Mushoku Tensei Cilt 14 – Bölüm 10 / Dönüm Noktası (Kısım 4)

Dönüm Noktası (Kısım 4)

O günden sonra günler su gibi akıp geçti. Sylphie yeterince iyileşince Sharia’ya geri döndük. Eve vardığımızda güneş batıyordu. En son göreli sadece birkaç gün geçmiş olmasına rağmen evimizin önünde dururken garip bir özlem hissettim.

“Geldik!”

“Tamam, tamam. Hoş geldiniz—hey durun bir dakika, Ağabey?”

Ön kapıdan içeri daldığımız anda Aisha koşturarak antreye geldi. Şaşkınlıktan donakalmıştı ki evden uzun süre ayrı kalabileceğime dair yaptığım konuşmadan sonra bu hiç de şaşırtıcı değildi.

“İşiniz bitti bile mi? Bayan Nanahoshi’yi kurtardınız mı? Yoksa… umut yok muydu?” Aisha endişeyle sordu.

Elimi uzatıp saçlarını karıştırdım.

“Vay, hey!” Aisha, senaryodan replik okuyan kötü bir oyuncu gibi nefesini tuttu. Gösterdiğim sevgiden hiç de rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. “Neyin var senin durup dururken?”

“Hiç. Nanahoshi iyi artık. Birazdan anlatırım.“Roxy evde mi?” “Peki ya Norn?”

“Norn hâlâ okulda. Bayan Roxy odasında sanırım. Anneme gelince…” Duraksayıp kendini düzeltti. “Annem—yani Bayan Lilia çamaşır yıkıyor. Annem—Bayan Zenith—şu an dinleniyor.”

“Anlaşıldı, demek Norn hâlâ okulda. Sana daha fazla yük olmak istemem ama gidip Roxy’yi çağırabilir misin?”

“Emredersiniz kaptan!”

Birkaç dakika sonra Roxy merdivenlerden indi. Masasında uyukluyor olmalıydı çünkü saçları darmadağınıktı ve yanağında kırmızı bir iz vardı. “Hoş geldin Rudy. Nasıl gitti?”

“Tam da onu anlatacaktım. Ama öncesinde…” Ellerimi kollarının altından sokup onu havaya kaldırdım ve kollarımı etrafına dolayarak sıkıca sarıldım. Eve döndüğümde bunu yapacağıma dair söz vermiştim neticede.

“Vay! Şey…” Roxy ilk başta hazırlıksız yakalansa da sakince kollarını bana doladı ve sarılmama karşılık verdi. “Hoş geldin.”

“Döndüğüme sevindim.”

O fırtına gibi maceranın ardından sonunda evimdeydim.

***

“İşte olan biten bunlardı.”

Onlara her şeyi anlattım; bayağı çok şey yaşanmıştı. En ince ayrıntısına kadar girmedim ama ilgili olan her şeyi dâhil ettim. Özellikle Zenith’in lanetiyle ilgili öğrendiğim her şeyi aktarmaya zaman ayırdım. Onu yakından gözlemlememiz gerekecekti.

“Şimdilik yüzen kalede kalmaya devam edeceğim ama en az üç günde bir eve geleceğim,” dedim.

Ariel ve Sylphie de çabaları meyve verene kadar kalede kalacaklardı. Sylphie de birkaç günde bir eve dönmeyi planlıyordu. Hiçbirimiz okula gidemeyecektik ama… şey, ders kaydına gittiğimiz sürece sorun olmazdı herhâlde. Zaten son zamanlarda hiç derse girmemiştim.

“Pekâlâ, Lord Rudeus. Siz yokken evle ve Zenith’le en iyi şekilde ilgileneceğim, bu yüzden endişelenmenize gerek yok,” diyerek beni temin etti Lilia. Omuzlarına epey büyük bir yük bindirmiştim.

Her neyse, raporumun sonuna gelmiştim. Aile toplantımız sona erdi.

“Öf, pestilim çıktı,” dedi Sylphie. “Gidip dinleneceğim sanırım. Sen ne yapacaksın Rudy?”

“Bir banyo yapıp yatağa kurulacağım.”

“Şey… seni yatakta bekleyeyim mi?”

“Yok, bugün hiç kendini yorma.”

“Pekâlâ.”

Ve böylece Sylphie’yi dinlenmeye bıraktım.

