Part 1
“Hoş geldin, efendim!”
Kendimi son derece tanıdık, bembeyaz bir odada buldum.
Gözlerimi açtığım an neşeli bir Eris-sama tam karşımda duruyordu.
“… Oldukça eğleniyor gibisin, Eris-sama.”
“Artık buraya gelmeye alışTın, o yüzden böyle yapmasaydım yeni bir şeyin heyecanını yaşayamazdın, değil mi? Yine de kusura bakma, içinde bulunduğun durumu düşününce pek söylemem gereken bir şey değil sanırım.”
Bunu söyleyen Eris-sama bana çarpık bir gülümseme bahşetti.
“… Bunu bir kez daha yapabilir misin?”
“Bunu ilk yapan kişi olarak bunu söylemem biraz tuhaf kaçıyor ama bir daha yapmayacağım.”
Ve ne zaman Büyük Patron olsa her zaman pek bir uyumlu oluyor.
“… P-Peki o bana Ölüm büyüsünü yaptıktan sonra diğerlerine ne oldu?”
“Darkness öfkeyle onu yumrukladı, o yüzden şu an ikisi de kendilerinde değil. Kıdemli seni diriltmekle meşgul ve Megumin-san da Şeytan Kral’ın Generali’ni bağladıktan sonra Darkness ile ilgileniyor… Lütfen rahat ol. Herkes iyi.”
Eris-sama’nın sözlerini duyunca derin bir rahatlama nefesi verdim.
Bu, Aqua beni dirilttiğinde parlamak sıranın bana geleceği anlamına geliyor.
Dürüst olmak gerekirse 1. seviyeye geri dönmek ödenmesi oldukça ağır bir bedel ama Serena’yı etkisiz hale getirmenin akıl edebildiğim en iyi yolu bu.
Birkaç farklı yöntem daha düşündüm ama işleri kendi ellerimle bitirmeyi gerçekten çok istiyorum.
Üzerimdeki gerginliğin çekildiğini hissederek yere yığıldım ve bacak bacak üstüne atıp oturdum.
Yine de en son öleli bayağı bir zaman olmuştu…
Bu mantıksız dünya zayıf olanlara karşı hiç merhamet etmiyor, bu yüzden bu beklenen bir durum ama bu kadar sık ölmeyi durdurmak için gerçekten hiçbir şey yapamaz mıyım?
Bu kadar kolay öldürüldükten sonra kendini kötü hissetmeden edemiyor insan.
Ölmeye alışmak da bana pek sevinç getiren bir şey değil zaten.
Eris-sama sessizce bana gülümsedi.
Odanın tam ortasında ellerini birbirine kenetlemiş halde duruşunu görmek bile nedense bana yeniden güç verdiğini hissettirdi.
Bütün endişelerimden arınmışım gibi hissediyorum.

Buraya gelmeme neyin sebep olduğunu düşündüm.
Neden Şeytan Kral’ın Generalleriyle savaşmak zorundayım ki? Bu dünyaya geldiğimden beri neden sadece güçlü düşmanlarla baş etmek zorundayım?
Bir servet kazandıktan sonra bile Şeytan Kral’ın kızının başkente saldırı planıyla, kasabaya saldıran bir ölüm timiyle ve daha nicesiyle uğraşmak zorunda kaldım…
Ahh, ne büyük bir bela…
Belki de daha yeni öldüğüm içindir, ama içimdeki o depresif hissi bir türlü atamıyorum.
Yine de geri dönmem gerekiyor.
Şu anda Şeytan Kral’ın başkente saldırı planlarını ya da kasabaya gelen ölüm timini bilen tek kişi benim.
Ve seviyem Serena’nınkiyle birlikte bire düştü…
Olacakları düşünmek bile içimi çizmeme neden oldu.
Eris-sama bana endişeli bir bakış attı.
“İyi misin? … Şey, tabii ki değilsin. Sonuçta öldün…”
Bunu söyleyen Eris-sama, başını benim seviyeme getirmek için çömeldi ve aynı endişeli ifadeyle yüzüme baktı.
“Büyük Patron gerçekten çok tatlısın, biliyor musun? Bir tanrıça olarak işini bırakıp benimle birlikte uzak bir dünyaya kaçmayı hiç düşündün mü?”
“Megumin-san ile çıkıyorsun sen. Sevgilin varken bir tanrıçaya böyle şeyler söylersen ilahi ceza yersin.”
Oh, doğru, Megumin!
“Eris-sama, Megumin ile her aramızda çizgiyi aşacak olduğumuzda işe çomak sokmak için herhangi tuhaf planlar çevirmiyorsun, değil mi? Hani bana karşı gizli duygular beslediğin için falan?”
“Kesinlikle hayır! Öyle aptalca bir şey yapmazdım! Ah! Bu ifade de neyin nesi? Bana güvenmiyor musun!?”
Ah, sırf Eris-sama’nın benimle dalga geçmeme verdiği tepkiyi görmek bile hırpalanmış ruhuma yeniden hayat üflüyor.
“Kazuma-san! Kazuma-san! Benim tarafımdaki her şey bitti, o yüzden çabuk ol ve geri dön.”
Ve bu sakin anın tam ortasında, zerre kadar sakinleştirici olmayan o tanrıçanın sesi odayı yardı.
O mantıksız dünyaya henüz geri dönmek istemiyorum, bu yüzden yüzümü dizlerime gömüp kulaklarımı kapadım.
“Ş-Şey… Kıdemli seni çağırıyor… Ne hissettiğini anlıyorum ama…”
Eris-sama gerçekten kaçma çabalarımdan oldukça rahatsız olmuş görünüyordu.
“… Bu kadar çok ölüp durduktan sonra insan depresyona girmeden edemiyor. Ve tekrar ölebileceğimi düşündüğümde, artık geri giresi gelmiyor insanın. Belki de yeni bir hayatta yeniden doğmak o kadar da fena değildir diye düşünüyorum.”
“Bu… Şey, sanırım bu gayet doğal. Sırf bir kez ölmek bile başlı başına oldukça büyük bir şok… Şey, Kazuma-san bugüne kadar oldukça temiz ölümler yaşadı, o yüzden şokun minimum düzeyde olması gerekirdi…”
Eris-sama bir anlığına sorunlu bir ifade takındı, ama sonunda bana sıcak bir gülümseme bahşetti.
“… Ama bu dünyada harika yoldaşlar buldun ve onlarla birlikte epey mutlu anılar biriktirdin, değil mi? Henüz yapman gereken şeyler yok mu? Hadi ama, o mutlu günleri hatırla…”
Aklımı bu dünyada yaşadığım deneyimlere götürdüm.
Bu dünyaya ilk geldiğim zamanlar ahırda Aqua ile birlikte yaşarken geçirdiğim zorlu günler.
Üzerime mantıksızca yıkılan devasa borçlar.
Sorun yaratmaktan başka hiçbir şey iyi beceremeyen yoldaşlarla tanışmak ve onların arkasını toplamak.
Garip insanlarla dolu o kasaba…
Ve bunların sonucunda defalarca ölüp durmam.
Yoldaşlarımla işler yolunda gitmesine rağmen hâlâ çizgiyi aşmayı başaramamış olmam da işin ayrı bir boyutu.
“… Gerçekten yeniden doğmak istiyormuşum gibi hissediyorum…”
“Eh!?”
