısı, ilk Kılıç Tanrısı’nın geliştirdiği o anlaşılmaz teknikleri yavaş yavaş çözmek için çalıştı. Bizi Kılıç Tanrısı Stili’nin bugünkü haline getiren de bu oldu. Işık Kılıcı’nın en derin sırlarını, arkasındaki mantığı ve nasıl pratik yapacağını bir kez anladın mı, gerisi çok basittir. Birazcık yeteneği olan herkes onu kullanmayı kolayca öğrenebilir. Bu da Kılıç Tanrısı Stili’nin en güçlü kabul edildiği çağı başlattı. İlk Kılıç Tanrısı ve onun tekniklerinin sırlarını çözen halefleri sayesinde başımız dik yürüyebiliyoruz.”
Parmakları bir kez daha kılıcının kabzasında tıkırdadı.
“Işık Kılıcı, Kılıç Tanrısı Stili’nin en iyi tekniğidir. Diğer stillerin uygulayıcıları buna bizim gizli tekniğimiz derdi. Yine de bunun özünü diğerlerinden daha iyi kavrayanlar var. Kılıç azizleri, kılıç kralları, kılıç imparatorları ve Kılıç Tanrısı… Bayağı garip, gerçekten. Hepimiz aynı şeyi yapıyoruz ama kimimiz daha güçlü, kimimiz daha zayıf.”
Gall bakışlarını Gino’ya çevirdi. “Farkı yaratan şeyin ne olduğunu düşünüyorsun, Gino? Cevap ver bana.”
Gino çenesini kaldırdı, yüzünde gergin bir ifade belirdi. Cevabın ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ama hızlıca cevap vermek zorunda hissetti. “M-mantıklı düşünebilme becerisi, ustalıkla hareket edebilme… şey, beden gücü… ya da b-belki de silahın kalitesi…?”
“Silah kalitesi mi?! Kaç yıldır eğitim alıyorsun sen evlat? Geri dönüp en temelden başlaman gerekmediğine emin misin?!” Gall ona doğru kükredi.
“Ç-çok özür dilerim!” Bakışlarını yere indirirken Gino’nun yüzü sarardı.
Gino’nun aslında söylemek istediği şey ‘yetenek’ti ama Kılıç Tanrısı’nın istediği cevabın bu olmadığını çok iyi biliyordu. Bu kadar karmaşık bir sorunun tek bir kelimeyle cevaplanmasının imkanı yoktu. Ne de olsa şu anda yeteneğin inceliklerini tartışıyorlardı. Gino o kadar aptalca bir şey söylerse Gall onu tamamen kapı dışı edebilirdi.
“Hâlâ velet olduğun için bilmiyorsun, ha? Fark etmez. Anlasalar da anlamasalar da güçlü olanlar yine güçlüdür. Pekala, Nina, sen cevap ver.”
Nina cevabını dikkatlice düşündü. Büyük olasılıkla, onları kendilerinden üst kademede olanlardan ayıran şeyin ne olduğunu soruyordu. Kılıç Kralları ve benzerlerinin sahip olduğu, Nina ile diğer kılıç azizlerinin sahip olmadığı bir şey olmalıydı.
Düşününce, o konumlardaki insanların—Kılıç Tanrısı, Kılıç İmparatoru vb.—hepsinin hayat arkadaşları vardı. Kendisi de bunu istiyordu. Bir erkek arkadaş ya da bir koca…
Nina, Gino’ya doğru bir göz attı. Bakışları hâlâ yere çivilenmişti, yüzünde hırslanmış bir ifade vardı. Ondan daha gençti ama son zamanlarda ona epey ilgi duymaya başlamıştı…
Aniden, Kılıç Tanrısı’nın sık sık kullandığını duyduğu bir kelime aklına geldi.
“Arzu mu?”
“Ha, bak sen, son zamanlarda epey olgunlaşıyorsun, daha kadınsı davranıyorsun. Tam da benim kızımdan bekleyeceğim gibi.”
Tam içini okuyarak kahkaha attı. Nina tepki vermedi. Bu tür şeylerin sinirini bozmaması için alıştırma yapmıştı.
“Arzu… şey, orada haksız sayılmazsın. Ama kendi arzun ne kadar süre dayanabilir?”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Örneğin, sana Gino ile evlenmek ile Kılıç Kralı olmak arasında bir seçim yapman gerektiğini söylesem, hangisini seçerdin?”
Evlilik lafı geçince Gino ve Nina bakıştılar. Yanakları hafifçe kızardı.
“… Kılıç Kralı olmayı seçerdim.”
Başka bir deyişle, Gino ile evlenme şansını feda edecekti. Bu da kendi arzularının sınırını gösteriyordu. Verdiği cevabın bir hata olduğunu sonradan fark etti.