Son birkaç gündür soğuk banyodan başka bir şey yapmadığımı fark ettim. Sıcak suya girip şöyle bir keyif yapmayı özlemiştim. Doğruca banyoya geçtim ve içindeki suyu ısıtmak için büyü kullandım. Manuel Su Isıtıcı Robot Roombaus: Etkinleştir!

Küvete girmeden önce kendimi iyice bir durulamalıydım aslında ama… aman, neyse.

Kıyafetlerimi çıkarıp küvete kaydım.

“Öf.”

Buharı üstünde sıcak su beni sarmaladı ve yorgunluğun bedenimden akıp gittiğini hissettim. Geçen bu on günün beni ne kadar yıprattığını tam olarak fark edememiştim.

Yine de, on gün. Perugius’un kalesine gidişimizden bu yana sadece bu kadar zaman geçtiğine inanmak zordu.

Bu kısa süre zarfında o kadar çok şey yaşanmıştı ki. Nanahoshi bayıldı, ardından İblis Kıtası’na gittik, Kishirika ile karşılaştık ve Atofe’yi fena hâlde çileden çıkardık…

Atofe cidden çok güçlüydü. Onu asla yenemeyeceğim hissine kapılmıştım. O seviyedeki bir rakibi alt etmeyi düşünmek bile aptallıktı. Elektrik büyümün ona gerçekten işlemiş olmasına şaşırmıştım. Belki de rakibim gardını düşürdüğü sürece bir şansım olabilirdi…

Büyümü geliştirmek için daha fazla araştırma yapmaya değerdi belki de. En azından etrafım sularla çevrili olsa bile kendi büyümün etkisine maruz kalmayacak şekilde. Şu an için bundan nasıl kaçınabileceğime dair en ufak bir fikrim yoktu.

Vücudumu kauçukla kaplasam nasıl olurdu acaba? Şu çocuk programındaki Esnek Adam gibi.

Atofe’nin tabisi Moore da oldukça çetin cevize benziyordu. Ona hangi büyüyü fırlatırsam fırlatayım, her zaman bir karşılığı var gibiydi. Sanki var olan tüm büyüleri ve bunlara karşı nasıl savunma yapılacağını biliyor gibiydi. Şimdiye kadar tanıdığım tek güçlü büyücü Roxy’ydi ama o daha çok canavarlarla yüzleşme konusunda uzmandı. İlk defa insan rakiplerle savaşma konusunda uzmanlaşmış birini görüyordum.

Belki de Büyü Bozumu ve protez kolum olduğu sürece böyle bir düşmanla baş etmenin bir yolunu bulabilirdim. Onun gibi güçlü rakiplerle yüzleşmek için belirlenmiş hazır bir strateji yoktu gerçekten.

Yine de, tüm dünyada bu kadar güçlü insanlar varsa, güçlenmek için gerçekten çalışmam gerekiyordu. Böyle rakiplerle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim ama birkaç yılda bir sürekli karşıma çıkıyorlardı.

Tek bir sorun vardı: Nasıl güçlenecektim ki? Görünüşe göre Savaş Aurası kullanamıyordum, bu yüzden kendimi fiziksel olarak eğitmemin bir sınırı vardı. Yine de rakibime üstün gelebildiğim sürece fiziksel olarak zayıf olmamın bir önemi yoktu. Bu durumda, Perugius’tan çağırma büyüsü öğrenerek belki de doğru yolda ilerliyordum.

Sağlam bir yolda karar kılmadan sürekli vites değiştirip durursam, sonunda her işten biraz anlayan ama hiçbirinde uzmanlaşamamış silik birine dönüşürdüm. Bunu önceki hayatımdan bizzat biliyordum. Gerçi bu dünyada olup biten o kadar çok şey ve o kadar çok olasılık vardı ki geniş bir beceri yelpazesine sahip olmak aslında faydalıydı. Tek bir meslek seçip hayatın boyunca ona sadık kalman gereken Japonya’daki duruma kıyasla bunu tercih ederdim.

Ha evet, bir de ışınlanma çemberleri çizmeyi öğrenmek isterdim. Bu sayede yine böyle bir şey yaşanırsa hızlıca kaçabilirdim.