Belki de Dünyadaki zengin birinin evcil kedisi olarak yeniden doğmayı talep ederdim.
Sonra da keyifle uyuyup hayatımı yiyip içerek geçirirdim.
“Kazuma-san! Acele et! Çabuk ol!”
Aqua’nın sinir bozucu sesi tekrar odayı yardı.
Elimden gelenin en iyisini yaptım.
Gerçekten elimden gelenin en iyisini yaptım.
Geri dönsem bile kısa süre içinde buraya geri dönecekmişim gibi bir hissiyata kapılıyorum.
“Yeniden doğmaya karar verdim! Gerisini sana bırakıyorum! Lütfen diğer ikisine mutlu olmalarını dilediğimi söyle!”
“Eeh!?”
Eris, kime söylediği belirsiz olan bu bağırmam karşısında şokla çığlık attı, ama sonunda sessizliğe büründü.
Ve ardından…
“O adam yine aptalca şeyler söylüyor! Saçmalamayı kes. Neden her seferinde böyle aptalca şeyler söylüyorsun? Beni üzmeyi gerçekten bu kadar çok mu seviyorsun? Aptal mısın sen? Gerçekten aptal mısın? Bu yüzden mi o rahibenin kuklası haline geldin?!”
“Ah!”
Aqua’nın azarı havada yankılandı.
“Asıl sen saçmalamayı kes! Kimin adına Şeytan Kral’ın Generali ile kavga ettiğimi sanıyorsun baştan beri!? Bu kasabayı korumak için herkesin arkasından o rahibeyle sürekli savaşıp durdum biliyor musun?! O şiddetli savaşın sonunda beynim yıkandı—”
“Eh, dur, Megumin, ne yapıyorsun sen? Hı?”
Hey.
“Bu artık bana sökmez! Bedenimle ne tür şakalar ya da başka şeyler yaparsan yap umurumda değil! Ağlayıp bana geri dönmem için yalvarmadığın sürece…”
“Megumin, ne yapıyorsun!? Hayır, dur, ne yapıyorsun sen!? Kazuma-san! Kazuma-san! Çabuk ol ve geri dön! Eğer elini çabuk tutmazsan…!”
Öyle kolay kolay kanmam ben. Şimdi cesedime ne yaparsan yap…
Evet, bu tür tehditler artık—
“Kazuma-san! Megumin… Megumin ilk defanı mıdır nedir öyle bir şeyden bahsedip şu an acayip bir şeyler çeviriyor! Aslında Megumin, gündüz gözüyle böyle şeyler yapmamalısın doğrusu!”
Beni erotizmle mi baştan çıkarıyorsun?!
“… …”
Yerde kıvrandığımı gören Eris-sama neden se_ bilmem daha bir soğuklaşmış gibi göründü.
Ah, ne yapmalıyım ben? Geri dönmezsem, yetişkin olduğum o anı kaçıracağım…!
Ama şimdi dönersem, Megumin’in baştan çıkarmalarına hemen kanıp pes eden kolay bir adam diye dalga geçileceğim… Hayır, hayır, hayır ama…!
“Şey Megumin, Kazuma-san’ın ilk defası için o kadar büyük bir şey sığmaz bence. Kazuma-san’ın o şeyi kesinlikle kırılır.”
…
“Hey, ilk defa derken bunu mu kastediyorsun!?”
“Megumin, bunu yapamazsın! O yemek! Yemekle böyle şeyler yapılmaz! Ceza alırsın!”
“Kes şunu! Aqua, hemen geri dönüyorum, o yüzden onu hemen durdur!”
“Aaah! Megumin! Megumin! Bunu yapamazsın! Hemen şimdi döneceğini söyledi, çabuk ol ve pantolonunu—!”
Hemen ayağa fırladım.
“Her neyse Eris-sama, halletmem gereken acil bir işim var, o yüzden müsaadenizle.”
Koşarak kapıya gidip iterek açtım…
“Ah, iyi yolculuklar… Şey yok, Kazuma-san! Acele ediyorken rahatsız ettiğim için üzgünüm ama söylemem gereken önemli bir şey var—”
“Şimdi mi!? Bundan önce vaktimiz boldu, neden şimdiye kadar söylemeyi bekledin peki!? Ben geri döndükten sonra Büyük Patron olarak yanıma gelırsi_!”
“Megumin, neden hep böyle cüretkâr hareketler yapıyorsun!? Hadi ama, yakında dönecek, çabuk ol ve delilleri yok et!”
Kafamı kısaca Eris-sama’ya çevirdim.
Bana özür diler gibi bir bakış atıp şöyle dedi:
“Aslında o dünya—”
“Megumin, onu çıkarma, geri tak! Eyvah, yeterli vaktimiz yok—!”
“Özür dilerim Eris-sama, gerçekten şu an kalamayacak durumdayım! Aqua! Durdur onu! Sonra sana harçlık veririm, durdur onu!”
Aqua’nın sürekli araya giren sesiyle ciddi bir hava yakalamaya imkan yok zaten.
“Yani, Kazuma’ya gösteremeyeceğin bir sürü şey var… Ah, Megumin, yapamazsın! Yapamazsın! Aah!”
“Pes etme! Sakın pes edeyim deme Aqua! Hemen geri dönüyorum!”
Ben kapıdan çıkarken Eris-sama kıpkırmızı yüzüyle bağırdı.
“O dünya şu anda bir krizle karşı karşıya! Bu gidişle Şeytan Kral’ın gerçekten de insanlığın kökünü kazıması işten bile değil! Lütfen beni dinle—!”
Kendime geldiğimde ilk gördüğüm şey Aqua ve Megumin’in yüzüme dik dik bakması oldu.
“Ah! Hoş geldin Kazuma! Gerçekten de ucuz atlattık, değil mi?”
“H-H-Hoş geldin.”
Megumin hafifçe kızarmıştı ve nefes nefeseydi sanki.
Dahası, arkasında da bir şeyler saklıyor gibi duruyordu.
Gözlerinin içine baktığımda hemen bakışlarını kaçırdı.
Pantolonum karmakarışıktı ve aceleyle giyilmiş gibi duruyordu.
Bu pek de içimi rahatlatan bir manzara değildi açıkçası.
İkilisinin arkasında ise Darkness ve Serena avluya baygın şekilde uzanmış yatıyordu.
“D-Darkness ile ilgilenmeye devam edeyim bari, olur mu?”
Bunu söyleyen Megumin sanki benden kaçıyormuş gibi aceleyle Darkness’ın yanına gitti.
Şu anda acayip derecede kıpır kıpır olan Aqua’ya çevirdim bakışlarımı.
“Hey, Aqua.”
“Ne var? Durdurdum işte, tamam mı? İkimiz senin o ufaklık Kazuma-san’ına bir baktık ama hiçbir şey yapmadık, tamam mı!?”
Bu-Bu kız…
Kendimi sakinleştirdikten sonra Aqua’ya söyledim.
Source @CGtranslations. me
“… Söylesene… Cennete hala dönmek istiyor musun?”
Kısım 2
“Kazuma! Hadi ama, uyan! Sabah oldu! Çabuk ol ve uyan!”
Ertesi gün.
Tek bir tıkırtı bile koparmadan odama neşeyle daldı ve beni taciz etmeye başladı Aqua.
