
Büyü Şehri Sharia’dan kuzeye doğru yürüyerek gitsek yolculuğumuz yarım gün sürerdi, ama at sırtında sadece bir saatimizi aldı. Hedefimiz eski kalıntılardı; bir kale kalıntısı.
Taş döşemenin izleri olan molozlar etrafa saçılmıştı. Kalın taş sütunlar devrilmiş yatıyordu. Parthenon’a bakmak gibiydi, sadece yıllar buraya pek nazik davranmamıştı. Şüphesiz bir zamanlar ihtişamlı bir manzaraydı, fakat şimdi tarihin yankısından başka bir şey değildi.
“Bunlar Scott Kalesi’nin kalıntıları.” “İnsanlar burayı Laplace Savaşı sırasında inşa etmişti.” “İblislerin işgaline direnmek için bin insanın buraya barikat kurduğu söylenir.” “Ne yazık ki iblislere deng olamadılar ve kale sonunda ele geçirildi.”
Bu faydalı açıklama, yanımdaki örgü saçlı sarışın kadından gelmişti. Masum bir görünüşü vardı ve lüks bir seyahat kıyafeti giymişti. Uzaktan bile Ariel Anemoi Asura’nın karizma saçan, eşsiz bir güzel olduğu anlaşılabiliyordu.
Bir dakika, bu açıklamayı bana mı yapıyordu?
Ağzımı kapalı tutup etrafıma göz gezdirdim. Luke ve Sylphie hemen arkamızdaydı; Roxy, Zanoba, Cliff ve Elinalise ise en arkadan geliyordu. Nanahoshi önde grubumuza liderlik ediyordu. Ariel’in bakışları bana dikilmişti ve aramızda kimse yoktu. Haklıydım; benimle konuşuyordu. Son zamanlarda Ranoa soylularıyla bir süre yolculuk etmiştik ama ikimiz hiç gerçekten konuşmamıştık, şaşkınlığım bundandı.
“Gerçekten çok bilgilisiniz, Prenses,” dedim sonunda.
Bana yumuşakça gülümsedi. “Bu bölgedeki pek çok halk şarkısında tasvir ediliyor.”
“Halk şarkılarına ilginiz olduğunu bilmiyordum.”
“Yerel soylularla bağlantı kurmak, bunlara aşina olmamı gerektiriyor,” diye gayet doğal bir tavırla cevap verdi Ariel. Üst sınıfla samimiyet kurmak için eski efsaneleri bilmek şarttı anlaşılan. Amma da zahmetli iş olmalı.
“Ama buradan Lord Perugius’a ulaşabileceğimizden emin misiniz?”
“Güzel bir soru. Nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikrim yok ama…” Duraksayıp önümüzdeki Nanahoshi’ye baktım. Omuzlarında devasa bir sırt çantası vardı ve molozlar yüzünden yürümekte zorlanıyordu. Yine de arkasına bile bakmadan yoluna devam ediyordu. Onu takip ediyordum ama buradan Perugius’a nasıl ulaşmayı planladığını merak ediyordum. Hatırladığım kadarıyla, ışınlanma büyüsü üzerine okuduklarımda buralarda böyle çemberlerden hiç bahsedilmiyordu. Ya da belki bir tane vardı ama gizli olduğu için kaydedilmemişti. “Ben daha çok bu kadar çok insan getirmemizden rahatsız olup olmayacağından endişeleniyorum.”
Ariel kıkırdadı. “Lord Rudeus, komik şeyler söylüyorsunuz. Bilirsiniz, o kendine ‘kral’ unvanını kazandırmış bir kahraman. Küçük grubumuz onu zerre kadar sarsmaz.”
“Umarım haklısınızdır.”
Etrafıma göz gezdirip gruptaki herkesi zihnimde saydım: Nanahoshi, ben, Ariel, Sylphie, Luke, Roxy, Zanoba, Cliff ve Elinalise. Dokuz kişi ediyorduk, kalabalık bir aile olacak kadar çok. Gerçi soylular bunu pek de kalabalık saymayabilirdi. Sık sık aynı anda onlarca misafir ağırlarlardı, bu yüzden on kişiden az bir grup muhtemelen onları rahatsız etmezdi.
Norn davetimi geri çevirmişti; okulla çok meşguldü. Kılıç ustalığı çalışmakla öğrenci konseyi üyesi olmayı dengede tutmak için çok çalışacağını söylemişti. Reddetmesinde bunun da payı vardı belki. Ancak onu da getirmiş olsaydım, muhtemelen Aisha’yı da getirmem gerekecekti. Bu da bizi on bir kişilik bir grup yapardı ki kesinlikle kalabalık sayılırdı. Gerçekten tanımadığım biriyle tanışmaya bu kadar çok insan götürmek içime sinmiyordu.
“Lord Perugius şimdilerde günlerini inzivada geçiriyor ama Laplace Savaşı’ndan sonra bir süre Asura Krallığı’nda yaşadı. Oradaki insanlar onu kendi krallarına denk görürler. Sarayı ziyaret ettiğinde yanında yüz hizmetkar getirdiği söylenir. Böyle biri, dokuz kişilik minik bir gruba gözünü bile kırpmaz,” dedi Ariel.
“Sanırım öyle.”
Tamamen konu dışı bir düşünce olarak, Ariel’in sesini dinlemek kesinlikle çok huzur vericiydi. Önceden haber vermeksizin kapıya dayanan ziyaretçilere sinirlenmek gayet doğaldı, fakat Ariel’in sözleri sanki her şey kesinlikle yolunda gidecekmiş hissi uyandırıyordu. Dürüst olmak gerekirse bu kafa karıştırıcıydı. Sesi bir iblisin fısıltısı gibiydi.
Prenses’e doğru bir göz attım. “Eğer saraydaki yaşamdan bıkıp usandıysa, ziyaretçi fikrinden hiç hoşlanmıyor da olabilir.”
“Öyle olsaydı, Leydi Nanahoshi benim de gelmeme razı olmazdı.”
“O kadar ince elleyip sık dokuduğunu sanmıyorum,” diye mırıldandım, Ariel’in en başında grubumuza katılmasına yol açan durumları hatırlayarak…
Nanahoshi ilk kez Perugius’tan bahsettiğinde, doğum günü sabahındaki küçük bir çocuk kadar heyecanlanmıştım. Bahsettiğimiz kişi Zırhlı Ejderha Kralı’ydı sonuçta. Onun hakkında her şeyi biliyordum. Bu dünyaya reenkarnasyon geçirdikten kısa süre sonra onun hakkında bir kitap okumuştum.
Perugius, 400 yıl önceki Laplace Savaşı’ndan kalma bir kahramandı. Okuduklarıma göre on iki ruhu kontrol edebiliyor, kadim bir uçan kaleyi eski ihtişamına kavuşturmuştu ve hatta yoldaşlarıyla birlikte bizzat Laplace’a karşı savaşmıştı. Laplace mühürlendikten sonra insanlar onu o kadar övdü ki yeni takvime onun anısına “Zırhlı Ejderha” adı verildi.
Perugius Zırhlı Ejderha Kralı olarak bilinmesine rağmen hükmettiği bir bölge yoktu. Sonunda Asura sarayından ayrılmış ve uçan kalesi Chaos Breaker ile dünyayı dolaşmaya başlamıştı. Efsanelerden çıkma bu adamla gerçekten tanışmaya gidiyorduk. Heyecanımı üzerimden atamıyordum. Yani sonuçta gökyüzündeki şatoyu, Laputa’yı ziyaret edecektik!
Ebeveyn olmak ve kendi araştırmalarımı yürütmek arasında yeterince meşguldüm doğru, ama yine de gitmeyi çok istiyordum. Kusura bakma Lucie, baban kendi merakına yenik düşüyor. Ama sana söz, dönüşte sana hediye bir şeyler getireceğim! Ve böylece Nanahoshi’ye katılmaya karar verdim.
Ben içimde kendi bencil arzularımla savaşırken, Sylphie benim kadar kararsız değildi. Bunun yerine, “Prenses Ariel’i de yanımızda getirsek olur mu?” diye sordu.
“Ariel mi?” Nanahoshi yüzünü ekşitti.
Bahsi geçen prenses, Nanahoshi’nin gönlünü kazanmak için defalarca şansını denemişti. Sonuçta Nanahoshi, Asura Krallığı ile Ranoa Krallığı arasındaki devasa ticaret hattını elinde tutuyordu. Tabii ki Ariel kızı kendi tarafına çekmek istiyordu. Sorun şuydu ki Nanahoshi bu dünyayla olabildiğince az bağ kurmak istediğinden içindeki her şeye karşı huysuz davranıyordu.
Aslında bu bir rol değildi. Bence gerçekten de huysuzun tekiydi.
“Evet,” dedi Sylphie. “Lord Perugius uzun yıllardır inzivada yaşıyor ama Asura sarayı hâlâ ona büyük saygı duyuyor. Prenses Ariel de… şey, geleceğe dair planları düşünülürse, onunla tanışmayı çok isterdi bence.”
Ariel, zamanı geldiğinde Asura tacını ele geçirebilmek için pek çok yerde bağlantılar kurmuştu. Hatta yıllardır bu hazırlıkları yapıyordu ama şansı tura atmak kadar belirsizdi. Bana sorarsanız pek de güvenli bir bahis sayılmazdı. Prenses gelecek yıl mezun olacaktı ama sonrasında ne yapmayı planladığına dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki yan gelip yatarak daha fazla güç toplamaya devam ederdi, belki de tahtı ele geçirmek için Asura’nın başkentine dönerdi. İkincisini seçerse yardım ederdim ama dürüst olmak gerekirse, artık evlenip çocuk sahibi olduğum için içimdeki heves biraz sönmüştü. Mümkünse bu işlere sadece ailem olumsuz etkilenmeyecek kadar dahil olmak istiyordum.
Neyse, benim duygularım bir yana, Sylphie’nin bu teklifi muhtemelen Ariel’e bağlantı konusunda yardım etmek için yeni bir girişimdi. Ariel, Asura Krallığı’nda bir kahraman olarak görülen Zırhlı Ejderha Kralı Perugius’un desteğini alabilirse, taht mücadelesi çok daha kolaylaşırdı.
“Şey, bana yaptığın her şey için sana borçluyum zaten…” Nanahoshi omuz silkti. “Peki, neden olmasın. Onu da getirebilirsin.”
Ariel’in hırslarının ne kadar açık olduğu düşünüldüğünde, Nanahoshi’nin onu reddedeceğini sanıyordum ama hiç ikiletmeden kabul etti. Anlaşılan ben yokken Sylphie, Nanahoshi ile ilgilenmişti. Buna yemeğini paylaşmak, ona kıyafet sağlamak ve hastalandığında üzerine panzehir büyüsü yapmak da dahildi. Nanahoshi, Lucie’nin doğum gününden beri bize pek uğramamıştı ama Sylphie ondan öncesinde banyomuzu çok sık kullandığını söylemişti.
Sylphie yumruğunu havaya kaldırıp gülümsedi. “Gerçekten mi? Teşekkür ederim. Prenses Ariel çok sevinecek.”
Ariel ve Luke’un bize katılması işte böyle oldu. Sylphie, Ariel’in bu konuda alışılmadık derecede heyecanlı olduğunu söylemişti. Sanırım prenses olmak bile insanı bu kadar ünlü biriyle tanışma heyecanından alıkoyamıyordu. Ben bile acayip heyecanlıydım. Demek istediğim, kanlı canlı gerçek bir kahramandan bahsediyorduk burada. Sadece kitaplarda adını duyabileceğiniz türden biri. Nasıl biri olduğunu görmek için sabırsızlanıyordum. Umarım aksi bir ihtiyar değildir.
Düşününce…
Aniden, Metastaz Olayı’ndan çok önce, onun adamlarından biriyle tanıştığımı hatırladım. Adam kendisine Parlak Arumanfi diyordu. Metastaz Olayı’nın arkasındaki beynin ben olduğumu sanıp bana saldırmaya kalkışmıştı. Ghislaine onu vazgeçirmeyi başarmış olsa da adamın kötü biri olduğu izlenimine kapılmamıştım. Yine de durup dururken beni öldürmeye çalıştığı düşünülürse, inkâr edilemez derecede tehlikeli bir yanı vardı. Efendisi Perugius’un ondan daha iyi olup olmayacağını kim bilebilirdi ki? Bu düşünce beni tedirgin ediyordu.
Pekala, ama sırf adamının tepesi attı diye kendisinin de öyle yapacağı anlamına gelmezdi.
Üstelik Perugius, yaşanacakları önceden hissetmiş ve Metastaz Olayı gerçekleşmeden önce onu durdurmaya çalışmış gibi görünüyordu. Eğer öyleyse, dünyadaki her türlü övgüyü hak ediyordu. Gerçi bu süreçte masum birini öldürmeye çalışmış olsa da…
Neyse, her neyse. Geçmiş geçmişte kaldı. Olan oldu, geçen geçti artık. İlk kez karşılaştığım birine düşmanca davranmaktan kimseye hayır gelmezdi. Affetmek önemliydi.
“Geldik.”
Düşüncelere dalmışken, kalıntının merkezine ulaştığımızda Nanahoshi sonunda grubumuzu durdurdu. Burada kesinlikle hiçbir şey yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum. Daha yakından incelediğimde, molozların altına gömülü, üzerine oturmak için biçilmiş kaftan olan bir taş fark ettim. Aslında bir anıttı bu. Üzerinde korkutucu bir grubu, yani Yedi Büyük Güç’ü temsil eden parlayan bir simge vardı. Bu tür anıtlar dünyanın dört bir yanına dağılmıştı ama burada bir tane bulacağımızı kim bilebilirdi?
Yine de bu bir ışınlanma çemberi değildi. Belki bir yerlerde aniden açılacak ve aşağıya, ışınlanma çemberine inen merdivenleri ortaya çıkaracak bir kapı vardı. Ya da belki anıtın kendisine bir tür ışınlama mekanizması yerleştirilmişti. Veya belki de sadece birkaç sihirli söz söylememiz gerekiyordu ve taş bizi otomatik olarak ışınlayacaktı. “Eee, buraya geldiğimize göre şimdi ne yapıyoruz?”
“Onu çağırıyoruz.” Nanahoshi sırt çantasını omuzlarından indirip içinden metal bir düdük çıkardı. Düdüğü dudaklarına götürdü ve var gücüyle üfledi. “Fışşş…”
Hiç ses çıkmadı, sadece hava çıktı. Köpek düdüğü falan mı bu?
“Ben hiçbir şey duymuyorum ki?” Cliff şüpheyle gözlerini süzdü.
“Normal insanların algılayamayacağı bir ses bu, ama artık gelmesi gerek.” Nanahoshi etrafımıza saçılmış pek çok taştan birinin üzerine oturdu.
Normal insanların duyamadığı bir ses, ama Perugius bir şekilde bunu buradan duyabiliyor mu? Bu da ya bu düdüğün sihirli bir eşya olduğu ya da Perugius’un bir köpek olduğu anlamına gelirdi.
“Cliff.” Elinalise ona seslenirken ifadesi ciddileşti.
“Ne oldu?”
“Ufaktan bir uyarı: Oradayken birileri sana aşağılayıcı şeyler söyleyebilir ama sakinliğini bozup küstahlık etmemelisin. Anlaştık mı?”
Cliff, ders çalışmadığı için annesinden azar işitmiş küçük bir çocuk gibi dudak bükerek kaşlarını çattı. “Biliyorum onu. Çocuk değilim ben.”
Elinalise ona sokulup kulağına bir şeyler fısıldadı. Cliff’in yüzü gevşedi; bu da Elinalise’in ya ona tatlı sözler söylediği ya da özür dilediği anlamına geliyordu.
“Uçan kalenin içinde ne tür heykeller olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum!” diye ilan etti Zanoba.
Yine bildiğimiz hevesli hali üzerindeydi. Perugius’u ziyarete gideceğimizi öğrendiği an, “Bu fırsatı değerlendirip Lord Perugius’a eserlerimizi göstermeliyiz,” demişti. Sonra da yanımıza almak üzere (Ruijerd olanı da dahil) yaptığım birkaç figürü bir kutuya doldurmuştu. Gerçekten böyle bir fırsat bulup bulamayacağımız hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama Zanoba, tıpkı benim Badigadi’ye hünerlerimi sergilediğim gibi Perugius’a da işimizin reklamını yapmayı planlıyordu. İşimize gerçekten tutkuyla bağlıydı.
Julie ve Ginger bizimle değildi. Julie, Zanoba’nın odasında kalıyordu; Zanoba ise Ginger’a aileme korumalık yapması emrini vermişti. Tehlikede olduklarından değil ama en azından bir şeye ihtiyaç duyarlarsa yardım edebilirdi. Ginger’ın asıl arzusunun Zanoba’nın yanında olmak olduğuna emindim ama ben yokken aileme göz kulak olacak birinin olduğunu bilmek en azından rahatlatıcıydı.
“Kendi ilgi alanlarını adama fazla empoze etmemeye çalış. Bahsettiğimiz kişi 400 yıldan uzun süredir yaşayan biri,” dedim.
“Bwahaha! Lord Badi bundan bile uzun yaşadı. Bu kadar uzun yaşamış biri, figürlerinizin o ince kalitesini takdir etmek zorundadır, Üstadım.”
“Sen öyle diyorsan…” Başımı yana eğdim. “Hm?”
Uzakta bir ışık belirdi.
“Geldi,” diye mırıldandı Nanahoshi.
Saniyenin kesri kadar bir süre sonra karşımızda bir karaltı belirdi. Neredeyse anındaydı, göz açıp kapayıncaya kadar.
Sarı saçlı adam, beyaz bir okul üniformasına benzeyen bir şeyler giymişti. Muhtemelen çok yakışıklıydı ama yüzü tilkiyi andıran sarı bir maskenin arkasına gizlenmişti. Belinde uzun bir hançer asılıydı. Tam da hatırladığım gibi görünüyordu.
“Hizmetinizdeyim, ben Parlak Arumanfi,” dedi.
Böyle aniden ortaya çıkması gerçekten de tuhaftı. Bir an burada değildi, bir an sonra ise grubumuzun tam ortasındaydı. Muhtemelen uçan kalelerinden ışık hızında uçup gelmişti. Tüm Fittoa Bölgesi yok olmadan önce, onunla ilk karşılaştığımda da aynı şeyi yapmıştı.
Grubumuz sessizliğe büründü. Arumanfi kısaca bana doğru baktı. Beni hatırlayıp hatırlamadığını merak ettim. İçimden bir ses bana yine saldırmasından korkuyordu. Gizlice İblis Gözü’mü aktifleştirdim ve asamı daha sıkı kavradım. Ancak rahatlamama vesile olacak şekilde, Arumanfi beni hiç tanımış gibi görünmüyordu. Bakışları grubumuzun geri kalanının üzerinde gezdikten sonra Nanahoshi’nin yanına yürüdü.
“Epey kalabalıksınız,” dedi. Sayımızı hesaplıyor olmalıydı.
Nanahoshi başıyla onayladı. “Evet öyle, ama bir sorun yok, değil mi? On kişilik bir grup getirebileceğimi söylemişti.”
“Kişi sayısı sorun değil. Ancak…” Bakışları Roxy’ye takıldı. “İblis olan sorun.”
“N-ne? Neden?” Roxy, üzerine buz gibi su dökülmüş bir kedi gibi görünüyordu.
“Uçan kalemize iblisleri kabul etmiyoruz.”
“A-ah, öyle mi…” Roxy’nin omuzları çöktü. Yıkılmıştı.
Laplace Savaşı sırasında Perugius iblislerle savaşmıştı. Belki de hâlâ onlara karşı kin besliyordu. Savaş, insanların kalbinde derin izler bırakma eğilimindeydi. “Hiç istisna yapmanızın bir yolu yok mu?”
“Lord Perugius çok yüce gönüllü bir adamdır ama iblislerden nefret eder.”
Böyle bir ayrımcılığın var olduğunu neredeyse unutmuştum, çünkü bu bölgedeki çoğu insan iblislere karşı pek önyargılı değildi. Ama dünyanın geri kalanı için aynı şey söylenemezdi. Perugius efsanelerden kalma bir adam olabilirdi ama aynı zamanda savaşın da bir katılımcısıydı. Ruijerd o olayların zihinsel yaralarını nasıl taşıyorsa, belki Perugius da aynısını taşıyordu. Yine de gelemeyen tek kişi olduğu için Roxy adına üzülüyordum.
“Yok, sorun değil,” dedi Roxy. Omuzları yenilgiyle çöktü. “Madem durum böyle, ben geride kalayım. Zaten Per—Lord Perugius’u görmekten biraz korkuyordum, hem burada hâlâ profesörlük işlerim var. Böylesi en iyisi.”
Kabullenmiş olsa da yüzündeki hayal kırıklığını gizleyemiyordu. İçinden bir parçanın bizimle gelmeyi çok istediği açıkça belliydi. Yine de içimi rahatlatmaya çalışarak bana doğru döndü ve kendini gülümsemeye zorladı. “Sorun yok Rudeus. Evdeki her şeyle ben ilgilenirim.”
“Pekala, ama sana hediyelik bir şeyler getireceğim.”
Yüzünü gizlemek için şapkasının siperliğini aşağı çekti. Kısa bir duraklamanın ardından, şakaya vurur gibi mırıldandı: “Hediyelik bir şeye ihtiyacım yok. Eve döndüğünde bana sıkıca sarıl, bu benim için yeterli olur.”
Kollarımı ona doladım ve tam on saniye boyunca kendime yakın tuttum. Kalbi güm güm atmaya başladı ve atomik bazukam kendini tekrar doldurmadan önce kendimi geri çekmek zorunda kaldım.
“Te-teşekkür ederim…”
“Hayır,” dedim, “ben teşekkür ederim.”
Roxy yerinde duramayarak kızardı. İkimiz ayrılırken utancına rağmen gülümsedi. Eve döndüğümde bundan çok daha fazlasını yapacağız.
“Bitti mi?” diye sordu Arumanfi. İkimiz içten bir şekilde vedalaşırken o yanımıza kadar gelmişti. Ellerim artık boşta olduğuna göre, bana bir çubuk uzattı. Etrafıma göz gezdirdim ve diğer herkesin elinde de bir tane olduğunu fark ettim.
“Bunu sıkı tutun,” dedi.
Nesneyi kavradım. Metalden yapılmıştı, yaklaşık 20 santimetre uzunluğundaydı ve yüzeyine karmaşık bir desen kazınmıştı. İki ucunda da birer büyü kristali vardı. Büyük ihtimalle büyülü bir eşyaydı.
“Peki bunu tutarken ne yapacağım?”
“Sadece tutmanız yeterli,” dedi. “Lord Perugius hepinizi kalesine getirmek için ışınlanma büyüsü kullanacak.”
Yani bu eşyaya ışınlanma büyüsü mü işlenmişti? Gerçekten böyle bir şey var mıydı? Eğer öyleyse, son derece kullanışlıydı. İnsanların çağrılamayacağını söylediklerini sanıyordum? Dur bir dakika, bu çağırma büyüsü olmadığı için sorun yok belki de. İkisi arasındaki fark neydi ki zaten?
“İşimiz bittiğinde nasıl geri döneceğiz?”
“Çoğunlukla aynı yolla geri döneceksiniz,” diye rahat bir tavırla cevap verdi Arumanfi.
Bu da bizi buraya geri ışınlamalarının bir yolu olduğu anlamına geliyordu. Yürüyerek dönmek zorunda kalsaydık, biz dönene kadar Lucie yetişkin bir kadın olurdu. Böyle bir şeyin yaşanmayacağını bilmek rahatlatıcıydı.
“Herkes aldı mı bir tane? Çıplak elle tuttuğunuzdan emin olun.”
Sol elime baktım. Yapay olduğu için, çubuğu iki çıplak elle kavramamın bir yolu yoktu.
Nanahoshi talimatlara uyup uymadığımızı kontrol etmek için bizi süzdü ve Arumanfi’ye başıyla onay verdi. “Herkes hazır görünüyor.”
“Pekala. Bir an bekleyin.” Başını sallayıp bir an sonra bir ışık hüzmesi halinde uzaklarda gözden kayboldu. Muhtemelen çağrılmaya hazır olduğumuzu Perugius’a bildirmek için kaleye geri koşuyordu.
“Bu biraz heyecan verici,” dedi Ariel, Sylphie’ye gülümseyerek.
“Evet, öyle.”
Sylphie haklıydı. Prenses kesinlikle her zamankinden daha enerjikti.
Her neyse, ışınlanma, ha? Bir şeyler ters giderse, kim bilir nereye ışınlanabilirdik. Yaşayan bir efsane olsa da Perugius nihayetinde bir insandı ve insanlar hata yapardı. Vay be, bu biraz korkutucu.
“Hm?”
En kötü senaryoyu hayal ederken, elimdeki çubuktan sıcaklık akmaya başladı. Sıcaklık ellerime geçti ve sanki ona doğru çekiliyormuşum gibi hissettim. Bıraksam ne olurdu acaba diye düşündüm. Şüphesiz ışınlanma büyüsü başarısız olurdu. Ama bu his o kadar aniden gelmişti ki, bir başkası refleks olarak çubuğu düşürse hiç şaşırmazdım.
“Ha?”
Etrafıma bakındım ve diğer herkesin çoktan gittiğini fark ettim. Hayır—herkes değil. Sylphie yok olmadan bir saniye önce bana baktı. Sadece Roxy ve ben kalmıştık.
Hım? Beni geride mi bıraktılar?
Şüphe içimi kemirmeye başladığı an, bilincimin çubuğun içine emildiğini hissettim.
Ne olduğunu anlayana kadar etrafımdaki her şey bembeyaz olmuştu. Her türlü renkten yoksun, bomboş bir alandı. Görünmez bir ip beni inanılmaz bir hızla çekti. Sanki biri oltasını güçlü bir vinçle sarıyordu da ben de öbür uçtaki iğneye takılmış taze bir avmışım gibi havada ıslık çalarak süzülüyordum. Uzakta, Sylphie’nin de benzer şekilde bu görünmez güç tarafından çekildiğini gözümün ucuyla gördüm. Çağırma büyüsünün öteki ucunda olmak böyle bir şey miydi?
Daha da önemlisi, bu ortam tanıdık geliyordu. Bunu daha önce görmüştüm… ama nerede?
Doğru ya, İnsan-Tanrı!
Üzerinde pek düşünmemiştim ama şimdi buranın, rüyalarımda İnsan-Tanrı ile karşılaştığımda gördüğüm yere benzediğini fark ettim. Tek fark, o rüyalarda hep eski bedenimde olurdum. Bu kez hâlâ Rudeus’tum ve cübbem rüzgârda dalgalanırken ileri doğru sürükleniyordum.
İleride devasa bir ışık bizi bekliyordu. Gizemli ve karmaşık bir büyü çemberi şeklinde dokunmuş bu ışık, yaklaştıkça beni içine çekti.
Gözlerimi tekrar açtığımda, ayaklarımın altında yeniden sert bir zemin vardı.
“Pff!”
Derin bir nefes çektim. Sanki bir rüyadan sıçrayarak uyanmak gibiydi. Bir ara bilincimi mi kaybetmiştim? Hayır, öyle değildi. Uçsuz bucaksız bir hiçliğin içinde süzüldüğümü hatırlıyordum.
“Demek Perugius’un çağırma büyüsü böyle bir şeymiş, ha?”
Garip bir histi. Bunu en son Metastaz Olayı sırasında hissetmiştim. O zaman da havada süzülüyormuş gibi hissetmiştim. Ancak bu sefer bir fark vardı: bir denge ve istikrar hissi. Felaket, raydan çıkan bir tren gibiydi. Bu defaki ise beni gideceğim yere güvenle ulaştıran bir taksi gibiydi.
“Bu his gerçekten de tanıdıktı,” diye fısıldadı Sylphie bana.
Belli ki böyle hisseden tek kişi ben değildim. “Evet, öyleydi,” diyerek ekibimize göz gezdirdim. Ariel, Luke, Zanoba, Cliff, Elinalise ve Nanahoshi. Herkes buradaydı. Nanahoshi ve Elinalise hariç hepsi az önce yaşadıkları şey karşısında büsbütün şaşkına dönmüş görünüyordu. En azından hepsi güvendeydi.
“Bu büyü çemberi devasa,” diye mırıldandı Cliff.
Üzerinde durduğumuz şeyi ancak o zaman fark ettim. Altımızda yaklaşık yirmi metre genişliğinde devasa bir büyü çemberi vardı. Doğrudan muazzam bir mermer zemine kazınmıştı. Oyulmuş desenlerin arasından geçen su, hafif bir ışık yayıyordu. Büyük olasılıkla bir tür büyüyle yüklenmişti. Suyu bir kenara bırakırsak, bu tür bir ışığı daha önce Begaritt’e gitmek için kullandığımız harabelerde görmüştüm. Başka bir deyişle, bu bir tür ışınlanma çemberiydi.
“Vay canına…”
Asıl dikkatimi çeken şey altımızdaki desen değil, tam karşımızda yükselen devasa kaleydi. En az elli katlı olmalıydı ve bir o kadar da genişti; yapısı son derece muazzam ve heybetliydi. İçinin de en az dışı kadar görkemli olduğuna şüphe yoktu. Önceki yaşamımdan bir karşılaştırma yapabilmek için hafızamı zorladım ama aklıma benzer büyüklükte hiçbir şey gelmedi. Aklıma gelen en yakın şey, Tokyo Dome’u alıp üzerine bir kale oturtmak olurdu.
Demek uçan kale dedikleri şey buydu. Daha önce yerden görmüştüm ama nasıl devasa bir şey olduğunu hiç idrak edememiştim. Uzaktan bile son derece etkileyiciydi.
“İnanılmaz.” Sylphie’nin ağzı açık kalmıştı. “Asura sarayından bile büyük.”
Bu devasa yapının önünde ucu bucağı görünmeyen bir bahçe uzanıyordu. İçinde labirent oluşturacak kadar çok ağaç ve rengârenk çiçekler vardı. Önünden bir kanal geçiyordu ve suları ışığın altında parıldıyordu. Buraya uzaktan bile bakıldığında ne kadar iyi bakıldığı anlaşılabiliyordu.
“R-Rudy, arkamızda,” diye cılız bir ses çıkardı Sylphie.
“Ha?” Arkama baktım. Çemberin diğer tarafında metal bir çit vardı. Ötesinde ise bembeyaz bir deniz uzanıyordu. “Bulutlar, ha?”
Önceki yaşamımda, ilkokuldayken bir kez uçağa binmiştim. Küçük bir pencereden bakmak yerine bizzat görmek farklı olsa da bu manzara o zamanki anılarımı andırıyordu. Bulutlara böyle bakmanın insanı derinden etkileyen bir yanı vardı.
