Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 15 – Bölüm 6 / Farewell to this Beginner’s Town!

Farewell to this Beginner’s Town!

Part 1

“… nii-chan… chan… uyan…”

Battaniyem ağır hissediliyor.

Üstelik uzaktan bana nazikçe seslenen bir ses duyabiliyorum.

Çok uzun zamandır duymayı umduğum bir replik bu…

“Onii-chan, uyan! Geç kalacaksın! Hadi ama, uyan!”

Onii-chan.

Bu tatlı sözlerle uyarılmış olarak gözlerimi açtım.

“Günaydın, Onii-chan! Haydi bakalım, her zamanki gibi şu Şeytan Kral’ı haklamaya gidelim!”

Ve yaşını bilmediğim, kendi ilan ettiği küçük kız kardeşim battaniyemin üzerine binerken neşeyle söyledi…

“Kalk üstümden!!”

“Oniiii-chan!!”

Doğrulurken battaniyemin uçlarından tuttuğum gibi Aqua’yı yatağımdan fırlattım ve yerlerde yuvarlanmasına sebep oldum.

Hiç vakit kaybetmeden battaniyemi düzelttim ve tekrar yatağa yığıldım.

Kendimi yeniden battaniyeye sararken Aqua’ya son bir kez baktım.

“… Bugüne uyanış fena değildi sanki.”

“Biliyordum zaten. Lolikona meraklı Kazuma’ya karşı ‘Onii-chan’ kelimesini kullanmak gerçekten de en iyisi.”

Source @CGTranslations. me

Son birkaç gündür Aqua Şeytan Kral’ı haklamaya gitmem için beni ikna etmek adına envaiçeşit planlar deniyordu.

“Hey, Kazuma, artık pes etmenin vakti gelmedi mi sence de? Her ne kadar sızlanıp şikayet etsen de, aramızdan biri zora girdiğinde sonunda hep durumu toparlayan insan sensin, değil mi?”

“Beni her şeyi yapabilen mavi bir kedi robot falan mı zannediyorsun? Her şeyden önce, asıl tanrıça sensin burada, dolayısıyla bu tür meseleleri çözmesi gereken kişi senin olman gerekmiyor mu?”

Ağzımdan çıkan iğneleyici sözlere rağmen Aqua hiç oralı olmamış gibi ayağa kalktı ve tasasızca yatağıma oturdu.

“Benim yapabildiğim tek şeyler suyu arındırmak, ölümsüzler ve iblislerle başa çıkmak ve insanları diriltmekten ibaret. Tanrıçalar o kadar da muazzam bir varlık değil aslında, biliyor musun?”

“Demek nihayet kabul ediyorsun. Şeytan Kral’ı falan mühürleyemez misin sen?” Kötücül varlıkları mühürlemek tanrıçaların yapması gereken bir şeydir, değil mi?”

Aqua dizlerini göğsüne doğru çekip battaniyemin altındaki alt bedenime dik dik baktı.

“Şu an mühürleyebileceğim tek kötücül varlık türü senin pantolonundan çıkanlar olur anca.”

“B-Bakma öyle… Elimde değil, sabah oldu! Her neyse, boşver onu.”

Konuyu değiştirerek başımı kaldırıp Aqua’nın yüzüne baktım.

“Şu an için bariyeri düşürebileceğinin bir garantisi yok, değil mi? Ama başka bir General haklanırsa bariyeri kesinlikle indirebilirsin, o yüzden o zamana kadar bekleyelim, ha?”

Ortalıkta hâlâ Şeytan Kral’ın generallerinden biri dolaşıyor.

“Son general Şeytan Kral’ın kızı, değil mi? Ne kadar güçlü olduğunu bilmiyorum ama başkente saldırıp da burnu bile kanamadan oradan çıkabileceğini hayal etmek zor. Başkent o hileli güç sahipleriyle kaynıyor, ve hepsinden öte, dünyadaki en güçlü varlık olan kız kardeşim de başkentte bulunuyor zaten. Başkente düzenlenen saldırı başarısız olduğunda, en üst kademedekilerden bariyeri indirmem için yanıma güçlü bir koruma birimi göndermelerini isteyeceğim. Eğer başarısız olurlarsa da, şey, o zaman geldiğinde başka bir plan düşünebiliriz.”

Bu plan büyük ölçüde diğer insanların ağır işleri yapmasına güveniyor ama şu anki yeteneklerimin boyutu anca bu kadar maalesef.

Bu durum, işleri tamamen akışına bıraktığımız ve her şeyi atlatmak için şansıma güvendiğimiz geçmişteki olaylardan çok farklı.

Ben bir kahraman falan değilim.

Aslına bakılırsa partim, şimdiye kadar bir araya getirilmiş en kötü partilerden biri.

Partimizin bundan önce hiç yok olmamış olması gerçekten de çok tuhaf…

“General… Ortada sadece tek bir general kaldıysa…”

Aqua kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

…?