“Her zamanki gibi toy.” Nina bakışlarını yere indirirken o alayla güldü. Gall ardından dikkatini gruptaki son üyeye çevirdi. “Peki ya sen, Eris?”
“Kararlılık.”
“Kararlılık, ha? Cık, bu da yanlış.” Kıkırdayarak onu kestirip attı.
Eris ise ona sadece ters ters bakıp, “Hayır, değil. dedi. Doğru cevap kararlılık.”
Zihninin bir köşesinde, Orsted’in kılıcını Rudeus’un göğsüne sapladığı an belirdi. Rudeus yere yığılırken ne kadar çaresiz olduğuna feryat edişini hatırladı.
O zamandan bu yana daha da güçlenmişti. Gücü ve hızı bambaşka bir seviyedeydi artık. Yine de Orsted’i yenmek için bu yeterli değildi. Yıllar süren eğitimin ardından Eris, yeteneklerinin sınırlarını görmüştü. Ne kadar çalışırsa çalışsın, asla Orsted’in seviyesine ulaşamayacaktı. Bu bir mübalağa değildi. Onu tek başına asla yenemeyeceğini biliyordu.
Ama Rudeus ile birlikte olursa işler değişirdi. Birlikte bunu başarabilirlerdi. Onun büyüsü ve kendisinin kılıç teknikleriyle kazanabilirlerdi.
Orsted’i kıstırmak için kendimi feda etmem gerekse bile, son darbeyi Rudeus indirirdi.
Rudeus kazanırsa, bu Eris için de bir zafer demekti. Elbette kendisi ölecekti ama Rudeus yaşamaya devam edecekti. Bu durum onunla bir geleceği paylaşamayacağı anlamına geliyordu ama bunu umursamıyordu. Geleceğe takılıp kalmak sadece cesaretini kırardı, cesaretinin kırılması ise kılıcını körleştirirdi. Kör bir kılıç, ikisinin de ölmesi demekti. Eğer birinin canı yanacaksa, bu kendisi olmalıydı. Eris bu sonucu elde etmeye kararlıydı—ya da belki buna kabullenmişti demek daha doğru olurdu.
“O zaman Kılıç Kralı olamazsan umurunda değil mi?” diye sordu Gal.
“Bu benim için pek de önemli değil.”
“Daha da güçlenmek istiyorsun sanıyordum.”
“Evet, istiyorum. Ama bir unvan bir insanın ne kadar güçlü olduğunu değiştirmez, değil mi?”
Durumdan memnun olan Kılıç Tanrısı mırıldandı: “Pekala. Eris ve Nina, hanginiz diğerini yenerse Kılıç Kralı unvanını alacak.”
Gino’nun omuzları yenilgiyle çöktü.
Nina ve Eris karşı karşıya geldi.
“…”
İkisi de ellerinde tahta birer kılıç tutuyordu. Ölümcül bir silah gibi görünmese de, iki Kılıç Azizi’nin elinde bir başkasının hayatına kolayca son verebilirdi.
“Burası bana buraya ilk geldiğim zamanları hatırlatıyor.”
“Gerçekten de öyle.”
Ghislaine’in Eris’i Kılıç Tapınağı’na ilk getirmesinin üzerinden birkaç yıl geçmişti. Eris vahşi bir hayvan gibiydi ve onun yüzünden Nina aşağılanmayı tatmıştı. Neticede Gino ve diğer Kılıç Azizlerinin önünde altına kaçırmıştı. O olayı sadece hatırlamak bile Nina’nın yüzünü kapatıp utançla kıvranmasına yetiyordu.
Yine de Eris’e karşı bir nefret beslemiyordu. Eris sayesinde daha da güçlenmişti. Gururunu bir kenara bırakıp kendisini tamamen eğitimine adamıştı. Yaşadığı aşağılanma onun en büyük motivasyonu olmuştu.
Nina kendinden emin bir şekilde iddia etti: “Bugün kazanan ben olacağım.”
Eris’ten dalga dalga kan arzusu yayılıyordu ama Nina istifini bozmadı. Eris’e soğukkanlı ve sakin bir ifadeyle bakarken adeta aydınlanmış bir keşiş adayı gibiydi.
“Hmph.”
Bir sonraki an, Eris’in tüm düşmanlığı bir anda yok oldu. İfadesi Nina’nınkinin tam aksıydı; avına dik dik bakan bir yırtıcı gibi çılgınca gülümsüyordu. Kulaklarına kadar varan rahatsız edici gülümsemesi herkesi ürpertmeye yeterdi.
Nina’nın içinde içgüdüsel bir korku belirdi. Su Kralı Isolde’nin eğitimi altında defalarca kozlarını paylaşmışlar ve Nina kaybetmişti. Elbette onun da kazandığı zamanlar olmuştu. Ancak yenilgi hatıraları zihninde en net şekilde yer etmişti. Özellikle de Nina her kaybettiğinde Eris’in yüzünde o gülümseme olduğu için.
