Ertesi sabah.
Dün gece yaşananlardan sonra başkent çalkalanıyordu.
Bu beklenen bir şeydi, nitekim efsanevi cömert hırsız ikilisi sarayı basıp prensesin sihirli eşyasını zorla gasp etmişti.
Üstelik o gece sarayda çok sayıda güçlü maceracı vardı.
Gümüş saçlı adamla maskeli adamın marifetlerine dair efsaneler anında başkente yayıldı.
Ve şu anda.
Bulunduğum odada inanılmaz bir şey yaşanıyordu.
“D-D-Darkness, lütfen sakin ol! Bunun bir sebebi var, ahhh! Çatlıyor, çatlıyor, kafatası patlayacak!”
“Hey, açıklamamı dinle! Dinledikten sonra bunun hayırlı bir amaç için olduğunu anlayacaksın! Lütfen önce beni bir dinle! Biraz daha güç uygularsan dayanamam, öleceğim!”
“Dinleyeceğim! Dinleyeceğim, tamam mı? Tamam, dinliyorum! Bu sadece senin açıklamanı dinlemeden önceki bir hazırlık! Açıklamanı dinledikten sonra ikinizi de boğarak öldürüp öldürmeyeceğime karar vereceğim!”
Chris ve ben bir handaki belli bir odaya çağrılmış, onun demir pençesine yakalanmıştık.
“Dark-Darkness! Konuşamıyorum! Böyle konuşamam ki!”
“Dur! Beni Chris zorladı; azılı elebaşı Büyük Patron Chris!”
Şakaklarımızdan tutup bizi havaya kaldırdıktan sonra Darkness sert bir ifade takındı.
“N-Nasıl böyle bir şey dersin? Ah, ah! H-Hayır, dinle beni Darkness! Asistan-kun yapmayı kendi çok istiyordu! Fikri ortaya atan bendim ama işler büyüyünce geri çekilmek istediğimde yarıp geçmeye devam etmemiz konusunda ısrar eden Asistan-kun’du!”
“Öyle değil, Büyük Patron! Ben hırsız çetesine sadece bir günlüğüne katıldım! Örgütte hiçbir statüsü olmayan alt tarafı bir piyonum!”
“Ne hırsız çetesi be? Alt tarafı sen ve benim! İkimizin arasında ne hiyerarşisi olacakmış?”
Şakaklarımız sıkıca yakalanmış halde yere diz çökmeye zorlanan Chris ve ben tüm gücümüzle sorumluluğu birbirimize yıkmaya çalışıyorduk.
Darkness’ın yüzündeki öfkeli ifade zerre yumuşamamıştı.
“Hey.”
“?”
Biz atışırken Darkness soğuk bir sesle konuştu.
“Dökülün.”
Olan biteni dürüstçe anlattık.
“– Siz ikiniz gerçekten… Neden bana söylemediniz? Bunu en başından bana açıkça söyleseydiniz böyle aptalca bir şey yapmanıza gerek kalmazdı. İkinize de kesinlikle yardım ederdim.”
Bizi dinledikten sonra Darkness derin bir iç çekti.
“Böyle diyorsun ama… Bedenleri takas edebilen kutsal bir emanet o, tamam mı? İyi kullanılırsa ölümsüzlük bile mümkün olur. Bunu duyduğumda ben de tepedekilere haber vermek istedim. Ancak Chris, bir insanın yetkisi ne kadar çoksa bunu o kadar çok arzulayacağını ve kraliyet ailesinin bile bu kutsal emaneti kötüye kullanacağını söyledi…”
“B-Ben Darkness’a söylemenin sakıncası olmadığını düşünmüştüm! Darkness’tan yardım istemeyi teklif ettiğimde Asistan-kun dedi ki: ‘Hey dur! Darkness bir soylu, Chris’in gerçek kimliği soylulara ifşa olursa başı belaya girer.’ Ben de bu yüzden fikrimi değiştirdim!”
“Ah! S-Seni gidi seni!”
Yine atıştığımızı gören Darkness iç çekti.
“Artık bunlar için çok geç. Neyse ki ikinizin gerçek kimliğini sadece ben biliyorum. Chris, gümüş saçların çok dikkat çekiyor, bu yüzden bir an önce başkentten ayrılıp Axel’a dönmelisin. Kazuma… Hemen benimle saraya dönüyorsun.”
“Hımm? … Ah, az önce beni çok sıkı tuttun, hâlâ acıyor! Kusura bakma, izin ver de şurada biraz dinleneyim…”
“Aptala yatmayı bırak da düş peşime! Aqua ile Megumin’i alıp Prenses Hazretleri Iris’e veda edeceğiz.”
“Öyle diyorsun ama dün geceden sonra teyakkuza geçmiş saraya gitmeye maçam yemez…! İşlerin ters gitmeyeceğinin garantisi yok. Benden şüphelenip şu yalan tespit eden sihirli eşyayı çıkarırlarsa ayayı yerim!”
Sürüklenişimi izleyen Chris acı bir tebessümle yanağını kaşıyarak konuştu:
“Eh, iyi çalışmalar Asistan-kun! Ayrıca kutsal emanet asla çalınamayacak bir yere gönderildi, yani endişelenme. B-Ben ufaktan kaçayım…”
“… Bekle, Chris.”
“? N-Ne oldu?”
Aceleyle ayrılmak üzere olan Chris’in omuzları titredi.
“Tüm sırların bu kadar mı? Bana söylemek istediğin başka bir şey var mı?”
“… Iğğ.”
“Görünüşe göre varmış! Eee, benden başka ne saklıyorsun bakalım? Seni uzun zamandır tanıyorum, köşeye sıkıştığında ne huyun olduğunu çok iyi bilirim! Aynen öyle, yanağındaki yara izini kaşırsın! Çabuk söyle! Benden hangi sırları saklıyorsun?”
Köşeye sıkışan Chris, yardım istemek için bana doğru baktı.
Ne kadar bakarsan bak… Başka ne sırların olduğunu bilmiyorsam sana yardım edemem ki…
Chris beni işaret etti.
“Asistan-kun kutsal emanetten başka bir şey daha çaldı!”
“Ahhh! Seni hain!!”
“Seni pis suçlu! Başka ne çaldın? Şimdi tam bir hırsız olup çıktın! Ver şunu bana! Tam olarak ne çaldın?”
Direnmekten vazgeçip ona bir kitap uzattım.
Darkness kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
“Seni gidi…”
Halsizce yere çöktü. Bu sırada Chris kendi kendine mırıldandı.
“Ah… Doğru ya, onu da çaldı.”
“Hımm?”
“… Aaa? Başka bir şey daha mı var?”
Bunu duyan Darkness tekrar ayağa kalkıp elini uzattı.
Başka bir şey mi çalmıştım?
Başka ne vardı ki?
“A-Ahhh! Bir de şu şey var! O sırada Iris’e Steal atmıştım…”
Iris’ten kaptığım şeyi Darkness’a uzattım.
Iris’in taktığı bir yüzüktü.
Chris ile beni karşısına almaya hazırlanırken yüzük parıldamıştı. Bir çeşit sihirli eşya olmalıydı.
Darkness avucumdaki yüzüğe bakarken kaşlarını çattı. Ve ardından–
“…? S-S-Sen…? Bunu gerçekten Prenses Hazretleri Iris’ten mi çaldın?”
“Evet, çaldım ne olmuş… Ne öyle panikledin, şaşırmış ifaden öfkeli yüzünden bile daha korkunç! Önemli bir şey değil, değil mi? Hey, gözümü mü korkutmaya çalışıyorsun?”
Bir süre yüzüğe dik dik baktıktan sonra onu nazikçe elime geri verdi.
“Beni iyi dinle Kazuma. Bu yüzüğü sakın ola kaybetme, duyuyor musun beni? Ve bundan kimseye bahsetme. Bunu mezara götür.”
“Hey, öyle deme! M-Madem bu kadar önemli bir şey, sokakta tesadüfen bulduğumu söyleyip iade edeyim, olmaz mı?”
“Seni aptal! Bu, kraliyet ailesinin çocuklarının her zaman taktığı ve sadece evlenecekleri kişiye hediye etmek için çıkardıkları bir şey! Çalındıktan sonra sokakta bir maceracı tarafından bulunduğuna dair yalan söylemek… bu akıl almaz yalan fazla…! “… İyi niyetle iade etsen bile, haberin dışarı sızmasını önlemek için büyük ihtimalle seni öldürürler.”
“O ne be, çok korkunç! A-Ah, Chris! Nereye gittiğini sanıyorsun? Beni bu belalı işe bulaştırdığın için sorumluluk al! Sessizce Iris’in odasına sızıp yüzüğü iade et!”
“O kadarı çok korkunç! İstemem! Sen neden yeteneğinle hep çalmaman gereken şeyleri çalıyorsun ki? Ayrıca Darkness, sen değişmişsin. Bunu gerçekten saklamayı mı düşünüyorsun? Eskiden çok dik kafalıydın… Olayları ele alırken daha mı esnek oldu ne…? Ama sanki Asistan-kun seni fena zehirlemiş gibi bir his var içimde!”
“Ne…? B-Bekle! Ben öyle hissetmiyorum! Gerçekten değiştim mi? Prenses Iris’in Kazuma tarafından ne kadar zehirlendiği konusunda endişelenmeye vakit bulamamam o kadar mı kötü?”
Büyük bir darbe almış gibi görünen Darkness’ı görmezden gelerek yüzüğü güneşe doğru tuttum.
“… Elden bir şey gelmez. Konağa dönerken kimsenin bulamayacağı bir yere gömerim.”
“Saçmalama! O, Prenses Hazretleri Iris’in her zaman yanında taşıdığı çok önemli bir şey! Ne olursa olsun bu yüzüğü üstünde taşımalı, ona gözün gibi bakmalı ve kimsenin bulamayacağından emin olmalısın!”
“Bu nasıl bir ceza oyunu böyle? Of, tamam anladım. O zaman şu kitabı bana geri ver. Nasıl olsa artık o şeyi saraya iade edemezsin.”
“……”
Bunu duyunca ikisi de diyecek bir şey bulamayarak birbirlerine baktılar–
Darkness’la birlikte saraya vardığımda, çektiğim cehennemvari eziyet yüzünden yürüyen bir ceset gibiydim.
“Hey, düzgün yürü! Prenses Iris’in huzurunda nasıl bu kadar sünepe olabilirsin?”
“Eh… Öf…” “Ne…?” “Yakmanıza hiç gerek yoktu ki…” “Sessizce krallığı kurtarmaktan aldığım tek ödül oydu…”
“Sızlanmayı kes! Ne kadar çirkin bir manzara. İcat ettiğin o çakmak o zamanlar çok işe yaradı. Harika bir eşya işte.”
“Çakmağı bunun için icat etmemiştim ki… Uf… Of… Benim kıymetlim…”
En büyük hazinem olarak saklamayı planladığım kitap, bu ikisi tarafından yakılmıştı. Bu yüzden moralim bu kadar bozuktu işte.
Chris, gümüş saçlı hırsız için sürek avı başlatılmadan önce muhtemelen başkentten ayrılacaktır.
Canı isterse Axel’a geri döneceğini söylemişti. Kesinlikle tekrar karşılaşacağız.
Eh, bu sefer Chris’le birlikte çalışmak eğlenceliydi.
Eğer kimliğim deşifre olup aranan bir suçluya dönüşseydim, belki onunla bir hırsızlık çetesi kurmayı düşünebilirdim.
Darkness’ın arkasından yürürken bunları düşünüyordum. Sonunda Darkness, Iris’in odasının önünde durdu.
“… Seni bu halde içeri sokarsam işleri berbat edeceğini düşünüyorum. Kutsal yadigar hakkında açıklamayı ben yapacağım, bu yüzden senin sadece düzgünce orada dikilmen yeterli.”
“… O zaman beni niye peşinden sürükledin ki? Şu an ruh halim hiç yerinde değil, yani beni yalnız bırakırsan kalede kafama göre bir şeyler yapabilirim.”
“Çocuk musun sen? Elden bir şey gelmez, o yüzden gereksiz bir şey yapmasan iyi edersin! O yadigarın tehlikesini açıklayıp ‘Soylu hırsızların amacı Prenses Iris’i kurtarmaktı!’ fikrini aşılayacak bir tiyatro oynayacağım. Bu kadarı yeterli olacaktır! Daha fazla sorun çıkarma sakın!”
Bunu bana hatırlatıp duran Darkness’ı itip kapıyı ardına kadar açtım.
“Ahmak! Kapıyı çalmayı bile bilmiyor musun? … Prenses Iris Hazretleri, ben Dustiness! Sizinle danışmam gereken acil bir konu var!”
Darkness ile birlikte odaya girdiğimde içeride olanlar–
“Hmph, ben buradayken endişelenecek hiçbir şey yok! O tehlikeli kutsal yadigar tarafımdan mühürlendi ve artık kullanılamaz! Bu yüzden içiniz rahat olsun! Hem o hırsız da gerçekten amma cüretkar bir şeyin peşine düşmüş, değil mi?”
“Kızıl İblisler’in büyülü eşya uzmanı olarak, o seviyede bir kutsal yadigarın başka kimse tarafından üretilemeyeceğine garanti verebilirim. Bu da demektir ki olay çözülmüştür!”
Gerçekte hiçbir şey yapmamış olan Megumin ve Aqua böbürlenerek konuşmaya devam ediyorlardı.
“Aqua-dono ve Megumin-dono’dan beklendiği gibi, sonunda rahat bir nefes alabiliriz! O büyülü eşyanın gerçek güçlerini Aqua-dono’dan duyduğumda yüzüm yemyeşil olmuştu!”
Rain rahatlayarak iç çekti ve memnuniyetle gülümsedi.
“… Lafı açılmışken, bu hırsızların amacı ne olabilir ki? Namlarına bakılırsa kutsal yadigarı kötüye kullanacak insanlara benzemiyorlar… Hmm? Lady Dustiness… Ve bu herif bile burada mı?”
Claire her zamanki gibi buz gibi soğuktu.
Anlaşılan Aqua, kutsal yadigarın tehlikelerini onlara çoktan açıklamıştı.
“Yaptıkları incelemeden sonra herkes kutsal yadigarın ne kadar tehlikeli olduğunu anladı… Artık rol yapmamıza gerek kalmadı.”
Bunu fark eden Darkness, Iris ve diğerlerinin önünde rahat bir nefes aldı.
“… Acaba o ikisi beni kurtarmak için mi gelmişti? O kolyenin tehlikesini biliyorlardı ama bunu birine söylerlerse birilerinin o kutsal yadigarı hedef almasından mı korktular…?”
Herkesin ortasında dikilen Iris bunu söyledi. Nedenini bilmediğim bir şekilde doğrudan bana bakıyordu…
Yoksa… Hırsızın gerçekte ben olduğumu anladı mı?
“Prenses Iris, bu pek olası değil. Halk o soylu hırsızı el üstünde tutuyor olabilir ama sırf böyle yüce bir sebep için krallık kalesine sızma riskini göze almazlar.”
Claire bunu söylerken sinirle gözlerini yumdu.
“… Eğer bu doğruysa, ikisi de saygımızı hak ediyor demektir…”
Ardından, sesinde hafif bir saygı kırıntısıyla kısık sesle konuştu.
Claire’e karşı dibe vurmuş olan sempati puanım bir anda tavan yaptı.
“Söz gelmişken, bu ikisi tam olarak kim ki? Güçlü maceracılara hakim olduğumu sanıyordum ama nereden çıktıklarını hiç bilmiyorum. Özellikle de o maskeli adam… Onunla sadece bir anlığına karşı karşıya geldim ama o kısa sürede çok uzak bir mesafeden asamı kırıp attı.”
Hmm, bu his de neydi böyle? Sözleri beni gerçekten çok mutlu etmişti, galiba…
“O maskeli adam mı? Çok havalıydı, değil mi? O maskesi ve kapkara kıyafetleri! Beni gerçekten çok etkiledi! Bir dahaki karşılaşmamızda ondan imza isteyeceğim!”
“Me-Megumin-dono, o hâlâ bir suçlu… Yine de, o maskeli soylu hırsız gerçekten çok güçlüydü… Silahsız olmasına rağmen Mitsurugi-dono’yu bir anda etkisiz hale getirdi; duyduğuma göre kaledeki şövalyelerin yarısını saf dışı bırakmış…”
Megumin ve Claire iç çektiler.
Eyvah, ne yapmalıyım? O havalı adamın ben olduğumu onlara söylemeyi acayip çok istiyordum!
“Ne oldu Kazuma? Neden öyle mide bulandırıcı bir şekilde sırıtıyorsun?”
Dün olduğu gibi yine şişeyi kucağında taşıyan Aqua söyledi.
Artık o şişeyi onun elinden almanın vakti gelmiş gibi görünüyordu.
Aynı anda Claire de bana dik dik baktı.
“Doğru ya, ne var o aptal sırıtışında? Yazık oldu, soylu hırsızı yakalama şansın uçup gitti… Şansın olsaydı bile o maskeli adama rakip olamazdın ya, off… Gerçekten, o maskeli adam neden hırsızlık yapıyor ki? Eğer bir suçlu olmasaydı, onu kesinlikle hizmetime alırdım…” “Bir gün elbet tekrar karşılaşacağız…”
Cümlenin sonuna doğru Claire’in yüzü hafifçe kızardı. Onu ilk defa bir kadın gibi davranırken görüyordum.
Bu kadın beni övüyor mu yoksa arkamdan sövüyor mu gerçekten bilmek isterdim.
Yanımdaki Darkness ise sessizliğini korurken suratında tuhaf bir ifade belirmişti.
Tam o sırada Iris bana doğru baktı.
“O soylu hırsız gerçekten çok yakışıklı!”
Doğrudan gözlerimin içine bakarak söyledi bunu.
Hmm, bu da neydi böyle…
Gerçek kimliğimi…
“Şöyle bir tahminim var: O ikisi sadece benim için endişelendikleri için harekete geçtiler… Galiba ben o soylu hırsıza aşık oldum…”
Tamamdır, kimliğimi itiraf ediyorum!
Sırt çantamdan maskemi çıkarmak üzere olduğumu fark eden Darkness bana dik dik baktı ve elimi tutarak beni engelledi.
Beni rahat bırakmasını sağlamak için Drain Touch kullanmaya hazırlandım…!
“Acaba şu an nerededir…? O gümüş saçlı lider…”
Elimi indirdim.
Böyle olacağını biliyordum zaten!
Şüpheli hareketlerimi gören Iris, kızaran yüzünü öne eğdi, omuzları hafifçe titriyordu.
Hey, şu an gülüyor muydu bu kız?
Sonunda Iris titremeyi bırakıp başını kaldırdı, kendimi zavallı hisseden benim doğrudan gözlerimin içine baktı ve hafifçe titreyen bir sesle,
“… A-Ağabey, senden bir isteğim var.”
“P-Prenses Iris Hazretleri?”
Bir şeylerin ters gittiğini hisseden Claire ne diyeceğini bilemedi.
Beni kaleye zorla getirmesinin haricinde, Iris şimdiye kadar hiç böyle keyfi bir istekte bulunmamıştı–
Kararını vermişçesine yumruğunu sıktı ve ciddi bir ifadeye büründü.
Tam bir şey söylemek üzereydi ki–
“Prenses Iris, lütfen önce benim bir istekte bulunmama izin verin.”
Yanımdaki Darkness aniden söze girdi.
Tek dizinin üzerine çöken ve bana bir bakış atan Darkness’a çevrildi herkesin bakışları.
“Bu Satou Kazuma gerçekten de Şeytan Kral’ın Generallerinden birçoğunu mağlup etti. Şeytan Kral’ı alt eden kişi bile olabilir. Bunu yapmak çok zor olacak, herkesin başarabileceği bir şey değil… Bu neredeyse imkansız engelin üstesinden gelmeye çalışan bu cesur maceracıya birkaç teşvik sözü söyleyebilir misiniz?”
Ben mi, mağlup etmek mi, ne?
“… Şeytan Kral’ı yenmek mi? Gerçekten mi? Ağabey, Şeytan Kral’ı yenmeyi mi planlıyorsun?”
Sen de mi Iris, neden böyle ciddi bir suratla soruyorsun bu soruyu?
Bu tarz bir şey elbette…
“Eh, ah, fırsat olursa boyun eğdirmeyi düşünebilirim… Şeytan Kral’a…?”
Gözlerinin içine baktıkça verdiğim cevap yalpalamaya başladı…
Arkamdan Claire’in alaycı kıkırdamasını duyabiliyordum.
Ancak, …
“Öyle mi…? Ağabey kesinlikle bunu başarabilir. Lütfen Şeytan Kral’a boyun eğdirmek için çok çalış… Umarım ağabey girdiğin tüm savaşlarda muzaffer olursun!”
Iris bunu söylerken neşeyle gülümsedi ve herkes sessizliğe gömüldü.
Hayır, birileri hâlâ bir şeyler söylemek istiyordu.
“Bırak artık şu ‘ağabey, ağabey’ demeyi! Senin zaten öz ve öz bir ağabeyin var! Neden onunla bu kadar samimisin? Sürekli bu kelimeyi kullanırsan benim varlık sebebimi zayıflatıyorsun! O zaman Şeytan Kral’ı ben toprağa gömeceğim! Kazuma’nın gitmesine gerek yok!”
Sebepsizce öfkelenen Megumin aniden saçma sapan bir şey söyledi.
“A-Ağabeyim benim ağabeyimdir! Ağabeyime ‘ağabey’ dememin neyinde sorun var? Hem Şeytan Kral’ı senin yenmenin hiçbir anlamı olmaz! Onu alt eden kişinin ağabeyim olmasını istiyorum!”
“Sana ‘ağabey’ demeyi kes dedikçe üst üste söyleyip duruyorsun, kavga mı arıyorsun sen?”
“K-Kavga mı istiyorsun? S-Soylular çok güçlüdür!”
Darkness burun buruna gelen ikiliyi aceleyle ayırdı.
“Hey Megumin, dur artık! Daha dün prensesle aranız çok iyiydi, şimdi de onunla kavga mı ediyorsun? Sen ne yapmaya çalışıyorsun?”
“Prenses Iris Hazretleri, lütfen sakin olun! Daha önce hiç kimseyle kavga etmemiştiniz, neden aniden böyle bir şey yapıyorsunuz?”
Konuyu tekrar asıl meseleye getirmek için nefes nefese kalan Iris’e şöyle dedim:
“… Eee, peki senin isteğin nedir? İstediğin her şeyi isteyebilirsin.”
Bu istekten biraz umutluydum.
Deminki tepkisinden yola çıkarsak, bu kalede kalmaya devam etmemi mi isteyecekti yoksa…!
“İstek… Benim isteğim…”
İsteği yapan kendisiydi ama yine de çok kararsız görünüyordu.
“Oyunumuzun sonucunu henüz bağlamadık. Bir gün benimle o oyunu bitir, olur mu?”
Yaramazlık yapan bir çocuk gibi gülümserken, tam da şu an yaşına göre görünüyordu.

Ara Bölüm
Açgözlü soylu ve bozuk iblis!
Küf kokulu mahzende, zaman zaman kesik kesik duyulan bir ‘Yii– Yii–’ soluma sesi yükseliyordu.
Kaç kez duyarsam duyayım, kulağa hâlâ iğrenç geliyordu.
“Hey, Max… Kalk ayağa Max!”
Sert bir tekme yedikten sonra soluyan mahluk umursamazca ayağa kalktı.
“Yii– Yii– N-Ne var, Alderp? Beni mi arıyordun? Ah, duyguların bugün de çok lezzetli, Alderp!”
Bu sözler sanki benimle dalga geçiyormuş gibi geldi, ben de refleks olarak önümdeki iblise tekme attım.
İblis.
Doğru ya, buradaki bu iğrenç adam bir iblisti.
Yakından bakıldığında oldukça yakışıklı bir genç gibi görünüyordu ama yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu; dudak büküp durması ona tekinsiz bir hava katıyordu.
“Bir derdim olmasa senin yanına kim gelir ki… Sana bir iş düştü. Benim kutsal yadigarım bir hırsız tarafından çalındı ve mühürlendi. Gidip onu geri alacak ve mührünü çözeceksin, anladın mı?”
“Yii– Yii– Alderp, Alderp! Bu imkansız, Alderp! Kutsal yadigarın nerede olduğunu bilmiyorum, hem onları mühürlemek normalde imkansızdır. Eğer mühürlendiyse benim de elimden bir şey gelmez ki…?”
Sürekli bahaneler üreten iblise var gücümle bir tekme daha savurdum.
“Bunu bile yapamıyor musun, seni çöp parçası? Dileğimi ne zaman gerçekleştireceksin sen? Lalatina! Şimdiye kadar Lalatina’yı bana getirmiş olman gerekiyordu! Neden bu kadar basit bir şeyi bile beceremiyorsun?”
“Yii– Yii– Yii– Yii–”
Birkaç tekme daha yedikten sonra iblis kafasını kucaklayıp iğrenç bir şekilde solumaya devam etti.
Bu iblis aptal mıydı?
Ne umutsuz bir aptaldı böyle.
Bir şeyleri hatırlama yeteneği yoktu, verilen emirleri anında unutuyordu.
Ah… Bedeli ne olursa olsun, o kutsal yadigarı geri almak zorundaydım.
İşler fazla pürüzsüz ilerliyordu, bu yüzden dikkatsiz davranmıştım.
Böyle olacağını bilseydim, prensin bedenini bu kadar hırsla hedeflemezdim.
Lalatina ile prens arasında bir evlilik anlaşması ayarladıktan sonra, prensin bedenini ele geçirmeyi ve istediğim her şeyi kendi ellerime almayı planlamıştım.
Her şeyi ele geçirme şansı işte böyle ellerimin arasından kayıp gitmişti.
Sonunda, nereden çıktığı belirsiz bir hırsız kutsal yadigarı çalıvermişti.
Aslında tek yapmam gereken yadigarı prense verip anahtar sözcüğü söylemek, bu bedeni yok etmekti ve plan tıkır tıkır işleyecekti.
Kaçırdığım fırsat için pişmandım ama şu anki en acil mesele yadigarı bulmaktı.
Ah, keşke bedenimi oğlum Walther ile değiştirseydim…
Eğer yadigarı geri alamazsam, o çocuğu evlat edinmemin tüm sebebi ortadan kalkacaktı.
Yakışıklı ve zeki bir çocuk bulmak için o kadar uğraşmıştım.
Eğer o zamanlar Lalatina ile çöpçatanlık işi tutsaydı, böyle büyük bir riski almaya hiç gerek kalmazdı…!
“Lalatina! Lalatina! Sen benimsin, Lalatina! Seni ne kadar zamandır izlediğimi biliyor musun? Lalatina!”
Loş mahzende, kutsal yadigarı kaybetmenin öfkesiyle haykırdım.
“Yii– Yii–! Yii– Yii–! Harikasın, Alderp! Arzularına sadık olmanı ve acımasızlığını gerçekten çok seviyorum! Bir an önce dileğini gerçekleştirip karşılığını tahsil etmeyi çok istiyorum, Alderp! Hadi, bana yapacak iş ver, Alderp! Çabuk arzularını söyle bana, Alderp! Alderp!”
İğrenç iblis bağırmaya başladı.
Nesi vardı bu adamın?
Hafızasını hiç tutamıyordu. Dileğimi kaç kez tekrarlarsam tekrarlayayım, anında unutuyordu.
Karşılığında bir bedel talep etmeden dileğimi gerçekleştiren böyle ‘bedavacının’ teki olmasaydı, çoktan başka bir iblis çağırırdım.
Elimdeki taş…
Rastgele canavarları çağırıp yönetebilen kutsal yadigar elimde duruyordu.
“Tek bir dileğim var! Bana Lalatina’yı getir! O bana ait!”
İğrenç iblise dileğimi kim bilir kaçıncı kez haykırdım.