Büyünün kendisi yasaklanmış olabilirdi ve ışınlanmanın oldukça korkutucu olduğunu düşünüyordum ama korku hiçbir şey öğrenmeme yardımcı olmayacaktı. Ne de olsa bilgi güçtür. Uzak mesafelerle iletişim kurmanın bir yoluna sahip olmak da güzel olurdu. Ariel bize yüzüklerini ödünç verdi ama onları kullanmak nasip olmadı. Belki de karşılıklı basit mesajlar gönderebilecek şekilde onları geliştirebilirdik. Dünyanın her yerinde çalışmazlardı belki ama en azından çağrı cihazı gibi bir şey olabilirlerdi.

Bakalım, başka ne vardı… İblis Kıtası’na gittiğimde aklıma başka bir şey daha geldiğine emindim.

“Ah, her zaman böyle oluyor,” diye söylendim.

Her şeyi sürekli unutuyordum. Aklıma bir fikir gelir, bunu daha sonra yapacağıma dair kendime söz verir, sonra aklıma başka bir şey gelir ve kafamdaki diğer planları tamamen unuturdum. Hafızamın oldukça iyi olduğunu düşünmek isterdim ama beni sık sık yarı yolda bırakıyordu işte.

Kahretsin. Böyle gitmeye devam edersem kendimi tekrar tekrar aynı hataları yaparken bulabilirdim.

İşlerin bu sefer tatlıya bağlanması şansımdandı ama bir dahakine bu kadar şanslı olamayabilirdim. Neler üzerinde çalışmam gerektiğini hatırlayamazsam, bir sonraki beklenmedik olaydan önce zayıf yönlerimi gideremezdim.

Tamam ama o zaman ne yapmalıydım? Hmm…

Uzun bir düşünme süresinden sonra aklıma dank etti.

İşte bu! Birinin bana, bir şeyleri hatırlamak istiyorsan yazman gerektiğini söylediğini hatırlıyordum.

“Pekâlâ, sanırım bir günlük tutmaya başlasam iyi olacak.”

Fikri yüksek sesle söyledikten sonra kulağa daha da iyi geldi. Olan bitenin detaylarını, öğrendiklerimi, geliştirmem gereken şeyleri ve ihtiyacım olan başka ne varsa kaydedebilirdim. Ardından bir çözüm üretebilir, neye öncelik vereceğime karar verebilir, net bir hedef koyabilir ve bir sonraki amacımı belirleyebilirdim. Böylece artık şansa bel bağlamak zorunda kalmaz, çuvalladığım durumlar üzerinde düşünüp bir daha tekrarlanmamalarını sağlayabilirdim. Bu da geçmişteki hataları tekrarlama olasılığımı azaltırdı. Uzun vadede daha az ciddi hezimetlere yol açardı bu da. Kabul etmek gerekirse, günlük tutmak her şeyin mükemmel gideceğinin garantisi değildi ama başlamak için fena bir nokta da sayılmazdı.

Evet, bence bu iş harika olacak. Hadi bakalım, yazmaya başlayalım. Hemen şimdi!

Aklımda bu düşünceyle küvetten fırladım.

“Gerçi burada aslında günlük satmıyorlar.”

Çalışma odama geçmeden önce kurulandım. Sandalyeme kurulup rafımın en altından bir top kâğıt çıkardım. Ciltli bir günlük olmayabilirdi ama yine de üzerlerine aynı şekilde yazabilirdim. Bir şeyleri kaydetmek işin en önemli kısmıydı.

Ama öyle tek tek kâğıtlara yazmak da biraz iç karartıcıydı. Şunu küçük bir projeye dönüştürelim bakalım.

Tarz sahibi bir başlangıç yapmak her şey demek değildi belki ama yeni günlüğümün görünümünü süslemekten zarar gelmezdi.

Dağınık kâğıtları toplayıp masama koydum. Kenarlarından delik açmak için büyü kullandım. Ardından, deliklerden geçirmek üzere halkalar oluşturmak için toprak büyüme başvurdum. Sonra üç tahta plakaya ve bir menteşeye ihtiyacım vardı. Hepsini kitap şeklinde bir araya getirebilirdim, böylece tutturulmuş kâğıtlarımla birlikte açılabilirlerdi.

Ve işte, klasör tarzı günlüğüm tamamdı. Sizce bana kaça patladı? Sıfır masraf, tamamen kendin yap! Tamam, şey, kâğıtlar parayla alınmıştı tabii.