“Hey, tam olarak ne—”

“Evet, eğer geriye sadece bir general kaldıysa, bariyeri kesinlikle indirebilirim! Bariyer indikten sonra, birileri sonunda Şeytan Kral’ı haklayacaktır! Evet, kesinlikle!”

Aqua aniden ayağa fırladı ve haykırdı…

Bekle, yoksa o şunu mu düşünüyor…!

“Bir süre dışarı çıkıyorum!”

“Hey, hayır, dur! Bir dakika bekle!”

Aqua sözlerimi kulak ardı edip odadan dışarı uçtu.

Aqua’nın peşine düşmek için sabah koşturmacasına çıktıktan sonra nihayet varış noktamı gördüm.

İtiraf etmek istemiyorum ama Aqua benden kesinlikle çok daha hızlı. İkimizin statlarındaki fark gerçekten de fazlasıyla büyük.

“Wiz! Neredesin sen!? Saklanmayı kes de dışarı çık artık!”

“Sağır mısın sen? Kaytaran dükkan sahibinin burada olmadığını ben sana çoktan söyledim! Gözünüzü bir anlığına üstünden ayırdığınız anda o dükkan sahibi koca bir yığın işe yaramaz zımbırtı sipariş ediyor, dolayısıyla ben de—… Hey! Ellerini maskemden çek!”

Korktuğum gibi, Wiz’in büyü eşyası dükkanından şimdiden bir arbede sesleri gelmeye başladı.

Görünüşe göre Wiz şu anda dışarıda.

Dükkana girdiğimde, maskesini yüzünden koparmaya çalışan Aqua’nın Vanir ile boğuştuğunu gördüm.

Aqua’nın çabalarına direnme işiyle meşgul olmasına rağmen Vanir gelişimi fark etmeyi başardı.

“Graaaa-Hoş geldin! Efendi, şu tanrıça kılıklı kuduz köpüşünü zapt et artık!”

“Bana efendi deyu durma. Wiz dışarıda mı? Aslında bu şekilde konuşmak gerçekten çok zor oluyor, o yüzden kes artık şunu.”

Sözlerimi duyan Aqua istemeye istemeye kavrama hareketini bıraktı.

“Hey garip iblis, eğer o güçlerin bir aldatmaca değilse, acele et ve Wiz’in şu anki konumunu belirlemek için onları kullan.”

“Hmph. Benim güçlerimi her şeye gücü yettiğini iddia edip aslında hiçbir şeyi başaramayan şu tanrıçalarla bir tutma sakın. Dahası, bunu sana çoktan söyledim, bir insan ne kadar çok güce sahipse, arkasını görmem o kadar zorlaşır. O kusurlu dükkan sahibinin ticarete hiç yeteneği yok ama sahip olduğu tek şey güçtir.”

Vanir üstünü başını düzeltirken hoşnutsuz bir şekilde yanıtladı.

“Büyük büyük laflar ediyorsun ama günün sonunda sen de bilmiyorsun işte, değil mi? Önemli anlarda gerçekten de tamamen işe yaramazsın sen. Bunu benim söylemem biraz tuhaf kaçıyor ama bu durum seni benden bile daha kötü yapmıyor mu sence?”

“… Pekala, aradan biraz zaman geçti ama belki de ciddileşme vaktim gelmiştir. Dükkânı terk etsen iyi olur. O sinir bozucu tanrılarla olan hesabımı bugün göreceğim.”

Bu tipler gerçekten de asla anlaşamıyorlar…

Tam o sırada arkamda birinin varlığını hissettim.

Arkamı döndüm ve kapı eşiğinde duran kişi…

“Ah, Kazuma-san, Aqua-sama. Hoş geldiniz. Tam vaktinde geldiniz. Elime çok ilginç bir eşya geçti de…!”

Bunu neşeyle söyleyerek gülümsedi ve arkasından gelen penguenin tuttuğu kağıt torbayı işaret etti.

Bunu gören Vanir taş kesildi.

Merakına yenik düşmüş gibi görünen Aqua oraya doğru gezindi ve meraklı gözlerle kağıt torbanın içine baktı.

Korkudan tamamen taşlaşmış gibi duran pengueni görmezden gelerek, aynı şekilde kıpırdanmadan duran Vanir’in yerine ben sordum.

“Yani… Ne satın aldın sen?”

“Sormuş olmana sevindim!”

Wiz neşeyle torbanın içine uzandı ve oradan çıkardı…

“… Bir teru teru bozu mu?”

“Hiçbir yan etkisi yok. Vanir-san’dan o kadar çok azar işittikten sonra bunu öğrendim! Kullanmak için tek yapılması gereken içine makul miktarda mana doldurup evinizin saçaklarına asmak. Üstelik sadece belirli bir mevsimde kullanılabiliyor, yani hiçbir dezavantajı yok! Ne dersiniz? Harika bir eşya değil mi?”