Cliff de Luke da ağızları açık kalmış bir halde bakıyorlardı. Ariel bile korkuluklardan aşağıya, altımızdaki beyaz denize bakarken gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmıştı. Manzara karşısında herkesin dili tutulmuştu. Onları suçlayamazdım. Bu dünyada uçak diye bir şey yoktu, dağ tırmanışı gibi bir kavram da bilmiyorlardı. Böyle bir şeyi tecrübe etmenin başka hiçbir yolu yoktu.
Sylphie cübbeme sıkıca sarıldı.
“Ne oldu?”
“Yüksekle aram gerçekten hiç iyi değil de…” Bacakları titriyordu.
Yükseklik korkusu olmasına rağmen uçan kaleye gelmeyi gerçekten kabul mü etmişti? Gerçekten çok kararlıydı. Dengesini kaybederse onu yakalayıp taşıyacağımdan emindim.
“Yüzen kalemizin manzarasını beğeneceğinizi umuyorum,” dedi arkamızdan yabancı bir ses.
Arkama döndüm. Çemberin çizgilerinin hemen dışında, bir heykel gibi kıpırtısız duran bir kadın vardı. Omuzlarına gelen platin sarısı saçları vardı ve yüzü beyaz bir kuş maskesinin ardına gizlenmişti. Güzel olup olmadığını söylemek zordu ama vücut hatları kesinlikle bir kadına aitti. Kıyafetleri baştan aşağı beyazdı ve elinde, tepesinde siyah ve neredeyse tamamen mat bir büyü taşı olan bir asa tutuyordu. Bayağı tuzluya patlamıştır. Bir eşyanın tek değeri maddi değeri demek değildi elbette ama o şey yine de acayip pahalı olmalıydı. Benim sevgili asamdan bile daha pahalı.
Dış görünüşündeki en dikkat çekici kısım ise ne kıyafetleri ne de asasıydı. Sırtından çıkan simsiyah, devasa kanatlarıydı.
“Gök halkından biri mi…?”
Kanatları heybetli bir duruşa sahipti, yine de kadın orada o kadar sessizce duruyordu ki varlığını fark edememiştik. Gerçekten çok tuhaftı.
Bakışlarımız ona çevrilir çevrilmez, başını eğerek selam verdi. Görgü kurallarından ne kadar nasibimi almamış olsam da, her hareketinin ne kadar kusursuz olduğunu anlayabiliyordum. “Hepinize içtenlikle hoş geldiniz diyorum. Ben Lord Perugius’un birinci hizmetkarı, Boşluk Sylvaril. Yüzen kalemiz Chaos Breaker’da hepinize ben rehberlik edeceğim.”
“Ben Asura’nın ikinci prensesi Ariel Anemoi Asura’nın şövalyesi Luke Notos Greyrat. Sizinle tanışmak büyük bir şeref. Görkemli kalenizi daha yakından görmek için sabırsızlanıyoruz.” Luke, Sylvaril’e hafifçe gülümseyip kibar bir şekilde selam verirken Ariel’in önünde duruyordu.
Neden ona öyle gülümsüyor ki? Kocaman memeleri falan da yok. Gerçi pek küçük de sayılmazlar. Tarzı bu mu acaba? Yok canım, olamaz. Sadece nezaket gösteriyor herhalde.
“Ben Asura Krallığı’nın ikinci prensesi Ariel Anemoi Asura.” Ariel eteğinin kenarını tutup yavaşça reverans yaptı. Hareketleri o kadar zarifti ki asla taklit edemezdim.
Yine de geri kalanımız da kendimizi benzer şekilde tanıttık. Cliff ve Zanoba da tıpkı diğer soylular gibi ince ve kibar bir tavır sergilediler. Görgü kuralları konusunda gruptaki en cahil kişi muhtemelen bendim.
“Hepinizle tanışmak büyük bir zevk,” diye yanıtladı Sylvaril nazikçe, ses tonundan en ufak bir duygu kırıntısı bile sezilmiyordu.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Bayan Sylvaril.” En son söze giren Nanahoshi oldu ve selam vermek için başını salladı.
“Gerçekten öyle, Leydi Nanahoshi. Sizi görmek güzel… şey, hayır, pek de sağlığınız yerinde görünmüyor, öyle değil mi?”
“En iyi halimde sayılmam ama iyiyim.”
Konuşmaları oldukça kısa sürdü ama aralarındaki dostane hava ikilinin aralarının iyi olduğunu gösteriyordu.
“Pekala, o halde. Beni takip edin lütfen.” Sylvaril topuklarının üzerinde dönüp öne doğru adım attı, ayak sesleri tamamen sessizdi. Yürürken başı hiç sallanmıyordu ve kıyafetleri o kadar uzundu ki ayaklarını gizliyordu. Sanki süzülen bir hayaleti izlemek gibiydi.
Nanahoshi hiç istifini bozmadan Sylvaril’in peşinden gitti, biz de onu takip ettik.
***
Sylvaril bahçeyi doğruca yaran yoldan ilerledi. İleride, zafer takını andıran taştan bir kapı belirdi. Yaklaştığımızda Zanoba hayranlıkla mırıldandı. “Ahh, ne muazzam bir kabartma!”
Asıl ilgi alanı bebekler ve figürler olsa da, diğer sanat dallarında da oldukça bilgiliydi. Belki de hepsinin ortak bir noktası olduğu içindi. Öte yandan benim bu tarz tasarımları değerlendirecek bir birikimim yoktu. Neyse, Zanoba bu kadar etkilendiyse gerçekten inanılmaz bir şey olmalıydı. Normalde figür ya da benzeri bir şey olmayan hiçbir şeye böyle hayranlıkla bakmazdı.
Onun baktığı yere doğru başımı kaldırıp baktım. “Ooo, vay canına…” Kapının tüm yüzeyine karmaşık kabartmalar işlenmişti, ince desenler kemerin alt kısmına kadar uzanıyordu. İnsan ağzı açık bir şekilde yukarı bakmaktan kendini alamıyordu. Biz yürürken hayranlıkla bakarken Sylvaril bir açıklamayla söze girdi.
“Bu kapı, Dipsiz Ejderha Kralı Maxwell tarafından yapılmıştır. Lord Maxwell’in büyülü mimari ve zanaatkarlık konusunda üstün bir yeteneği vardır. Diğer eserlerinden biri de Kutsal Milis Ülkesi’nin beyaz sarayı—”
“Voooooov!” Zanoba’nın nefesi kesildi.
Sylvaril duraksadı ve arkasını döndü. “Bir sorun mu var?”
“S-Sormalıyım! Üstat Maxwell şu anda nerede?!” Zanoba gözlerini kapının belli bir kısmına dikmiş titrerken, sesi tiz bir cıyaklama şeklinde çıktı. Nesi vardı bunun? Neye baktığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“Lord Maxwell gezgin ruhlu biridir,” diye yanıtladı Sylvaril. “Henüz hayatını kaybetmediğini varsayarsak, muhtemelen bir yerlerde maceradan maceraya koşuyordur.”
“Ah, ne kadar yazık. “Öyle muazzam bir adam ki… Keşke kendisiyle tanışma fırsatım olsaydı…” Zanoba heyecanını güçlükle bastırabiliyordu. Dürüst olmak gerekirse bastırmaya çalıştığı da yoktu ya.
“Devam edebilir miyiz?” diye sordu Sylvaril.
“Ah, evet, tabii ki. Kusura bakmayın. Eserinin yüceliği karşısında büyülendim sadece.”
“Gerçekten mi? Öyleyse kalenin içinde pek çok görkemli eser bulabilirsiniz. Buradayken acele etmeden tadını çıkaracağınızı umuyorum.” O maskenin altında gülümsediğini tahmin ediyordum.
Zanoba yanıma sokulup kulağıma fısıldadı: “Usta, gördün mü?”
“Gördüm.”
“Bu muazzam bir keşif. İyi ki gelmişiz. Usta Nanahoshi’ye büyük bir minnet borçluyuz.”
Neydi bu bahsedip durduğu keşif? Anlaşılan kabartmanın onun baktığı kısmına bakmıyordum.
“Kusura bakma,” dedim, “neyi bulduğun hakkında en ufak bir fikrim yok. Bana sonra anlatırsın.”
Zanoba’nın yüzü düştü. “İnanılır gibi değil. Ustanın böylesine hayati bir bilgiyi gözden kaçıracağını düşünmek…” Morali bozuk bir şekilde arkamdan yürümeye başladı. Üzgünüm, sende olan o sanat gözü bende yok işte.
“Hm?”
Kapıdan geçerken, önümde yürüyen Sylphie’nin bedeninden aniden beyaz parçacıklar dökülmeye başladı. Hatta aynı parçacıklar benim bedenimden de dökülüyordu.
“Aa?” Sylvaril tekrar durakladı ve bize doğru döndü. Maskesi yüz ifadesini gizliyordu ama tavrı gözle görülür şekilde değişmişti.
“Şey, bir sorun mu var?” diye sordum çekine çekine.
Geçmişte Arumanfi durduk yere bana saldırmıştı. Yine aynısı olabilirdi. O noktaya gelmeden önce her türlü yanlış anlaşılmayı gidermenin en doğrusu olacağını düşündüm. Eğer gerçekten onu kızdıracak bir şey yaptıysak, savaşmaktansa şimdiden ayrılmamız daha iyi olurdu. Perugius’a sormak istediğim şeyler vardı ama ona ulaşmak için savaşmam gerekecekse eve dönmeyi tercih ederdim.
“Hayır, pek önemli bir şey değil. Dünyada tıpkı sizin gibi olan pek çok kişi var.”
“Gerçekten mi?” Ne demek istiyordu şimdi? Bu beni huzursuz etmişti. Altımızdaki zeminin açıldığı ve kendimi yine eskisi gibi bir bariyerin içinde bulduğum bir yarışma programına dönmeyecekti bu iş, değil mi? Ne olur ne olmaz diye İblis Gözü’mü aktifleştirsem iyi olabilirdi.
“Ancak,” diye devam etti Sylvaril, “ikinize bir soru sormamın sakıncası var mı?”
Bu da benimle ilgili de bir şeylerin döndüğünü doğrulamış oldu. Dökülen bu beyaz parçacıkların ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama bu durum, havalimanı güvenliğinden geçerken bagaj tarayıcısında takılmaya benziyordu. “Nedir?” diye sordum.
“‘İnsan-Tanrı’ kelimesi ikinizden birine bir şey ifade ediyor mu?”
Yüzümün tepkisiz kalması için kendimi zorladım.
İnsan-Tanrı. Bu ismi duyduğum an, Orsted ile ilgili anılar zihnime üşüştü. O da bana benzer bir soru sormuştu ve dürüstçe cevap verdiğimde beni neredeyse öldürüyordu. Yine aynı şey mi olmak üzereydi? Bunu hiç istemiyordum.
Tereddüt ettim. O adamın kim olduğunu bildiğimi söylersem bu durum düşmanlığa yol açabilirdi. O pisliğin avucunun içinde oynatıldığım ve bana yardım ettiği de bir gerçekti. Onun yalakalarından biri olmaya hiç niyetim yoktu ama verdiği tavsiyelerin çoğuna uymuştum.
Ben sessizce bocalarken Sylphie ikimizin yerine cevap verdi. Başını iki yana salladı. “Hayır, bu ismi daha önce hiç duymadım.”
“Peki bu ismi duyduğunuzda kalbinizin derinliklerinde köklü bir öfke ve inkar edilemez bir öldürme arzusu hissediyor musunuz?”
Sylphie sessizce başını tekrar salladı. Ben de aynısını yaptım ama yapılan tanım bende bir şeyleri çağrıştırdı. Orsted, İnsan-Tanrı’nın adını duyduğunda tam olarak böyle tepki vermişti. Eğer bu durum onları rahatsız ediyorsa, belki de Perugius ile Orsted birbiriyle kanlı bıçaklı demekti.
“Öyleyse söyleyecek başka bir şeyim yok.” Sylvaril arkasını dönüp tekrar yürümeye başladı.
***
Yüzen kalene Chaos Breaker adını vermek hayal edilebilecek en ergen şeydi belki ama dış görünüşünün etkileyici olduğunu kabul etmek gerekirdi. Dünyada böyle devasa bir yapı nasıl inşa edilebilirdi ki? İmkansız görünüyordu, yine de koridorlarına saçılmış delice detaylı heykeller vardı. Her bir dekoratif parça, yaratıcısının ustalığını haykırıyordu.
İç mekan tam da hayal ettiğim gibi ağızları açık bırakacak cinstendi. Yere altın işlemeli halılar serilmişti. Duvarlar resimlerle süslenmişti; pahalı çömlekler ve heykeller koridorları beziyordu. Zanoba durmaksızın gevezelik ederek her şeyi aç gözlerle seyrediyordu. “Bu heykel Ganon’un tarzını andırıyor. Onun eseri mi acaba?” ve “Bu bir Elanjin şövalyesinin heykeli mi? Gerçeğini kanlı canlı gözlerimle görebilmek ne büyük şans!” Ne yazık ki, eline geçen her fırsatta coşku dolu yorumlar yapıp duruyordu. Sylvaril ve Ariel ilk başta onu idare ettiler ama hevesinden çabucak bıkıp sadece zoraki tebessümlerle karşılık vermekle yetindiler.
Normalde grubumuzun bir diğer üyesi de kendi sinir bozucu maskaralıklarıyla ona katılırdı. Ne var ki zavallı Cliff o kadar gergindi ki haline acıdım. Biri ona laf atmadığı sürece tek bir kelime etmemeye kararlıymış gibi gözleri fal taşı gibi açık, ağzı mühürlüydü. Elinalise, gergin çocuğunu sürükleyen bir anne gibi onu elinden tutmuş çekiyordu. Eh, ikisinin olay çıkarmaması dürüst olmak gerekirse en hayırlısıydı.
“Burası huzura kabul odası.” Sylvaril bizi uzun bir koridordan geçirdikten sonra sondaki kapının önünde durdu. İki yanına da ejderha resimleri çizilmişti. Kapının kendisi kalın ve gümüş işlemeliydi.
Buraya ulaşmamız yaklaşık bir saatimizi almıştı. Bu kale muazzamdı. Burayı zamanında dolaşabilmek için neredeyse bir Segway’e ihtiyacımız vardı.
“Lord Perugius çok hoşgörülü bir adamdır ama yine de edebinizi takınmanızı tavsiye ederim,” diye uyardı Sylvaril kapı koluna uzanırken.
Önce kapıyı çalman gerekmiyor mu?
“Afedersiniz ama biz hâlâ yolculuk kıyafetlerimizle duruyoruz! Efendimizin huzuruna bu şekilde çıkmak saygısızlık olmaz mı?” diye sordu Ariel panik içinde.
Soyluların ve hanedan mensuplarının konuklarını kabul etmeden önce ayrı bir odada bekletmesi oldukça yaygın bir durumdu. İnsanlar genelde bu fırsatı üstlerini başlarını düzeltmek ve resmi kıyafetler giymek için kullanırlardı. Shirone Krallığı’nda kralla tanıştığım zamanı böyle hatırlıyordum; gerçi o zamanlar resmi bir kıyafetim olmadığı için kirli cübbemle gitmiştim. Bekle, hay aksi. Yanımda resmi bir kıyafet getirmeli miydim acaba?
“Lord Perugius kıyafet tarzını dert edecek biri değildir. Açıkçası Asura Krallığı’ndaki o resmiyeti boğucu bulurdu. Üstünüzü değiştirmek yerine şu halinizle girseniz sizi daha iyi karşılayacağına inanıyorum,” dedi Sylvaril.
Bunu duyduğuma nedense şaşırmamıştım. Belki de bu yüzen kalede yaşamaya başlamasının tek sebebi Asura’da canından bezdirilmiş olmasıydı.
Yine de Ariel dudaklarını büktü. “Pekala,” diye kabul etti sonunda. “Ama en azından bagajlarımızı ve dış giysilerimizi bir yere kaldırabilir miyiz?”
“Pekala. Bu taraftan o halde.” Sylvaril başıyla onaylayıp bizi yan odaya götürdü. Evimdeki odalardan biri kadar genişti ama kalenin muazzam büyüklüğüne kıyasla dar sayılırdı. Bir masa, bir dolap ve birkaç eşya daha vardı. Dekorasyon şimdiye kadar gördüklerimize göre daha sade olsa da, askılar ve diğer ufak tefek eşyalar bile son derece kaliteliydi.
“Anlayışınız için içtenlikle teşekkür ederiz,” dedi Ariel.
“Lord Perugius zaten bekliyor, bu yüzden acele etmenizi tavsiye ederim.” Sylvaril bu sözlerle bizi baş başa bıraktı.
Ariel, Sylvaril’in gittiğinden emin olur olmaz ceketini çıkarmaya başladı. Luke ceketi ondan alırken, Sylphie bagajlarından bir fırça çıkarıp Ariel’in saçlarını hızlıca taramaya başladı. Aynı şekilde Zanoba ceketini asmak için bir askı kaptı ve çantasından onun yerine daha resmi bir şeyler çıkardı. Elinalise, Cliff’in üstünü başını ve saçını kontrol etti. Yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için cübbemin tozunu silkeleyip yakamı düzelttim. Resmi bir kıyafetim yoktu ama önemli olan elbiseler değildi zaten. Önemli olan niyetti. Eğer Sylvaril Perugius ile günlük kıyafetlerimizle buluşmamızı önerdiyse ben de öyle yapardım.
Aynı şekilde Nanahoshi de öylece durup geri kalanları izledi. Dış görünüşü için harcadığı tek çaba kaküllerini düzeltmek oldu. Hey, bir dakika, o okul üniformasıyla duruyor.
“Pekala!” Herkes işini bitirince Sylphie güneş gözlüğünü çıkardı ve artık hazırdık. On dakikalık süre içinde Ariel görünüşünü tamamen değiştirmişti. Sadece dış giysilerini çıkarıp saçını taraması bile ışıl ışıl görünmesine yetmişti. Belki de soylu olmanın bir parçası da dakikalar içinde süslenip püslenme becerisini geliştirmekti.
“Beklettiğimiz için özür dilerim.”
“Hiç önemli değil. Bu taraftan.” Sylvaril en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermeden bizi üzerinde ejderha arması kazınmış olan kapıya geri götürdü. Perugius içeride bekliyordu. Bu düşünce tüm vücudumun kasılmasına neden oldu.
“Ah.” Kapı ardına kadar açılırken Ariel derin bir nefes verdi.