Satmak için bir delgeç yapsam acaba burada biri satın alır mıydı? En azından bunu not etmeye değerdi. Fikirlerimin hepsini not etmezsem eninde sonunda unuturdum.

Peki, bir delgeç nasıl yapılır ki? Iıı…

Hayır. İlk önce yazmam gereken daha önemli şeyler vardı.

“Hm, nereden başlasam ki…”

En son günlük tutmamın üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Önceki hayatımda eve kapandığım dönemde, o metin sitelerinden birini denemiş ama uzun süre devam ettirememiştim. Bu konuda özenli davranmazsam yine aynı yoldan gidebilirdim. Bereket versin ki şu anki bedenim rutinlere oldukça yatkındı, dolayısıyla alışkanlık hâline getirdiğim sürece muhtemelen bunu otomatik olarak yapardım.

Tamam, bunu kessem iyi olacak. Bu bedenden sanki bana ait değilmiş gibi üçüncü şahısta bahsetmek garip kaçıyordu.

Demem gereken şuydu: Alışkanlık hâline getirdiğim sürece işleri titizlikle yapan bir tipim, bu yüzden sorun olmamalı.

Çok daha iyi oldu.

Kendi içimde böyle bir muhasebe yaparken, son on günde yaşananları kâğıda dökmeye başladım. Bitirdiğimde esniyordum. Farkına bile varmadan üzerime ağır bir uyku çöktü.

***

Etrafımdaki her yer bembeyazdı. Mutlak bir renksizlikten başka hiçbir şey yoktu. Bu yeri çok iyi biliyordum. Perugius beni uzayda ışınlamak için ışınlanma büyüsünü kullandığında burayı görmüştüm.

Ama tam olarak neredeydim? Daha önce üzerinde pek düşünmemiştim ama acaba burası bu dünyada gerçekten var olan bir yer miydi diye merak etmeye başladım.

Her neyse, buraya her geldiğimde bu hâlime geri dönmesem keşke.

Reenkarne olmadan önceki bedenime dönmüştüm; umutsuz, aşırı kilolu bir ev kuşu olduğum zamanlara. Bir zamanlar hayatımın bu olduğu gerçeğinden kaçmaya niyetim yoktu ama yine de midemi bulandırıyordu. Perugius beni taşırken böyle görünmüyordum.

“Selam.”

Aniden oradaydı. Bembeyaz, ifadesiz yüzünde ince bir tebessüm vardı, üzeri bir mozaik tabakasıyla kaplıydı. Onu gördüğüm anda, neye benzediğine dair hafızam zihnimden silinmiş gibiydi.

İnsan-Tanrı’ydı bu.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

“Evet, insan ister istemez maziye dalıyor.” “İki yıl oldu, değil mi?”

“O kadar zaman geçti mi ya?”

“Senden en son tavsiye aldığımda Begarit Kıtası’na doğru yola çıkıyordum.” “Yani evet, iki yıl.”

“O kadar da uzun bir süre değil ama.”

“Maceracı olduğum zamanlarda üç yıl boyunca yüzünü bir kez bile göstermemiştin.” “İşte bu biraz nostaljik…” “O zamanlar tam bir aşağılıktım.”

“Evet. O zamanki hâline kıyasla epey iyi gidiyorsun sanki.”

“Sanırım öyle.” “Evlendim ve ailemle de aram gayet iyi.” “Bu sefer hayatımın tadını çok daha fazla çıkarıyorum.”

“Ayrıca Perugius ile de tanışmışsın, bakıyorum da.”

“Perugius, ha?” “Gerçekten harika biri.” “Önceki hayatımda günün birinde onun gibi biriyle tanışacağımı hayal bile edemezdim.” “Üstelik benden hoşlandı da.” “Bilirsin işte, güzel bir figür yaparsam benden satın alacağını söyledi.” “Buraya reenkarne olmadan önce yaptığım şeyleri satabilecek seviyeye yaklaşamamıştım bile.”

“Atofe de senden hoşlandı.”