Vanir bize doğru katı adımlarla yürüdü ve Wiz’in o kadar gurur duyduğu teru teru bozu benzeri eşyayı ışığa doğru kaldırdı.

“Ve bu şeyleri tam olarak hangi mevsimde kullanabiliyormuşuz?”

“Tam da şu anda! Sadece bu mevsimde kullanılabilir! Kullanılamayacak bir şey satın alacak kadar aptal değilim ben. Gerçekten de fazlaca endişelisin, Vanir-san.”

“… Sayın müşteri, şöyle bir dakikalığına buraya gelir misiniz lütfen.”

Parıl parıl gülümseyen Wiz’i umursamayan Vanir beni omzumdan tuttu ve dükkanın bir köşesine doğru sürükledi.

“… Baştan söyleyeyim, satın almayacağım.”

“Öyle deme. Ben bu şeyden— bu harika üründen kesinlikle güçlü bir büyü yayıldığını hissedebiliyorum. Yetenekleri kesinlikle gerçek.”

Anlıyorum. Şey, eğer o öyle söylüyorsa, bu eşya kesinlikle gerçektir.

Wiz’in alışverişe çıktığında ne zaman büyük miktarda büyü içeren eşyalar bulsa onları almayı tercih ettiğini duymuştum.

Yine de kafamı kurcalayan son bir şey var.

“… Son zamanlarda hiç yağmur yağdığını hatırlamıyorum. Bu mevsimde buralarda hiç yağmur yağıyor mu ki zaten?”

“… Yirmi yıl önce bu mevsimde yağmurun yağdığı bir gün olmuştu.”

“Satın almıyorum.”

Vanir reddedişime karşılık olarak biraz daha yaklaştı.

“Öyle deme. Bu dünya çok büyük. Dünyada bu mevsimde aşırı yağmurlardan muzdarip bir yer olabilir. Onu böyle bir bölgeye götürürseniz, kesinlikle paha biçilemez bir hazine olarak görülecektir. Şimdiden satın alırsanız, yasaklı iksir seti iki numarayı da hediye olarak yanında vereceğim.”

“Satın almıyorum. Ayrıca Aqua kendi başına benzer bir eşya yapabiliyor. Bir süre önce Teru Teru Megumin mi öyle bir şey yapmıştı.”

“Üstelik gizlice geliştirmekte olduğum çıkış öncesi bir ürünü, erotik dükkan sahibinin gerçek boyutlardaki vücut yastığını da yanında vereceğim.”

“Almayacağım… Detaylarından biraz daha bahset.”

Tam o sırada,

“Şey… Bir sorun mu var acaba, Aqua-sama?”

Wiz’in tereddütlü sesini duydum—

“—Lafı açılmışken, tanışalı bir yıldan fazla oldu, değil mi? Ne ironik… Ben bir tanrıçayım, sen ise bir lich. Normalde ikimiz asla bu kadar samimi bir ilişkiye sahip olamazdık.”

“O kadar uzun zaman oldu mu ya? … Ah, o büyü eşyasıyla birlikte biraz kurabiye de satın almıştım. İster misiniz, Aqua-sama?”

“Biraz alacağım… Hayır, öyle değil. Şöyle ki Wiz, birbirimize fazlasıyla yakınlaştık. Normalde seni gördüğüm anda arındırmam son derece doğal olurdu. Evet, bir tanrıça ve bir ölümsüz. Bunlar asla bu kadar samimi geçinmemesi gereken iki varlıktır…!”

Aqua bu sözleri Wiz’den aldığı kurabiyeyi kemirirken söyledi.

Bu gergin atmosferi hisseden Vanir, Wiz ile Aqua’nın arasına girmek için hızlı adımlarla yürüdü.

Dükkanın maskotu penguen— hayır yani, eski kont Zereshrute korkudan hafifçe titriyordu ama o da Wiz’in yanına doğru hareket etti.

Umarım Aqua bu konuda ciddi değildir, ama…

Wiz’i korur gibi önüne geçen Vanir sert bir tonla konuştu.

“Etrafınızda nedense gerçekten tehlikeli bir aora var, Şiddet Tanrıçası. Ne olduğunu bilmiyorum ama burada ortalığı birbirine katma niyetindeyseniz, hasar için siz yüklü bir miktar fatura etmek zorunda kalacağım. Buna hazırsanız, buyurun devam edin o halde.”

Bunu söyleyen Vanir parmağıyla Aqua’yı meydan okurcasına işaret etti.

Fakat Aqua onu umursamadı ve bütün dikkatini Wiz’e verdi.

“Wiz… Lütfen anla beni! Seni alt etmeden bu dünyayı koruyamayız! Bir arkadaşa zarar vermek içimi acıtıyor ama lütfen Wiz, cennete geri dönmek istiyorum! İşlemi hızlıca halledeceğim, o yüzden lütfen toprağa geri dön!”

Bu dramatik sözleri sarf eden Aqua dövüş pozisyonu aldı.

Wiz ise yüzünde boş bir ifadeyle öylece duruyordu.

Bir süre sonra Wiz başını salladı ve neşeli bir ses tonuyla konuştu.

“… Toprağa dönersem, Aqua-sama cennete geri dönebilir mi?”

“Evet, tam olarak öyle! Ne yazık ki Wiz, ama seni affetmemem için sebeplerim var! Bana kin beslemene itirazım yok ama bir tanrıça olarak—”

“Pekala.”

“Bir tanrıça olarak…! … Tamam mı? Hayır dur, Wiz, hayattan bu kadar kolay vazgeçemezsin! Kendi hayatının ne olduğunu sanıyorsun sen? Ceza alacaksın biliyor musun?”

Ne saçmalıyorsun sen? Başlangıçta onu toprağa geri göndermekten falan bahseden bizzat sendin oysa.

Söylemek istediğim çok şey vardı ama şu an sırası değil.

Wiz’e gelecek olursak, yüzünde hala o boş ifadeyle şöyle diyordu,

“Eğer beni arındırırsanız, cennete geri dönebileceksiniz, öyle mi? Detayları pek anlamadım ama kesinlikle önemli bir durum ortaya çıkmış olmalı, değil mi? Birlikte bu kadar çok vakit geçirdikten sonra Aqua-sama’nın hayırsever ve nazik biri olduğunu çok iyi biliyorum… Eğer o Aqua-sama beni arındırmak istiyorsa, buna boyun eğerim.”

Bu sefer ortalığı ayağa kaldıran kişi Vanir oldu.

“Ne saçmalıyorsun sen Wiz?” Benimle yaptığın anlaşmayı unuttun mu yoksa!? Bir iblisle yaptığın sözleşmeyi bozabileceğini düşünüyorsan gerçekten de cesurmuşsun! Toprağa geri dönecek olursan, zindanımı benim için kim yaratacak o zaman!? Bu dükkan için yaptığım her şey işte o amaca hizmet ediyor!”

Wiz şaşırmış görünse de Vanir’e gülümseyerek baktı.

“Vanir-san, sonunda adımla seslendin bana. Sözümü tutamadığım için üzgünüm… Şey, kendisi şu anda ormanın derinliklerindeki bir malikanede uykuda ama bildiğim başka bir lich daha var. Seni onunla tanıştırırım, artık idare ediver…”

Bunu duyan Vanir dişlerini gıcırdattı ama sonunda yine de kararlı bir şekilde Aqua ile Wiz’in arasında durdu.

Wiz Vanir’e sırtını döndü, ellerini birbirine kenetledi ve Aqua’ya gülümserken baktı.

“Normalde beni tanıştığımız anda arındırman son derece doğal olurdu. Şimdiye kadar beni bağışladığın için teşekkür ederim, Aqua-sama. Bunun sayesinde Vanir-san ile birlikte bu dükkanı idare edebildim ve pek çok başka insanla tanışma fırsatı buldum. Uzun süredir yaşıyorum ama geçtiğim bu son yıl hayatımın en keyifli yılıydı. Bu bir abartı değil kesinlikle. Bu yüzden kin beslemek bir yana, sana minnettar olmalıyım.”

“… … ”

Bu sözleri duyan Vanir hiçbir şey söylemeden geri çekildi.

Dişlerini gıcırdatma biçimine bakılırsa Wiz’le aynı fikirde olduğundan değil, aksine Wiz’in kararına saygı duyduğundan ötürü yapıyor gibiydi.

“Ben bu dükkanı aslen eski macera arkadaşlarımın geri dönebileceği bir yer olması için kurmuştum. Fakat daha geçen gün… Evet, Vanir’le geçmişimizden bahsettiğimiz ve Aqua-sama’nın uyuyakaldığı o zamandı. O gün ziyaretime geldiklerinde arkadaşlarıma ‘Hoş geldiniz’ diyebilmiştim… Bu yüzden hiçbir pişmanlığım yok.”

Ve Aqua…

“U… uuuu…”

Bu sözler karşısında tamamen hazırlıksız yakalanarak geri çekilirken neredeyse ağlamak üzere gibi görünüyordu.

Aqua’yı bu halde gören Wiz, ağlayan bir çocuğu teselli ederken kullanılan o ses tonuyla ona seslendi.

“Aqua-sama, bir gün birileri tarafından arındırılmam gerekecek, yoksa sonsuza dek ortalıkta dolanıp duracağım. Birileri tarafından arındırılacaksam eğer, arındıran kişinin Aqua-sama olmasını seçerdim. Bu sana da yardımcı olur ne de olsa. Üstelik…”

Wiz Aqua’ya, hissettiği olası suçluluk duygusunu silmek ve onu rahatlatmak ister gibi tertemiz, lekesiz bir gülümseme bahşetti.

