Part 1
“Oh Komekko, dudaklarında pirinç kalmış.”
Aqua’nın hayalet Lucy’yi alt ettiği andan sonraki sabah.
Megumin, kahvaltısını midesine indiren Komekko’yu dikkatle izliyordu.
Komekko’nun yemek yemeye olan bu odaklanmış halini izleyen Megumin, onun yüzünden bir pirinç tanesini alıp yedikten sonra acı acı gülümsedi.
“Abla yemeğimi çaldı!”
“K-Komekko! Tek bir pirinç tanesini yedim diye olay çıkarma başıma! Bir daha öyle olmasını istemiyorsan daha yavaş ve sakin ye. Kahvaltın bacakları çıkıp kaçacak değil ya nihayetinde.”
Megumin’in iyi niyetli tavsiyesini duyan Komekko ciddileşti ve çatal bıçağını masaya bıraktı.
“Abla eskiden çiftliklerden mısır çalarken, eğer hızlı yemesek kaçıp gideceklerini söylerdi.”
“Onu boşver, pişmiş pirinç kaçmaz!”
Kahvaltısını bitiren Aqua, kendisinin önünde yaşanan bu diyaloga gülümsedi.
“Kardeş olmak bayağı güzel bir şey gibi sanki. Hey Kazuma, şimdi ben de bir kız kardeşim olsun istiyorum. Bu dünyada cinsiyet değiştiren sihirli eşyalar var biliyorsun; neden denemiyorsun bir kere?”
“Tam olarak neyi ima ettiğini anlamasam da, kız kardeş isteme arzusunu anlıyorum. Kız kardeşler harikadır, özellikle sana ‘abicğim’ diye seslenen o tatlış olanlar var ya—onlar bir numaradır.”
Tam Iris’in acı tatlı anılarıyla kendimden geçerken.
“Acil durum! Acil durum! Bütün maceracılar, silahlarınızı kuşanıp loncada toplanın. Tekrarlıyorum; bütün maceracılar, silahlarınızı kuşanıp loncada toplanın!”
Uzun zamandır duymadığım türden bir anons kulaklarımı çınlattı.
İçgüdüsel olarak kahverengi çayını yudumlayan Darkness’a doğru baktım.
“Bu anonsun yapılması garip, değil mi? Lahana sezonunda değiliz, son zamanlarda yüksek ödüllü hedefler de çıkmadı zaten. Neler oluyor?”
Darkness şaşkınlık içinde öylece otururken anons yinelendi.
Ve ardından,
“Ayrıca, şu anda şehirde bulunan tüm Kızıl İblisler katılmak zorundadır. Tekrarlıyorum, şu anda şehirde bulunan tüm Kızıl İblisler katılmak zorundadır!”
Bu sıradışı anonsa karşılık olarak Darkness’la birbirimize bir kez daha baktık.
Part 2
“—Burada neler oluyor?”
Maceracılar Loncası’na vardıktan sonra bir sıra dolusu personel gördük.
Darkness bu soruyu sorduğunda, civardaki bir personel ona sadece içeri girmesini söyledi.
Görünüşe göre açıklamadan önce bütün maceracıların toplanmasını bekliyorlardı.
“Mümkünse tehlikeli herhangi bir şey yapmaktan kaçınmak istiyorum; sadece huzur içinde yaşamak amacım… Ama bu bir acil durum olduğuna göre, korkarım ki ortalıkta yine bir kötü adam olacak…”
“Bir de tüm Kızıl İblisler katılmak zorunda derken neyi kastediyordunuz? Komekko da bir Kızıl İblis; her ne kadar henüz büyü kullanamasa da şimdilik onu da yanımızda getirdik…”
Megumin gözle görülür bir teyakkuz halinde etrafı taradı.
“Sonunda gelebildiniz!”
Aniden bir lonca görevlisi Megumin’i saygıyla selamladı.
“… Hı? Neden, durup dururken? Yoksa lonca nihayet patlama büyümün gerçek kullanışlılığını ve gücünü fark edip bana VIP statüsü mü verdi? Bana sorarsanız biraz geç kalındı ama neyse…”
Sonra başka bir personel Megumin’i selamlayan adama dönerek şöyle dedi: “Yok, o değil. Aslında onun katılımı isteğe bağlı. Asıl önemli olan diğer genç hanım.”
“Hey, ‘isteğe bağlı’ derken ne demek istiyorsun sen? Bu bir meydan okuma mı?”
Personel ise Megumin’in öfkesini pek kavrayamayarak bunun yerine Komekko’ya doğru eğilip selam verdi.
“Hoş geldiniz. Tatlılar hazırladık, bu taraftan lütfen!”
Personelin sözlerini duyan Komekko ağır adımlarla onu takip etti. Megumin onu durdurmak için atıldı.
“Hey, kardeşimi öyle kafana göre sağda solda sürükleyip durma! Neler dönüyor burada? Maceracılar Loncası ne zamandan beri lolicon kulübüne döndü? Cevabınıza bağlı olarak şu an burada polisi arayabilirim!”
“Ö-öyle değil! Haklı gerekçelerimiz var! Ah, Luna-san, buraya gelmek için ne harika bir zaman!”
Personel hıçkırarak yardım ararken, resepsiyonist abla sıcak bir şekilde gülümsedi.
“Durup dururken özel olarak Kızıl İblisler’i çağırıp, varır varmaz da kardeşime yem atmak da neyin nesi oluyor?”
Megumin’in sorgulamasına karşı abla özgüvenle göğsünü kabarttı.
“Maceracılar Loncası her zaman mükemmel adayların peşindedir. Doğal olarak, harika büyücüler olma potansiyeliyle doğan Kızıl İblisler’e hizmet edeceğiz. Hâl böyle olunca, Komekko-san’a misafirperverlik göstermemiz mantığın gereği değil mi sizce de?”
“Afedersiniz, her şey bir yana, ben de bir Kızıl İblis’im.”
Personellerin hepsi bu soru karşısında bakışlarını başka yöne çevirdi.
“H-her neyse, bu taraftan buyurun Komekko-san! İnanılmaz miktarda atıştırmalık hazırladık!”
“Hayır!” Ben sadece kendimin de Kızıl İblis olduğundan bahsediyordum…”
Görevli hanım, Megumin’in yakınmasını duymazdan gelerek Komekko’yu lonca salonunun tam ortasına kadar sürükledi.
Maceracıların çoğunluğu toplanana kadar bekleyen görevli hanım, ardından yüksek sesle konuştu: “Herkese günaydın! Acil durum çağrısı için kusura bakmayın!”
Ardından, önündeki tatlılara gömülmüş olan Komekko’nun karşısında kocaman bir gülümsemeyle duyurdu: “Şöyle ki, dün herkesin çok sıkı çalıştığının farkındayım. Başarı oranı, Axel şubesinin kurulmasından bu yana nadir görülecek kadar yüksekti. Hayalet Lucy bile Aqua-san tarafından halledildi. Axel maceracılarından beklenen de budur, hepiniz harikasınız!”
Övgüleri ardı arkasına sıralıyor da, bu görevli hanımın planı ne acaba?
Maceracılar da memnundu; kimisi utancından ağzını kapatıyor, kimisi kafasını dalgınca kaşıyordu.
“Her ne kadar…”
Görevli hanımın tonu keskin bir dönüş yaptı.
Neden bilmem, ama sırada ne olduğuna dair içimde kötü bir his var.
“Bu fevkalade insanlarımız için yeni bir iş hazırladık!”
Hıh, tam tahmin ettiğim gibi.
Genelde başıma bir bela geleceğini sezinleten o altıncı hissim işte.
“Düne kıyasla bugünkü iş gerçekten sadece biraz daha meşakkatli ve zorlu. Buradaki maceracılar için kesinlikle sorun olmayacaktır!”
Suratından düşen bin parça olan bir adam, görevli hanımın bu sorumsuz övünmelerini böldü.
“Bekle bir dakika Luna-san, bu kadar düşüncesizce konuşma.”
Görevli hanımın durmaya niyeti olmadığını gören diğer maceracılar da lafa katıldı.
“Bekle bir saniye, dünkü görevden ‘daha zorlu ve meşakkatli’ derken neyi kastediyorsun!? Acil toplantının sebebi bu mu yani!?”
Diğer maceracılar da telaşla onlara katıldı.
“Bırak bunu, yeter artık peşimizi bırakın!”
“Dün varımızı yoğumuzu ortaya koyduk, dermanımız kalmadı!”
“Ben de bugün barda ayaklarımı uzatıp dinlenmeyi planlıyordum…”
Görevli hanım, ılımlı gülümsemesini koruyarak maceracıları takmamamaya devam etti.
“Hiç sıkıntı değil. Sonuçta siz maceracılar bu ülkenin kurtarıclarısınız!”
O kadar temelsiz ve dürüstlükten uzak bir laf etti ki.
“Öyle değil mi Komekko-san?”
Şu an tek düşündüğü olabildiğince hızlı bir şekilde tatlı tıkınmak olan Komekko’dan bile onay bekledi.
Artık anladım, tam o taktik işte.