“Ah, evet, bundan pek memnun olduğum söylenemez.” “Gerçi benimle o kadar ilgilendiyse eğitimlerimin karşılığını almışım demektir.” “Fiziksel gücüm ve büyü becerilerim üzerinde çalıştım.” “Roxy bana Kral seviyesi su büyüsü öğretmemiş olsaydı, bu kez başım gerçekten büyük belaya girerdi.” “Elektrik büyüm Atofe ve muhafızlarına karşı oldukça etkiliydi.”

“Kesinlikle öyleydi. Kullandığın o büyü inanılmazdı. Bunu Orsted’e karşı bile kullanabilirsin, eminim.”

“Orsted’e karşı mı?”

“Dünyada Savaş Aurası’nı hiçe sayıp birinin bedenini felç edebilecek pek fazla büyü yok.”

“Mantıklı.” “Sanırım buradaki insanların elektrik şoklarına karşı korunma yolları yok.” “Yine de bahsettiğimiz kişi Orsted.” “Büyümü etkisiz kılmak için Büyü Bozumu’nu kullanır geçer.”

“Gücün rakibinden üstün olmasa bile bu, zafer kazanamayacağın anlamına gelmez.”

“Haklılık payın var…” “Dur, hayır.” “İmkânsız.” “Biraz tuhaf bir büyü kullanabiliyor olmam, Orsted’in beni pestil gibi ezeceği gerçeğini değiştirmez.” “Ayrıca onunla savaşmak gibi bir niyetim de yok.” “Adamla bir alıp veremediğim yok.”

“Öyle mi?”

“Her neyse, Begarit meselesi sırasında bana gerçekten çok yardımcı oldun.” “Pişmanlıklarım olmadığını söylesem yalan olur ama her şey de kötü değildi.” “Gerçi sonunda senin tavsiyene uymamış oldum.”

“Eh, bu senin seçimindi.”

“Sadece merakımdan soruyorum, gitmeseydim ne olurdu?”

“Gitmeseydin baban anneni kurtarmanın bir yolunu bulurdu ve ölmezdi. Üstelik iki hayvan ırkı prensesi de sana kalırdı ve sonsuza dek mutlu yaşardınız.”

“Ne diyorsun sen ya?” “Yani sırf ben gittim diye mi öldü diyorsun?”

“Aynen öyle. Sen orada olduğun için senin önünde gösteriş yapmaya kararlıydı ve her şeyi berbat eden de bu oldu.”

“Tamam ama yine de bu…”

“Meseleyi kendi hâline bıraksaydın anneni kurtarmak için yoldaşlarını toplardı. Roxy’yi de tabii ki.”

“Yani…” “ne?” “Yaptığım her şeyin anlamsız olduğunu mu söylüyorsun?” “Hem bak, ben ona ulaştığımda Roxy ölümün eşiğindeydi.” “Ben müdahale etmeseydim iyi olacağına inanmakta güçlük çekiyorum.”

“Sen olmasaydın da gerçekten iyi olacaktı. Ne de olsa hayatta kalmak onun kaderinde vardı.”

“Bununla ne demek istiyorsun?” “Ne kader zırvalığıymış bu böyle?” “Açıkla kendini.”

“Kurtardığın o tüccarı hatırlıyor musun? Sen orada olmasaydın teslimatı büyük ölçüde gecikecekti. Geldiği gün, belli bir maceracı pazarda dolaşırken onun sattığı şeyleri—büyü taşlarını—satın aldı. Ancak o tüccar gelmemiş olsaydı, o adam başka bir şey satın alacaktı.”

“Ne gibi bir şey?”

“Işınlanma Labirenti’nin haritası gibi.”

“Hadi ama, böyle açıkça işe yarar bir şeyi neden satsınlar ki?”

“Geese, loncadaki insanları kendisine katılmaya ikna edemeyince labirenti fethedebilmek adına sayılarını artırmak için bir plan yapacaktı. Bu süreçte de Işınlanma Labirenti’nin haritasını ucuza satacaktı.”

“Şimdi anladım.” “Kendi yaptığı haritayı satacağını söylüyorsun.” “Paul ve diğerleriyle içeri girmek isteyecek az insan olduğu doğru ama labirentte kendi başlarına ilerleyebileceklerini düşünenler çıkabilirdi.” “Yani haritayı satın alan adamın yoldaşlarını toplayıp labirente gireceğini ve Roxy’yi kurtaracağını mı söylüyorsun?”

“Kesinlikle. Girişte babanla karşılaşırlardı ve hepsi birlikte içeri girerlerdi. Şans bu ya, Roxy’yi de bulurlardı.”

“Ve yanlarında daha fazla kişi olacağı için labirentten geçmelerinin kolaylaşacağını, böylece annemi de kurtarabileceklerini mi söylüyorsun?”

“Doğru. Gerçi bunu başarmaları senin harcadığından çok daha uzun sürerdi. Tam olarak söylemek gerekirse yaklaşık iki yıl. Sen gideli de aşağı yukarı o kadar zaman olduğuna göre, tam da şu sıralar onu oradan çıkarıyor olurlardı.”

“Buna inanmam biraz zor.” “Her şey fazla elverişli görünüyor.”

“Belki öyle, ama kaderin işleyişi böyledir.”

“Pekala.” “Haklılık payın var sanırım.” “Gerçeklerin kurgudan daha garip olduğunu söylerler zaten.” “Sanırım bu, ben orada olmasaydım daha iyi olacağı anlamına geliyor.” “Kahretsin, bu moral bozucu.” “Yine de öyle olsaydı sanırım Roxy ile evlenemezdim.”

“Doğru. Onun yerine kendini kurtaran adama âşık olurdu. Gerçi o adam onu reddederdi.”

“Öyle düşününce kulağa o kadar da kötü gelmiyor.” “Ne de olsa Roxy’yi seviyorum.” “Gerçi bu Paul’ün ölümüyle sonuçlandı.” “Roxy ile evlenebilmek için onu kaybetmek zorunda kaldığımı düşünmek beni epey ikileme düşürüyor.” “Evliliğimizden pişmanlık duyuyor değilim…” “Sadece Linia ve Pursena ile benzer bir ilişkim olsaydı, o sonuçtan da mutlu olurdum diye tahmin ediyorum.” “Herhangi biriyle eş olmaya razıyım demiyorum ama o yoldan gitmiş olsaydım muhtemelen daha iyisini bilemeyecektim—Roxy ile birlikte olabileceğimi bilmeyecektim.” “Ah, kahretsin…”

“Geçmişte kaldı artık.”

“Evet, haklısın.” “Pişmanlıkların bana bir faydası olmaz.” “Begarit’e gitmeye karar verdim ve bitti.” “Şu anda mutluyum.” “Yaptığım seçim bir hata olmuş olabilir ama bu şu anki durumu değiştirmez.” “Pişmanlıklarım var ama her şeyin de kötü olduğunu düşünmüyorum.”

“Epey iyimsersin gerçekten.”

“Her neyse, bugünkü ziyaretinin sebebi ne?” “Yine başıma belalı bir şeyler mi gelecek?”

“Yok, o kadar büyük bir şey değil. Tavsiyeden ziyade bir iyilik talebi gibi.”

“Bir iyilik mi?” “Senden mi?” “Bak bu alışılmadık işte.” “Daha önce benden hiç bir şey istememiştin.”

“Benim bile bazen birinden iyilik istemem gerekebiliyor.”

“Hmm.” “Pekala o zaman.” “Her neyse söyle bakalım.” “Arada sırada söylediklerini dinlemek ve tavsiyelerine uymak kötü olmaz gibi geliyor.” “Sana karşı biraz fazla güvensiz davrandım sanırım.”

“Öyle mi? Bunu senden duymak beni mutlu etti.”

“Sonuçta bana yardım etmek için epey çaba sarf ettin.” “Aslına bakarsan daha önce senden bu kadar şüphelendiğim için kendimi kötü hissediyorum.” “Sadece benim acı çekişimi izlemekten zevk aldığını düşünmüştüm, bu yüzden öyle davrandım.”

“Beni kırıyorsun. Adım üstünde, nihayetinde bir tanrı olduğumu idrak etmelisin. Eğlenceli bir şeyler dönerken sıkılıp izlemek istediğim doğru ama sırf insanların sefaletinden zevk almak için onları yoldan çıkarma alışkanlığım yoktur.”

“Evet, ben de öyle düşünmüştüm.” Pek öyle insan yok.

“Katılıyorum.”

E yani? Benden ne yapmamı istiyorsun?

“Çok önemli bir şey değil. Sadece uyandığında bodrumuna inmeni istiyorum. Gidip orada garip bir şey olmadığından emin ol. Olağan dışı bir şey görmezsen kafana takma.”

Garip bir şey mi? Neden ki… Amaan, neyse. Anladım. Bu sefer seni sorgulamayacağım, dediğini yapacağım.

“Hehe, pekala öyleyse. Teşekkür ederim.”

Bilincim bulanıklaşmaya başlarken İnsan-Tanrı’nın yüzünde mide bulandırıcı bir tebessüm belirdi.

***

Gözlerimi araladım. Görüş alanımın kenarında bir mum titriyordu. Tavan penceresinden dışarı göz attığımda gökyüzündeki ayı gördüm. Başka hiçbir ses yoktu. Ev sessizliğe gömülmüştü. Günlüğümü yazarken uyuyakalmışım. Çenemden süzülen biraz salya yarı yarıya yazılmış sayfanın üzerine damlamıştı.

Sanırım bunu yeniden yazmam gerekecek.

Sayfayı yırtıp çıkardım ve masamın köşesine bıraktım. Yazdıklarımı daha sonra yeni bir kâğıda temize çekerdim.

Ne kadar süredir uyuduğumu merak ettim. Bedenim o kadar hantal hissediyordu ki sanki günlerdir baygınmışım gibiydi.

Ayağa kalktığımda omuzlarımdan bir şey düştü—bir battaniye. Üzerime Sylphie ya da Roxy örtmüş olmalıydı. Kim yaptıysa düşüncesi için minnettardım.

“Pekala o zaman…”

Rüyamda olanları hâlâ hatırlıyordum. İnsan-Tanrı bana gidip bodrumu kontrol etmemi söylemişti.

Bir tuhaf tavsiyeydi.

Yine de bunu yapmamda bir sakınca olmadığını hissettim. Geçmişte beni hiç yanlış yönlendirmemişti, bu yüzden arada sırada isteklerini yerine getirmek durumunda hissediyordum. İkimizin de yararına olurdu. Ayrıca İnsan-Tanrı, ne zaman bana tavsiye vermeye kalksa çenemi tutamayıp söylenmemden bıkmış olmalıydı. İlişkimiz bir al-ver ilişkisi olsa bile, ileride yardımına ihtiyacım olması ihtimaline karşı onunla iyi geçinmek işime yarardı.

Bodruma doğru yöneldiğim sırada kocaman hapşırdım. “Hapşuu! Off, gerçekten çok soğuk…”

Bahara daha çok vardı ve kar yeri kaplamaya devam ediyordu, bu yüzden hava ayazdı. Burada sızıp kalmamalıydım. Bir an önce yatağa girip sıcak bir battaniyenin altına büzülmeliydim.

Duvardaki kancada asılı duran cübbemi kapıp kollarımı geçirdim.

Saat kaçtı acaba?

Evden başka bir ses gelmediğine bakılırsa gece yarısı civarı olmalıydı. Roxy ya da Sylphie’nin yatak odasına gizlice süzülüp yanlarına yorganın altına girsem, muhtemelen şaşkınlıkla çığlığı basarlardı. Sevişmesek de dert değildi; sadece biraz sıcaklık istiyordum. Aslına bakılırsa şu an kendimi çok yalnız hissediyordum. Muhtemelen İnsan-Tanrı yüzündendi. Begarit’e gitmeseydim ne olacağını ona hiç sormamalıydım.

Hayır, soran bendim. Benim hatamdı. Bütün suç bendedir madem, yalnız uyumalıydım.

Kapıyı hafifçe iterken kafam bu düşüncelerle doluydu.

“Hm?”

Aniden arkamda bir varlık hissedip hızla arkama döndüm. Tek gördüğüm arkamda bıraktığım boş sandalyeydi. Kimse yoktu.

Tabii ki yoktu.

“Hayal gücümün bir oyunuydu herhalde.”

Odadaki tek şeyler bir masa, bir sandalye ve bir kitaplıktı. Birinin saklanabileceği hiçbir yer yoktu. Bir pencere vardı ama birinin gizlice girip çıkabileceği kadar büyük değildi. Tek giriş, tam önünde durduğum kapıydı. Oda, tek bir mumun her kuytu köşeyi aydınlatmasına yetecek kadar küçüktü. Burada bulunması mümkün olan tek kişi bendim.

Neredeyse imkânsız olmasına rağmen neden burada başka birinin olduğunu düşünmüştüm peki?

Şüpheciliğime rağmen odada bir varlık hissetmeye devam ediyordum. Garipti. Belki de kitaplığımın altında bir böcek falan vardı?

“…?”

Bunda huzursuz edici bir şeyler vardı. Kalbim düzensizce çarptı. Kaygı mıydı bu? Tam olarak neyden kaygılanıyordum ki?

Her neyse. Hemen bodruma inip bir bakayım…” Kapıyı sonuna kadar açıp dışarı adım attım. Sonra anında geriye dönüp bağırdım: “Aha, şimdi yakaladım seni!

Yaptığım şeyde hiçbir mantık yoktu; tamamen anlık bir hevesle yapmıştım. Sadece orada kimsenin olmadığını doğrulayıp içimi rahatlatmaya çalışıyordum. Gelgelelim—bak sen şu işe, orada gerçekten de biri vardı.

Ha…?

Eski, yırtık pırtık bir cübbe giymiş bir adam sandalyemde—odadaki tek sandalyede—oturuyordu. Yaşlanmıştı, yüzünü kırışıklıklar kaplamıştı ve saçları kar gibi beyazdı. Çenesinde belirmeye başlayan sakalları, dış görünüşüne pek özen göstermediği izlenimini veriyordu. Deneyimli bir gazi havası vardı ama uzun, çok uzun bir savaştan yeni çıkmış gibi yontulmamış ve sert bir yanı da vardı. Gözlerindeki ışık kaskatı ve keskindi; sağ ve sol göz bebeklerinin renkleri birbirinden farklıydı.

Şaşkınlıkla dudakları titredi. “Demek… Başardım ha?” Etrafına bakındı, duygulanmış bir ifadeyle gözlerini kıstı. Ancak ardından eline baktı, karnına dokundu ve irkildi. Gülümsemesi kendini küçümseyen bir hal aldı. “Yok ya, bu bir başarısızlık. Başarma umudum yokmuş demek ki…

Onu daha önce bir yerde görmüş gibi hissettim ama hiç hatırlamıyordum. Yine de tanıdık bir şeyler vardı, sanki birini andırıyordu. Kim olabilirdi ki? Paul olabilir miydi? Hayır, o değil. Sauros muydu yoksa? Ama Sauros’un yaydığı o cesareti ve heybeti saçmıyordu. Bu ihtiyar çok daha çekingen görünüyordu.

 

S-sen de kimsin? Şey, yoksa İnsan-Tanrı mısın?

O ismi söylediğim an, gözleri bana çevrildi ve kocaman açıldı.

Bu tepkiyi tanıyordum. O ismi söylediğimde Orsted de böyle aşırı bir tepki vermişti. Aynıydılar. Yine de bu adam Orsted’e hiç benzemiyordu.

Hayır.” Doğrudan gözlerimin içine bakarak başını yavaşça iki yana salladı. Bakışlarında güçlü bir irade vardı. Gözlerini kaçırmayı reddediyordu. Sanki bir aynaya bakıyormuşum gibi, içine çekiliyor gibiydim.

İhtiyar arkamdaki kapıya bakıp kaşlarını çattı. Eğri büğrü, kemikli parmağıyla kapıyı işaret etti ve kapı gürültüyle kapandı. Çıkan sesle irkildim.

Bunu nasıl yapmıştı?

Kafam karışmış halde ona döndüm. O da bana ters ters bakarken gözlerinde bir ışıltı vardı.

Bodruma inme. İnsan-Tanrı tarafından kandırılıyorsun.

Ne?” Kandırılıyor muyum? Neden bahsediyordu bu? Anlamıyordum. “Bir dakika bekle orada. Sen de kimsin yahu? Ayrıca buraya nasıl girdin?

Ben…” Konuşmak için ağzını açtı ama aniden kapattı. Bir an düşündükten sonra nihayet şöyle dedi: “Ben _____’im.

Bu isim bana daha önce hiç hissetmediğim kadar büyük bir şok yaşattı. Bu dünyada o ismi bilen tek kişi bendim. Kimseyle paylaşmayıp mezara götüreceğim, unutmak istediğim, bu dünyada var olmaması gereken bir isimdi.

Önceki hayatımdaki ismim.

Gelecekten geldim,” dedi.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 5 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
7 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla