Kısım 1
Herkese bir oda tahsis edildikten sonra bagajımı odama koydum ve vakit öldürmek için Aqua ile kalenin içini keşfetmeye başladım.
Yanından geçtiğimiz maceracılar endişeli görünüyordu. Savaş pek iyi gidiyor gibi görünmüyordu.
Kalenin üzerinde gergin bir atmosfer hüküm sürüyordu.
Meraktan, Aqua ile ben ‘Kontrol Odası’ yazan odanın içindeki şeyleri kurcalamaya başladık.
“Hey Kazuma.” “Her yerde gizemli düğmeler ve kontrol kolları var, sanki basmam için bana yalvarıyorlar.”
“Kesinlikle basmanı istiyorlar.” “Daha doğrusu, elinin altındayken onlara basmaman garip olurdu.”
“Siz buraya ortalığı karıştırmak için mi daldınız!?” “Bu asma köprünün, ana kapının ve tuzakların kontrol kolu, kesinlikle basamazsınız!” “Duyuyor musunuz?” “Kesinlikle olmaz!”
Askerlerin bir komedyenin söyleyeceği türden şeyler söylediğini duyan Aqua, tam da beklediğim gibi tepki verdi.
“Siz bu kadar söylemişken basmazsam ayıp olur.” “İlk olarak şu cam kapağın içindeki düğme…”
“O, kaleyi terk etmemiz gerektiğinde kullanılacak kendi kendini imha düğmesi, lütfen basmayın!” “Basmayın…” “Size olmaz demedim mi ben?!” “Çıkın dışarı!”
Aniden tepesi atan asker tarafından dışarı kovalandık ve bir anlığına odanın dışında dikildik.
“Yine kovulduk.” “Buradaki insanların hepsi pek bir gergin.”
“En ön cephedeki bir kale burası, herkes gerçekten çok gergin.”
Uğradığımız her odadaki her şeyi kurcalayıp hepsinden kovulduktan sonra, en sonunda gidecek yerimiz kalmadı.
“Yapacak bir şey yok.” “Sanırım ücretsiz bir aşevi vardı, gidip oraya çökelim.”
“Kulağa harika geliyor, çantamdaki şarabı getireyim mi?”
Çantasının neden o kadar kabarık olduğunu merak ediyordum, meğer yanına şarap bile almış.
Tam o sırada —
“Aqua-sama!?” “Siz Aqua-sama değil misiniz!?”
Koridorun diğer ucundan tanıdık bir ses geldi.
Ve tanıdık görünümlü adam…
“Şu Katsuragi değil mi?” “Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
“Mitsurugi ben!” “Bilerek mi yanlış söylüyorsun!?” “Adımı düzgün hatırla artık!”
Büyülü kılıç kullanan Kılıç Ustası Mitsurugi’ydi bu.
“Aqua-sama, uzun zaman oldu görüşmeyeli!” “İyi ve enerjik görünüyorsunuz…”
“Evet, her zaman hayat doluyumdur.” “Büyülü kılıçlı eleman, sen nasılsın bakayım?” “Bu arada, peşinde dolanan o iki harem kızı nerede?”
“Harem kızları mı!?” “Hayır, şey, savaş kötü gittiği için burada kalmaları tehlikeli olurdu, bu yüzden başkente geri çekilmelerini sağladım…” “Doğru ya!”
Mitsurugi bakışlarını Aqua’dan bana çevirdi.
“Satou, Aqua-sama’yı neden böylesine tehlikeli bir yere getirdin?” “Buranın neresi olduğunu biliyor musun sen!?”
“Biliyorum.” “Burası Şeytan Kral’ın Ordusu’na karşı verilen savaşın en ön cephesi.” “Şeytan Kral’ın generali buraya periyodik olarak saldıracak, değil mi?”
Mitsurugi ‘madem biliyorsun neden buradasın’ der gibi bir ifade takındı.
“Siz çalışkan insanlara yardım etmeye geldik.” “Rakip bir kötü tanrı olduğunu iddia etti, değil mi?” “O halde bir tanrıça olarak üzerime düşeni yapma vaktim geldi demektir.”
Aqua, izni olmadan kendisini kötü tanrı ilan eden kişiyi affedemeyeceğini söylemişti ve şimdi bu sebebi son derece doğal bir şekilde dillendiriyordu.
“Aqua-sama o kadınla dövüşmek mi istiyor!?” “B-Bu…” “Aqua-sama’nın onunla boy ölçüşebileceği doğru olabilir ama o kadın çok tehlikeli.” “Kaleyi neredeyse tek başına çökertiyordu.”
Mitsurugi, Aqua için endişeleniyordu.
“Şeytan Kral generali bir kadın demek, ha…” “Rakip bir kötü tanrı olduğunu iddia etmiş olsa bile, burada hileli yeteneklere sahip birkaç Japon var, değil mi?” “Ve sen, bana yenilmiş olsan da çoğu insandan daha güçlü olan büyülü kılıç kullanıcısı da buradasın.” “Gerçi bana yenilmiş olsan da düşman sadece tek bir kişi, öyleyse neden hepiniz bu kadar zorlanıyorsunuz?”
“Bana yenilip durmamdan bahsetmeyi kes, rövanş teklifimi reddeden sensin…” “Boş ver, köşeye sıkıştırılmamızın bir sebebi var.” “Onu görmedin mi?”
“Neyi mi?”
Aqua ile ikimiz şaşkın şaşkın baktık.
“Yüzünüzün halinden bakılırsa görmemişsiniz.” “Müsaitsiniz, değil mi?” “Gelin size güzel bir şey göstereyim.”
Bunu söyledikten sonra Mitsurugi bize yol göstermeye başladı.
Mitsurugi bizi kaleden dışarı çıkardı ve o manzarayı gördük.
Kalenin kaderini sırtlayan dış surların bir kısmıydı bu.
Dayanıklı dış surların bir tarafı, üst üste gelen saldırıların ardından çökmenin eşiğine gelmişti.
“Hey, yoksa bu…”
Ve surları kaplayan o güçlü darbenin izlerine hiç de yabancı değildim.
Bu çok normaldi, neticede her gün böyle izler görüyordum.
Megumin’in bana bahşettiği ‘Patlama Gurmesi’ unvanı öylesine verilmemişti hani.
“Evet.” “Şeytan Kral’ın generali Wolbach, Patlama Büyüsü kullanabiliyor.”
Şaşkından küçük dilimi yutmuş halimi gören Mitsurugi sadece acı acı gülümseyebildi.
Kısım 2
Aqua ile ben Mitsurugi’den ayrıldıktan sonra herkesi bir odaya topladım.
“Pekala.” “Gelecek planlarımıza karar vermeye başlayalım.”
Yatakta oturmuş konuşurken kafamı çevirip hepsine tek tek baktım.
“Ne gelecek planı?” “Daha az önce bu kalenin komutanıyla karşılaştım ve ona daha önce birkaç Şeytan Kral generalini yenme deneyimimiz olduğunu söyledim, o da komuta yetkisini bize devretti.”
Darkness’ın ben dikkat etmiyorken yine başımıza iş açtığını öğrenince, kafamı tutup avazım çıktığı kadar bağırma isteğiyle doldum.
Açık konuşmak gerekirse, bu seferki boyumuzu aşıyordu.
Asıl planım kale sayesinde kendimizi korumak ve düşman bir şeyler yapmak için ortaya çıktığında, en uzun menzilli taarruz büyüsü olan Patlama ile önleyici bir saldırı başlatmaktı.
Rakibin bir ruh, tanrı ya da iblis olması hiç fark etmezdi. Patlama, bu dünyadaki her şeyi öldürebilirdi.
Asıl planımdan gidersek, bu düşmanın çoğunu alt edebilirdi. Ancak düşman da aynı büyüyü kullanabiliyorsa, büyü saldırı menzili avantajımızı kaybedecektik.
“Yok, aslına bakarsanız, Wolbach denen o general Patlama Büyüsü kullanabiliyor.”
“!?”
Söylediklerimi duyunca Megumin sandalyesini geriye doğru itip ayağa fırladı.
‘Patlama Büyüsü’ lafına tepki vermişti.
“Patlama mı!?” “B-Bu beklentilerimin ötesinde…” “Megumin sayesinde bu büyünün kudretini gayet iyi biliyorum.” “Dürüst olmak gerekirse, ona karşı nasıl savunma yapacağımı bilemiyorum…”
Yunyun mahcup bir edayla başını öne eğdi.
“Sorun değil, o işi bana bırakın!” “Daha önce bir patlamanın tüm darbesini göğüsledim!” “Yem ben olacağım.” “Düşman büyüsünü yaptıktan sonra bir açık verdiğinde, bu fırsatı kullanıp onu ezip geçin.”
“Şu an zırhın üzerinde değil.” “Aqua’nın güçlendirme büyüsüyle bile güvende olacağının hiçbir garantisi yok.”
Darkness’ın zırhı az önceki kemik ejderhasıyla olan dövüşte kırılmıştı. Omuzlarını hoşnutsuzca düşürdü.
Aqua da onaylarcasına başını salladı.
“Olay bundan ibaret.” “Buralara kadar gelmiş olsak da, kendisini kötü tanrı ilan eden o kişiyi salmamız gerektiğini düşünüyorum.” “Müsamaha gösterdiğimden değil, sadece daha önce Wolbach adında önemsiz bir kötü tanrı duymamıştım; bayağı acınası biri, değil mi?”
Kendini tanrıça ilan eden zat, hasmımızın Patlama Büyüsü bildiğini öğrenince geri adım atan ilk kişi oldu.
Tam o anda, öylece dikilmekte olan Megumin pelerinini savurdu.
“Ben Megumin!” “Axel’ın bir numaralı büyücüsü, nihai patlama büyüsünün izinden giden kişi!” “Kötü tanrı olduğunu iddia eden ve Patlama Büyüsü kullanan Şeytan Kral generali…!?” “İşte aradığım o dişime göre ezeli rakip!”
“Ha!?”
Nedense Yunyun, Megumin’in bu beyanı karşısında şaşkına döndü.
“Ne demek ‘ha’, sadece Patlama Büyüsü kullanıcısı birisi bana rakip olmaya layıktır.” “Onun Patlama Büyüsü yüzünden ölürsem bu tam da isteyeceğim şey olur!” “Evet, böylesine görkemli bir şekilde göçüp gidersem hiçbir pişmanlığım kalmaz!!”
Megumin’in ıslah olmaz sözlerini duyan Yunyun, gözlerinde yaşlarla ona musallat oldu.
“Ne biçim saçmalıyorsun sen öyle!?” “Megumin’in rakibi ben değil miydim!?” “Daha önce hiç karşılaşmadığın bir Şeytan Kral generalini nasıl bu kadar kolay rakip mertebesine yükseltirsin!?”
“N-Neden aniden coşuyorsun böyle!?” “Ne kadar da baş belası bir çocuksun, seni gerçek rakibim olarak kabul etmemi istiyorsan sen de Patlama Büyüsü öğren o zaman.” “O zaman seni her gün gezintime de çıkarırım.”
“Patlama Büyüsü falan öğrenmek istemiyorum ve öyle bir gezintiye ben olmadan çıksan da olur!” “Bu seferki rakibimiz Patlama kullanabiliyor!” “Böyle bir rakip…”
“Patlama öğrenmek istemediğini söylemeye nasıl cüret edersin!?” “Pekala, bunu bana karşı bir meydan okuma olarak kabul edip onaylıyorum!” “Son düellomuzun üzerinden bayağı zaman geçti.” “Eğer kaybedersen, Patlama öğrenebilecek duruma gelene kadar beceri puanlarını biriktireceksin!”
“B-Böyle bir düello istemiyorum!” “Hayatımın gidişatını belirleyecek bir düelloya asla…” “Dur bir dakika Megumin, gözlerin kırmızıya dönüyor!” “Ciddi misin sen!?” “Hey, gerçekten ciddi misin!?”
Atışıp duran bu ikiliyi görmezden gelip bundan sonraki planımızı açıklamaya devam ettim.
“Megumin birtakım aptalca şeyler söyledi söylemesine ama bu seferki düşman yine de fazla tehlikeli.” “Tek bir atışla haritadan silinebiliriz.” “Toz buz olursak Aqua’nın diriltme büyüsü de işe yaramaz.” “Bu yüzden geri çekilelim…”
“Sen ne saçmalıyorsun be!?” “Böyle bir rakibin karşısından nasıl kaçarım ben!?” “Bu benim kaderimdeki rakip, evet, bunda hiç şüphe yok!”
İyice gaza gelen Megumin, tek bacağını sandalyenin üzerine koydu, kırmızı gözleri parıldıyordu.
“Evcil ruhum Chomusuke’yi hedef alan kişi Patlama Büyüsü kullanıcısı, kendisini kötü tanrı ilan eden o Şeytan Kral generali!” “Wolbach’ı alt edip general ve kötü tanrı unvanlarını elinden almaktan başka çare yok!”
“Ne zırvalıyorsun sen yine…” “Bu sefer risk çok yüksek.” “İlk saldıranın kazandığı bir kumara dönerse dezavantajlı durumda oluruz.”
“Hiç de dezavantajlı falan değiliz.” “Sevdiğim büyü Patlama Büyüsü.” “Hobim Patlama Büyüsü.” “Benden bahsediliyorsa olay Patlama Büyüsü’dür.” “Öyle ya, ben Axel’ın Patlama Büyüsü kullanıcısıyım.” Bu büyüyü öğrendiğimden beri her gün aksatmadan kullanıyorum. İster hız, ister isabet, ister yıkım gücü olsun; bu dünyada patlama büyüsünde benden iyisi olmadığına kalıbımı basarım!
Megumin tüm bunları söyledikten sonra kendinden emin bir nefes verdi.
“Yıkıcı’yla savaştığımızda Wiz’e yenilmemiş miydin sen?”
“O geçmişte kaldı. Seviye atladığımdan beri patlama büyüsünün gücünü artıran her türlü yeteneği öğrendim. Geçenlerde Wiz ile patlama büyülerimizin gücünü kıyasladık ve ben kazandım. Şu anda Axel’ın bir numarası benim.”
Ben hiç dikkat etmiyorken arkamdan bunları bile çevirmiş.
“Sorun olmaz. Geceleri uykum kaçtığında sızana kadar patlama büyüsünün sözlerini mırıldanırım. Rakibim kim olursa olsun, büyü sözlerimi onlardan önce bitiririm!”
“Ne diyorsun sen be!? Öyle tehlikeli bir şeyi nasıl yaparsın!?”
Tam Megumin’e azarı kaymak üzereydim ki.
Kulakları sağır eden bir gürültüyle bütün kale sarsıldı.
Odanın tavanı ufalanmaya başladı ve Megumin hariç herkes siper aldı.
Her gün Megumin’in patlamasını dinlediğim için bu sesi karıştırmam imkânsızdı.
Kaleyi az önce sarsan şey kesinlikle patlama büyüsüydü.
Tüm kalede yankılanan alarm seslerinin arasında Megumin, sıkıntılı bir ifadeyle kendi kendine mırıldandı.
“Üf, sarsıntı epey güçlüymüş. Büyü yapılmadan önce salınan mana dalga boyunu da katarsak, bu kesinlikle döktürülmüş bir patlama. Bu büyü öyle caka satmak için ya da bir anlık aptallıkla öğrenilmemiş.”
“Sen niye gurme gibi puanlıyorsun şimdi bunu?”
Ama bir patlama gurmesi olarak bu büyünün kalitesinin yüksek olduğunu söyleyebilirdim.
Bir puan vermem gerekirse 90’dan fazla verirdim.
“Neyse, acele et Megumin. Saldıran Şeytan Kral generalini haklamak için fırsat bu fırsat!”
“Ha? N-Ne oluyor sana Kazuma? Tavrın 180 derece değişti.”
Göğüs zırhımı ve zırh parçalarımı takıp elime silahımı alarak ayağa kalktım.
Sonra bu hareketim karşısında şaşkına dönen diğerlerine döndüm——
“Büyüyü az önce yaptığına göre, bugün bir daha patlama büyüsü yapamayacak demektir.”
“Ah!” x3
Düşman bir general bile olsa günde iki kez patlama büyüsü yapması imkânsızdı.
Sonuçta kendisi de bir Şeytan Kral generali olan Wiz bile tek bir patlama salladıktan sonra manasının çoğunu tüketiyordu.
Düşmanın manası bittiğine göre, karşısına çıksak bile endişelenmemize gerek yoktu.
Odadan fırladım, diğerlerinin de beni takip ettiğini doğrulayıp Mitsurugi’nin gösterdiği hasarlı dış surlara doğru koştum.
Kan ter içinde olay yerine vardığımızda,
“Dehşet verici.”
Önceki çatlakların üzerine bir de patlama yeyince, dış surların bir kısmı moloz yığınına dönmüştü. Bununla birlikte, yerde devasa bir krater açılmıştı.
Aynen benim gibi buraya üşüşen başka maceracılar ve şövalyeler de vardı.
Tanıdık bir yüz görüp yanına yaklaştım.
“Hey, Şeytan Kral generali nereye gitti? Manası bittiğine göre onu haklamak çocuk oyuncağı olmaz mı?”
Yıkım alanına boş gözlerle bakan Mitsurugi’ye sordum.
Cevap ise şöyleydi——
“Wolbach çoktan gitti… İşte bu yüzden başımız bu kadar belada. Kötü tanrı Wolbach aniden ortaya çıkıyor, uzaktan patlamayı çakıyor, sonra biz yaklaşamadan ışınlanarak tüvüyip gidiyor.”
Mitsurugi devam etti——
“Şeytan Kral Ordusu’nun seçkinleri kalenin yakınındaki ormanda pusuda bekliyor. Muhtemelen oraya kaçtı ve manasını toparlayınca geri dönecek. Sadece sayıca üstün değiller, ormanda ev sahibi avantajı da onlarda. Arazinin avantajı düşmandayken kalesinin surları dışında savaşırsak kesinlikle kaybederiz. Ama kale içinde savunmada kalmaya devam edersek, dış surlar tamamen yıkıldığı anda pusuda bekleyen o seçkin birlikler fırsat bu fırsat deyip hücuma geçecek.”
Az önceki durum muhtemelen defalarca yaşanmıştı. Etraftakilerin hepsi çaresizce başını eğdi.
Patlamayı çakan generalin peşine düşsek, seçkin birlikleri önümüzü kesecekti. Saldırmalarını kalede beklesek, patlama büyüsüyle patates edilecektik.
Kaleyi kuşat, sonra patlama büyüsüyle milleti dışarı çıkmaya zorla. Bayağı bodoslama bir saldırıydı ama acayip etkiliydi.
Mitsurugi sözlerini bitirdikten sonra.
“Ya Wolbach ya da Şeytan Kral Ordusu seçkinleri aradan çekilmediği sürece elimiz kolumuz bağlı…”
Büyülü kılıcının kabzasını kavradı ve hüsranla gözlerini yumdu——
“—— Tamam, tüvüyoruz.”
“Karar verilmiştir. Axel’a dönünce İmparator Zell’e bir yatak yapacağım. O kötü kabuktan çok daha rahat, İmparator Zell’in bayılacağı yüksek kalite bir yatak. Sıkıntı yok, İmparator Zell büyüdüğünde Şeytan Kral generalleri gibilerini bir celsede harcar nasıl olsa.”
Odaya döndükten sonra Aqua ile ben eve dönmek için hazırlıklara başladık.
Darkness bunu görünce telaşla konuştu.
“B-Bekle Kazuma, bu kalenin komutasını üstlenmek zorunda kaldım. Şimdi ‘Ben bırakıyorum, eve dönüyorum’ dersem biraz…”
“En başında ne diye böyle belalı bir işi üstlendin ki!?”
“Onları korkutmak için benim adımı kullanan senin suçundu!”
Ben Darkness ile ağız kavgası ederken.
“Hmm? Yunyun nereye gitti? Az önce bizimle değil miydi?”
“Yunyun’u arıyorsan, dış surların tamiratına yardım etmek için büyü kullanıyor.”
“Anlaşıldı, becerikli bir Kızıl İblis’ten beklendiği gibi. Ben de yaralı var mı diye bakayım.”
“Şu ‘beceriksiz’ Kızıl İblis’in kim olduğunu bir söylesene sen.”
Aqua nadiren de olsa rahip rolüne yakışır bir şey söyleyip gözleri parıldayan Megumin’in yanından topukladı.
Darkness bu manzarayı izlerken başıyla onayladı.
“Aqua ve Yunyun kendilerince yardım ediyorlar. Harika, kıdemli maceracılardan beklendiği gibi. Hey Kazuma, biz de artık kıdemli maceracıyız, değil mi?”
Böyle bir acil durumda gözleri heyecandan ışıldayan Darkness sinirimi bozdu.
Kahramanlara falan özeniyordu herhalde.
Böyle bir kriz yaşanırken kaleyi yüzüstü bırakması imkânsızdı.
Dik kafalı Darkness’ı nasıl ikna edeceğimi düşünürken, yanındaki Megumin mahcup bir ifade takındı.
“Bak Kazuma… Bunun tehlikeli olduğunu biliyorum ama bana bir şans verir misin? Herkes kalede beklesin yeter. Aniden ortaya çıkabilecek Wolbach’ı bekleyeceğim ve gözüktüğü an suratının ortasına patlamayı basacağım.”
Enderen kafası karışık bir ifadeyle başını öne eğdiği görülürdü.
Gerçekten, hepsi ayrı dertti.
“… Bende Düşman Tespiti, Uzak Görüş ve Gizlenme yetenekleri var, o yüzden seninle gelirsem pusu kurma şansımız artar. Sadece sana eşlik edeceğim ama düşman ortaya çıktığında gerisi sende.”
Megumin söylediklerimi duyunca gözleri kocaman açıldı, ardından dudaklarında yavaşça bir gülümseme belirdi.
“O iş bende!”
Gözleri kırmızı kırmızı parlayarak kıkır kıkır gülen Megumin, minyon göğsünü böyle kabarttığında cidden çok güvenilir görünüyordu.
Bölüm 3
Ertesi gün.
Kalenin yanındaki engin ormanın içinde, kalenin çevresini gözetlemek için bir ağaca tırmandım.
“Şeytan Kral’ın Ordusu şimdiden bu kadar yaklaşmış.”
Şeytan Kral’ın Ordusu’na ait gibi görünen bir grup, kaleden birkaç kilometre ötedeki ormanda saf tutuyordu.
Ne tür canavarlar olduğunu seçemiyordum ama sürüyle vardılar.
Dış surlar ve tuzaklar yok edildikten sonra kalyı basarlarsa, kalenin düşmesi an meselesi olurdu.
Ağaçtan indim ve durumu Megumin ile diğerlerine aktardım.
“Kaledekilerin söylediğine göre Wolbach patlama büyüsü kullanırken tek başına geliyormuş. Bu noktaya göre bir plan yaptım.”
Etraftakilere şöyle bir bakıp devam ettim:
“Önce benim Gizlenme yeteneğimi kullanarak yakına sızacağız. Onlar bizi fark etmeden Megumin büyüsünü yapacak. Eğer karşı taraf bizi tespit ederse Yunyun Megumin’i gizlemek için kırılma büyüsü kullanacak, Aqua da Darkness’a güçlendirme büyüleri sallayacak. Darkness da dikkatlerini çekmek için öne atılacak. Aqua ile ben Darkness’a siper olup bir açık yaratacağız. Megumin tam zamanı olduğunu hissettiğinde büyünü düşmanın tepesine indirebilirsin… Herkes anladı mı?”
Planı herkesle tekrar teyit ettim ve hepsinin gaza geldiğini gördüm…
“Kazuma Kazuma, bence birinin bu ufaklığı koruması lazım. Böyle küçük ve tatlı bir yaratığı nasıl tehlikeye atarız… Hey, acıyor ama. Diğer herkesle aran iyi, niye sürekli beni tırmalıyorsun ki?”
Aqua, Chomusuke’yi kucağına almaya çalışırken acıyla kaşlarını çattı.
Normalde uysal olan tüy yumağı sabahın erken saatlerinden beri heyecanlıydı ve peşimizi bırakmıyordu.
Bizimle gelmesi tehlikeli olur diye odada bırakmıştım ama arkamızdan gelmeye devam etmişti.
Özellikle enerjik olan Chomusuke’yi Yunyun’a teslim ettikten sonra Aqua ve Darkness’a döndüm:
“Pekala, her şey hazır. Sadece o kaltak Wolbach’ın gelmesini beklememiz gerekiyor.”
“Hey Kazuma, bacaklarım titriyor.”
“Yola çıkmadan önce caka satan sen değil miydin?”
Ormanda ne kadar süre saklandık acaba?
Ormanda, saklandığımız yerin yakınlarında, adını işitip durduğum Şeytan Kral Ordusu generali belirdi.
Vücudunu kapatan büyük bir şapka ve sade bir cübbe giymiş, aheste aheste kaleye doğru ilerliyordu.
Vücut hatlarını gizlemeye çalışsa da kadın olduğundan emindim.
Uzak mesafeden patlama sallayabildiği için hareketleri gayet rahattı. Bizimkiler önünü kesmeye çalışsa bile istediği an ilk darbeyi vurabilirdi.
Büyüsünü salladıktan sonra da ışınlanmayla tüvüyüp gitmesi yetiyordu.
“Ne gıcık bir taktik. Düzgünce karşımıza çıkıp savaşamaz mı bu?”
“O general bu dediklerini duysa kesinlikle ‘Bunu da sen deme be’ derdi.”
Şikâyetimi duyan Darkness tam yerinde bir laf soktu.
Darkness, Aqua’dan güçlendirmeleri alırken cübbeli kadın olduğu yerde durdu.
Kale muhtemelen menzilinin tam sınırındaydı ve bizden biraz uzakta dikiliyordu.
“Hey Megumin, şimdiden sessizce büyünü okumaya başla. Düşmanla laf kalabalığı yapmaya gerek yok, olayı direkt baskınla bitir.”
“Daha az önce adil bir savaştan bahsediyordun. Ne çakalca bir taktik… ama neyse, bu seferlik seni dinleyeceğim. Darkness’ın bir patlama büyüsünü tanklamasına engel olmaya çalışmalıyım.”
Darkness sanki ‘Birazdan fena bir darbe yiyebilirim’ diye düşünüyormuşçasına acayip heyecanlı görünüyordu. Onun adına endişelendim ama bu işi çabucak bitirip geri dönmeliydik.
Tam bu sırada.
Cübbeli kadın bir şey fark etmiş gibi doğrultumuzda tam bize doğru baktı.
Gizlenme yeteneğimi delip geçti mi yani?
Bir an duraksadı, sonra bu tarafa doğru yürümeye başladı…
“Bizi buldu! Megumin, büyünü açık açık oku! O kendi büyüsünü yapamadan suratının ortasına çak!”
“Bana bırak, Kazuma!”
Megumin büyü sözlerini mırıldanmaya başladı.
“Hya, neyin var Chomusuke!? Niye birdenbire çırpınmaya başladın!?”
Yunyun’un kucağındaki Chomusuke dışarı fırlamak için deli gibi çırpınıyordu.
Tüy yumağının niye böyle coştuğunu bilmiyordum ama ilgilenecek vaktim yoktu.
Megumin büyü sözlerini bitirmeden önce düşmanın dikkatini çekmemiz gerekiyordu!
“Darkness, Aqua! Zaman kazanın!”
İkisine bağırarak çalıların arasından fırladım.
Bize doğru yaklaşırken kafasını kafa karışıklığıyla yana eğen Şeytan Kral generali, benim aniden ortaya çıktığımı görünce şaşkınlıkla durakladı.
“Hey Kazuma, acil bir durum ihtimaline karşı ben geride kalmalıyım. Sonuçta bana bir şey olursa partiyi kimse diriltamaz! Beni duyuyor musun!?”
“Zırvalamayı kes de peşimden gel! Patlamayı yersem zaten küle döneceğim. Planlarımda bu yoktu ama kendini sözde kötü tanrı ilan eden biriyle ancak sen yarışabilirsin!”
Kaçmaya çalışan Aqua’yı peşimden sürükleyip Şeytan Kral generaliyle yüzleştim.
Darkness bir an sonra yetişti ve önümüzde durdu.
Cübbeli kadının hemen saldıracağını sanıyordum ama şoke olmuş bir ifadeyle olduğu yerde kalakaldı.
“… Ne oldu? Bizi görünce şaşırmışa benziyorsun. Şeytan Kral Ordusu’nda nam salmış beni görünce tırstın mı yoksa?”
“Belki de senin o garip ve komik suratını görünce şaşırmıştır.”
Havamı bozan Aqua’yı nasıl cezalandırsam diye düşünürken cübbeli kadın şapkasını çıkardı ve yüzünü ortaya çıkardı.
O şapkanın altında kısa kırmızı saçlı ve kedi gibi sarı gözlü o abla vardı.
Doğru ya, benimle birkaç kez banyo yapan o abla.
Aynı anda arkadan Yunyun’un şaşkın çığlığı duyuldu.
“… Sizin burada ne işiniz var?”
“O benim lafım. Banyo yapmayı seven o abla değil misin sen?”
Dürüst olmak gerekirse, içimde zaten içten içe bir şüphe vardı.
Onun Şeytan Kral Ordusu’yla bir bağlantısı olduğunu zaten biliyordum.
Alcanretia’dayken general Hans ile konuşurken hiç hürmet gösteren bir dil kullanmıyordu. Hans bu ablaya ismiyle hitap etmişti galiba ama epey zaman geçtiği için tam hatırlayamıyordum.
Şimdi düşününce, sırf beraber banyo yaptığım ablayla düşman olmak istemediğim için kim olduğunu hiç öğrenmeye çalışmamıştım. Yabancı gibi hissettirmeyen biriydi.
O abla… Hayır, Şeytan Kral generali şöyle dedi:
“Bu arada, kendimi tanıtmadım. Benim adım Wolbach, Şeytan Kral Ordusu’nun generallerinden biriyim. Tembellik ve şiddetin koruyucu tanrıçası Wolbach.”
Kedi gibi sarı göz bebekleri kısılarak gözdağı veren bir açıklama yaptı.
Ne bela ama. Gerçekten onunla dövüşmek zorunda mıyım?
“… Şey, aslında ablanın Şeytan Kral Ordusu’yla bağlantılı olduğunu bilmiyordum. Ama sana soracağım bir şey var. Bana hiç de kötü biri gibi görünmüyorsun. Neden Şeytan Kral generali oldun ki?”
Sadece öylesine merak ettiğim bir soruydu.
“Neden mi diyorsun? Geleneklere göre cevabımın şu olması gerekir, değil mi?”
Sinsi bir gülümseme takındı.
“—— Öğrenmek istiyorsan önce beni yenmen gerekecek.”
Ardından buruk ve boş bir tebessüm sergiledi.
Lanet olsun, yani yine de dövüşmemiz mi gerekiyordu?
O gülümsemesini görünce göğsümde sızlatan bir acı hissettim. Bu savaştan nasıl kaçınabileceğimi düşünürken…
“—— Hey, öyle derin laflar edip gizemli bir hava yarattın ama yine de lafını kesmek zorundayım. Senden biraz tanrısal bir aura sezebiliyorum ama tembellik ve şiddetin koruyucu tanrıçası da neymiş? Dürüst olmazsan gerçekleri çarpıtmaktan seni mahkemeye veririm. Doğrudan kötü tanrıyım de geç işte.”
Göz açıp kapayıncaya kadar.
Az önce ödlekliğin dibine vuran Aqua, birdenbire o kasvetli havayı dararmadağın etti.
Wolbach, ilk kez karşılaştığı birinin böyle acımasızca konuşması karşısında afallamış görünüyordu.
Aqua, Wolbach’ta tanrısal bir aura olduğunu mu söylemişti?
Yani sadece işkembeden sallamıyordu da gerçekten hakiki bir kötü tanrı mıydı?
“Hoş karşılanmayan duygular olan tembellik ve şiddete hükmediyor olabilirim ama ben yine de nizamına uygun bir tanrıçayım. Abarttığım falan yok.”
“Yalan söylüyorsun! Hey Kazuma, bu kadın zırvalıyor! Bu dünyada resmi olarak tanınan tanrıçalar sadece Eris ve benim! Özür dile! Kendine tanrıça deyip saf, güzel ve hürmete layık gerçek tanrıçaların adını kirlettiğin için özür dile!”
Aqua’ya her zaman sözde tanrıça deyip dururdum ama o bu fırsatı yaygara koparmak için kullanıyordu.
Başta sadece afallamış olan Wolbach, bunları duyduktan sonra kaşlarını öfkeyle çattı.
“Hey, sen ne diyorsun be birdenbire!? Ben nizamına uygun bir tanrıçayım, sadece Şeytan Kral Ordusu’na katıldıktan sonra o kaçık Axis müritleri kendi kafalarına göre bana kötü tanrı dediği için olayı akışına bırakmak zorunda kaldım! Ayrıca daha önce hiç görmediğim bir rahibenin bana bu konuda ders vermesine ihtiyacım yok!”
“Sen benim müritlerime kaçık mı diyorsun!? Dünyaca ünlü Axis Kilisesi’ne salak muamelesi yapmaya nasıl cüret edersin; sen gerçekten bir tanrı mısın ki? Hiç inananın var mı senin? Puhahaha, Wolbach diye esamesi okunmayan bir tanrı daha önce hiç duymadım!”
Wolbach, Aqua’nın bu alaycı tavrı yüzünden zangır zangır titremeye başladı.
“B-Bir ölümlü bir tanrıya hakaret etmeye nasıl cüret eder! Bunun yanına kâr kalacağını sanma! Senin gibi bir rahibenin diğer tanrılara saygıyla yaklaşması gerekir!”
Aqua, çileden çıkan Wolbach’a bakarken saçını geriye attı.
“Ölümlü mü? Bana ölümlü mü diyorsun sen? Gözlerin kör olduğu için kendine tanrıça demene laf ediyorum zaten!”
İçimden ‘Ejderha yumurtası yerine tavuk yumurtası satın alan sensin, esas kör olan sen değil misin’ demek geldi.
Aqua, hagoromo’sunu sergilemek istercesine göğsünü kabarttı.
Her zamankinden çok daha baskın bir edayla Aqua, Wolbach’a adını haykırdı.
“Ben Aqua’yım. Doğru duydun, Axis Kilisesi’nin taptığı su tanrıçası! Daha önce adını bile duymadığım kıytırık bir tanrı bana ders vermeye nasıl cüret eder? Haddini bil!”
“Ha!?”
Wolbach küçük dilini yutmuş gibiydi, bu küstah Aqua’ya dik dik baktı.
“… Bir tanrıça taklidi yaparsan ilahi gazaba uğrarsın, biliyorsun değil mi?”
“Özür dile! Çabuk hemen şimdi bunun için özür dile!”
Kötü bir tanrı tarafından bile tanınmayan Tanrıça Aqua, öfkeyle öne atıldı ve Wolbach’ın cübbesine yapıştı.

“Hey, kes şunu seni gidi terbiyesiz edepsiz, sana ilahi gazabımı fırlatacağım! En kıymetli izin gününde yatakta pelte gibi yuvarlanıp tatilini çarçur etmeni sağlayacağım!”
“Yiyorsa dene bakalım! Sen tam tuvaletteyken ve dışarıda seni bekleyen biri varken sifonun bozulması için sana beddua edeceğim!”
“Tanrıçalar tuvalete gitmez, o yüzden bu beni korkutmaz!”
“Ben her günümü tatil gibi yaşıyorum zaten, senden korkmuyorum!”
Ne yapmalıydım şimdi?
Bunların ikisi de tanrıçaydı, değil mi? Ama daha yeni tanışmış olmalarına rağmen çocuk gibi kavga ediyorlardı.
Tanrıçaların daha yüce ve daha hürmete layık bir varlık olduğunu sanıyordum.
“Hey Kazuma, bunları kendi hallerine mi bıraksak?”
“Ben de aynı fikirdeyim ama rakip yine de bir general, o yüzden görmezden gelemeyiz…”
Ben Darkness’a fısıldarken, cübbesine yapışılan Aqua bu duruma daha fazla katlanamadı ve kollarını göğe doğru kaldırdı.
Çağrısıyla birlikte bir sis belirdi ve yavaşça su kürelerine dönüştü.
Şebek, amacının düşmanı kışkırtıp zaman kazanmak olduğunu unuttu!
Hem Megumin ne yapıyordu, şimdiye kadar bitirmiş olması gerekirdi!
“Görünüşe göre ciddileştiğinde bir su tanrıçasının kudretini sana tattırmam gerekecek! Senin gibi kötü bir tanrı nasıl bu kadar kasıntı davranabilir! Senin benimkiler gibi saf, adil ve özgür müritlerin bile yok!”
“S-Senin gibi bir geri zekalı gerçekten su tanrıçası mı yani? Ama bana kötü tanrı denmesi senin o sorunlu inananlarının suçu! Şeytan Kral Ordusu’nda da benim müritlerim var!! Hem sen Tanrıça Eris’in yanında esamesi bile okunmayan kıytırık bir tanrıçasın zaten!!”
……
“Kutsal Su Yaratma!”
“İ-Işınlanma!!”
Tepesi atan Aqua büyüsünü yapıp devasa miktarda su çağırdı —— !