“…”
Eris kımıldamıyordu. Yüzündeki o vahşi gülümsemeyle ölümcül bir sessizlik içinde duruyordu. Her zaman ilk hamleyi yapanın o olduğu düşünüldüğünde bu onun için nadir bir durumdu. Saldırılarıma karşı hamle yapmak için bekliyor, diye düşündü Nina. Isolde ile dövüşürken defalarca karşı hamlelerle karşılaşmıştı. Eris Su Tanrısı Stili tekniklerini kullanamazdı ama Kuzey Tanrısı Stili de karşı hamlelere sahipti. Eris’in hedeflediği şey büyük ihtimalle buydu.
“…”
Havada ağır bir sessizlik asılı kaldı. Eris silahını omuz hizasında tutuyordu, Nina ise kendininkini başının üzerinde tutuyordu. İkisi de birbirinden sadece bir adım uzakta, tamamen hareketsiz duruyorlardı. Nina’nın yüzü ifadesizdi, Eris’in yüzünde ise kocaman bir sırıtış vardı. En ufak bir göz kırpması bile olmadan birbirlerine bakışları, iki ürkütücü heykeli andırıyordu. İlk hamleyi yapanın galip geleceğini savunan Kılıç Tanrısı Stili’nin iki öğrencisi için bu durgunluk alışılmadık bir durumdu.
İkisi de hareket etmeye cesaret edemiyordu. Sonunda iç çeken kişi Gal Farion oldu.
“Daha ne kadar orada dikilip birbirinize bakacaksınız?”
Bu sözler tetikleyici oldu. İlk hareket eden Nina oldu. Kendinden emin bir adım öne attı. Eğitimi boyunca belki de on bin kez yaptığı bir ayak hareketiydi bu. Bacaklarını hareket ettirme şekli son derece mantıklıydı—hatta mükemmeldi—ve gövdesinden bir enerji akışı yükseldi. Nina bu enerjiyi Savaş Aurası ile harmanlayarak kolundan kılıcına aktardı—Işık Kılıcı. Bütün tekniklerin en hızlısı olarak övülen bu beceri, Eris’e doğru atıldı.
Nina’nın tekniği kusursuzdu. Onu gören herkes hayran kalır, mükemmelliği karşısında nutku tutulurdu. Ama…
“Grahhh!”
Ağır bir kuvvet Nina’nın karnına çarparak onu geriye doğru fırlattı. Vücudu duvara çarptı, ardından yere yığıldı. Üniforması yırtılmış, kaslı karnı ortaya çıkmıştı. Cildinde yavaşça büyük, kırmızı bir morluk yayıldı. Bütün vücudunu yakıcı bir acı hissi sardı.
“Yeter!” diye ilan etti Kılıç Tanrısı.
Nina boş gözlerle Eris’e baktı. Eris’in alnından ter damlıyordu. Üniforması omzundan hafifçe yırtılmıştı ama bunun dışında sapasağlamdı. O gülümseme de yüzünden kaybolmuştu. Kazanan biri olarak orada gururla dikiliyordu.
“…” “Khh.”
Nina ne olduğunu anlamıştı. Nina hamlesini yaptığı an Eris de öne doğru bir adım atmıştı. Ve Nina kılıcını yukarıdan aşağıya doğru savururken, Eris gövdesini alçaltıp kendi Işık Kılıcı’nı yandan savurmuştu.
Nina’nın anlayamadığı şey ise neden böyle olduğuydu. İlk önce kendi tekniğinin hedefi bulması gerekiyordu. İlk hamleyi kendisi yapmıştı ve kılıcı Eris’inkinden kıl payı daha hızlıydı. Üstelik kılıcını yukarıdan savurmuştu ki bu en hızlı saldırı pozisyonuydu. Ufak tefek hesap hatalarını hesaba katsa bile, saldırısının Eris’inkinden önce ulaşması gerekirdi. Ama dövüşleri berabere bile bitmemişti. Eris hâlâ ayakta dururken kendisi neden duvarın dibine yığılmıştı?
“Birini yenmek için ezici bir güce ihtiyacın yok,” dedi Eris sessizce.
Nina anlayamamıştı.
Eris, Kuzey Tanrısı Stili bir teknik kullanmıştı. Normalde Işık Kılıcı çoğu rakip için fazlasıyla öldürücü bir teknikti. Eris ise bunun gücünü hızına yönlendirmişti. Saldırısını, rakibini yere sermeye yetecek kadar öldürücü yapıp tekniğin icrasını çok daha hızlandırmıştı. Bu sadece kaba kuvvet değil, Savaş Aurası’nın dağılımı ile ilgiliydi.
Kuzey İmparatoru ile yaptığı eğitimden öğrendiği bir teknikti bu. Elde ettiği ekstra hız, bu uğurda feda ettiği saldırı gücüyle kıyaslandığında dürüst olmak gerekirse önemsizdi. Yine de kıl payından farksız olan bu küçücük fark, zaferi elde etmek için gereken tek şeydi.
“Muhteşem, Eris. Sana Kılıç Kralı unvanını veriyorum.”
Nina kendini yavaşça yerden kaldırdı. Karnı zonklayan künt bir acıyla sızlarken yüzü buruştu.
Beni tamamen alt etti.
Tahta kılıç kullandıkları için sadece geriye fırlatılmış ve morluklarla kurtulmuştu. Eğer Eris gerçek bir kılıç kullansaydı, kılıç doğrudan Nina’nın kalbine saplanırdı. Işık Kılıcı’nın normal gücünün bir insanı ikiye bölebileceği düşünüldüğünde bu nispeten zayıf bir saldırıydı ama yine de öldürmeye yeterliydi. Eris’in üniformasında sadece omzundaki bir yırtık kaldığı için bu, onun galip sayılmasına fazlasıyla yetiyordu. Nina tamamen kaybetmişti.
Nina iç çekerek yere oturdu ve sırtını esnetti. Bu düelloyu her bakımdan kaybetmişti. İlk hamle kendisinindi ama yine de yenilmişti. Kaybettim, tamamen ve büsbütün kaybettim. Bitti. Göğsüne ağır, ezici bir yük oturdu.
“Hırslandın mı, Nina?” diye sordu Kılıç Tanrısı.
“Evet.”
Yanaklarından iri gözyaşları süzüldü.
“Hâlâ gelişecek yerin var. Dik dur.”
“Evet, Baba.”
O gün, çok uzun zamandır ilk defa Gal’a ustası yerine babası diye hitap etti.
“…”
Kılıç Tanrısı sessizce onun gözyaşlarının kurumasını bekledi. Eris yeniden kaşlarını çatarak kollarını göğsünde kavuşturdu ve yakında dikildi.
Nina burnunu çekmeyi bitirince Gal, Eris’e dönüp konuştu: “Sana Kılıç Kralı unvanını vereceğim ama sana öğretecek başka bir şeyim kalmadı. Sen bir Ustasın.”
Bir Usta, adından da anlaşılacağı gibi, o stilde tam ustalaşmaya ulaşmış biriydi. Nina ve Gino bakıştı. İki Kılıç İmparatoru ve hatta Kılıç Kralı Ghislaine bile Usta unvanını hiç almamıştı. Bu takdir işte bu kadar özel ve enderdi.
“Yeri gelmişken sana Kılıç İmparatoru unvanını da verebilirim… ama bu durumda Ghislaine ile dövüşmen gerekir. Daha da ileri gidip kendine Kılıç Tanrısı demek istiyorsan, beni öldürmen gerekecek.” Cevap vermesi için ona meydan okurcasına elini kılıcının kabzasına koydu.
Eris başını iki yana salladı. “Kılıç Tanrısı unvanı benim için önemli değil.”
“Böyle diyeceğini tahmin etmiştim. “Pekala, peki şimdi ne yapacaksın?”
“Önce ailemin yanına döneceğim.”
Kılıç Tanrısı onun gözlerinin içine baktığında, ne kadar parıldadıklarını görüp etkilenmeden edemedi. Eris her zaman içinde bir kayıp hissi taşımıştı. Eğer daha da güçlenme arayışına devam eder ve asıl amacını gözden kaçırmazsa, belki de gerçekten o yenilmez Orsted’i devirebilirdi. Gal’ın onda hissettiği potansiyel işte böyle bir şeydi.
“Gel, Eris. Kılıç Kralı olduğunun bir kanıtı olarak sana yedi kılıcımdan birini vereceğim.”
“…” Tamam.”
O gün, Eris Greyrat’ın uzun yıllar süren eğitimi sona erdi.
***
Eris ile Kılıç Tanrısı ayrılırken, yeni Kılıç Kralı’nı belirleme töreni resmi olarak sona erdi. Odada sadece Nina ve Gino kaldı.
Bir süre sessizlik içinde oturdular. İkisi de hüsran ve kıskançlığa kapılmıştı ama ne bunu yüzlerinde belli ediyor ne de bundan bahsediyorlardı.
Sessizce ikisi de ayağa kalktı ve omuz omuza, Fani Salon’un tahta kılıçların durduğu kenarına doğru yürüdüler. İkisi de birer silaha uzandı.
Kısa bir süre sonra, kılıçlarının şakırtısı odada yankılanmaya başladı. Bu, Kılıç Tapınağı’nda her gün çınlayan tanıdık bir senfoniydi ve ikisi antrenman yaptıkça bu ritmik melodi de yankılanmaya devam etti.