“Axel maceracıları süper güçlüdür. Görevli hanım da söyledi, onlar karşısındaki düşman ne kadar kudretli olursa olsun asla geri adım atmazlar.”
Dün elde ettiği kazançların üzerine yatarak, kesin Komekko’dan faydalanmaya ve o hâlâ buradayken kalan görevleri de kaynatmaya çalışıyor olmalı.
Bu noktada, personelin bu art niyetini çakan tek kişinin ben olmadığını fark ediyorum.
Oradaki bütün maceracıcıların benzi attı.
Derken, aralarından biri çaresizlik içinde dramatik bir şekilde feryat etti.
“… Lanet olsun! K-Kabul ediyorum, oldu mu!? Hadi ama, getir şunu! En zor görevi! Gelsinler bakalım!”
Bu gaza gelen diğerleri de kaderlerine razı gelmeye başladı.
“İ-İzleyin ve görün, Axel büyücülerinin ne kadar kudretli olduğunu hepinize göstereceğim!”
Dürüst olmak gerekirse bugün o kadar da bitik durumda değiller aslında.
Onların bu tepkisini gören Megumin soğuk terler döktü ve onları durdurmak için atıldı.
“Herkes beni dinlesin, böyle saçmalamanıza gerek yok…”
Ancak cılız sesi kulaklarına ulaşamadı. Kolunu da boşa sallamakla kaldı.
“Mmm… Hmm… Taktiklerini pek onaylamasam da maceracılar hakikaten de gevşemiş ve tembelleşmiş durumda. Dayanıklılık gerektiren görevler bir yana, sıradan görevler bile nadiren tamamlanıyordu… Ama lafın kısası—”
Darkness bana dik dik bakarak konuşmasını sürdürdü.
“Benimle birlikte ödülü bol olan birkaç hedefi haklayınca, birçoğu harcayamayacağı kadar para kazandı; haliyle genel bir tembellik türedi. Özellikle de Kazuma ile maceraya atılanlar; senin yüzünden tam anlamıyla parazitleştiler. Axel’ın güvenliği adına, bu tür önlemlerin gerekliliğini görebiliyorum.”
Bu kadının lafları da hiç bitmiyor yemin ederim.
Yine de adil olmak gerekirse, etraftaki canavarları boşlamak cidden tehlike arz edebilir.
“Her neyse, rastgele birkaç görev alıp geçelim. Komekko’ya hiç olmazsa gücümüzü göstermeliyiz. Öyle değil mi Megumin?”
Megumin’e acı acı gülümserken söyledim.
“Aynen öyle. Dün sadece Aqua parlama fırsatı yakaladı; haysiyetimi korumak istiyorsam, ben de gücümü sergilesem iyi olur.”
Biz öyle rastgele görevler seçmeye koyulmuşken.
“Endişelenmeyin. Satou-san ve arkadaşları için özel bir komisyon olarak, güçlü partilere hitap eden bir iş hazırladık.”
Görevli hanım parlak bir gülümsemeyle konuştu.
Ne var ki bu bende yalnızca daha kötü bir his uyandırdı.
Lucy’nin göğe erdirilmesi gibi herkesin elinin tersiyle ittiği o misyonu zaten hallettik.
Başımıza yine belalı bir iş almaya niyetimiz yok.
Artık iyice aşina olduğum o görevli hanımın koluna girip Komekko’nun duyamayacağı bir köşeye çektim.
“Hanımefendi, hanımefendi, bizim gerçek ve ham gücümüz hakkında en ufak bir fikriniz yok mu? Lütfen bize merhamet edin. Şu an bu kadar yağ çekmenizin altından ne bekliyorsunuz bizden? Bütün kriterlerimi eksiksiz karşılayan taş gibi bir afet olsanız bile, tasmalı köpek gibi peşinizden sürüklenmem o ayrı.”
Güzel bir kadın olarak anılmaya alışık görünen görevli hanım, neşeyle gülümseyerek karşılık verdi—
“Ah, haha, taş gibi bir afet miyim?… Satou-san da ne kadar iltifatkâr. Şöyle yapalım; eğer Satou-san bu görevi başarıyla tamamlarsa… mesai sonrası bugün baş başa bir randevuya çıkabiliriz.”
“Ah, ben o işi pas geçeyim. Amın olmuş noel pastası. Vermediğin maceracı yok.”
Ben bu gizli gerçeği yüzüne vurunca, görevli hanımın yüzündeki gülümseme anında uçup gitti.
“Ne dedin sen lan? Ağzını yırtarım senin.”
“İşte böylece size elveda diyoruz. Gidip birkaç başıboş kurbağa avlayacağız.”
Daha ben oradan uzaklaşamadan kolumu sıkıca kavradı.
“O kadar da çabuk değil Satou-san. Diğer görevleri şimdilik bir kenara bırakırsak, bir tek bu görev özellikle seni gerektiriyor. İçtenlikle söyleyebilirim ki Axel’da sunduğum bu görevi senden başka tamamlayabilecek hiç kimse yok.”
Yüzünde daha önce hiç görmediğim o sert ifadeyi görünce, ister istemez duraksadım.
Tabii ki dirseğim, beni yakaladığı sırada görevli hanımın vücudunun belli bir bölgesine değdiği için falan değil.
Sözleri bir nebze olsun dikkatimi çekmişti.
Özellikle de, “diğer görevleri şimdilik bir kenara bırakırsak, bir tek bu görev” dediği kısım.
“Beni gerçekten de pek bir gözünde büyütüyormuşsunuz. Kendi ağzımdan çıkması tuhaf kaçabilir ama iş göğüs göğüse çarpışmaya gelince hakikaten berbatın tekiyimdir.”
“Biliyordum zaten.”
Ha, inkar etmedi mi yani?
Maceracılar lonca salonunun içinde oraya koşturup dururken—
Görevli hanım doğrudan bana diktiği gözleriyle konuştu: “Bir tek Satou-san’ın tamamlayabileceği o görev şudur—”
Bölüm 3
Axel’ın batısındaki küçük bir ormanın içinde ulu bir ağaç yetişir. Bu ağaç, maceracılar ve lonca personeli arasında oldukça adı çıkmış bir yerdir. Etrafı yasak bölge ilan edilmiş olmasına rağmen, diğer şehirlerden gelen turistler hâlâ burayı sık sık ziyaret eder.
İnsanlar neden özellikle o yeri ziyaret eder ki? Çünkü devasa ağacın altında bir canavar yaşar.
Huzur Prensesi denir ona.
Muhtemelen bir süre önce hakladığım huzur kızının geliştirilmiş versiyonu olsa gerek—
“—Bak Kazuma, neden bu görevden vazgeçmiyoruz ki? Düşmanımız bir Huzur Prensesi. Orada öylece kök salıp hiç yok edilmeden bu kadar uzun süre nasıl hayatta kalabildiğini biliyor musun?”
Huzur Prensesi’ne ev sahipliği yapan ormana doğru yol alırken.
Aqua arkamızda demin beri söylenip duruyordu.
“Kazuma Kazuma, aslına bakarsan benim de Huzur Prensesi’ni yok etmeye pek hevesim yok…”
Megumin bile bana karşı cephe almıştı.
“Suçu hep Kazuma’nın üzerine yıkmamalısınız. Huzur Prensesi aslında bazı insanlar için oldukça hayırlı bir varlık. Örneğin, ölümcül hastalıklarla boğuşanlar ona gidip huzur içinde bu dünyadan göçebiliyor—bu gerçekten de kötülük sayılır mı? Gerçi onun varlığı yüzünden ormanda intiharlar da katbekat arttı ya. Evet, buna intihar denir. Tanrıçamızın bir hizmetkarı olarak intihara karşı kaşlarımı çatarım. Amacı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yardımlı intiharı asla hoş göremem.”
Darkness’ın benim için uydurduğu bahaneye bakılırsa, o da durumu hiç anlamamış.
Sırt çantamı yere bırakıp arkadakilere doğru döndüm.
“Hâlâ nasıl kafanızda bir karara varamadınız aklım almıyor. Huzur Prensesi’ni sırf zenginlik ve şöhret uğruna yok edeceğimi mi sanıyorsunuz gerçekten?”
(Aqua) “Tabii ki, sen o sevimli, masum perileri sırf tecrübe ve ödül için vahşice katleden adam değil misin? Geçen sefer yakalayıp adını koyduğum kar perisine suikast düzenlemiştin; onu hâlâ affetmiş değilim!”
Bu pislik bir de eski defterleri açtı başımıza.
Derin bir iç çektim.
“Bir şey yapmadım ben, tamam mı? Isıtıcının yanına koyduğun an eriyip gitmiştir kesin.”
Kar perileri denen canavarları hakladığımız o eski günlerde, ilkini evcil hayvan olarak beslemek istemişti.
Yakaladığı kar perisi ertesi gün ortadan kaybolunca, suçlunun kesinlikle ben olduğuma inanmıştı.
“Kızıl İblis köyündeyken size bir huzur kızıyla olan karşılaşmamı anlatmamış mıydım? Onlar öyle hayırsever falan değiller; aksine oldukça sinsi yaratıklardır.”
O sırada her türlü melanetin başı olduğum için beni suçlamışlardı; uzun süre kendimi savunmak zorunda kalmıştım.
Ben de tam birbirimizi anladığımızı sanıyordum…
“Bütün bunlardan sonra hâlâ şüpheyle yaklaşıyorum. Rakip o kadar kötü niyetliyse, her şeyi gören gözlerimin bunu nasıl fark edemediğini açıklasana?”
“Gözlerinin bilyeden ibaret olmadığından emin misin?”
Anında lafı yapıştırdım. Aqua sinirden yanaklarını şişirdi. Ardından sırt çantamdan belirli bir eşyayı çıkardım.
“H-Ha… Kazuma, o da…”
Zamanında üzerimde defalarca denenmiş olan o yalan dedektörü büyü eşyasıydı bu.
İşler böyle gitmeye devam ederse, Aqua ve arkadaşları kesinlikle Huzur Prensesi’ni yok etmeme engel olacaktı.
Ve işte bu yüzden, bu büyü eşyasının parlama vakti gelmişti.
Bunu kullanarak Huzur Prensesi’nin yalanlarını ortaya dökebilir ve haklılığımı kanıtlayabilirdim.
“Öyleyse iyi bakın millet; size haklı olduğumu söylüyorum işte.”
Özgüven dolu bu açıklamamı duyan Aqua şüpheci bir bakış attı.
Sık çalıların arasından bata çıka yürüyerek dev ağaca vardık.
Etrafta neredeyse hiç canavar yoktu.
Söylentilere göre maceracılar, Huzur Prensesi’ni canavarlardan korumak için gönüllü olarak bölgeyi temizliyorlardı.
Acaba bu ormanda yürüyerek ne kadar zaman harcamıştık?
Yanlış yola sapmış olabileceğimden endişelenmeye başladığım sırada.
“Şuna baksana Kazuma, oradaki şey o mu yoksa? İleride bir ışık görüyorum.”
Aqua’nın işaret ettiği yöne baktığımda, karanlık ormanın ortasında parıl parıl parlayan bir açıklık gördüm.
Oraya doğru ilerlediğimizde devasa bir ağaç ile küçük bir dere karşımıza çıktı.
Etraftaki karanlığı delen güneş ışığının altında parıldayan derenin etrafında pek ağaç yoktu.
Birdenbire biri bizimle konuşmaya başladı:
“Merhaba maceracılar; huzurlu bir son aramaya mı geldiniz, yoksa sadece yolunuzu mu kaybettiniz?”
Ses o kadar sakin çıkıyordu ki, sudaki yağmur damlaları gibi ipeksi ama berraktı.
Sesin nereden geldiğini bulmak için arkama döndüğümde,
“Yoksa beni… görmeye mi geldiniz?” (Çevirmen notu: soretomo wa, ta, shi? esprisi yapıyor.)
Alt yarısı bir ağaç gövdesinden oluşan zarif bir kadın, samimi bir edayla utangaçça gülümsedi bize.
Bölüm 4
Kahretsin, bu tahminlerimin de ötesindeydi.
“Hey, demek Huzur Prensesi sensin?”
Huzur Prensesi, Aqua’nın sorusu üzerine kafasını yana eğdi.
“‘Huzur Prensesi’ derken, beni mi kastediyorsunuz? İnsanların birer adı olduğuna göre, bana da bir isim verdiniz; bu işler böyle mi yürüyor?”
Bunu söyledikten sonra Huzur Prensesi neşeyle kendi adını tekrarlamaya koyuldu.
“Teşekkür ederim. Hem adımı koyanlara da şükranlarımı iletmenizi rica etsem olur mu? Ne de olsa bu formdayken hareket edemiyorum.”
Huzur Prensesi’nin bizimle bu kadar nazik ve neşeyle konuşmasını izlerken, bunun sıkıntı yaratacağını anladım.
Aqua ve Megumin’i geçtim, birkaç kelimeyle Darkness bile ona ısınmaya başlamıştı.
Kızıl İblis köyünde alt ettiğimiz huzur kızı, koruma içgüdülerini tetiklemek için zayıf rolü yapan türdendi. Ancak bu kız, kurbanıyla hemen bağ kurmak için lafa doğrudan giriyordu.
“Ohh, köklerin toprakla iç içe geçmiş, tam bir insan formuna bürünen o huzur kızından farklı olarak.”
Bunu söyleyen Aqua hiç düşünmeden prensesin köklerini hissetmek için ona doğru yaklaştı, ve aniden…
“Yapma!”
Şimdiye kadar dost canlısı görünen Huzur Prensesi bağırdı.
Aqua irkilip sıçradı, Darkness ise hemen öne atılarak Megumin ile beni koruma pozisyonu aldı.
“Köküme dokunma. Köklerim duygularımdan bihaberdir ve sizlere, insanlara zarar verecektir.”
Huzur Prensesi hüzünlü bir şekilde başını öne eğdi.
“… Ne oldu? İçindeki bütün o sıkıntıları bana dökebilirsin, biliyorsun değil mi?”
Aqua endişeli bir tavırla üstelerken, ben de Huzur Prensesi’nin az önce itiraf ettiği şeyleri derinlemesine sorgulamaya başladım.
Ölümcül olduğunu bu kadar açıkça kabul etmesine inanamıyordum.
Neler dönüyor burada? Acaba cidden o huzur kızının gelişmiş versiyonu mu bu?
Hakkında hâlâ kafama takılan bir şeyler var ama…
Düşüncelerimi sessizce Darkness’la paylaştıktan sonra bana, “Bütün bu olanlardan sonra hala ne saçmalıyorsun sen” der gibi baktı.
“Bahsettiğin huzur kızı sinsiydi değil mi? Ancak Huzur Prensesi oldukça insancıl—en azından öyle söyleniyor. Axel tarafından onu yok etmeleri için gönderilen maceracılar bile hep bir ağızdan aynı fikirde olduklarını belirttiler. Huzur Prensesi’nin ortadan kaldırılıp kaldırılmaması konusu ise lonca içinde hararetle tartışılıyor zaten. Gerçekten zararsız olup olmadığını, bir düşman olarak görülüp görülmemesi gerektiğini falan tartışıp duruyorlar.”
“İşte bu yüzden beni görevlendirdiler ya. Laf açılmışken, görevli hanım bunun bir keşif görevi olduğundan bahsetmişti zaten. Huzur kızının oyunlarını çözmüş tecrübeli bir profesyonel olarak her zaman temkinliyimdir; bu yüzden bu canavarın gerçek niyetlerini araştırmak amacıyla özellikle beni gönderdiler.”
“Sana gerçekten güvendiğinden pek emin değilim ama en azından huzur kızını gözünü kırpmadan yok ettiğin gerçeğini kabulleniyor.”
Doğruyu söylemek gerekirse, huzur kızının varlığı aslında büyük bir sorun teşkil etmiyordu. Çoğunlukla ömrünün sonuna gelmiş olanlara elveda demekle görevliydi o.
Bütün dostlarını ve düşmanlarını yitirmiş, sohbet edecek kimsesi kalmamış emekli maceracılara yardım ediyordu.
Yani sonuçta, arzuladıkları o huzurlu ölümde onlara eşlik eden şey bir canavardı. Olayların ne kadar ironi dolu bir dönüm noktası.
“Terk edilmiş bir köşede tek başına can vermek mi, yoksa acılarını gerçekten anlayan güzel bir kadınla el ele tutuşarak son anlarını geçirmek mi? Hangisinin daha iyi bir seçenek olduğu konusunda bayağı büyük bir münakaşa yürütmüşler.”
Tek başına ölmek ya da güzel bir kadından nazik bir uğurlama karşılığında canavar yemi olmak.
Olay bu işte; meseleye bu açıdan bakınca tamamen kötü olduğunu söyleyemezsin.
Ancak yine de bu durum, Huzur Prensesi’nin gizli ve sinsi bir yönü olmadığını varsayıyor.
Gözlerimi dikip dik dik Huzur Prensesi’ni süzdüm.
“Şunu sormak istiyorum, son zamanlardaki ziyaretçilerin hali nice oldu? Hayatlarının son anlarını ne kadar iyi karşıladılar?”
Huzur Prensesi yanıtladı:
“Ölümden sonra herkesin yüzü huzurlu görünüyordu.”
Tonu ilgisizdi ama gözleri yaşla dolarken zoraki bir gülümseme takındı.
“Şu ana kadar karşılaştığım maceracılardan farklı görünüyorsun.”
Huzur Prensesi’nin gülümsemesi rüya gibi bir hal aldı.
“Benim varoluş gayem zaten senin gibi insanları katletmekti.”
Bahane üretmek yerine, var olma amacını doğrudan yüzümüze vurdu.
“Çelik gibi bir iraden var gibi görünüyorsun… Sana bunu sormak içimi suçluluk duygusuyla doldursa ve beni endişelendirse de…”
Bedeni hafifçe titriyor.
“Çok sevdiğim insanlar uğruna… beni yok et lütfen?”
Sorunlu ve buruk bir gülümsemeyle yalvardı.
Kahretsin, bu da neydi şimdi?
Acaba gerçekten de iyi kalpli bir canavar olabilir miydi?
Geçen sefer Aqua Keel adında bir büyücüyü arındırmaya gittiğinde, o da sevgilisi uğruna arındırılmak istemişti.
Şimdi de Huzur Prensesi, insanlara zarar vermekten pişmanlık duyduğu için yok edilmeyi arzuluyordu.
Ama bir dakika bekle, huzur kızını bir hatırla.
Nasıl oldu bilmem ama ilk başta bizi kandırmakta hiç zorlanmamıştı.
Onu yok etmeyi başarmış olmamız adeta bir mucizeydi.
Yaşamasına izin verseydik, hâlâ insanlar kandırılmaya devam ediyor olabilirdi.
“Öyle yapma; seni kemiren herhangi bir hastalığın yokken hayatının kıymetini bilmelisin, anladın mı? Bu dünyada işe yaramaz hiçbir şey yoktur. Yok edilmeyi hak eden tek şey ölümsüzler ve kutsal olmayanlardır! Sevimli ve lezzetli canavarlar var, bir de senin gibi kibar olanları! Parazitler bile mutlu mesut yaşayabiliyorsa, senin gibi iyi kalpli bir yaratığın yaşamayı bırakmak için hiçbir nedeni yok!”
Huzur Prensesi’nin elini tutan Aqua, ansızın nutuk çekmeye başladı.
“Doğrusu, haksız sayılmazsın. Üstelik emekli maceracılar için huzur kızları normalde huzurlu bir ölümün tek umududur. İhanete uğramış gibi yalnız bir ölümle ölmektense, birinin kollarında acısız bir şekilde hayatlarına son vermek kesinlikle çok daha iyidir. Bunun da ötesinde, huzur kızlarının evrimleşmiş formu olarak, son vedalarını etmelerine izin vermek tamamen onların kendi seçimi. Üzerine dertleneceğin hiçbir sorumluluğun yok.”
Megumin bile gidip Huzur Prensesi’nin ellerini tuttu ve onu sımsıkı kucakladı.
“B-Ben… bu dünyada yaşamaya gerçekten devam edebilir miyim…?”
Huzur Prensesi endişeyle ikisine baktı.
Bir tek Darkness ortada kaldı; çelişkili bir ifadeyle sırayla Huzur Prensesi’ne ve bana bakıp durdu.
Bu manzara neredeyse Kızıl İblis köyünün yakınında yaşananların tıpatıp aynısıydı.
Ne kadar da sinir bozucu. Şu eşyayı kullansam kesinlikle onlardan daha çok azar işitirdim.
“Kazuma, şu şey, hani Huzur Prensesi hakkında diyorum ki…”
Darkness tam söze devam edeceği sırada eltimde tuttuğum şeyi fark etti.
“S-Sen…”
Evet, o yalan dedektörü büyü eşyasının ta kendisiydi.
Kararlı adımlarla Huzur Prensesi’ne doğru ilerlediğimi gören Darkness, benden ümidini kesmiş gibi bir bakış attı.
Bir maceracı olarak sadece hedefimin gerçek niyetlerini dikkatlice yoklamak istiyorum alt tarafı. Bu nefret de neyin nesi?
“Hey, bana öyle bakma, benim de duygularım var.”
Konuşmamızı fark eden Aqua ile Megumin de bakışlarını bana çevirdi.
“Hey hey Kazuma, elindeki ne öyle? Yoksa dünkü o zımbırtı mı? Biliyorum ben onun ne olduğunu.”
“K-Kazuma? Hâlâ şüpheyle mi yaklaşıyorsun? Böyle şeylere gerek kalmadan bile biz…”
İkisi de tıpkı Darkness gibi benden tamamen ümidi kesti. Huzur Prensesi masumca kafasını karıştıran bir ifade takınırken, onların “lütfen oraya gideceğim deme” diyen bakışlarını üzerimde topladım.
“O da ne?”
Gerçekten de şaşkına dönmüş olan Huzur Prensesi’ne yanıt verdim: “Ah, bu bir yalan dedektörü büyü eşyası, yalan duyduğu zaman ötüyor.”
Ölü gibi sessiz ormanın ortasında Huzur Prensesi ile birbirimize dik dik baktık.
Aqua ve döküntüleri “Sen iğrenç bir adamsın” der gibi bakışlar fırlattı.
Endişeyle Huzur Prensesi’ne yaklaşmaya devam ettim.
“Telaşlanma, ötmediği sürece sana yüzde yüz güveneceğim. Böylece Maceracılar Loncası’nın da seninle olan diplomasisine karar vermesi daha kolay olur. ”
Öyle değil mi, buradaki herkes şahidimdir.
Bu yüzden,
“Mantıklı. Bir canavar olarak güvenilmez biriyim.”
Söylediğim gibi, lütfen o kadar da kırılmış gibi bakmayın. Benim de vicdanım sızlıyor, o yüzden lütfen yapmayın.
“Bak Kazuma, şu an bana öyle bir adam gibi geliyorsun ki; hani kendi sürekli başka kadınlarla gününü gün ederken, karısı büyük bir neşeyle hamile olduğunu duyurduğunda ondan şüphelenen paranoyak ve yetersiz herifler vardır ya, tıpkı öylesin.”
“Çok ileri gittin Aqua. Yine de onun hem sinsi bir kurnazlığa sahip hem de kronik olarak paranoyak bir dalavereci olduğu konusunda sana katılıyorum…”
Megumin, Aqua’nın söylediklerini tam olarak tekrarlamadığını yarı yolda fark etmiş gibi sözlerini geveleyerek bitirdi.
“Sağ olun, ikinize de teşekkürler. İyiyim ben; bir canavar olarak şüphelenilmeye çoktan alışığım. Lütfen kafanıza takmayın. Ve efendim, siz de o kadar hüzünlü bakmayın lütfen. Kendinize bu kadar yüklenmeyin…”
Bir tek Huzur Prensesi beni teselli etti. Sırf bu gerçek bile gözlerimi doldurmaya yetmişti.
Lanet olsun, o görevli hanım bu işi neden zorla boynuma geçirmek zorundaydı ki?
Başkalarının gözünde gerçekten de o kadar vicdansız biri miyim ben?
Her ne kadar ironik olmasa da cidden çok incindim ama…
Büyü eşyasıyla birlikte ne yapacağımı bilemez halde yıkılmış dururken, Darkness nazikçe lafa girdi: “Yanlış bir şey yapmadın. Sana hak veriyorum. Büyü eşyasını bana ver, bütün pis işleri senin yapmana izin veremem.”
Hayır, iç sesim hala Huzur Prensesi’ne öyle kolayca güvenmemem gerektiğini fısıldayıp duruyor.
Bana karşı böyle kibar davranıp durma.
Huzur Prensesi’nin gözleri başından beri büyü eşyasına kilitlenmiş durumdaydı.
İlk başta büyü eşyasının ne işe yaradığını sorduğunda, mekanizmasını ve yeteneklerinin sınırlarını çok iyi bildiğini sezmiştim.
Aynı düşünceyi paylaşmayan Darkness büyü eşyasını devraldı.
“Sevgili Huzur Prensesi, sana bir soru sormak istiyorum. Biz insanlar hakkında ne düşünüyorsun?”
“… İnsanlar benim için inanılmaz derecede önemli; hatta o kadar ki, onlar olmadan yapamayacağımı söyleyebilirim.”
Aqua ve Megumin ötmeğen büyü eşyasına dik dik baktı.
Darkness derin bir rahatlama nefesi aldı.
“Senden şüphelendiğimiz için üzgünüm. Lütfen beni affet. Ama bu sayede şüphelerimizi resmi olarak bir kenara bırakabiliriz… Gördün mü Kazuma? Daha pozitif ol. Bir görevi huzur içinde bitirmek bizim için nadir bir fırsat.”
Fırtınadan sonra gökkuşağını görmüş gibi cömertçe gülümseyen Darkness’ı umursamadım.
“Burada ölen maceracılar ve ziyaretçiler, onlara son anlarında eşlik ettikten sonra ne oldu? Besin olsun diye cesetlerini mi yedin?”
Söylediğim sözler etrafımızdaki havayı buz gibi kesti.
(Aqua) “S-Sen…!”
Şoke olmuş Aqua’yı takmayarak, aynı şekilde afallamış olan Huzur Prensesi’ni sorgulamaya devam ettim.
“Senin de dediğin gibi, biz insanlar senin için güya çok önemliyiz; peki bu durum, hayatta kalman için bize ihtiyaç duyduğun ve bize besin gözüyle baktığın için mi?”
Bu soru ağlamaya başlayan Huzur Prensesi’ni incitmiş gibi görünüyordu.
Kahretsin, vicdanım başarıyla hasar aldı.
Ama tepkisine bakılırsa, yalan dedektörünün gücünü gayet iyi biliyor olmalı ki onu tetiklemeyecek yanıtları bile isteye tasarlamış.
Her şey yolunda, kendine inan.
Son derece tetikteki NEET-hissiyatıma göre, henüz doğrulanmamış olsa da karanlık bir yönü olduğuna inanıyorum.
“Bunu tekrar soracağım. Maceracıların cesetleriyle ne yaptın? Onları bünyene mi çektin? Evet mi, hayır mı?”
Hüzne bürünen Huzur Prensesi, yalnız bir ses tonuyla yanıtladı: “Evet, onlar benim besinim oldular. Benim bir parçam haline geldiler… Bedenimin içinde yaşamaya devam edecekler. Onları asla unutmayacağım… Mutlu oldun mu şimdi?”
Huzur Prensesi bana dik dik ters bir bakış fırlattı.
Bu atmosferde kendimi nedense giderek daha çok düşmanla çevrelenmiş gibi hissediyorum.
“Kazuma, sen de az değilsin doğrusu. İnsanlığına ne oldu senin!? Nerede unuttuysan söyle de gidip senin için getireyim! Hafızanın silindiği için, nasıl medeni olunacağını da mı unuttun!?”
“Kazuma, konuşma tarzını mı yoksa soru sorma biçimini mi eleştirmeliyim bilemiyorum…
Aqua’nın az önce köklerine dokunmasını engellediğine göre, o insanları kesinlikle istem dışı olarak bünyesine çekmiştir.”
Ah, demek bunu kabul etmeyecekler, hıh.
Ne var ki ben, onun verdiği yanıttan durumun ne olduğunu net bir şekilde kavradım.
Suçluluk duygusuna rağmen gerçekten de rol yapıyor.
Büyü eşyasının mekanizmasını iyice kavrayarak, nezaketini abartan pembe yalanlar arayıp duruyor.
“… Dinleyin, hepinizden bir ricam var. Onunla baş başa biraz zaman geçirebilir miyim?”
Huzur Prensesi ile birebir konuşmak istediğimi belirttim.
“Ucube, vicdansız bir NEET olarak neden masum ve saf Huzur Prensesi ile baş başa kalmak isteyesin ki!? Yoksa Kızıl İblis köyündeki huzur kızına yaptıklarını tekrarlamayı mı planlıyorsun?
Biz ortalıkta yokken onu haklayıp ardından bize zaferle ‘öldü’ bilgisini mi vereceksin?”
“O kadar yetenekli miyim sence? Siz yokken onun kellesini uçurmayacağım. Gördün mü? Büyü eşyası da bunu onaylıyor.”
Büyü eşyasının sessiz onayını şimdilik kabul eden Megumin ile Aqua oradan ayrıldı.
“Kazuma, maceracılar olarak canavarları ortadan kaldırmanın görevimiz—hem de kaçınılmaz bir görev—olduğunu biliyorum. Ancak lütfen kendini bu kadar zorlayıp mezarını kazma!”
Darkness hâlâ tuhaf şekillerde yanlış anlamaya devam ediyordu.
İşin iyi tarafı, nihayet çekilip gitmişlerdi.
Arkalarından bakarken Huzur Prensesi’ne yöneldim. “E, artık dürüst ol bakalım. Gerçek kimliğini biliyorum. Aptala yatmana gerek yok, sadece gerçeği söyle.”
Buna karşılık Huzur Prensesi şöyle dedi: “… Dostum, paranoyayla yaşamak cidden bu kadar yorucu mu?”
O bir canavar, insanlarla uzaktan yakından alakası olmayan bir yaratık; yine de kalkmış benim hayatım hakkında konuşmaya başladı.
Bölüm 5
“Sonunda gerçek yüzünü mi gösteriyorsun? Küçük bir bitki kalkmış insana mı ders veriyor?”
“Ne kadar dar görüşlü bir adamsın. Bakire olmana şaşmamalı.”
…
“Hey, bir bitki tarafından bakire olarak anılmayı kabul etmiyorum. Bir canavar böyle bir kelime hazinesini nereden öğrenir ki? Hangi maceracı öğretti sana bunu?”
“Bu şekilde uzun süre yaşamak insana akıl katıyor… Ya sen? O üçlünün hangisiyle çiftleşeceksin?”
Bu şey ne saçmalıyor be.
“Bak işte bu yüzden canavlardan nefret ediyorum; zerre kadar görgü kuralları yok. Artı olarak, hepsi arkadaşım, bana öyle edepsiz bir gözle bakma. Beni seni kökünden söküp atmaya heveslendiriyor bu.”
Tehdidim karşısında Huzur Prensesi sakince gülümsedi.
“Bunu yapacak olursan arkadaşların koşa koşa içeri dalardı. Dostluğunuza zarar vermeyi bile umursamıyor musun? Hem bahaneler üretmeyi bırak; erkek insanlar yıl boyunca kızgınlık altında olmalı, değil mi?”
“Ne erkek insanı; ne üremesi; ne kızgınlığı be!? Şu kelime dağarcığını artık değiştir! Biz insanlar konuya zarif ve sabırlı bir yaklaşımla yaklaşırız. İnsanlar karmaşık yaratıklardır—sizin gibi canavlardan dünyalar kadar farkımız var.”
Huzur Prensesi başını yana eğdi.
“Şey, ilk tanıştığımızda bunlara dik dik bakmıyor muydun sanki?”
Bunu söyleyerek, olgun, dolgun ve neredeyse kumaşla kaplı meyvelerini avuçladı.
“Bu erkek insanlar için içgüdüsel bir şeydir. Tıpkı siz bitkilerin ilkbaharda fotosentez yapıp tohumlarını etrafa düşüncesizce saçması gibi—refleksif bir süreçtir bu.”
“Fotosentezi bir kenara bırakırsak, bizim üreme biçimimiz tohumları kaba bir şekilde yaymaktan çok daha fazla incelik barındırır. Beni kontrolsüzce üreyen o medeni olmayan, alt sınıf sıradan bitkilerle karşılaştırma. Biz huzur canavarları, insanları fidelerimizi uzağa taşımaları için ikna ederek yayılırız. Ben bir zamanlar başka bir yerde kök salmıştım ve bir insandan beni canavarların ve maceracıların zayıf olduğu bir yere götürmesini rica etmiştim. Böylece buraya yerleştim.”
Sandığımdan daha dişli çıkmıştı.
“Ek olarak, siz insanlar ve goblinler durmaksızın üremeye devam ederken, biz asırda bir kez filizleniriz. Sizinki gibi düşüncesizce çoğalmanın aksine, biz doğayla uyum ve denge ararız.”
“Bizi goblinlerle aynı kefeye koyup durma! Lafı açılmışken, bir bitki olarak yaşamak cidden zor olsa gerek.”
Hem, senin gibi çevre dostu bir canavarla insan ne sıklıkla karşılaşır ki?
“… demek gerçek yüzümü buldun, pekala. Bu konuda ne yapacaksın?”
Bir an öncesinin aksine, artık tetikte olan Huzur Prensesi bana kötü niyetli bir bakışla baktı.
“Çok açık değil mi? Ben bir maceracıyım, sen ise bir canavarsın. Apaçık düşmanlarız ve hiçbir uyumumuz yok.”
Huzur Prensesi ardından yanıt verdi: “Dünyada neyi yanlış yaptım ki ben? Buraya gelen herkes kendi isteğiyle geldi! Yalnız ölmektense onları Tanrılarıyla buluşturmamı tercih ederler! Karşılığında bedenleriyle beslenmem de gayet adil. Maceracılar acı çekmeden, yalnızlık hissetmeden bu dünyadan göçtüler; bu bir lütuf! Ben de buna karşılık elimdeki kaliteli besinlerle harika bir hayat yaşıyorum. Karşılıklı yarara dayalı bu olumlu döngüye neden bu kadar taktın ki sen? Ne sahte bir hümanist ama!”
Bu pislik gerçekten de başa bela.
Cahil cesareti etkisine kapılmış bir canavardan daha kötü bir şey olamaz.
“Kabuğunu çıkarıp atman seni bir akrep olmaktan daha az tehlikeli yapmaz. Seni öldürmeye geldim. Maceracılar Loncası’na göre, bu ormanı bir intihar cennetine çevirdiğin için itibarları zedelendi. Daha fazla insanın burada ölüm aramasını önlemek için giriş kısmına göz alıcı bir uyarı levhası asıyorlar.”
“Bir saniye bekle, hemen sonuca atlama. Hepsini bir kenara bırakırsak, bana zarar veremeyeceğini biliyorsun değil mi?”
Huzur Prensesi kıs kıs gülümsedi.
Ona zarar veremeyeceğim derken neyi kastediyor ki?
“Neredeyse yüz yıl öncesinden beri buraya kök salmış durumdayım. Bütün bu süre zarfında daha önce hiç kimsenin gerçek yüzümü keşfetmediğine gerçekten inanıyor musun? Onların sonunun ne olduğunu biliyor musun?”
Bu ifade, diğerlerini kovduğum için beni pişman ettirdi.
Bir canavar olarak ne kadar güçlü olduğunu unutmuştum.
Üstelik huzur kızının evi, son derece güçlü canavarların arasında, Kızıl İblis köyünün yakınlarındaydı.
Güçlünün hayatta kaldığı bir ortamda zirveye çıkmayı başardığına göre kesinlikle ezik biri değildi.
Belimdeki kılıca uzanırken.
“Oh, sakin ol bakalım. Yanlış anlama, seni öldürmeyi planlamıyordum. Aksine, bu senin için bir teşvik olacaktı.”
Huzur Prensesi aşağıdaki toprağı işaret etti.
“Bununla ne demek istiyorsun?”
“Aşağı kaz. Orada değerli şeyler bulacaksın.”
Aniden kafama dank etti.
Huzur Prensesi besin için maceracıların bedenlerini tüketiyor.
Peki ama onların ekipmanları ve paraları nereye gidiyordu?
Cevap şu: bedeninin altında.
Başka bir deyişle,
“Fazlasıyla insan-vari değil misin? Rüşvet vermeye bile çalışıyorsun.”
“Yine de ikimiz için de iyi bir ticaret değil mi? Parayı alırsın, ben de canımı kurtarırım. Sanırım bu her iki tarafın da karlı çıktığı bir durum. Söylediğim gibi, doğayla uyum içinde yaşamayı amaçlıyoruz.”
Demek bunun gibi durumlar için önceden para biriktirip duruyormuş ha?
Ne kadar yozlaşmış. İnsanlar tarafından öldürülmekten son anda kurtulmak için rüşvet biriktiren bir canavar olarak ne istiyor ki bu?
Her ne kadar…
“Yanlış adama çattın. Adım Kazuma, Satou Kazuma; sayısız Şeytan Generali’ni haklamış olan Axel’lı maceracı. Lütfen beni onların seviyesiyle bir tutma, tamam mı? Şu ana kadarki üstün başarılarım bana fazlasıyla para kazandırdı.”
Bunu söyleyerek sırt çantamı yere bıçak gibi bıraktım. Huzur prensesi nihayet sinmişti.
“Hey, hey, dur bakalım, sakin ol. Açgözlülüğe ya da şehvete düşkün olmayan güçlü bir adam olduğunu artık anlıyorum. Hayır, açıkçası seni gözümde fazla küçültmüşüm. Karşılaştığım en zeki maceracı sensin; takdire şayan erdemlere sahip gerçek bir macera adamı.”
Böyle bir iltifat karşısında duraksadım.
“Rüşvetin işe yaramayınca aklımı çelmeye çalışıyorsun, ha. Ne yazık ki, marifetlerini defalarca kanıtlamış biri olarak artık bu ucuz iltifatlarla kolay kolay baştan çıkmam. Ne de olsa, daha yakın zamanda şehirdeki hizmetçilere hakkımda her gün en az 10 iyi özellik sıralatıyorum.”
“Senin derdin ne!? Bir canavar olmama rağmen senin kafayı sıyırdığını düşünüyorum.”
Kafası karışmış olan huzur prensesi mesajımı tam olarak idrak eder etmez,
“… Hey, o da ne? Bir dakika bekle, ne yapıyorsun?”
Sırt çantamdan çıkardığım şeyi görünce yüzünün rengi kireç gibi soldu.
Gerçi, bir bitkinin yüzünün yeşile döndüğünü söylemek epey tuhaf bir benzetmeydi. İç monologumdaki bu ironik tasviri görmezden gelip şu an önümdeki işe odaklanmaya karar verdim.
“Ot ilacı.”
“Anladım, hadi bir anlığına durup sohbet etmeye devam edelim. Burada yaşamama razı değilsen, beni o uzak dağlardaki bir yere taşı gitsin… Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, insanların ömrünü kısaltmaları için onları asla kışkırtmadım; hatta yaşlı maceracılara tuvalet işlerinde bile yardım ettim. Doğrusunu söylemek gerekirse, anlattıkları hikayelerin içeriğini defalarca kez dinlemek zorunda kaldım. Benim hayatım da zorluklarla dolu! Hiç mi küçük bir ayrıcalığı hak etmiyorum?”
Bu kez tam damarıma basmıştı; olduğum yerde kaldım.
“Seni nasıl taşıyabilirim ki? Bu koca ağaç senin bir parçan değil mi?”
“Bedenim bütün bu ormandan ibaret. Köklerim her yerde olduğu için tek yapman gereken hepsini kazıp çıkarmak…”
“Bu nasıl mümkün olabilir ki!? Bu ormanın ne kadar büyük olduğunun farkındasın herhalde!?”
Ot ilacı şişelerinin kapaklarını teker teker açıp her birini yere yerleştirdim.
“Tamam, yalvarırım bana acı—istiyorsan bütün hazineleri al; eğer beni bağışlarsan seni ömrümün sonuna kadar unutmam—şu ana kadar canını aldığım her maceracıyı hâlâ hatırlarım. Hayatları erken sönmüş gibi görünenler bile anılarımda yaşamaya devam ediyor. Bekaretini bile kaybedememiş olanlara bile değer vermeye hazırım; kulağa nasıl geliyor? Yalvarırım, bırak yaşayayım—”
Bu ufak bitkinin konuşma konusunda epey yeteneği varmış.
Yeter artık, en iyisi bu işi kısa ve acısız bir şekilde bitirmek.
Dinlemeyi bırakıp şişelerden birini kaptım ve gövdesine doğru doğrulttum.
“Lan, bu bir şaka mı? Bana zarar vermeyeceğini söylememiş miydin sen? Yalan dedektörü büyü eşyası ötmedi, değil mi? Yoksa fikrini mi değiştirdin? Bu biraz fazla şüpheli değil mi!? Sadece beni tehdit ediyorsun, değil mi!?”
“Sana asla zarar vermeyeceğim demedim ki. Kelimelerini nasıl da ustalıkla cımbızladığını hatırlıyor musun? Dediğim şey şuydu: ‘Sen yokken onu kesmeyeceğim.’ Seni kesmedim, değil mi? Yalan söylemiyordum.”
Bunu duyan huzur prensesi cidden paniğe kapılmaya başladı.
“Şaka yapıyor olmalısın, değil mi!? A-anladım, anlaşabiliriz! Elimden gelen her şeyi yaparım! … Bak, mesela sürekli dik dik baktığın şu şeylerle dilediğin gibi oynamana izin verebilirim!”
Huzur prensesi dolgun göğüslerini yukarı kaldırıp hafifçe salladı. “Ah lütfen, elimde olan bir şey değildi, değil mi? Ölülerin kalıntılarını değerlendirmek bir tür geri dönüşüm—çevre dostu bir süreçtir. Zaten toza dönüşeceklerdi, o yüzden onları benim emmeme neden izin vermeyesiniz ki?”
Şimdiye kadar oldukça geveze olan huzur prensesi kısa bir süreliğine sessizliğe büründü.
“… Söylesene, bunlar sende en ufak bir heyecan bile uyandırmıyor mu?”
“Asla.”
Sallanan karpuzlar cidden bakışlarımı cezbediyor ama beni heyecanlandırmaya yetmiyor. Ahlaktan biraz yoksun olsam da, bitki canavarları tarafından tahrik edilecek kadar da düşmedim henüz. Tek ihtiyacım olan succubuslar.

“Bak, neden ikimiz de dürüstçe konuşmuyoruz? Etrafta kimse yok. Biliyorum bu güzellikleri okşamak istiyorsun. Gözlerinden belli.”
En zorlu durian görevinin patronu böyle bir şey mi acaba?
Birazdan çok daha aldatıcı ve inatçı. Satou Kazuma, sakın pes etme.
Rakibin, Vanir’in sana gösterdiği seksi turpa kıyasla bir bitki.
“Yerden besin çekmek biz bitkilerin doğasında vardır, tıpkı senin göğüsleri tutma dürtünün erkeklerin karakteristik bir özelliği olması gibi. Temel içgüdüleri neden suç haline getiriyorsun? Canavarlar da yaşıyor, sen de yaşıyorsun! Hadi ama, içgüdülerinin peşinden git, doğanın hayatına rehberlik etmesine izin ver!”
İçgüdüleri takip et, doğayı takip et.
Bitki canavarlarından bekleneceği üzere, doğanın düzeni hakkında ortada bilmece gibi konuşuyorlar.
Elim istemsizce göğsüne doğru kaydığını fark ettiğimde kendimi aniden durdurdum,
“Ne halt ediyordum ben!? Çok tehlikelisin; neredeyse insanlığın sınırını aşmama neden oluyordun!”
Kendime geldiğimi gören huzur prensesi, seks apelinin sınırlı bir etkisi olduğunu fark etti.
“AAAAAHHHHHH!”
Bütün ormanda yankılanan tiz bir çığlık kopardı.
Bölüm 6
“Ne, ne oluyor? Ne haltlar döndü lan!? Hey Kazuma, ne yaptın sen!?”
“Kazuma, ne püskürtüp duruyorsun sen? Yoksa ot öldürücü mü!?”
Aqua ve diğerleri huzur prensesinin çığlıklarını duyunca koşa koşa geri geldiler.
“Tam zamanında geldiniz! Gelin de bana yardım edin, bu şerefsiz cidden epey şüpheli bir tip çıktı!”
Zafer kazanmış ifademe karşılık sadece kınayan bakışlarla karşılaştım.
“Biz ortada yokken kendi adınıza ne halt ettiniz siz? O saçma sapan büyü eşyasını sömürmüş olmalısınız, değil mi? Durumu derhal açıklayın!”
“Aqua’nın dediğini yap, kendini açıkla.”
İsteneni yapıp aramızda geçen konuşmayı anlattım. Huzur prensesi bunun üzerine gözleri yaşlı bir şekilde inledi,
“Bu adam aniden bana akıl almaz şeyler yapmaya kalkıştı…!”
“Yeter! Senden başka ses duymak istemiyorum!”
Çenesi düşük huzur prensesini tehdit etmek için ot ilacını havaya kaldırdım.
Darkness kafama kafası karışmış bir şekilde dokundu.
“Kazuma, bunu kabullenmek gerçekten de çok güç. Neler olduğunu tam olarak bize bir açıklasana?”
“Gerçekten de kurnazın teki, biz yalnızken zırvalayıp durdu. İzleyin. Büyü eşyasının önünde yüksek sesle söylesene koçum? Aqua ve diğerleri ortalıkta yokken tavrın 180 derece değişti mi, değişmedi mi? Eğer yüzün kızarmadıysa, haydi çık gel ve bunu şu şeye anlat!”
Elimde büyü eşyasıyla sorguya çektiğim huzur prensesi sessizliğini koruyup sadece pes etmiş bir ifade takındı.
“Hey, o tavırla ortalıkta gezinme, hakkımdaki izlenimlerini daha da kötüleştireceksin! Direnmeyi bırak ve gerçeği söyle!”
Onu gözümde fazla küçültmüşüm meğer.
İnsanları baştan çıkarmak ve küçük düşürmek konusunda bir uzman olduğunu unutmuşum.
Huzur prensesi cevap vermek yerine en büyük kozunu oynadı.
“Bu beyefendi göğüs bölgeme fazlasıyla ilgi duydu…”
“Durup dururken ne saçmalıyorsun sen yine…”
Huzur prensesinin bu ölümcül ifadesi, üçlünün tuttuğum şeye dik dik bakmasına neden oldu.
Büyü eşyası ötmedi. Etrafımızdaki hava mutlak sıfıra kadar soğudu.
“Yeteneklisin hani! Bu gerçekten de beklenmedik bir hamleydi. Gerçi ben de bu büyü eşyasını kendi lehime kullanma konusunda epey tecrübeliyim. Dinleyin millet, izleyin şunu: Buradaki bu huzur prensesi, siz gittiğinizde son derece edepsizleşip durmaksızın müstehcen laflar savurdu. İzlemesi gerçekten de çok zordu!”
Yalan dedektörü büyü eşyası bir kez daha sessiz kaldı.
Aqua ve beraberindekiler iyice afallamış durumda.
“D-dilimin kemiği olmadığını kabul ediyorum; ancak lüften kendimi açıklamama izin verin!”
Dedektör hâlâ ötmedi. Kızlar sanki “siz ikiniz ne biçim şeyler konuştunuz ya” der gibi araya mesafe koydular.
Kimin daha güvenilir olduğunu sorgulamaya başlıyorlar.
Tehlikede olduğunu hisseden huzur prensesi öldürücü hamlesini patletti.
“S-sen; biraz önce memelerimi avuçlamaya kalkışmamış mıydın!?”
Çıt çıkmadı.
“Çünkü sen söylemiştin! Beni bağışlaman karşılığında onları dilediğimce sıkmama izin veren kendinsin!”
“O kadar edepsizce söylememiştim, ağzımdan laf çelme!”
Büyü eşyası yine hiçbir ses çıkar(a)madı. Üçlünün bakışları giderek daha da yargılayıcı bir hâl aldı.
“Kahretsin, ne büyük zaman kaybı! Seninle konuşmak boşunaymış, derhal harekete geçmeliymişim! Hak ettiğin muamele tam olarak bu! Ot öldürücümün tadına bak!”
Yanımdaki ot ilacını kapıp huzur prensesinin köklerinin etrafına sıktım.
“D-dur artık! Hareketsiz bir canavara karşı ne kadar da aşağılık bir hamle! Sözlü tartışmayı kaybettikten sonra kaba kuvvete başvurman ne kadar da zavallıca!”
“Çok ses yapıyorsun, adi bir canavarın laf anlatmaya hakkı yok! Hey, direnmeye mi çalışıyorsun sen? İçine çek şunu yoksa vururum seni!”
Huzur prensesi daha fazla ot ilacı sıkmamı engellemek için koluma sımsıkı sarılıp şiddetle itiraz etti.
“Kes artık şunu! Saçmalamayı bırak! Üstüme böyle iğneli pis şeyler püskürtme! Kirleniyorum yahu! Kurtarın beni, a-alt bölgemdeki bütün bu sıvılarca kirletiliyorum…”
“Her şeyi nasıl bu kadar müstehcen hale getirebiliyorsun? Sadece tabanına ot ilacı sıkıyorum!”
Biz laf dalaşına girerken ben de daha fazla ot ilacı sıkmaya devam ettim.
Kimyasal beklenenden çok daha hızlı etki gösterdi, çünkü…
“—Berbat bir alamet; kusacak gibi oluyorum ama kusmuyorum da—zaten bunu yapacak iç organlara da sahip değilim—yine de kendimi son derece hasta hissediyorum…”
Ot ilacını bünyesine çeken huzur prensesi hızla sersefil olup pestili çıktı.
Sarhoş biri gibi yüzü yeşile döndü ve bedeni durmaksızın sallandı.
“Harika, işte fırsat; kızlar, bana daha fazla ot ilacı sıkmada yardım edin!”
Heyecanla arkama döndüğümde herkesin boş boş baktığını gördüm.
“Öyle bön bön bakmayın bana; haklıydım işte, görüyor musunuz? Yalan söylememiş olsa da, tüm gerçeği de anlatmadı. Bir canavarın memelerinden etkilenecek kadar aşağılık değilim ben.”
Ding.
O üçünün bakışları artık çekilmez bir hal aldı.
“Ohohohoho…”
Hasta olmasına rağmen huzur prensesi zafer kazanmış gibi kıkırdadı.
“İzle bakalım seni küçük maceracı, ömrün boyunca ‘canavar sever’ utanç verici unvanıyla anılacaksın! Üstüme böyle iğneli pis şeyler sıktığın için cehenneme gideceksin seni zavallı bakir!”
Durmaksızın lanetler yağdırmaya başladı. Huzur prensesinin gerçek kişiliği hemen hemen bu işte.
“Ot ilacından kafayı bulmuş olan sen mi söylüyorsun bunu! Eğer ben cehenneme gidiyorsam, sen de benimle geliyorsun!”
Kanım beynime sıçramış bir şekilde şişeyi elime alıp yeniden üzerine yürüdüm. Huzur prensesi kalan son gurur parçasını da bir kenara atıp manyaklar gibi hakaretler savurmaya başladı.
“Yine, kaybettiğini anlayınca fiziksel şiddete başvuruyorsun! ‘Utanç’ kelimesinin ne demek olduğunu bilmiyor musun!? Yoksa gururunun kurbanı olup sonunda patladın mı? Biraz önce profesyonel bir maceracı olduğunu iddia ediyordun; ne kadar utanç verici, hâlâ bakir olan profesyonel bir maceracı! Etrafında üç tane dişi olmasına rağmen hâlâ bakir kalmak, cinsel açıdan kusurlu falan mısın yoksa? Onlara arkadaşım bile dedin; bak ne diyeceğim, öyle düşünen bir tek sen olabilirsin pekâlâ. Belki de senden hoşlanıyorlar ama ‘sadece arkadaş’ olamayacak kadar da yakınlar sana muhtemelen…”
Huzur prensesi daha fazla tek kelime edemeden olabildiğince hızlı bir şekilde etrafına ot ilacı sıktım.
“Çok iğrençsin! Çok… iğrenç…! Kahretsin seni zavallı bakir! Köklerim bütün ormana yayılmış durumda! Beni tamamen ortadan kaldırmak onlarca yıl sürer! Beni yok etmeye ömrünün yeteceğini mi sanıyorsun? Güzel, dene o zaman! Hazinelerimi almak istiyorsan onu da dene, ama bil ki o kadar derine gömdüm ki yüz yıl uğraşsan yine ulaşamayacaksın!”
Ölümün eşiğindeyken bile huzur prensesi kalbimde yaralar bırakmaya devam etti.
Kısım 7
“—Kazuma-san, ellerine sağlık. Huzur prensesini alt ettiğin için teşekkürler!”
“Bu gerçekten de ölümcül derecede yorucuydu, çok fazla çaba gerektirdi!”
Axel’a döner dönmez hemen ablanın yanına gidip rapor verdik.
“Huzur prensesi o kadar korkunç ki, ormanının yakınından bile geçmeyeceğim…”
Yanımda Aqua bütün yol boyunca hıçkırarak ağlamıştı.
Gerçek formunu gösterdikten sonra kontrolden çıkan huzur prensesi epey bir çevre hasarına yol açmıştı.
“Söylesene Kazuma… Acaba ben gerçekten o kadar önemsiz miyim? İnsanlar beni gerçekten umursamıyor mu? O öyle söyleyince birçok şey anlam kazanıyor… Dün Aqua ile Megumin’in parlamak için kendi fırsatları olmuştu; bugün de huzur prensesini tek başına sen alt ettin. İşe yaramaz olduğum konusunda gerçekten haklı mı? Onun dediğine göre, adamantit tenli bir salyangozdan farkım yok sanki; gerçekten öyle mi?”
Darkness hiç olmadığı kadar depresyonda. Sözlü katliam ona bayağı bir darbe indirmiş gibi görünüyordu; düzgün yürüyemiyordu bile.
“Benim adım Megumin; Kızıl İblis Klanı’nın bir numaralı dahisi ve Axel’daki en üst düzey başbüyücü. Her şey yolunda; rakibim yok; klanın en kötülerinden biri falan değilim sonuçta. Bir canavarın sözlerinin benim için hiçbir anlamı yok, ‘aslında sadece arkadaş edinemediğin için dayanıklı bir yalnız kurt olduğunu iddia ediyorsun’ kısmı da dahil. Her şey yolunda, burada arkadaşlarım var, canım arkadaşlarım var. Her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda…”
Megumin de durmaksızın bayrakları dikip duruyordu. Huzur prensesinden sandığımdan çok daha fazla yara almış gibi görünüyor.
“Satou-san’ın bunu kesinlikle başarabileceğini biliyordum! Altı üstü zayıf bir canavardı! Bir sürü maceracının alt etmekten vazgeçtiği huzur prensesi! Birçok insan huzur prensesinin zararsız olduğunu iddia ettiği için ödülü çok azdır… yine de şehrin yakınlarında böyle bir canavarın bulunması loncanın imajını büyük ölçüde etkiliyordu! Dahası, Satou-san için verilen görev sadece keşif olsa da, yine de gidip onu alt ettin. Bunun için gerçekten minnettarız!”
Öz saygımız paramparça olmuş bir halde, ablanın bize parıl parıl gülümsemesiyle karşılaştık.
Komekko da yanımızdan bize hayranlıkla bakıyordu.
Sonra bir şeyi hatırladım.
“Ben sadece üst kısmını yendim, lütfen bütün ormanın altındaki kökleri de hiç iz kalmayacak şekilde ortadan kaldırın. Madem lafı açıldı, huzur prensesini alt edebileceğime neden güvendin ki?”
Abla sorduğum soru karşısında bir an duraksadı.
Doğru ya, huzur prensesi hareket edemiyor; teknik olarak herkes onu yok edebilir.
Sadece bunu yapmak vicdanınızı paramparça eder.
“Yoksa beni, huzur prensesini öldürürken bile hiçbir ahlaki sorun yaşamayacak kadar kalpsiz bir adam olarak gördüğün için mi?”
Abla doğrudan cevap vermemeyi seçti ve bunun yerine ödül kesesini bana uzattı.
“Pekâlâ, Satou Kazuma-san, bu sefer iyi iş çıkardın! Görüşürüz Komekko! Yarın yine oynamaya gel!”
“O kadar da değil, daha işim bitmedi! Ayrıca, bir daha Komekko’yu getirmeyeceğim. Hatta yarından itibaren ben de gelmeyeceğim! Bütün bu işlerden usandım artık. En zorlu durian görevini de bitirdiğime göre, artık şikayet edemezsiniz!”
Tek nefeste söylediklerimi görmezden gelerek, Abla—
“Yarın devasa bir kek hazırlayacağım.”
“Gelirim.”
Bütün inceliği bir kenara bırakıp Komekko’ya açıkça yemekle tuzak kurdu.
Kısım 8
Loncadaki işlerimizi bitirdikten sonra eve döndük. Devasa psikolojik travmamızı iyileştirmek için biraz mola vermeye gittik.
Bu arada Aqua ile Darkness, İmparator Zell ile oynamanın içlerini rahatlatacağını umarak kafesi ziyaret etmeye gittiler.
“Buraya gel bir saniye Komekko. Sana söyleyeceklerim var.”
Ben kanepede tembel tembel uzanırken, aralarında en çabuk toparlanmış gibi görünen Megumin tam karşısındaki kanepesini patpatlayarak Komekko’ya yanına gelmesini işaret etti.
“Neler döndüğünü bilmiyorum ama abla sinirli görünüyor, o yüzden istemiyorum.”
“Komekko!”
Komekko güçlü altıncı hissiyle bir şeyler sezmişti. Megumin ardından devam etti—
“İyi dinle. Sana yabancılardan yiyecek bir şeyler istememeni kaç kez söyledim? Hem bugün hem de ondan önceki gün. Sen bir Kızıl İblis olarak nasıl olur da yemek karşılığında bu kadar kolay kandırılabilirsin…?”
İlk tanıştığımızda günlerdir hiçbir şey yemediğini iddia edip bizden yiyecek dilenen Megumin, Komekko’ya vaaz vermeye başlamıştı.
“Köydeyken abla gördüğüm herkesin başının etini yiyip yemek istememi söylemişti.”
“Hey.”
Kendimi tutamayarak araya girdim. Megumin bakışlarını kaçırdı.
“O başka, bu başka. Kızıl İblis köyü gibi küçük bir toplulukta karşılaştığımız insanlar muhtemelen tanıdık yüzlerdir. Ancak böyle şehirlerde, yabancılardan gelen yemekleri asla safça kabul etmemelisin. Ne de olsa karşılığında ne isteyebileceklerini bilemeyiz.”
“Reddediyorum.”
Komekko anında cevap verdi.
“Komekko! Bu ‘reddedebileceğin’ türden bir şey değil; sana bedava yemek veren herkesin sözünü dinleyeceğini herkes öğrendiğinde ne yapacaksın? Bunu sana sadece yabancıların peşinden safça gittiğini bildiğim için söylüyorum.”
“Tabii ki yabancıların peşinden safça gidip beni beslemelerine izin veririm.”
Sözlerinin Komekko’dan geri sekdiğini gören Megumin hayal kırıklığıyla masaya defalarca vurdu.
“Salaklık etmeyi kes de dikkatlice dinle!”
“Abla çok huysuz.”
Megumin anında ayağa kalktı ve Komekko can havliyle kaçmaya başladı.
“Dur bakalım Komekko, kaçmanın hiçbir yararı yok! Bugün sana sağlam bir ders vereceğim, gör gününü!”
Ama Komekko mutfağa kaçmıştı bile.
Bir tık sesiyle kapı içeriden kilitlendi.
“Komekko, derhal o kıçını dışarı çıkar yoksa sana akşam yemeği falan yok!”
“İçeride hiç yemek kalmadığında dışarı çıkacağım.”
Demek taktiği bu; mutfağı rastgele seçmemişti.
“Komekko, saçmalamayı kes! Kapıyı açmazsan akşam yemeğimiz olmayacak; şimdi yemek pişirmeye başlamamız lazım, o yüzden aç şunu… Komekko, içeride ne yiyorsun sen!? Çabuk dışarı çık! Yoksa bu kapıyı yerle bir edeceğim!”
“Alt tarafı bir kardeş kavgası için mutfak kapısını kırmaya gerek yok.”
Komekko orada yaşamaya devam ederse hiçbirimizin akşam yemeği olmayacağı için Megumin’i ikna etmesine yardım etmeye başladım.
“Yalnız Kazuma, eğer ona şimdi ders vermezsek er ya da geç pişman oluruz. Çok geç kalmayı göze alamayız.”
Doğru söze ne denir; Axis rahibesi Cecily de ilk tanıştıklarında yemekten bahsettiğinde Megumin’in uslu uslu arkasından kiliseye gittiğini anlatmıştı.
“Kendisi de ‘çok geç’ yola getirilmiş birinden gayet ikna edici sözler.”
“Hey, kavga etmek istiyorsan varım!”
“Göster onlara, abicim!”
“Komekko! İçeriden saklanıp kavga çıkarmak çok aşağılıkça! Hadi ama, çık dışarı!”
Bu kardeş ilişkisi iyi mi sayılmalı kötü mü?
Şey, sadece sağlıklı bir ilişkisi olan kardeşler kavga eder, değil mi?
“Dolapta büyük bir çikolata buldum!”
Komekko’nun neşeli sesi mutfaktan geldi.
Megumin’in yüz ifadesi anında değişti.
“Komekko!? O yenmek için değil, onu özellikle… Komekko, anlıyorum! Kızmayacağım, yeter ki dışarı çık! Barışalım hadi!”
Sağlıklı kardeşlerin bu diyalogunu dinledim.
“Bunu bitirir bitirmez çıkacağım.”
“Komekko—!”
Küçük kız kardeşlerin ne kadar harika varlıklar olduğunu bir kez daha tecrübe ettim.