Battaniyemin altından tembelce kafamı uzattım, penceremin dışarısının hâlâ loş olduğunu fark ettim.
“… Saat kaç olum…?”
“Beş olmasına biraz var.”
Bunun için çok erken…
Tekrar battaniyemin altına sokulduğumda, Aqua yatağımın üzerine tırmandı.
“Yatakta ne diye gene saklanıyorsun!? Hadi ama, uyan! Giyin ve loncaya gidip birkaç görev alarak seviyemizi yükseltelim!”
“Beni rahat bırakın yahu~ Dün gece geç saatlere kadar içtiğim için bugün resmen akşama kadar uyumak istiyorum… Dün başka bir Şeytan Kral generali hak etmemizi kutluyordum da.”
Dün, Eris-sama’nın mesajını Aqua’ya ilettikten sonra planlandığı gibi hem Serena’nın hem de kendi seviyelerimi bire düşürmüştüm.
Ardından baygın haldeki Serena’yı polise bırakıp bildiğim her şeyi onlara anlatmıştım ama…
Zayıflatıldığına göre Serena, bu kasabada kullandığı o güçlü lanetlerin hiçbirini artık yapamayacak durumdadır.
Şövalye, kendisini iyice sorguya çekeceklerini söylemişti.
Ayrıca Şeytan Kral’ın kızının istila planlarına ve Axel’a yapılacak sızma saldırısına karşı falan da tedbirler alacaklardı.
Şeytan Kral generalini yakalayıp planlarını durdurduğum için hatırı sayılır bir miktar ödül almıştım.
Madem seviyem tekrardan bire düşürüldü, bundan sonra yapabileceğim gerçekten de başka bir şey yok tabii.
Başkente yapılacak saldırı konusunda zaten elimden gelen bir şey olamazdı, üstelik Serena’nın kuklası haline getirdiği maceracılar da o durumdan kurtarıldı; yani içeriden orduya destek olma planı artık tamamen suya düştü.
İçeriden yardım almadan bu kasabanın düşman güçlerine teslim olması epey zor bir ihtimal.
Üstelik planın beyni olan Serena da saf dışı bırakıldığına göre, tüm operasyonun iptal edilmesi an meselesi olabilir.
İşte bu yüzden içim rahat bir şekilde sabahın körüne kadar başarımı kutlamıştım da…
“Uyan! Uyan! Hadi ama, çabuk uyan! İnsanlığın ve geleceğin hatırına Şeytan Kral’ın peşine düşüyoruz!”
Lakin Aqua, güneş daha doğmadan sırtıma ardı ardına vurarak böyle şeyler söylemeye başlamıştı.
Şeytan Kral’ı alt etmek.
Birdenbire böyle saçma şeyler söylemeye başlamasının bir sebebi var tabii.
Evet, Eris-sama’dan gelen mesaj bu.
“Tanrıça tarafından seçilen bir kahraman yakında Şeytan Kral’ın icabına bakacaktır… Her neyse, iyi geceler…”
“Tanrıça tam burada duruyor ama bilmem farkında mısın!? Kahraman olarak seni seçiyorum, o yüzden çabuk ol ve uyan!”
Eris-sama’nın bahsettiği kriz, Serena’dan duyduğum şeyin tıpkı kendisi: Bu dünyada yeni potansiyel kahramanların artık ortaya çıkmıyor oluşu.
Japonya’dan gelen insanlara hile benzeri güçler verip bu dünyaya göndermek aslen Aqua’nın işiydi.
Ne var ki melek işi devraldığından beri, bu anlaşmayı kabul eden tek bir kişi bile çıkmamış gibi görünüyor.
Anlaşılan yeni melek fazlasıyla dürüst biri ve hiçbir şeyi süslemeye çalışmıyor.
Gönderilen insanların kaderini ve hayatta kalma oranını, dilde öğrenmenin olası yan etkilerini, bu dünyadaki hayatın ne denli zor olduğunu ve daha akla gelebilecek her türlü detayı onlara teker teker anlatıyor.
Başka bir deyişle, bu dünyaya getirilme anlaşmasını birinin kabul etmesi ancak işe bakan kişinin Aqua olması sayesinde mümkün olabilirdi.
“Her şeyi açıklamadan benim gibileri buraya yollayan sensin asıl. Protesto etmek için öğlene kadar uyuyorum!”
“Zaten her daim öğlene kadar uyuyorsun sen! Hadi ama, bir tanrıça senden ricada bulunuyor! Güzel bir tanrıça senden gözyaşları içinde ricada bulunuyor, neden bir kerecik bile beni dinlemiyorsun ki!?”
Bu dünyada bir sürü tehlike var.
Şeytan Kral burada olmasa bile, insanlık için tehdit oluşturacak şeyler yine fazlasıyla var olurdu.
Görünen o ki cennet, dolandırıcılı— şey yani ikna kabiliyeti yüksek bir tanrıçanın değerini anladı ve onu bir an önce geri istiyor.
“Söylesene, cennette gerçekten bu kadar insan kıtlığı mı var? Senin işini yapması için oradan buradan herhangi bir goobili falan yakalayıp getiremezler miydi?”
“Benimle dalga geçmeye devam edersen işin peşini bırakmam. O tuhaf iblisin sesini taklit etmek için ses taklidi büyüsü kullanıp yatağının ucunda bütün gün kahkaha atarım.”
Onu partimden hemen defetmek istediğim o ahır günlerimdeki gibi olsaydı neyse derdim ama artık belli bir istikrar yakalamışken, Şeytan Kral’ın peşine düşmek için ne gibi bir sebebim olabilir ki?
Hatta daha da doğrusu, bu resmen intihar olur.
Serena’nın planlarını boşa çıkarıp onu yenmeyi başarmış olmamın tek sebebi, birçok tesadüfün benim lehime işlemiş olmasıydı.
Üstelik o da generaller arasındakilerin en zayıflarından biri olarak görülüyor.
Bırak onu, o kadar zayıf olmasına rağmen sonunda yine de can vermiştim.
Şimdi kalkmış bana, güçlü yardakçılarıyla hıncahınc dolu kalesinde patronunun üzerine saldırmamı mı söylüyorsun?
Sen salak mısın ya?
Hâlâ üzerimde at gibi oturup sırtıma vuran Aqua’ya doğru kafamı çevirdim.
“… Şeytan Kral’dan bahsediyoruz, farkında mısın? Onun gibi birini alt etmemin imkânı yok. Gerçekten de Şeytan Kral’ı alt edebilecek biri gibi mi görünüyorum sana?”
“Elbette hayır. Ben bile o kadar hayalperest değilim.”
Bu kız var ya.
“O zaman ne istiyorsun? Seviyemi yükseltip Şeytan Kral’ın kalesine doğru yola çıksak bile, yoldaki güçlü canavarlar tarafından haklenmezsek, kaleye vardığımız an güçleriyle kuşatılıp harcanırız. Sen, Megumin ve Darkness onların elinde çok kötü duruma düşeceksiniz. Buna bir tek Darkness sevinir ama, biliyorsun değil mi?”
“Bunu ben de biliyorum tabii ki. Ben de bu konuda biraz kafa yordum, bilmem farkında mısın? Senden tek istediğim, beni kaleye yaklaşmama yetecek kadar seviye atlatman, hepsi bu.”
H Ö?
“Şayet düzgün bir planın falan varsa, dinlemeye itirazım yok.”
“İyi dinle şimdi. Doğrudan Şeytan Kral’ın kalesine gitmek istediğimiz bir zaman olmuştu, hatırladın mı? Ama sonra bize kalenin etrafında bir bariyer olduğunu söylemişlerdi. Generalleri tarafından korunan bir bariyer.”
Hım?
Öyle bir şey var mıydı ya?
O sıralar beni ilgilendiriyormuş gibi hissetmediğim için pek kulak asmamıştım.
Sessizliğimi anladığıma yoran Aqua açıklamasına devam etti.
“Ve dün bir General’i daha etkisiz hale getirdin. Birinci seviye bir General o bariyeri asla ayakta tutamaz. Bu da demektir ki bariyeri desteklemeye devam eden geriye sadece… geriye kaç kişi kaldı şimdi?”
“… Başlangıçta sekiz tane değil miydi onlar? Karşılaştığımız ilk kişi o dülhan Beldia’ydı. Ondan sonra Vanir, Hans, Sylvia, Wolbach ve şimdi de Serena var… Yani Wiz’i de dahil edersek, geriye sadece iki kişi kalıyor.”
“Evet, geriye sadece iki general kaldı! Muazzam tanrıça gücümle, biraz gayret gösterirsem muhtemelen sadece iki generalin ayakta tuttuğu bir bariyeri darmadağın edebilirim! Bariyeri tamamen ortadan kaldırabilirsem en iyisi o olur ama bu imkansız olsa bile, birinin geçebileceği kadar büyük bir delik açabilmem gerekir.”
…
“Pekala, bu güzel falan da, Şeytan Kral’ı tam olarak nasıl alt edeceğiz?”
Aqua kendine güvenen bir edayla cevap verdi.
“Bariyer indikten sonra gerisi kolay! Değerli Axis Tarikatı’mın, Kızıl İblislerin ve bu ülkeyi yönetenlerin yardımını alacağım! Bu dünyada edindiğin o bağlantıları kullanıp kalenin etrafındaki bariyerin kalktığını onlara söyleyeceğiz!”
Yani zor işleri başkalarına yıkma niyetinde.
Ama şey, bariyer olmadan Şeytan Kral’ın savunma için kalenin etrafına büyük miktarda güç konuşlandırmak zorunda kalacağı da bir gerçek.
Sırf bu bile savaşın gidişatını ciddi anlamda lehimize çevirir.
“Peki ya bariyeri tamamen kıramazsan ne olacak?”
“O zaman iş sana kalıyor demektir.”
Öyle mi?
“Bundan bana biraz daha bahset.”
“Düşman Tespiti ve Gizlenme büyülerini kullanarak Şeytan Kral’ın uyuduğu yere kadar fark edilmeden sızıp işini bitirebilirsin.”
“Hadi oradan.”
Aqua’nın çıkardığı gürültüyü kulak ardı ederek kafamı yeniden battaniyeyle örttüm.
Kısım 3
Malikanenin salonunda Darkness ve Megumin ile birlikte öğle yemeği yiyiyorduk.
“Hey Kazuma, bir dakika bakar mısın?”
Yüzünde ciddi bir ifadeyle ellerini arkasında kavuşturan Aqua sinsi adımlarla yanıma yanaştı.
Bana önemli bir şey söyleyecekmiş gibi bir hali var.
“… Ne var? Yüzün bayağı ciddi görünüyor.”
Yemekte olduğum fırınlanmış ördek budundan başımı kaldırıp Aqua’nın bakışlarıyla buluştum.
“Lütfen beni dinle! Böyle yaşamaya devam etmemizin hiç mi hiç iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum!”
Aniden bu lafı etmeden önce yutkundu.
Fırınlanmış ördeği çiğnemeye hâlâ devam ediyorum ama sanırım onu dinlemem gerekecek.
“Bununla tam olarak neyi kastediyorsun?”
“Bu kendini kaybetmiş yaşam tarzını! Gerçekten bundan memnun musun? Öğlene kadar uyuyup yemek yemek ve uyumaktan başka hiçbir şey yapmamak! Değişmişsin sen! Cidden çok değişmişsin Kazuma-san!”
Bu da nereden çıktı şimdi?
Megumin ile Darkness çatal bıçaklarını bıraktı.
“Bu adam kend bildim bileli aşağı yukarı böyleydi zaten.”
“Aynen, hep böyleydi o. Üstelik sen de tıpkı onun gibi yaşamıyor musun, Aqua?”
…
“Evet, eskiden de öyle olmuş olabilir ama ben o eski Kazuma’yı geri istiyorum! Borçlar altında ezilen ve azıcık para kazanabilmek için her gün canla başla çalışan o adamı!”
“Pekala, gel bakalım. Seni tecrübe puanlarıma dönüştüreceğim.”
Elimde çatal ayağa kalktım, Aqua da tedbirli bir şekilde boks pozisyonu aldı.
“Ne oluyor ya? Normalde sen de en az Kazuma kadar tembelik edersin, bu laflar nereden çıktı şimdi?”
“O rahibin çıkardığı gürültü daha yakın zamanda bitti, o yüzden bir süre maceralara atılmak istememeni anlıyorum tabii… Sadece ne oldu da bu ruh haline büründün, Aqua?”
İkilinin sorularıyla karşılaşınca Aqua yutkundu.
“Şey… yani biliyorsun, bir maceracının görev ve sorumlulukları…”
…
“… Veya onun gibi bir şey…”
İnançsız bakışlarımız karşısında lafı geveleyen Aqua, adeta oracıkta büzüşüp kaldı.
“Maceracılar olarak dünya halkına karşı bir sorumluluğumuz var… Gırk… Vaaah!”
Bakışlarımıza daha fazla dayanamayan Aqua çığlığı basıp kaçtı.
“—Ne oluyor bu Aqua’ya?”
Yemeğini bitiren Megumin, öğle yemeği çayından kendine doldururken sordu.
Darkness da ortalıkta dolanıyor, peçetesiyle ağzını çaktırmadan siliyordu.
“Çok kafaya takmayın. Kafasına Şeytan Kral’ı yenme isteği sokan tuhaf bir böcek ısırdı hepsi bu.”
“Şeytan Kral mı!?”
Şeytan Kral’ı ağzıma aldığım an ikisi birden bağırdı.
“Şeytan Kral öyle mi? Pekala, en güçlü olduğum statüsünü perçinlemek adına hadi gidip Şeytan Kral’ı hakleyelim. Serena’yı nerdeyse tamamen tek başına alt ettin, Ninnin’e karşı olan savaş da çok çabuk bitti zaten. Üstelik zafer içimde nedense bir boşluk hissi bıraktı.”
Ne ara en güçlü sen oldun ya?
Hem bakkaldan bir şeyler almasını ister gibi bir tonda neden böyle bir teklifte bulunuyorsun ki.
“… Şeytan Kral ha… Kesin acayip güçlü bir saldırısı vardır onun… Belki de değerli zırhımı tek hamlede darmadağın edecek kadar güçlüdür…”
Bu sapık da hayal kuran gözler ve kızarmış yanaklarla boşluğa dikmiş gözlerini bakıyor.
Bana hatırlatılalı epey oldu ama evet, bu ikisi işte tam olarak böyle tipler.
“Baştan söylüyorum, ben onunla dövüşmeye gitmiyorum. Birkaç generalini hak ettik diye yanlış anlamayın sakın. Laf aramızda bizim parti biraz işe yaramazlar tarafında kalıyor, o yüzden… O masum yavru köpeklere döner gibi bakışlar atsanız bile gitmiyorum.”
Source @CGtranslations. me
“—Cidden, neyin peşinde bu kız?”
O gece.
Odamda ellerimi yastık yapmış uzanıyor, uzun uzun düşünüyordum.
Cidden ne düşünüyor bu ya?
Tabii ki onu bu dünyaya zorla sürüklediğim için, artık ihtimali varken geri dönmek istemesini anlayabiliyorum.
Yine de bu kararı bu kadar çabuk almış olması beni biraz şaşırttı.
İlişkimiz gerçekten de bu kadar sığ mı yani?
Şey, Megumin’in anlattıklarına bakılırsa, kukla maceracıların hareketleri yüzünden kendisini gereksiz hissettikten sonra bayağı bir bunalıma girmiş galiba.
Şu an yapmaya çalıştığı şey üzerinde bunun da payı olduğundan eminim.
Tam bir aptal ama o bile o kadar kafasına esen biri değil hani…
…
Ya da belki de cennetin ona olan ihtiyacından gözü kör oldu da, geri dönerse bizi bir daha göremeyeceğini hiç hesaba katmadı.
Tanrıçaların da kendilerine has düşünce yapıları ve değerleri var nihayetinde.
Öyle biri olabilir ama teknik olarak arkasında ateşli inançları olan bir tanrıça sonuçta.
Kafaya koyarsa, bir Şeytan Kral bile…
Bir Şeytan Kral bile…
Yok artık, imkânı yok.
Acaba ne kadar süre uyudum ben?
Oldukça uzak bir yerden gelen bir ses duydum.
“… Seçilmiş… tanrıça…”
Çok huzur verici bir lükse sahipti bu ses.
Kalbimin en derinlerinden gelen bir gücün akın akın doğmasını sağlıyormuş gibi hissettiriyordu…
“Tanrıça’nın seçtiği, efsanevi…”
Evet, ben tanrıça’nın seçtiği, efsanevi…
Efsanevi mi?
Tek gözümü açtım.
Bunu yapar yapmaz, birinin kulağımı gıdıklayan nefesini ve epey bir fısıltı sesini hissettim.
“Tanrıça’nın seçtiği, efsanevi kahraman Satou Kazuma… İnsanlığın kaderi senin ellerinde… Haydi, Şeytan Kral’a karşı ayağa kalk… Güzel tanrıçanın dileğini yerine getir!”
Başımı çevirdiğimde, etrafta sinsice dolanıp kulağıma bir şeyler fısıldayan Aqua ile göz göze geldim.
“… Ne yapıyorsun sen?”
“… Kazuma-san’ın o tatlı uyuyan yüzünü görmek istemiştim de…”
Yatağımdan dışarı fırladım.
“Darkness, Megumin, çabuk gelin! Aqua gece baskınına geldi—”
“Vaaaah! Özür dilerim! Beynini yıkamaya çalışıyordum!”
Kısım 4
“Hey Kazuma, şuna bir baksana lütfen.”
Serena’nın yakalanmasının üzerinden üç gün geçti.
Duyduğuma göre, kendisinden biraz bilgi koparmayı başarmışlar ve başkentin zindanına nakletmeyi planlıyorlarmış.
Ayrıca Regina’nın adını daha önce nerede duyduğumu sonunda hatırladım.
Zamanında alt etmekle görevlendirildiğimiz hayalet Lucy’nin hayranlık duyduğu tanrıçanın ta kendisiydi o.
Lucy, Regina’nın son müridi olduğunu sanıyordu ama Şeytan Kral’ın güçlerinin arasında hâlâ birinin olduğunu düşünmek…
Artık Regina’nın iki takipçisini alt etmiş bulunuyorum. Umarım bunu bana bağışlar, en azından bir zamanlar ben de onun müridi olduğum için beni affeder diye umuyorum.
Şu anda malikanedeki kanepede bağdaş kurmuş oturuyor, ekipmanlarımı düzenliyordum.
Son zamanlarda maceraya ne zaman çıksam yanımda götürmek için parşömenler ve iksirler satın alıyordum ama onları tek bir kez bile kullanma fırsatım olmamıştı.
Dünyadayken bile oyunlarda güçlü iyileştirme eşyalarını zulasına atıp son patronun karşısına çıktığında bile kullanmayan o insan tipinden biriydim ben.
Vanir’in başıma bela ettiği o yasaklı iksir setini nasıl faydalı bir şekilde kullanabileceğimin yollarını düşünürken, yanımda oturan ve eşyalarımı ilgiyle inceleyen Darkness’ın yanından yürüyerek geçen Aqua bana bir kağıt parçası uzattı.
…?
Eşyalarımla uğraşmayı bırakıp kağıt parçasını elinden aldım.
Darkness da bana katıldı.
Başlık zarif bir el yazısıyla yazılmıştı.
“Şeytan Kral hakkında ne düşünüyorsunuz? Anket sonuçları.”
“… Şeytan Kral unvanı kulağa biraz havalı geliyor (Fırıncı). Maiyetinden gizli tutarak sahipsiz ejderhaları besleyecek türden birine benziyor (Evcil hayvan dükkanı sahibi). Onu boşver de, bana biraz para borç versene yeter (Serseri). Kaleden dükkan açmak için ayrılacağımı söylediğinde bunun iyi bir fikir olduğunu söyleyip bana biraz para borç vermişti (Solgun görünümlü Dükkan Sahibi). Onu geç, Ben daha güçlüyüm (Bariz). Tanrım Şeytan Kral’dır (Yorgun görünümlü adam).”
…….
“Ne lan bu?”
“Ahh! O doğru olan değil! Sana gösterilmemesi gereken cevapların olduğu kağıt o!”
Buna anket diyebilir misin cidden?
“Şuna bak sen! Bu kasabada yaşayan, Şeytan Kral’dan muzdarip ve korku içinde olan sakinlerin görüşlerini içeriyor bu!”
Bunu söyleyen Aqua ellerime başka bir kağıt parçası sıkıştırdı.
“… Bu kasabada bir dükkan açtık ama işler bir türlü açılmıyor. Nedenini pek anlamıyorum ama Şeytan Kral’ın bunda bir parmağı vardır kesin (Tatsız tuzsuz bir dükkanın sahibi). Geceleri uyuyamayacak kadar çok korkuyorum Şeytan Kral’dan, bu yüzden gündüzleri uyumaktan başka çarem yok. Bu yüzden düzgün bir işte çalışamıyorum ve hâlâ ailemle yaşıyorsam hepsi onun suçlu yüzünden. (NEET). Şeytan Kral var olduğu için tanrımız hiç ama hiç popüler değil (Yıkım tanrısının müridi). Aynen öyle, kendisi cidden korkunç. Soğutulmuş bir neroid bardağı kadar korkunç (Tiyatroda çalışan kişi). O kadınla bir araya gelemememin sebebi Şeytan Kral’ın ta kendisi (Orta yaşlı adam). Erkek arkadaş bulamamamın sebebi Şeytan Kral (Lonca hanımı).
…
“Söylediğimi yineliyorum, ne lan bu?”
Aqua bariz bir şekilde sahte bir şok ve şaşkınlıkla tepki gösterdi.
“Bunu nasıl söylersinluk!? Kazuma, bu kasabada yaşayan insanların Şeytan Kral yüzünden karşılaştığı tüm o dertleri duyduktan sonra gerçekten hiçbir şey hissetmiyor musun!? İnsanların o utanmaz kadının jigolo NEET’i olarak çağırmasının sebebi tam da bu işte!”
“H-Hey, bunu görmezden gelemem. O kadının kuklasıyken bana taktıkları lakap o muydu yoksa?”
Aqua söylediklerimi kulak ardı edip bana doğru parmak salladı.
“Bir maceracı olarak hiç utanmıyor musun? Burada Darkness ile gününü gün ederken bile, dünyanın dört bir yanındaki insanlar Şeytan Kral korkusuyla yaşıyor! Özür dile! Kendine bir maceracı dediğin için özür dile! Dünyadaki herkesden özür dile!”
“B-Biz günümüzü gün falan etmiyoruz, ben sadece Kazuma’nın o eşyalarla ne yaptığını merak ediyorum!”
Darkness’ın bu sözleri üzerine Aqua sonunda ne üzerinde çalıştığımı fark etmiş gibi göründü.
“Ne yapıyorsun sen orada?”
“Vanir’in bana verdiği o yasaklı iksir seti bunlar. Bu iksir hayatının geri kalanı boyunca canavarların sana saldırmasına neden oluyor, şu büyü gücünü deli gibi artırıyor ama karşılığında saç köklerini öldürüyor, bu mananı sıfıra indirmek pahasına seviyelerini roket gibi fırlatıyor ve karşı cinsin ilgisini çekip seni goblin gibi kokutan da bu var. Onları kullanmanın bir yolu var mı diye düşünüyordum sadece.”
Tek işe yarar görüneni seviye atlatma iksirini kel kalma iksiriyle birlikte almak herhalde.
İkisini bu sırayla kullanırsam, mana gücüne hâlâ sahip olmaya devam ederken bir anda bir sürü seviye atlayabilirim.
Tabii ki sonucunda kel kalacağım orası ayrı.
Acaba o iksirin mahvettiği saç kökleri üzerinde iyileştirme büyüleri işe yarıyor mu ki…
Tam bunu düşünüyordum ki Darkness yüzünü önüme soktu.
“Hey Kazuma, canavarları çeken o iksiri bana satabilir misin—”
“Asla olmaz.”
Kısım 5
Kısa süre sonra Serena’yı başkente eskortluk etmemiz için bir istek aldık.
Ancak nakli için hazırlıkların ve evrak işlerinin kesinleşmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor.
Elime geçen böyle bir mazeret sayesinde hiçbir utanma duymadan NEET hayatıma geri dönebilirdim.
“Ünlüöörik!”
Ya da en azından plan buydu.
“Ünlüü!” “Ünlüöörik!”
“Hayır, İmparator Zell! Şu an ses çıkarmamalısın! O adam son zamanlarda seni akşam yemeğine dönüştürmek hakkında bir sürü şey söylüyor! Yapar valla! Kazuma-san gibi kaba saba bir adam bunu gerçekten yapar! O yüzden lütfen o sakin ve nazik haline geri dön! Asabi halin de oldukça güzel ama sabahın köründe böyle bir gürültü koparamazsın. Şeytan Kral’ı alt etmek için bir ejderha olarak gücüne ihtiyacımız var, bu yüzden hepimizi Şeytan Kral’ın kalesine uçurabilecek kadar büyüyene kadar gücünü sessizce artırmalısın.”
“Ünlüöörik!”
“Hayır İmparator Zell, lütfen sessiz ol!”
“Kes sesini be! Sabahın köründe ne halt ediyorsunuz siz orada!? Sesinizi kesin artık!”
Yataktan fırlayıp pencereden bağırdım.
Odamın hemen altında Zell’i tuttuğumuz kümes var ve Aqua ile Zell şu anda tam orada bir gürültü koparıyorlar.
“Yüksek manası yüzünden büyümesi uzun sürmeyecek miydi bunun!? Ne ara birdenbire horoza dönüştü bu!?”
“İmparator Zell gizemlerle dolu bir yaşam formu! Ne de olsa o bir ejderha. Şeytan Kral’la dövüşmekten gaza gelmiş ve gizemli bir gücü uyandırmış olmalı!”
Zell bir şekilde ciniyetsiz civcivlikten birinci sınıf tavuk etine terfi etmişti.
“Ne saçmalıyorsun sen be?! O tavuğu susturmazsan, akşam yemeğine dönüştüreceğim onu!”
“İmparator Zell, ben o iblisin icabına burada bakacağım, o yüzden çabuk ol ve kaç! Beni kafaya takma, sadece kaç! Özgür yaşa ve güçlü ol! Tamamen büyüdüğün zaman, Şeytan Kral’la birlikte savaşmaya gideceğiz! Üçüncü sokaktaki kasap konusunda dikkatli ol!”
“Ünlü ünl…!”
“Aah, İmparator Zell! Beni yalnız bırakmayacağını mı söylüyorsun? Pekala, o iblisin karşısına birlikte çıkalım! Annen olarak seni kesinlikle koruyacağım!”
Garip şeyler söyledikten sonra Aqua, İmparator Zell’i kümesinden alıp göğsüne bastırdı.
“Ne halt ediyorsan et, yeter ki huzur içinde uyumama izin ver. Cidden yalvarıyorum sana.”
“O zaman onu akşam yemeğine dönüştürmek falan gibi şeyler söylemeyeceğine söz veriyor musun?”
“Evet evet, bir daha öyle bir şey söylemeyeceğim. Karşılığında lütfen kümesli bir yerlere taşı.”
Bunu söyleyen Aqua, Zell’i önünde tutarak Darkness’ın kümeyi daha sonra taşınmasına yardım etmesini sağlayacak bir şeyler söyledi.
“… Yine de hala Şeytan Kral’dan mı bahsediyorsun sen? Vazgeç artık şundan be adam. Son General, Şeytan Kral’ın kızı hala kalesinin etrafında dolanıp duruyor, bir sürü elit canavar da öyle. Böyle tehlikeli işleri gerçekten güçlü olan insanlara bırak ve buradaki hayatımızın tadını çıkar. Merak etme, birileri kesin icabına bakar onun. Şan ve şöhretimiz varken hayatımızın tadını çıkarmalıyız.”
Aqua Zell’e sarılıp sözlerimi duyunca bıkkın bir şekilde kafasını salladı.
“Barışa alışmış Japonlar işte bu yüzden… Neden bunu her zaman başkasının sorunu olarak görüyorsun ki? Bu saf düşünce tarzın yüzünden Spelunker oynayan bir adamdan daha sık ölüyorsun ya zaten.”
Zell’e bakan Aqua “Öyle değil mi~?” dedi.
Bu kız var ya… Bu kadar sık ölmemin asıl sebebi sensin zaten.
İkinci kattan ona dokunamayacağımı düşündüğü için kafasına eseni söylüyor.
“Böyle düşünceleri Dünya’da bırak. Şu anda bu dünya savaş halinde. Şeytan Kral’ın kızı başkente karşı büyük bir orduya liderlik etmek üzere, değil mi? Ve bu kasabaya saldırma ihtimalleri de hala var…”
Böyle söylesen bile elimden bir şey gelmez. O aciliyet hissiyatını bir türlü alamıyorum içeriden.
Belki de tüm hayatımı Japonya’da büyüterek geçirdiğim içindir…
…?
“Neyin var senin? Neden ağzını o şekilde açıp kapatıp duruyorsun? Balık taklidi mi yapıyorsun şimdi? Eğer bir tür parti numarasıysa, hiç mi hiç etkileyici görünmüyor biliyor musun?”
Aqua telaşla Zell’i kümesine geri koydu.
“Öyle değil! Evet, doğru, Şeytan Kral! Kazuma, Şeytan Kral’ı haklemek için tam zamanı!”
Hala o konudan mı bahsediyor bu?
“Ah, ah, bekle! Geri uyumaya başlama Kazuma-san, lütfen beni dinle! Şeytan Kral’ın kızı başkente saldırmak için büyük bir kuvvete liderlik ediyorsa, bu kalenin boş olduğu anlamına gelir! Üstelik bir de bu kasabaya saldirarlarsa… Bariyerleri var, o yüzden bu kadar büyük bir kuvveti dışarı göndermekte kendilerini güvende hissediyorlar! Orduları dışarıdayken onlara saldırırsak, eğer şanslıysak kalede sadece Şeytan Kral kalmış olabilir! Ne de olsa o bariyerleri varken yedekte güçlü bir güç tutmaya gerek yok, değil mi!? Kalesine baskın düzenlemek için mükemmel bir fırsat olabilir bu!”
Doğru, bütün güçleri kaledeyken saldırmaktan çok daha iyi görünüyordur kesinlikle…
“Öyle söylesen bile… Ah, sana soracaktım da, iyileştirme büyüsü kelliği tedavi edebilir mi?”
“Saçların yanarak döküldüğü durumları bir kenara bırakırsak, normalde bu işe yaramaz… Sana yardım edemediğim için üzgünüm Kazuma.”
“Ben henüz kel kalmıyorum! O yasaklı sette karşılığında seni kel bırakmak suretiyle büyü gücünü artıran bir iksir vardı, değil mi!? Sadece onu, büyü gücün karşılığında seviyelerini artıran iksirle birlikte içmeyi düşünüyordum, hepsi bu!”
Yanlış anlaşılmaları önlemek için kendimi hemen açıkladım ama…
“Öyle bir şey yok.”
“… Ha? Ne demek istiyorsun sen?”
Aqua Zell’i kucaklayıp sanki herkese sergiliyormuş gibi havaya kaldırdı.
“Seviyeni artırma karşılığında büyü gücünü alan o iksiri İmparator Zell’e verdim. Şu güzel bedenine bir baksana. Bu gidişle yaklaşık on yıl içinde Şeytan Kral’ı tek yudumda yiyebilecek gibi görünüyor, sizce de öyle değil mi?”
Bu da demek oluyor ki…
“Ne!?” Benim koz kartım olabilecek o iksiri gittin ona mı kullandın!? Neden!? Neden bu kadar aptalsın!? Planlarımı neden her seferinde mahvediyorsun!?”
“N-Ne, o kadar kızmana gerek yok! Ben sadece İmparator Zell birkaç seviye atlayıp büyürse Şeytan Kral’a karşı bir şeyler yapabilir diye düşünmüştüm! Hadi ama, baksana! Sence de şu an çok daha güçlü görünmüyor mu?”
Aqua’nın elinde tuttuğu tavuğa baktım.
“… Püf.”
Ve burnumdan soludum.
“—Sabahın köründe ikiniz neyin gürültüsünü koparıyorsunuz böyle? Kazuma, kahvaltı hazır, yani… E-Eğleniyor gibi bir haliniz var…”
Odama giren Darkness son derece tasasız şeyler söyledi.
“Kes sesini! Penceremde delik açarsan içeri sivrisinekler dolar! Eğer kırarsan, pencere tamir edilene kadar senin odanı kullanırım! Rüzgar Soluğu!”
“Büyü kullanmak hilecilik! Pencerenin kırılmasını istemiyorsan, o zaman Şeytan Kral’ı haklamama yardım et!?”
Aqua avludan bir taş alıp bana fırlattı, ben de onu rüzgar büyümemle havada kaptım.
Ancak işler böyle devam ederse benim için kötü olacaktı.
“Su Yarat!”
Aqua’nın kafasının üzerinde beliren bir su topu aşağı şarıl şarıl boşaldı.
Ama sırılsıklam olmasına rağmen hiç istifini bozmamış gibi görünüyordu ve zafer kazanmış bir halde yukarı baktı.
“Demek su tanrıçasına şimdi de ferahlatıcı bir duş aldırıyorsun ha? Unuttun mu yoksa? Ben tamamen suya batabilirim ve bu bana zerrece zarar vermez. Hava soğumaya başlasa bile bu benim için ancak bir ödüllüdür—”
Aqua sözünü bitiremeden.
“Toprak Yarat.”
“Bekle, hayır, dur-”
Sırılsıklam haldeki Aqua’nın üzerine bir avuç toprağı fırlatıverdim.
Aqua’nın feryatlarıyla tatmin olduktan sonra aşağı salonluğa indim.
Doğrudan kanepede oturan Megumin fincanından çay yudumluyordu. Üzerinde Kızıl Büyücü cübbeleri vardı ve asası da yanındaydı.
“Seni bekliyordum, Kazuma. Kahvaltın biter bitmez benimle bir yere kadar gelebilir misin? Yapmam gereken bir şey var ve şahidim olmanı istiyorum.”
Çamura bulandıktan sonra Aqua şu an banyoda ve Darkness onun hagoromosunu yıkamasına yardım ediyor…
“Şey, itirazım yok… Ama şahit mi? Bu kulağa sanki bir düelloya falan gidiyormuşsun gibi geldi.”
Bölüm 6
“Ama biz arkadaş değil miyiz!? Biz canciğer kuzu sarması değil miyiz!? Daha yakın zamanda Kızıl Büyücü Köyü’nde ebedi bir rekabet ilan etmiştik, peki işler neden böyle bir hal aldı!?”
“İşte tam da ebedi rakip olduğumuz için! Konuşacak önemli bir şeyin olduğu için ormana gelmemi söyleyen mektubu bana veren sendin bizzat! Hadi şimdi, getir şunu!”
Kasabaya yakın olan orman.
Megumin, telaşlı ve gözü yaşlı görünen Yunyun’un karşısına dikilmiş asasıyla kendini koruyordu.
“Ben de ne oluyor diyordum… Demek Yunyun sana yine düello mu teklif etti?”
“Öyle değil! Kesinlikle öyle değil! Düello falan değil bu! Ben sadece Megumin’le konuşmam gereken bir şey vardı!”
İkimiz bu diyalogu sürdürürken Megumin asasını tehditkar bir şekilde sallıyordu.
“O zaman beni neden böyle ıssız bir yere çağırdın ki!? Konuşacak bir şeyin varsa, ayağıma kadar gelebilirdin!”
“Ha!? A-Ama… Sen ve Kazuma-san tam da güzel anlar yaşarken araya dalacak olursam, kesinlikle bir daha gelmemi söylerdin… İşin içine aşk girdiğinde kadınlar arasındaki dostluk tuvalet kağıdı kadar dayanıksızdır… Bir kitapta öyle okumuştum…”
Yunyun’un sesi konuştukça yavaşça kısıldı.
“Şu ana kadar bir sürü farklı insan tarafından defalarca kez lafımız bölündü, o yüzden sırf bunun için kızacak değilim! Üstelik, gerçekten de yanlış bir zamanda gelseydin, sadece o günlük seni kovardım, hepsi bu!”
“Ha!?”
Megumin’in söylediklerinin durumu daha da kötüleştirdiğini düşünüyorum.
“Her neyse, Megumin’le konuşman gereken o şey neydi peki?”
Benim sözlerim üzerine Yunyun mektubu Megumin’e uzattı.
“Kızıl Büyücü köylüleri bunu göndermiş…”
Megumin mektubu aldı ve yüksek sesle okumaya koyuldu.
“… Şeytan Kral’ın ordusu tüm gücüyle başkente doğru yürümektedir. Tüm Kızıl Büyücüler, Krallık bizi yardıma çağırdığında hazır olmak üzere lütfen köyde toparlansın… Fufu, demek nihayet gücüme ihtiyaç duyulan o vakit geldi. Pekala! Yunyun, Şeytan Kral’ın ordusuna neler yapabileceğimiz bir gösterelim bakalım…”
Oldukça özgüvenli başlayan Megumin, okumaya devam ettikçe aniden sustu.
Yunyun biraz huzursuz görünerek söze girdi.
“Şey… Mektubu sana da göstermemi yazdılar, o yüzden…”
Olduğu yerde donakalmış olan Megumin’in yanına doğru kayıp omzunun üzerinden baktım.
“… Oh, demek birinci müfrezenin başına Yunyun getirilmiş. Geleceğin liderinden de bu beklenirdi zaten. Bakalım, Megumin ise… İkinci müfrezenin köşesinde kalmış. Adının yanında yedek yazıyor…”
“Megumin üst düzey büyü kullanamıyor, muhtemelen bu yüzden kulübede yedek bekliyor-Aaah!”
Megumin kağıt parçasını katlayıp kağıttan bir uçak yaparak ormanın içine doğru fırlattı.
“Ne yapıyorsun sen!? O mektubu diğer Kızıl Büyücülere de göstermem gerekiyor hâlâ!”
Yunyun öfkeyle Megumin’e bağırdı, ancak bahsi geçen kişi buna hiç aldırış etmemiş gibi görünüyordu.
“Kim takar onu ya.” Daha da önemlisi, sen ne yapacaksın? Aksel’e daha yeni döndün, yoksa yine köye mi dönüyorsun?”
Yunyun bir şeyler söylemeye başladı ama tam o sırada dudağını ısırdı.
Söyleyecek bir şeyi varmış gibi duruyor ama bir türlü dilinin ucundan çıkaramıyor gibiydi.
Etrafa sinirli sinirli göz gezdirirken,
“Cidden, geleceğin lideri olacaksın sen, neden hala bu kadar kararsızsın ki!? Söyleyecek bir şeyin varsa, söylesene!”
“Aman aman aman! Anladım! Söyleyeceğim, ne olur saçımı çekmeyi bırak! … Ş-Şey… Duyduğuma göre Şeytan Kral’ın uşakları da bu kasabaya geliyormuş… Ben bu kasabada son zamanlarda birkaç a-arkadaş… tanıdık edindim de…”
Gözlerini yere dikip parmaklarıyla oynayan Yunyun, yumuşak bir sesle mırıldandı.
Ah, anlıyorum.
“Evdekiler seni köye geri çağırıyor ama senin bu kasabada da arkadaşların var, bu yüzden kalıp kasaba halkını korumak mı istiyorsun?”
“Ha!? A-Ah, evet… Arkadaşlar… Bu kasabada birkaç arkadaş edindim de…”
Arkadaş derken, o insanları mı kastediyor aceba?
Yunyun’un sarışın bela bir delikanlı ve büyü eşyası dükkanının maskeli yardımcısıyla oldukça fazla vakit geçirdiğini duymuştum.
Muhtemelen pek de iyi bir çevre sayılmazlar ama şey, bu konuda pek bir şey söyleyemem doğrusu.
Kendi kendine birkaç kez başını sallayan Yunyun, yüzünü derin bir düşünce bulutu kaplamış halde nihayet başını kaldırdı.
“Fakat bütün köyün bir araya gelmesi öyle her zaman olan bir şey değil. Kızıl Büyücüler’in gelecekteki lideri olarak, köy bir toplantı çağrısı yaptığında bu çağrıyı görmezden gelmem imkansız…”
Anlaşılan o ki, ne yapması gerektiğini çözmek için Megumin ile konuşmaya gelmişti.
Ve danışmaya geldiği kişi olan Megumin, tamamen farklı bir yöne bakıyordu…
Bir dakika ya!
“Hey, Megumin, ne yapıyorsun—”
Cümlemi tamamlayamadan Megumin haykırdı.
“Patlama!”
Ve birkaç dakika önce mektubu uçurduğu aynı yöne, ormanın tam ortasına koca bir Patlama Büyüsü salıverdi…
“Ah! Ne yapıyorsun sen, Megumin!? O mektubu henüz göstermediğim insanlar var hala! Ben şimdi ne yapacağım!? Ne yapacağım ben…”
Yunyun başını tuttuğu gibi paniklemeye başladı.
Büyüsünü salıveren Megumin yere yığıldı ve hayatımda gördüğüm en kurnaz sırıtışıyla bana baktı.
Ona ayağa kalkabilecek kadar mana verir vermez hemen fırladı ve kendinden emin bir şekilde ilan etti.
“Gördün mü Kazuma? İşte birinci müfrezeye konulmayı hak eden bir Kızıl Büyücü’nün gerçek gücü budur!”
Yunyun gözlerinde yaşlarla ona bağırdı.
“N-Ne yapacağım ben!? Gerçekten, şimdi ne yapacağım ben! Neden benim başıma hep bela açıyorsun sen!?”
“Öf, kes paniklemeyi seni iradesiz kız! Postacının yolda orklar tarafından yakalandığını ya da mektubun evcil Keçi Şeytan’ın falan tarafından yendiğini söyle gitsin! Bu kasabayı korumak istiyorsun değil mi? Böyle boş şeyler düşünmekle vakit harcamak yerine, gerçekten biraz daha cesur olmalısın!”
Megumin tamamen sorumsuzca şeyler söyledi ama Yunyun kızararak hem sorunlu hem de neşeli gibi görünen tuhaf bir ifade takındı.
Görünüşe göre mektubun bir daha düzeltilemeyecek şekilde yok edilmiş olmasından birazcık memnun kalmıştı.
Şahsen ben de Yunyun’un Megumin’in patavatsızlığından biraz olsun ders alabileceğini düşünüyorum.
Öyle düşünüyorum ama…
Arkasına doğru yürüdüm.
“Sırf sana muamele biçimlerinden memnun olmadığın için onun geri dönmesini istemiyorsun sadece, değil mi?”
“Ne—!”
Ve Megumin şoktan taş kesildi.