“Seninle arkadaş olmak çok güzeldi, Aqua-sama.”

Vanir, Zereschrute ve benim dik dik bakan gözlerimizin karşısında.

Ve kendi durumundan ziyade Aqua’yı daha çok önemser gibi görünen Wiz.

“Ü… üüü… Vaaaaaa!”

Aqua gözyaşlarına boğulup dükkândan kaçtı.

Kısım 2

Bu kasabadaki en nazik ve en saygıdeğer kişinin bir lich olduğunu düşünmek…

Aqua’yı aramak üzere malikaneye dönerken zihnimi bu tür düşünceler meşgul ediyordu.

Darkness ve Megumin ana salondaki kanepede yayılmış bir masa oyunu oynuyorlardı.

“Baksana, Aqua geri geldi mi?”

“Aqua mı? Az önce koşa koşa geldi ve kendini odasına kapattı. Akşam yemeğinin hazır olduğunu söyledim ama dışarı adımını bile atmadı. Tam olarak ne oldu?”

Megumin’in sözlerini duyunca derin düşüncelere daldım.

Ne yapmalıyım? Onu bir süre kendi haline mi bırakmalıyım?

Hayır, bu pek iyi bir fikir olmasa gerek.

“Şey, mesele şu ki… Sen bana Aqua’nın akşam yemeği porsiyonunu ver. Ona ben götüreceğim.”

Megumin’den tepsiyi aldıktan sonra Aqua’nın odasına yöneldim.

“—Hey, nasıl hissettiğini anlıyorum ama bensiz öyle hemen eve dönme falan deme. Megumin yemek yaptı, kapıyı aç.”

“… Beni yalnız bırak. Şu anda bir tanrıça olarak özgüvenim biraz zedelendi de.”

Sadece biraz, öyle mi?

Kapının aralığından Aqua’ya tekrar seslendim.

“Baksana… Şeytan Kral’ı bir süreliğine kafandan çıkarma fikri o kadar da fena değil, değil mi? Şu anda hemen cennete geri dönmek zorunda mısın yani?”

“… …”

Ne de olsa Aqua, Wiz’den nefret etmiyor.

Sürekli onun başının etini yiyor ve Vanir ve benzerleriyle kavga ederken yanlışlıkla onu arındırıyor olsa da, işin sonuna gelindiğinde ikisinin oldukça yakın bir ilişkisi var.

Bir kez daha seslendim.

“… Cennete dönecek olursan Wiz’i bir daha göremeyeceğini biliyorsun, değil mi?”

Tabii ki hiçbirimizi de göremeyecekti.

Hayır, dur bi’ dakika, Eris-sama arada sırada Chris kılığında buraya oynamaya geliyor, yani durum her zaman böyle olmayabilir.

Ama bu Aqua için de geçerli olur muydu ki?

Hatırladığım kadarıyla Aqua, Japonya’dan sorumlu tanrıçaydı.

Acaba buraya her istediklerinde çat diye gelebilecek miydi?

Aqua hâlâ sessizdi.

Son kez seslendim.

“… Megumin’in yaptığı akşam yemeğini de getirdim. Eğer istemiyorsan geri götürürüm.”

“… Yemeği buraya bırak yeter.”

“—Aqua’nın nesi var ya? Normalde masaya ilk oturan o olurdu. Karnı mı ağrıyor yoksa?”

Salona döndüğümde endişeli yüz ifadesiyle Megumin bunu bana sordu.

Darkness’ın tahtaya dik dik bakarken çatık olan kaşlarına bakılırsa, oyunu Megumin kazanıyor gibiydi.

“Merak etme. Getirdiğim yemeği yemeğe niyetli gibi duruyor. Ona biraz zaman ver. Acıktığı an kesinlikle aşağı dönecektir.”

Gelişigüzel böyle söylemiştim ama günün sonunda Aqua bütün günü odasına kapanarak geçirdi.

Kısım 3

Uyuyamıyorum.

Muhtemelen şu an gece yarısı falandır.

Öyle olağanüstü sessiz bir gece ki, ortalıkta o hep var olan böcek vızıltıları bile yoktu.

Bu sabahki gürültü patırtı pek de alışılmadık bir şey değil aslında.

Aqua dışarı çıkar, ortalığı birbirine katar, başa bela açar ve ağlayarak eve geri döner.

Bu her gün olan bir şey. Alışılmadık bir durum değil yani.

Ama neyse ki bugün olanlar kafama acayip derecede takılıyor.

Geri döndükten sonra Wiz’i bir daha görememenin sorun olup olmayacağını sorduğumda Aqua cevap vermemişti.

O sırada sormak istediğim kişi aslında Wiz değildi, çok daha kişisel bir şeydi.

“Bizden ayrılmak gerçekten seni rahatsız etmiyor mu?”

Sormak istediğim tam olarak bunu söylemekti.

… … …

“AAAAAAAH!”

Yatağımın üstünde bir o yana bir bu yana yuvarlandım.

Kafamdan ne tür utanç verici düşünceler geçiyor şu an benim?

Yüzümü yastığa gömdüm.

Hayır, hayır, aslında sormak istediğim şey şuydu:

“Bu kadar uzun süre burada kaldıktan sonra gerçekten geri dönmek istiyor musun?”

Bu üçüyle bu kadar uzun süre birlikte yaşadıktan sonra, hayatı Aqua olmadan hayal etmek zor.

Aqua’nın gitmesi tam olarak ne anlama geliyor ki?

Sadece Darkness ve Megumin ile birlikte yaşamak.

Malikanem ve servetim olsa bile, Aqua artık ortalıkta aylak aylak dolaşmayacak ya da sorun çıkarmayacak, işler yolunda giderken paldır küldür araya dalmayacak…

Dur bi’ dakika.

Ben neden bu kadar endişelenmiştim ki? Kulağa o kadar da fena bir hayat gibi gelmiyor sanki.

Yok, yok, yok.

Bunu duyarsa Aqua kesinlikle zırlamaya başlar.

Artı, o olmadan hayat bayağı sıkıcı bir hal alacak gibi hissediyorum.

Tabii, başıma her gün bela açmayacak ama ne yapacağımı bilemeyeceğim kadar çok boş vaktim kalacakmış gibi geliyor.

Yine de Aqua bu konuda ne düşünüyor acaba?

Aslında ben durduk yere bunun için neden uykusuz kalıyorum ki?

Canına okuyacağım bu işin.

Evet, göğsümün ortasında tuhaf bir sızı var sanki…

“… …” ”

Battaniyemi bir kenara fırlatıp yataktan fırladım.

Saat bayağı geç oldu ama gidip onu uyandıracak ve hesabını soracağım.

Hazır başlamışken bir güzel de lafı yapıştırırım.

Şeytan Kral’ı haklamaya kalkışmanın risklerini ve bundan elde edeceğimiz kazancın ne kadar devede kulak kaldığını ona tek tek anlatacağım.

Odamdan sıyrılıp olabildiğince sessiz bir şekilde koridordan aşağı süzüldüm.

Muhtemelen şu an hepsi uyuyordur ama Megumin ya da Darkness’a yakalanıp Aqua’ya gece baskını düzenlemeye çalıştığımı sanmalarını kesinlikle istemem.

Evet, öyle yanlış anlaşılmalar hayatımın sonuna kadar peşimi bırakmazdı.

Gizlenme becerimi etkinleştirip çaktırmadan Aqua’nın odasına doğru yol almaya başladım.

Ama birkaç adımdan fazlasını atamadan.

Aqua’nın gece gökyüzüne dik dik baktığını fark ettim.

Malikânenin ikinci katında, tam girişin üstünde bir balkon var ve Aqua şu an orada oturuyor.

║ Bu gece dışarıda inanılmaz güzel bir dolunay var.

Aqua her zamanki mavi hagoromo‘sunu giymiş, dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu.

Niyetim onu uyandırmak ve kallavi bir azarlamak çekmekti ama…

Aqua öylece oturmuş, sessizce gökyüzünü izlerken gerçekten de tıpkı bir tanrıçaya benziyor.

Laf açılmışken, ilk öldüğüm zamanı hatırlıyorum da, gözlerimi üzerine diktiğim an onun bir tanrıça olduğunu içgüdüsel olarak anlamıştım.

Gerçekten çok güzeldi, diye düşünmüştüm.

Keşke her gün böyle uslu uslu dursaydı…

Onu uzaktan izlerken aniden varlığımı fark etmiş gibi bana doğru döndü.

“… Sen orada ne arıyorsun? Uykun mu kaçtı?”

Biraz suçluluk duyarak balkona çıktım.

Onu aramak için kalktığımı asla söyleyemem, o yüzden tam olarak ne demeliyim?

Ve mehtabı izlerkenki haline büyülenip kaldığımı kesinlikle söyleyemezdim.

Bunu duyarsa kesin egosu tavan yapardı.

O yüzden az önce düşündüklerimle uzaktan yakından alakası olmayan bir şey söyledim.

“… Şey, öğleden sonra biraz fazla uyumuşum da… Her neyse, senin burada ne işin var? Sabaha kalmadan bütün sivrisineklere kanını kaptıracaksın benden söylemesi.”

“Her zamanki gibi aynı rezil herifin tekisin, değil mi?”

Aqua başını yeniden gökyüzüne çevirirken pes etmiş bir ses tonuyla mırıldandı.

“Aklın fikrin sadece yemekte, o halde burada ne halt yiyip de mehtap izliyorsun? Cennet ayın üzerinde falan mı yoksa? Siz Kaguya Prenses falan mısınız oradakiler?”

“Ne alakası var tabii ki hayır, sadece çok güzel olduğu için izliyorum. Bak, ben de uzun zamandır bunu merak edip duruyorum, ama sen tam olarak beni ne sanıyorsun? Benim de şöyle güzel bir manzarayı hayranlıkla izlemek istediğim anlar olamaz mı yani, ha? Sence de öyle değil mi? Ayı izleyen bir tanrıça manzarası sence de kartpostal gibi durmuyor mu?”

Kesinlikle öyle duruyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, onu bu halde görmek bana “aha, bu kız cidden bir tanrıçaydı” dedirtmişti.

Tabii ki bunların hiçbirini gidip yüzüne söylemeyeceğim.

“… Baksana, cennete geri dönmeyi gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun? Şurada bir yılı aşkın süredir beraberi, değil mi? Bir sürü insanla tanıştın kaynaştın, onları bir daha göremeyecek olmanın garip bir şekilde yalnızlık hissettireceğini hiç düşünmüyor musun?”

“… …” ”

Aqua sadece sessizce aya dik dik bakmaya devam etti.

Sonunda bana sırtını döndü ve kendi kendine konuşmaya başladı.

“Şunun şu kadar zaman oldu olalı daha bir yılı biraz geçti, değil mi? Durum cidden çok garip hissettiriyor. Cennetteki diğer tanrıları ve melekleri çok daha uzun süredir tanıyorum ama bu dünyadaki hayat, nasıl derler, fırtınalı ve bir sürü dramayla dolu?”

Bizim buradaki hayatımızı bu kadar fırtınalı ve dramatik hale getiren bizzat sensin ama Aqua.

O laf bir an dilimin ucuna kadar geldi ama kendimi tuttum.

Onun yerine şunu söyledim…

“Cennette çok daha uzun süredir mi yaşıyorsun? Bu da bayağı yaşlı bir—”

“Eğer tek bir kelime daha edersen, alt tarafına bir daha asla ayağa kalkamayacağı şekilde bir mühür vururum senin.”

Hayatımda ilk defa gerçekten Aqua’dan korkuyorum.

Aqua kendi kendine konuşmaya devam etti.

“Cennette her gün birbirinin aynısıdır. Günler geçse de en ufak bir değişim olmaz. Doğruyu söylemek gerekirse, oldukça sıkıcıdır… Şey, madalyonun öteki yüzüne bakarsak, hiç hoş olmayan anılarla baş başa kalmadığım anlamına da geliyor bu tabiatıyla.”

Hoş olmayan anılar.

Acaba birkaç gün önce maceracılar birdenbire ona sırt çevirdiğinde yaşananları mı kastediyor?

“O zamandan beri maceracılardan bir sürü özür mesajı aldım. Gerçi bir tanrıça olarak bu olaylardan pek de etkilendiğim söylenemez ya.”

Yalancı. Megumin o olaydan sonra bir süre bayağı bir bunalıma girdiğini söylemişti bana.

Ardından Aqua, başını aya doğru kaldırdı ve neredeyse duyulamayacak kadar kısıtlı bir ses tonuyla mırıldandı.

“… Eve gitmek istiyorum.”

Yüzünde öyle özellikle hüzünlü ya da yalnız kalmış bir ifade falan yoktu.

Sadece, evim dediği o yeri hasretle gözleyen kayıp bir çocuğun yüz ifadesine bürünmüştü sanki.

O sözler doğrudan bana söylenmemişti.

Bu bir talep değildi, sızlanmıyordu da. Sadece içindeki o derin arzusunu dışa vuruyordu, kalbinin en köşesinde sakladığı bir dileği.

Cennette ne kadar süre yaşadığını bilmiyorum.

Orada herhangi bir arkadaşı veya tanıdığı var mıydı bir fikrim yok.

Hatta cennetteki yaşam tarzı hakkında bile hiçbir şey bilmiyorum.

Hiçbir şey ama hiçbir şey.

Onu buraya zorla sürükleyip getiren bendim, o yüzden eğer kendisi geri dönmek istiyorsa, onu geri gönderme görevi asıl bana düşer.

Hem, bu konunun çok da üzerine düşmek istemiyorum ama son bir yıldır ortalıkta yeni hile kullanan kimsenin görünmemesi biraz da benim suçum sayılır.

Ama yine de şu Şeytan Kral meselesi…

Sanırım burada artık bir şeyler gevelemem gerekiyor.

“… Şey, biliyor musun, ben de şu Şeytan Kral’ı nasıl haklayacağımız konusunda birazcık, yani sadece birazcık kafa yormaya başladım aslında… Ama bilesin diye söylüyorum, hemen şimdi gidip adamı haklayacak falan değilim, anladın mı? Mesela, Wiz’den yüklü miktarda patlayıcı iksir satın alıp onlarla tonla patlayıcı imal edebilirim.” Sonra da onları Şeytan Kral’ın kalesinin etrafına kara mayını gibi döşeyip açlıktan nefislerini tıkardık. Ya da Yunyun’a Şeytan Kral’ın kalesinin tam önüne bir ışınlanma noktası kaydettirip her gün oraya doğru bir patlama patlatabilirdim…”

“… Heheheh. Az önce buna ne kadar da karşı çıkıyordun ama sonunda sen de başladın! Gördün mü, demiştim sana. Kazuma-san sonunda bir yolunu bulup bu işin üstesinden gelir hep… Ama neyse, sorun değil. Zaten en başından beri epey zayıftın, ama bu seviyendeyken Şeytan Kral’dan bir saldırı alırsan, yeniden diriltmeye yetecek kadar bedenin bile kalmama ihtimali var.”

A-Bu kız!

Her seferinde, ama her seferinde illa laf sokacak bir şey buluyor.

Balkona adım attım ve Aqua’nın sırtına doğru seslendim.

“Zayıf olmamın sebebi, hile yerine seni almış olmam. Eğer zayıfsam bu senin işini tam yapmaman yüzünden, yani o dediğin senin için de geçerli. Anlıyor musun, seni işe yaramaz tanrıça-sama?”

“Hey, sana bir mühür vurmak istiyorum, o yüzden biraz daha yaklaşır mısın?”

“Özür dilerim.”

Buralarda biraz daha vakit geçirirsem, cidden başıma mühür vurmaya karar verebilirdi.

Aqua’ya geri uyumaya gitmem gerektiğini söyleyip odama doğru yöneldim…

Dizlerini göğsüne çekmiş olan Aqua, gözlerini aydan bir an olsun ayırmadan bana seslendi.

“Kazuma-san, Kazuma-san.”

Olduğum yerde duraksadım.

“… Ne var?”

“Satou Kazuma-san. Bu dünyaya geldiğin için memnun musun? Hiç pişmanlık duydun mu?”

Aqua saf bir merakla sordu.

Japonya’dayken dört gözle bekleyecek hiçbir şeyi olmayan, uslanmaz bir hikikomoriydim.

Bu dünyada başardıklarımla kıyaslanamaz bile. Bir servetim var, malikanem var ve hepsinden öte, bu dünyadan birkaç güzel kadının ilgisine sahibim.

Serena tarafından öldürüldüğümde yeniden doğmayı şöyle bir düşünmüştüm ama Aqua’ya pek minnettar olmasam da şu an pişmanlık duymama imkan yok.

Burası her tür saçmalıkla dolu zorlu bir dünya olsa bile.

“Hiç pişman değilim. Buraya geldiğim için memnunum.”

Aqua bu sözleri duyunca gerçekten rahatlamış gibi göründü ve hafif bir iç çekişle beraber “Öyle mi?” dedi.

Tıpkı benim onu bu dünyaya zorla sürüklediğim için biraz suçluluk duymam gibi, o da beni bu dünyaya göndermiş olmaktan dolayı kendi çapında endişelenmiş olabilirdi.

“O zaman ne güzel… İyi geceler. Ay ışığındaki güzelliğime kaptırdın diye odana dönünce tuhaf şeyler yapma sakın, tamam mı? Öyle bir şey yaparsan ilahi cezanı bulursun.”

“Öyle bir şeyin imkanı yok.”

Anında yapıştırdım cevabı.

Cevabım karşısında biraz bozulan Aqua, “Acaba şuna ufak bir mühür vursam mı gerçekten…” gibi tehlikeli şeyleri dişinin kovuğundan mırıldanmaya başladı.

Aceleyle odama geri dönüp kendimi yatağa attım.

Ama beklediğim gibi, uyuyamayacak kadar çok şey dönüyordu kafamda.

Şeytan Kral mı ha…

Evet, nereden bakarsam bakayım bu cidden imkansız.

Onu kolayca alt etmenin bir yolu olsaydı keşke…

Hayır, hayır, yapabileceklerimin de bir sınırı var.

Ama biraz zaman ayırıp düşünürsem, iyi kötü bir iki plan bulabilirdim aslında…

Tam o sırada bir şey fark ettim.

Ben neden Şeytan Kral’ı haklamak konusunda cidden kafa yorup duruyorum ki?

Bu saçma düşünceleri kafamdan atmak için gözlerimi yumdum ve uykuya geri döndüm.

Uyku beni ele geçirmek üzereyken, hayalimsi bir arzu zihnimde şimşek gibi çaktı.

Daha önce hiç böyle bir şey istememiştim ama,

Şeytan Kral’la başa baş mücadele etmemi sağlayacak bir hile güç gücüne gerçekten sahip olmak istiyorum—

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla