Kayıp Orman’dan Nahar’a döndüğümüzde, kasabalılar tarafından coşkulu bir şekilde karşılandık.
“Kuyu yeniden su veriyor!” diye bağırdılar bize.
Kasaba halkı su kaynağını aramaya gittiğimizi biliyordu ama sorunu çözen kişilerin biz olduğumuzdan neden bu kadar emin olduklarını anlayamamıştım.
“Aslında değiller. Bence sadece kasaba için yaptığınız her şey için minnettarlar,” dedi Barotta bize. “Her neyse, biz loncaya rapor vermeye gidiyoruz. Siz ne yapacaksınız? Yorgunsanız birlikte gelmek zorunda değilsiniz.”
Düşünceli olmaya çalışıyor gibiydi ama Rurika, Chris ve Sera onunla gitmek istiyor gibi görünüyordu. Normalde Mia, Hikari ve ben maceracı olmadığımız için lonca ziyaretini pas geçebilirdik; ancak topladığımız canavar cesetlerini teslim etmek için peşlerine takıldık, yine de iş biter bitmez ayrıldık.
Üçümüz yetimhaneye geri döndük ve bu kez çocuklar tarafından bir kez daha coşkuyla karşılandık. Muhtemelen en çok kendileriyle Mia ilgilendiği için özellikle ona çok yapışıyorlardı.
“Rurika, Chris ve Sera nerede?” diye sordu Filo bizi süzerken.
“Loncaya rapor verdikten sonra dönecekler,” dedi Mia ona.
Filo rahat bir nefes aldı.
“Efendim, şimdi ne yapacağız?” diye sordu Hikari bana.
“Öldürecek biraz vaktimiz var, bu yüzden belki eğitmenimi görmeye giderim? Sen ne yapacaksın, Hikari?”
“Ustamla gidiyorum.” Bir bana, bir Mia’ya baktıktan sonra benimle gelmeyi seçti.
Kasabanın içinden geçerken pek çok kişi yanımıza yaklaştı. Buraya ilk geldiğimiz zamana kıyasla etrafta kesinlikle çok daha fazla gülen yüz gördüğümü hissediyordum.
Nahar’dan dönüş yolunda özel bir sıkıntı yaşamamıştık ama Barotta’nın grubu yol boyunca bize sürüyle soru sormuştu. Çoğu zaman “Bunun için bir yeteneğim var” şeklinde basit bir yanıtla geçiştirmek zorunda kalmıştım.
Ayrıca Chris’e büyüsü, yani ruh büyüsü hakkında da sorular sormuşlardı.
Chris’in “Bana bunu nenem öğretti” cevabı, üstelemelerini engellemeye yetmişti. Hatta yüzlerini ekşiten birkaç kişi gördüğüme oldukça emindim; bu durum Chris ile Rurika’nın yüzünde mahcup bir tebessüm oluşturmuştu.
Yine de ana sohbet konularımız, dövüştüğümüz sudan figür ve Kayıp Orman’ın kendisiydi. Barotta’nın grubu yaratığın yeni bir keşif oluşu karşısında heyecanlanmış gibi görünüyordu; bu yüzden yaratığın aslında gerçek bir canavar olmadığını öğrenmek onlar adına talihsizlikti. Ormana gelince, girmesi o kadar zor olmasına rağmen dışarıya elini kolunu sallayarak nasıl çıkabildiğimizi konuştuk. Üstelik çıkış yolunda canavarlarla sadece iki kez karşılaşmıştık.
O noktada mana bozulmaları da ortadan kalktığı için otomatik haritamı denemiş ve golem’lerimi çıkarmıştım. Otomatik harita düzgün çalışıyordu ve golem’ler bu kez hemen çekirdeklerine geri dönmüyordu; bu da ruhun oraya giderken ilerleyişimizi engellemek için bir şeyler yapmış olduğu anlamına geliyordu.
“Aaa, Sora. Dönmüşsünüz.” Marse’in evine vardığımızda onu demircilik işleriyle uğraşırken bulduk.
“Daha yeni geldik,” dedim ona.
“Anladım. Herkes sağ salim döndü mü?”
“İki grup da tek bir kayıp vermeden başardık.”
Marse başını salladı ve dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Ardından ona Kayıp Orman’da yaşananlar hakkında anlatabileceğim kadarını anlattım ve Ruh Taşı’nı da gösterdim.
“Demek bunu bu şekilde elde ettiniz?” Gözleri hayretle açıldı ama aynı zamanda olayı kavramış gibiydi. “Anlıyorum. Demek ruh bizi koruyormuş.”
“Ruh mu?”
“Chris’in durumunu biliyor musun, Sora?” diye sordu Marse aradan bir dakika geçtikten sonra.
“Ha? Çocukluk arkadaşını bulmak için yolculuk ettiğini mi kastediyorsunuz… yani kız kardeşini?”
“Hayır, yani… Birlikte yolculuk ediyorsunuz ve sana bunu anlatacak kadar güvendiğine eminim. Chris’in bir elf olduğunu kastediyorum.”
Şaşkınlık içinde Marse’e bakakaldım.
“Bunu onun hakkında pek az kişi bilir. Lukos’tan kurtulan yetişkinler arasında bile bilenlerin sayısı çok azdır.”
Lukos’un, büyüdükleri kasaba olduğunu hatırladım.
“Morrigan’ı uzun zamandır tanıyordum, bu yüzden tüm hikayeyi biliyorum,” diye devam etti Marse. “Ayrıca oradaki Kayıp Orman’da bir ruhun yaşadığını da biliyorum.”
Bu da Marse’e gördüklerim ve yaptıklarım hakkında biraz daha ayrıntı verebileceğim anlamına geliyordu. Ben konuşurken sessizce dinledi ve en sonunda lafa girdi.
“Dört bir yanda sorunların baş gösterdiğini duyuyorum; ruhun yozlaşmasının da bununla bir ilgisi olabilir. Mağarada karşılaştığınız iskeletlerin teçhizatlarını aldığını söylemiştin, değil mi?”
“Büyülü çantamın içinde.”
“Öyleyse incelenmesi için Frau’ya gönder. Frau’yu tanıyorsun, değil mi?”
“Flamen’deki temsilciyi mi? Evet, kendisiyle tanışmıştım.”
“Güzel öyleyse. Bir mektup yazacağım… ve Barotta’nın grubunun bunu ona ulaştırmasını sağlayacağım.”
“Onlar daha yeni döndü ama, değil mi?” diye itiraz ettim.
“Sorun olmaz. Değerli bir kanıt taşıyor olacaklar, bu yüzden işi bitirecek kadar yetenekli ve güvenebileceğimiz birilerine ihtiyacımız var.”
Muhtemelen yolculuğumuza devam etmek istediğimizi bildiği için bize teklif etmemişti.
“Peki Sora, burada daha ne kadar kalacaksınız?” diye sordu Marse ardından.
“Su sorunu hallolduğuna göre, sanırım birkaç gün daha dinlenip sonra yola çıkacağız.”
“Anlıyorum. Daha fazla kereste gelecek, bu sırada yardım etmenin bir sakıncası var mı?”
Kasabada geçireceğimiz bu son birkaç günde yapacak başka bir işim olmadığı için kabul ettim.
Bu arada Marse, Ruh Taşı’nı tek bakışta tanımasının sebebinin uzun zaman önce bir tane görmüş olması olduğunu söyledi.
◇◇◇
“Abla!”
Mia, kendisine sarılan yetimhane çocuklarının başını şefkatle okşadı. Chris ve diğerleri de çocuklarla çevrelenmişti.
“Sora, bizim kızlara iyi bak,” dedi Marse vedalaşırken.
“Her şey için teşekkürler, Sora. Kızlara göz kulak ol, olur mu?” diye ekledi Filo.
Bugün Nahar’dan ayrılacağımız gündü.
Asıl plan, savaştan önce dört arkadaşın yaşadığı Lukos kasabasına doğru doğrudan kuzeye gitmekti. İmparatorluk’a geçmeden önce oraya son bir kez bakmak istediklerini söylemişlerdi ve Sera özellikle bu konuda çok istekliydi.
Ancak ormandan dönüş yolunda Chris bir öneride bulunmuştu.
“Kalıntılara mı gitmek?” demiştim. Aklıma gelen ilk şey acelemiz olmadığını onunla teyit etmekti ama aslında hiç itiraz etmemiştim; ben de kalıntıları son derece merak ediyordum.
Rurika, Chris’in bunu benim hatırım için istediğini söyleyerek onunla dalga geçmişti ancak Chris, su ruhu Lumice’in gitmemizi tavsiye etmesi nedeniyle ısrar ettiğini belirtmişti.
“İlk gün yürüyebiliriz, bir sorun çıkmazsa da hava karardıktan sonra at arabasına geçebiliriz,” diye önermiştim. “Bu herkese uyar mı?” Nahar’dan kalıntılara yürüyerek ulaşmak beş ila yedi gün sürüyordu, at arabasıyla bile dört gün alırdı.
Kalıntılara gideceğimizi duyduğunda Marse bize bir at arabası ayarlamayı teklif etmişti ancak at arabasının bizi kalıntılara bıraktıktan sonra geri dönmesi gerekeceği için bunu reddetmiştik. Bölge oldukça güvenliydi, bu yüzden saldırı riski düşüktü; yine de kalıntılarda ne kadar kalacağımızı bilmediğimiz için bir arabacıyı korumasız bir şekilde tek başına geri göndermek içime sinmiyordu. Üstelik şu anda Barotta’nın grubu Flamen’e doğru yola çıktığı için Nahar’da yardım edebilecek daha da az insan vardı.
Ayrıca Balt’taki olaydan beri kimsenin bizi izlediğini hissetmemiş olsak da vazgeçtiklerinden emin olamıyorduk. Hatta vazgeçmediklerini varsaymak en iyisiydi; Frau, Macera Loncası aracılığıyla Chris’e, köle laneti büyütaşını bulduğumuz mağaranın kazıldığını bildiren bir mesaj göndermişti, yani dışarıda muhtemelen daha fazla komplocu vardı. Bu da tetikte olmamız gerektiği anlamına geliyordu ve çıkabilecek herhangi bir çatışmaya masum insanları karıştırmak istemiyorduk.
En azından kararlarımıza yön veren düşünceler bunlardı ama yolculuğumuzun ilk gününde hava hiçbir sorun yaşanmadan karardı. Kalıntılara gitmesine izin verilen kişi sayısı sınırlıydı ve pek engeli olmayan düz bir arazideydik; bu da baskın yapmayı zorlaştırıyordu.
Akşam yemeğinden sonra kısa bir mola verdik, ardından Shade’i çağırıp at arabasıyla ilerlemeye başladık. Kalıntılara giden yol alelacele yapılmıştı, bu yüzden yürürken bile yolun bozuk olduğu açıkça belli oluyordu. Ancak Emilim sayesinde bunu neredeyse hiç hissetmiyorduk.
“Sora, nöbet değişimi vakti.” Yolun yarısında Chris nöbeti devralmak için geldi, ben de at arabasına uzandım.
Kalıntılar, ha? Acaba nasıl bir yerler? Bunu düşünmek bile beni heyecanlandırmaya yetti; hatta heyecandan uyuyamadım bile.
Sakinleşmek için birkaç derin nefes aldım ve heyecanımı biraz olsun yatıştırmayı başardım. Yine de uykum gelmemişti, ben de statülerimi kontrol etmeye karar verdim.
İsim: Fujimiya Sora / Meslek: Büyücü / Irk: Öte Dünyalı / Seviye: Yok
Yetenek: Yürümek Lv. 63
Etki: Yürümekten asla yorulmaz (Her adım için 1 XP + α Bonusu kazanır)
XP Sayacı: 1.013.471/1.990.000
Son kontrolden bu yana atılan adımlar [1.560.117] + Exp bonusu [2.700.472]
Yetenek Puanı: 2
Gelişmiş Yetenekler
[Durum Etkilerine Direnç Lv. MAX] [Kalkan Tekniği Lv. 6] [Demircilik Lv. 5] [Hafıza Lv. 3]
(İleri Düzey Yetenekler)
[Gizlenme Lv. 9] [Zaman Büyüleri Lv. 7] [Emilim Lv. 6]
Durum Etkilerine Direnç artık MAX seviyedeydi; küredeki laneti emdiğim sırada sersemliğin yarı yolda kaybolmasının sebebi muhtemelen buydu.
Nahar’a geldiğimden beri Demircilik ve Hafıza yeteneklerini öğrenmiştim ama Yürümek seviyem de iki kez artmıştı, bu yüzden harcayabileceğim iki yetenek puanım vardı. Bir süredir ilgimi çeken Kopyalama yeteneğini öğrenebilirdim… Hayır, belki de kalıntılarda bir şey çıkma ihtimaline karşı saklamalıydım?
Yine de Ruh Ağacı’nın Kutsaması harikaydı. İhtiyacım olan tecrübe puanı artmaya devam etmesine rağmen düzenli olarak seviye atlamaya devam ediyordum. Tabii ki ormanda ve at arabasını kullanamadığımız diğer yerlerde çok fazla yürümüş olmamızın da faydası olmuştu.
Statü panelimi kapatıp uyumak için gözlerimi yumdum.
Bundan sonra at arabasında olaysız iki gün geçirdik ve üçüncü gün kalıntılara vardık. Ön tarafa inşa edilmiş sağlam bir surla, beklediğimizden çok daha sıkı korunuyorlardı.
“Geçiş izniniz var mı?” Öndeki muhafız bize şüpheyle baktı ama ona izin belgemizi gösterdiğimde gözleri büyüdü ve bir anda saygılı bir tavır takındı.
İzni veren kişi Frau olduğu için mi böyle oldu emin değildim ama her halükarda etkisi anında görülmüştü. Birkaç dakika içinde araştırma ekibinin lideriyle görüşüyorduk.
“Temsilci Frau sizden bahseden bir haber gönderdi. Varışınız için her şeyi hazırlamamızı istedi.” Lider bize karşı o kadar samimiydi ki bu durum biraz ürkütücüydü. Kalıntıların etrafına özgürce bakabileceğimiz de söylendi.
“Başka bir şey söyledi mi?” diye sordum tereddütle.
“Taş kitabeleri incelemenizi istedi,” diye yanıt geldi.
Yani en nihayetinde bu bir karşılıklı takastı. Yine de bana gösterecekleri her şeye bakmaktan mutluluk duyardım.
Gün bitmek üzereydi, bu yüzden araştırma ekibinin diğer üyeleriyle tanıştırıldık. Taş kitabelerin şifresini çözen insanlar bana biraz soğuk davrandı ama muhtemelen maskeli yabancı birinin birdenbire ortaya çıkıp işleri üzerinde tam yetki sahibi olması hoşlarına gitmemişti. Hikari onların bu tepkisine kaşlarını çattı.
Lider bize, “Şey, sadece bir boş oda var. Bu sizin için uygun mu?” diye sorduğunda, Rurika gülümsedi ve sorun olmadığını söyledi.
“Bizim için akşam yemeği de hazırlayacaklarını düşünmemiştim,” dedim yemekhaneden döndükten sonra.
“Mia Abla’nın yemekleri daha güzel,” diye söze girdi Hikari, bu lafı Mia’dan bir tebessüm kazandırdı.
“Burada gerçekten etkileyici pek çok insan var,” dedi Rurika, orada gördüğümüz maceracılara atıfta bulunarak.
“Evet. Sert tiplere benziyorlardı,” diye katıldı Sera.
“Hatta bazılarının namını ben bile duymuştum,” diye ekledi Chris.
Kalıntılara çok sayıda yetenekli maceracı gönderdiklerini duymuştum ama görünüşe göre bazılarının ünü kendilerinden önce gelmişti. Bulaşılacak insanlar olmadıkları ilk bakışta anlaşılıyordu.
“Peki, yarın ne yapalım?” diye sordum. “Bütün sabah taş kitabelere bakmayı planlıyordum.” Kalıntıların kendisini keşfetmeyi öğleden sonraya erteleyip erteleyemeyeceğimizi merak ediyordum.
“Bence Chris ve Mia seninle kalmalı, Sora,” diye önerdi Rurika. “Geri kalanımız da birilerinin bize burası hakkında bir şeyler anlatıp anlatamayacağına bakacak.” Herhangi bir şey olma ihtimaline karşı harekete geçmeye hazır bulunmak istiyordu.
“Anlaşıldı,” dedi Hikari.
“Sizinle gelmemizi istemiyor musun?” diye sordu Mia ona.
“Sora’ya arkadaşlık etmeniz için size ihtiyacımız var. Sen de Chris. Kendisini çok fazla zorlamadığından emin olun.”
“Kesinlikle,” dedi Chris.
Kararlı ses tonu beni biraz bozsa da onunla fikir alışverişinde bulunabilmek analiz hızımı kesinlikle artıracaktı.
Hangi bilgileri paylaşabileceğim, hangilerini paylaşamayacağım konusunda da onun tavsiyelerine ihtiyacım olacaktı. Yemek tariflerini ve zararsız simya tariflerini halka açık hale getirmekte sakınca yoktu ama tehlikeli olan her şeyi muhtemelen kendime saklamalıydım.
Zihnimde bu ilke olmasına rağmen, taş kitaba deposuna gerçekten götürüldüğümde, büyük çoğunluğunun zararsız olduğu ortaya çıktı. Dürüst olmak gerekirse çok fazla yemek tarifi vardı. Sayılarının bu kadar çok olması, benim dünyamdaki tarifleri canavar etiyle yeniden oluşturmak için büyük bir çaba sarf edildiğini gösteriyordu.
Sonuç olarak yüzün biraz üzerinde kitiabeye şöyle bir göz attığımı ve on tanesinin şifresini tamamen çözdüğümü bildirdim. Bu rapor çeşitli tepkiler aldı ama en yaygın olanı şüphe, ardından da şaşkınlıktı.
Bu yeterince anlaşılırdı. Ne de olsa şifrelerini çözebilecek başka biri olmadan, söylediklerimin doğru olup olmadığını kontrol etmelerinin bir yolu yoktu. Bazıları bunu nasıl yaptığımı da sormak istiyor gibiydi ama belki de yukarıdan sormamaları yönünde emir aldıkları için kimse bunu sonuna kadar götürmedi.
Bildirdiğim taş kitabelerden yedisi yemek pişirme, biri iksirler ve ikisi Eld Cumhuriyeti’ndeki diğer kalıntı grupları hakkındaydı. Bunlardan birinin muhtemelen Fisui’deki kalıntılar olduğundan şüpheleniyordum.
“Hmm, anlıyorum,” dedi Mia ben bulduklarımı açıklarken. “Bu öğleden sonra daha fazla okuma yapmak ister misin?”
“Kalıntılara göz atma planlarımızı gerçekleştirelim diye düşünüyordum.” Devam edebilirdim ama onları sıkmak istemiyordum. Belki yarın ben şifre çözerken onlar Rurika ve diğerleriyle dışarı çıkabilirlerdi.
Kalıntılar hakkında aldığımız açıklamada, yer üstü kısmının sadece tek katlı olduğu, altında ise üç bodrum katı bulunduğu söylenmişti. Öğle yemeğinden sonra bizzat kontrol etmek üzere oraya yöneldik.
Binayla ilgili ilk izlenimim, bir Japon evine dehşet derecede benzediği yönündeydi… taş kitabelerle aynı blum cevherinden yapılmış, tamamen beyaz olması dışında.
İçerisi bana da fazlasıyla bir evi andırıyordu ve görünüşe göre böyle düşünen tek kişi ben değildim.
“Bir ev mi?” diye mırıldandı Hikari ve diğerleri de ona katılıyor gibiydi.
Yine de Japon tarzı sadece dışarıda vardı; iç kısım daha çok bu dünyadaki standart bir konuta ya da belki bir hana benziyordu. Tek katlı olmasına rağmen oldukça büyüktü; içinde aynı anda birkaç kişiyi rahatça ağırlayabilecek odaların yanı sıra bireysel kullanım için daha küçük odalar da vardı.
Bu odalarda kayda değer bir şey yoktu ve bilginlerin ilk aradıklarında durumun böyle olduğunu söylediklerini hatırladım; orada da hiç taş kitaba yoktu.
“Hüzünlü bir havası var,” diye fısıldadı Mia bir ara ve nedense bu sözler zihnimde çınlamaya devam etti.
Birinci kattaki tüm odaları dolaştıktan sonra bodrum katlarına bakmayı önerdim, biz de öyle yaptık.
Yer üstündeki odaların aksine, aşağıda insanlar vardı. Anlaşılan taş kitabelerin çoğunu birinci bodrum katında bulmuşlardı ama maceracılar hepsini yukarı taşıdığı için şu anki çalışmaların çoğu duvar resimlerini kopya etmek ve incelemekten ibaretti.
Birinci ve ikinci bodrum katlarının her birinde onar tane olmak üzere toplam yirmi duvar resmi vardı. Üçüncü bodrum katında ise tek bir büyük duvar resmi bulunuyordu.
İşlerini bölmemek için önce kimsenin olmadığı odalardaki duvar resimlerini incelemeye karar verdik.
Duvar resimleri çok güzel çizilmişti, ben de kendimi büyülenmiş bir şekilde bir tanesine bakarken buldum. Doğrudan bakan kişiye gülümseyen ve el sallayan birini tasvir ediyordu. Bunun için bir elf mi modellik yaptı acaba? diye geçirdim içimden. Saçlarının arasından sivri kulaklarının uçlarının dikildiğini görebiliyordum. Ya da belki de bir model olmadan, hafızalarından çizmişlerdir…
“Ciel, gözüne çarpan bir şey var mı?” Dönüp ona baktığımda, onu daha önce hiç görmediğim kadar pürdikkat duvar resmine bakarken gördüm.
Cevap olarak başını sertçe salladı, kulaklarını oynattı ve belirli bir noktayı işaret etti.
Kulağıyla işaret ettiği yöne baktım… ve bir anda gözüme çarptı. Gözlerimi ovuşturdum ama hâlâ oradaydı.
“Burada bir şey yazıyor,” dedim.
Mia ve diğerleri kafalarını kafa karışıklığıyla yana eğdiler.
Bana gösterilmemiş olsaydı muhtemelen ben de fark etmezdim; resmin içine ilk bakışta belli olmayacak şekilde yedirilmişti. Ama Ciel gösterdikten sonra artık görmezden gelemiyordum.
Bu, Japonca “ko” karakteriydi.
Resimde başka bir şey var mı diye aradım ve çerçevenin sağ üst köşesine yakın bir yere kazınmış “iii” harflerini gördüm.
Bu sembolü bu dünyada daha önce hiç görmemiştim, diye düşündüm. “Chris, bu harfleri okuyabiliyor musun?” diye sordum, onları işaret ederek.
“Biraz kadim elfçesine benziyor. Sanırım üç rakamı anlamına geliyor,” dedi bana. Morrigan geçmişte ona, ruhlarla sözleşme yapmanın daha kolay olacağını açıklayarak kadim elfçesini öğretmişti.
İncelediğimiz bir sonraki duvar resmi bir manzaraydı.
“Burası Altair değil mi?” diye fısıldadım. Dağlardan bakıldığında gölün üzerindeki şehrin manzarasına çok benziyordu ve kıyıdaki Marte şehrini de kapsıyordu. En belirgin şekilde, orada Ruh Ağacı’na benzeyen şeyi görebiliyorduk.
Bunda da gizli bir yazı buldum. Japonca karakter “no” idi ve bu kez sol alt köşenin yakınında kazınmış bir “v” vardı.
Öğleden sonranın geri kalanını birinci kattaki tüm duvar resimlerine bakarak geçirdik; toplamda on taneydi ve her birinde gizli bir Japonca karakter ile kadim elfçe bir rakam vardı.
“Ama Sora, bu karakterler ne anlama geliyor?” diye sordu Rurika.
“Belki de geçmişte buraya çağrılan biri tarafından bırakılmış bir mesajdır?” diye tahminde bulundum. Emin olamıyordum ama en azından doğru Analiz türü yeteneğe sahip olmadıkları sürece çoğu insan bu resimlerde gizlenmiş karakterleri okuyamazdı. Bu durum göz önüne alındığında, benim dünyamdan çağrılan diğer insanlara yönelik bir mesaj olabilirdi. Aynı şekilde, duvar resimlerinin kenarlarına kazınmış harfler de elfler için düşünülmüş olabilirdi.
Yine de aklımda tek bir soru kalmıştı. Normalde yazılar öte dünyalılar için gözümüzün önünde beliren bir projeksiyonla otomatik olarak çevrilirdi, bu yüzden resme baktığım anda fark etmeyi beklerdim. Ama bunlarda, Ciel işaret edene kadar orada olduklarını fark etmemiştim bile.
Daha önce üzerinde pek düşünmemiştim ama belki de otomatik çeviri ile gizli yazıları bulma mekanizması farklı sistemler üzerinden çalışıyordu.
“Peki Sora, mesajda ne yazıyor?” diye sordu Chris, son derece meraklanmış bir halde.
Şimdiye kadar gördüğümüz sırayla karakterleri düşündüğümde ortaya çıkan şuydu…
[-uko-noa-shiwo-me—ha-raka–]
Ama bu mesajı birleştirmek için yeterli değildi, bu yüzden yarın diğer on taneyi kontrol etmemiz gerekecekti.
“Yarın kaldığımız yerden devam etmemiz gerekecek, Chris,” dedim ona. “Ama sabahları daha fazla taş kitabeyi incelemek istiyorum, bu yüzden öğleden sonra başlarız.”
Taş kitabelerin bazıları büyü içerdiği için Chris itiraz edecek gibi durmuyordu.
Planlandığı gibi, ertesi sabahı taş kitabeleri analiz ederek geçirdim, ardından öğleden sonra ikinci bodrum katını ziyaret ettik.
Bugün yedi taş kitabenin şifresini tamamen çözmüştüm. Bunlardan biri Fisui hakkında görünüyordu ve ruhlar tarafından sevilen ormanın içinden bir yol açmak için çekilen zorlukların hikayesini anlatıyordu.
Şimdiye kadar burada keşfedilen tüm taş kitabeleri okuyabilmiştim ve bunları kamuoyuna açıklamada bir sakınca yoktu, bu yüzden bir noktada içeriklerini Frau’ya bildirmeyi düşündüm. Kalıntılardan sorumlu kişiye bir mektup verirsem, belki mektubu ona iletirlerdi?
İkinci bodrum katına bakındık ve duvar resimlerindeki mesajın geri kalanını bulduk:
[yuukou no akashi wo shimese michi wa hirakareru]
“Dostluğunun kanıtını göster ki yol açılsın,” diye çevirdim.
“Dostluk kanıtı mı? Yol açılacak mı?” Rurika’nın kafası karışmıştı.
“Belki de kalıntılarda bir tür gizli oda vardır,” dedim.
Hem Rurika hem de Hikari bu düşünceyle heyecanlanmış gibiydi.
“Yine de bir tür anahtara ihtiyacımız varmış gibi hissettiriyor,” diye ekledim hemen. “Tabii gerçekten gizli bir oda olduğunu varsayarsak.”
Dün gece akşam yemeğinde bilginlerden biriyle konuşma fırsatı bulmuştum ve şimdiye kadar kalıntılarda buldukları tek şeyin taş kitabeler olduğunu söylemişti. O halde anahtar taş kitabeler olabilir miydi? Ya da belki de bir tanesinde anahtarın ne olduğuna dair bir ipucu vardır?
Taş kitabelerde yazan her şeyi Hafıza yeteneğimle kaydetmiştim ancak geriye dönüp incelediğimde olası görünen hiçbir şey göremedim. Orada gizlenmiş bir bulmaca ya da şifre varsa, bunu çözmek benim yeteneğimi aşıyordu.
O gün bütün gün hava bulutluydu; havada nadir görülen kötü bir değişim yaşanıyordu.
“Bugün üçüncü bodrum katına mı gidiyorsunuz?” diye sordu kalıntılardan sorumlu kişi, o sabah kahvaltıda ona katıldığımızda.
“Evet, planımız bu,” dedim ona.
Ayrıca bizim için Frau’ya bir mektup gönderip gönderemeyeceğini sordum, o da neşeyle kabul etti.
Üçüncü kata indik ve ilk iki katı oluşturan pek çok odanın aksine buranın sadece iki büyük odadan oluştuğunu gördük. İlk odada kayda değer bir şey yoktu ama ikinci odada büyük bir duvar resmi bulunuyordu.
“Bu duvar resminde özel bir şey görüyor musun?” diye sordu Chris, bana umutla bakarak.
Ne yazık ki çıplak gözle hiçbir şey göremiyordum ve Analiz de hiçbir şey çıkarmadı. Duvar resimlerindeki yazıyı ilk keşfeden Ciel’e baktım ama o da yanıt olarak kulaklarını iki yana salladı.
“Ama bu resim tanıdık geliyor, değil mi?” diye sordu Rurika.
“Evet, ben de öyle düşündüm,” diye katıldı Sera.
Rurika bana uzun zaman önce gösterdiği Ruh Muskanı’nı çıkardı. “Sadece birine bakarak anlayamazsınız ama dördünü bir araya getirdiğinizde, tıpkı bu duvar resmine benzeyen bir resim oluşturuyor.” Birebir aynı olmadığını söyledi ama Chris’ten kendininkini çıkarmasını istedi ve ikisini yan yana tuttular.
Bütün bir resmin sadece bir parçasıydı ama duvardaki duvar resmine gerçekten çok benziyordu.
Görsel, eski dünyamda dört yapraklı yonca diyeceğiniz bir şeyi gösteriyordu ama Chris burada öyle bir bitki olmadığını söyledi. Bu, bunu çizen kişinin gerçekten bir öte dünyalı olduğu anlamına mı geliyordu? diye düşündüm. Gerçekten iyi çizilmişti, bu yüzden çizen kişi gerçek bir yeteneğe sahip olmalıydı; bende kesinlikle olmayan bir yeteneğe.
“Şey, Chris. Parlamasının özel bir nedeni var mı?” Ben olan biteni düşünürken Mia sordu.
Kafamı çevirip baktığımda Chris’in göğsündeki kolyede bulunan mücevherin hafifçe parıldadığını gördüm. Ha? Daha önce böyle parlamıyordu, değil mi? diye geçirdim hemen içimden.
“Chris resme dokunduktan sonra parlamaya başladı,” diye açıkladı Mia.
“Yani o kolye ‘anahtar’ olabilir mi?” diye sordum. “Ama o nenene ait değil miydi?”
“Evet ama o da bunu başka birinden almış olabilir ya da buna benzer başkaları da bulunabilir. Leydi Lumice eskiden burada pek çok insanın yaşadığını söylemişti. Hem ayrıca…” Chris, Lumice’in elini kolyenin üzerine koyduğunu ve bir şekilde onu değiştirdiğini açıkladı.
“Ama… nasıl kullanacaksın ki?” diye sordu Hikari; bu soru bizi tekrar başa döndürdü.
Chris duvar resmine tekrar dokundu ama kolyeyi doğrudan resme değdirdiğinde bile hiçbir şey olmadı. Benzer mücevherlerin gömülü olup olmadığını görmek için duvar resminin etrafına bakındım ama hiç göremedim.
“İşe yarıyor gibi görünmüyor,” dedi Chris.
Başka bir şey anlayabilir miyim diye duvar resmine ben de dokundum, hatta içine mana bile akıttım ama hiçbir şey olmadı. Sadece sert ve soğuk hissettiriyordu. Yanımda Ciel kulaklarıyla duvara vurmayı denedi ama bu da bir sonuç vermedi.
“Bunun tam olarak ne işe yaradığını merak ediyorum ama sanırım öğrenmenin bir yolu yok,” dedi Rurika.
“Belki de pınara geri dönüp bunu sormalıyız,” diye ekledi Sera.
Bu aslında daha yapıcı bir fikir olabilir… diye düşündüm.
“Sanırım haklısın.” Chris pişmanlık dolu bir edayla duvara son kez dokundu.
Tam o anda, duvardaki elimin ısındığını hissettim—daha doğrusu, yüzeyinden akan mana yüzünden duvarın ısındığını hissettim.
“Neler oluyor…” Chris de bu değişim karşısında şaşırmış görünüyordu.
Refleks icabı elimi çektim, ardından dikkatlice duvara bir kez daha bastırdım.
“Ne oldu?” diye sordu Mia.
“Bir tepki verdi. Duvar resmi… duvar aniden ısındı,” dedim.
Mia duvara kendisi dokunmayı denedi. “Ben hiçbir şey hissetmiyorum,” dedi kaşlarını çatarak.
Diğer üçü de aynı sonucu aldı.
Ciel’e göz attım ve kendini beğenmiş bir edayla başını salladığını gördüm. İyi de neye kafanı sallıyorsun ki? diye düşündüm.
Birkaç şey daha denedik ve en sonunda Chris ile ben duvara aynı anda dokunduğumuzda bu tepkinin gerçekleştiğini fark ettik. Sadece birimiz dokunduğunda mana yanıt vermiyordu; yalnızca ikimiz özel bir çift olarak dokunduğumuzda tepki veriyordu. Başka herhangi bir eşleşme—örneğin ben ve Mia—işe yaramıyordu.
“Bunun… öte dünyalılarla ilgili olabileceğini düşünüyorum,” dedi Chris.
“Gerçekten mi?”
“Evet, Leydi Lumice senin ona birini hatırlattığını söylemişti Sora. Belki de görünüşünü değil, geldiğin yeri kastediyordu. Ayrıca burada bulunan taş kitabeler senin ‘Japonca’ dilinde yazılmıştı, değil mi? Bu da o teoriyi destekliyor.”
İkna edici bir argümandı, Rurika bile hak veriyor gibi görünüyordu.
“Yani gizli bir oda varsa, belki de sadece ikiniz oraya girebilirsiniz?” diye tahminde bulundu Mia.
Mantıklı bir teoriydi ama bir sonuç elde edene kadar bilemezdik. Ve duvar resmi tepki veriyor olsa da bir girişi nasıl tetikleyeceğimizi hâlâ gerçekten bilmiyorduk. Aynı anda dokunmak yolu açacak olsaydı, şimdiye kadar açılmış olurdu.
O halde “dostluk kanıtı” neydi? Soruya geri döndüm. Chris’in kolyesiyse, bana kesinlikle ihtiyaç duymazdı. Ama sadece bana da tepki vermiyor, bu da bir şekilde elflerin de işin içinde olduğunu gösteriyor…
“Tepki manaya karşıydı, bu yüzden belki de içine mana aktarmamız gerekiyordur?” diye bir fikir ortaya attı Chris. “Belki de farklı türlerin farklı türde manaları vardır.” Bunu, yalnızca elf manasını kabul eden Ruh Ağacı deneyimimizden öğrenmiştik.
“Deneyelim mi öyleyse?” diye sordum.
“Evet,” diye yanıt verdi Chris hemen.
Rurika onun bu kadar çabuk cevap vermesine gülümsemeden edemedi. Birbirlerini o kadar uzun zamandır tanıyorlardı ki Chris’in ne düşündüğünü tam olarak biliyor olmalıydı.
“Tamam, başlıyorum,” dedim ve manamı aktarmaya başladım. Ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmiyordum, bu yüzden sadece normal miktarımdakini verdim… fakat bu hiçbir işe yaramadı. “Biraz daha artıralım mı?”
“Bence de. Ben büyük miktarda aktaracağım.”
Hmm? İlk başta hiçbir şey değişmedi ama çok geçmeden duvarın içinde mana toplanıyormuş gibi bir his duydum. Doğrulamak için Değerlendirme yeteneğimi kullandım ve şunu gördüm:
[Blum Cevheri] 87/100
Mana aktarmaya devam ettikçe sayılar yavaş yavaş yükseldi. Doksan yedi, doksan sekiz, doksan dokuz… yüz! Ama yine de hiçbir şey olmadı.
“Hmm?” Ben tepki olmamasını düşünürken omuzumda bir dokunuş hissettim ve arkamı döndüğümde Ciel’i orada gördüm.
Aniden dans etmeye başladı. Hayır, dans değil—bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.
“Chris ile el ele mi tutuşayım?” Bir kulağını diğerine nasıl bağladığına bakarak bir an sonra sordum.
‘Aynen öyle!’ dercesine bir kulağını bana doğrulttu.
Chris beni duymuş olmalıydı, çünkü sol elini uzattı. Duvar resmindeki elimi sağımdan soluma değiştirdim ve boş kalan elimle onun elini tuttum.
Yine de hiçbir şey olmadı.
Ciel’e doğru bir anlık göz attım ve kısa bir panik yaşadığını gördüm, ardından gözlerini kapatıp düşünmeye daldı. Yaklaşık yarım dakika o şekilde kaldı, ardından gözlerini kocaman açtı, durumu kavramışçasına kulaklarını uzattı ve onları fırıldak gibi döndürmeye başladı.
Bana ne anlatmaya çalışıyor acaba? diye geçirdim içimden.
“Şey, acaba manalarımızı birbirine karıştırmamız mı gerekiyor?” diye fısıldadı Chris.
Ciel kulaklarından birini ona doğru doğrultmaya başladı. Pandomimi bir nevi komikti ama sanki ciddi bir şekilde bize “Acele edin, acele edin!” demeye çalışıyor gibiydi.
Tekrar öne doğru döndüğümde, Ciel’in omzuma konduğunu hissettim. Odaklandım ve Chris’inkiyle karıştığını hayal ederek manamdan daha fazlasını aktardım.
◇◇◇
“Ne?”
Bir de baktım ki, elim hâlâ boşluğa uzanmış halde başka bir yerdeydim. Sağıma baktığımda Chris’in de orada, tıpkı önceki pozisyonunda durduğunu ve şaşkın göründüğünü gördüm.
Bir an için etraf o kadar parlamıştı ki gözlerimi kapatmışım, hemen ardından da kendimi aniden farklı bir yerde bulmuştum.
“Chris, ne olduğunu biliyor musun?” diye sordum ona.
“Üzgünüm. O kadar parlaktı ki gözlerimi kapattım ve açtığımda buradaydık.”
“Ah. Benimle aynı durumdasın yani.”
“Ciel, sen bir şey biliyor musun?” diye sordu Chris.
Sağ omzumda hâlâ Ciel’in ağırlığını hissedebildiğimi fark ettim. Dönüp baktığımda gerçekten de oradaydı, vücudunu öne arkaya doğru sallayıp duruyordu. Evet, o da bilmiyor. Otomatik haritamı çağırmayı denedim ama açılmadı. Başka birkaç büyü daha denedim ama hiçbirisi çalışmıyordu.
“Sora, burada kitaplar var,” dedi Chris ben büyüleri denerken.
Odaya tekrar göz gezdirdim. Tek mobilyalar bir çalışma masası, bir sandalye, bir kitaplık ve bir yataktı. Masanın üzerinde iki kitap vardı ve raflarda çeşitli materyaller duruyor gibiydi. Oda tamamen tozsuzdu ve yatak örtülerinde en ufak bir yıpranma belirtisi yoktu.
“Bu kitap elf dilinde yazılmış. Diğeri ise okuyamadığım bir dilde ama.” Chris’in ifadesi ilkinden duyduğu sevinçten ikincisindeki can sıkıntısına hızlıca geçiş yaptı.
Anlaşılan okuyabildiği kitap büyü hakkındaydı, bu yüzden o kadar mutlu olmuştu.
“Ama sadece ilk birkaç sayfasına şöyle bir göz attım,” diye ekledi hemen—heyecanlandığı için onu suçlayacak değildim tabii. “Buradaki yazı taş kitabelerdekiyle aynı görünüyor, bu yüzden senin Japonca’n olabilir mi?” dedi Chris diğerinin sayfalarını karıştırırken.
“Öyle görünüyor,” diye katıldım ona.
“Sanırım bunları… yanımıza alamayız, değil mi?”
“Almamamız için bir neden mi var?” diye sordum.
“Sadece bu odanın atmosferiyle ilgili bir şey…”
Gerçekten de her an kapıdan biri içeri girebilecekmiş gibi son derece normal bir odaya benziyordu.
Ha? Kapı mı?
Kapıyı fark edince açılıp açılmayacağını görmek için itip çektim ama bana mısın demedi. “Peki buradan nasıl çıkacağız?” diye fısıldadım.
Chris de endişeden sarardı ancak Ciel tam o anda omzumdan havalandı, yatağın üzerine kondu, esnedi ve uykuya daldı.
Chris elinde olmadan güldü. “Bize panik yapmamamızı söylüyor sanırım.”
“Evet. Oldukça abartılı bir jestti. Okumaya başlayalım. Belki kitaplar bize bir çıkış yolu gösterir.”
Chris teklifimi kabul etti ve o da okumaya başladı.
Daha büyük sorun, dışarıdakilerle iletişim kurmamızın hiçbir yolu olmamasıydı. Endişeleneceklerini biliyordum ama burada oturup bir çıkış yolu bulmak için kitapları okumaktan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Bir çıkış yolu olduğuna inanıyordum.
“Sora, bu durumdan memnun görünüyorsun.”
Evet hanımefendi, bu fikre bayılıyorum, diye itiraf ettim kendi kendime. Yüksek sesle ise, “Bu odaya girmek çok zordu. Duvar resmine bu kadar kafa yorulduğuna göre düzgün talimatlar bırakamazlar mıydı?” dedim.
Şikayetim heyecanımı gizlemek içindi ama sanırım Chris içimi okumuştu.
Ardından sandalyeyi Chris’e verdim, ben de yatağa oturdum.
Masanın üzerinde duran kitabı okumaya başladım. Bu bir kayıttı; yazanın bu dünyaya ilk çağrıldığı andan itibaren başından geçen her şeyin bir hatıratıydı.
◇Bir Öte Dünyalının Kaydı: 1
Şu anda bunu okuyorsan, sen de muhtemelen benim gibi başka bir dünyadansın. Buraya nasıl geldiğini bilmiyorum ama burada yaşadığım ve öğrendiğim her şeyi yazmak için bu günlüğü kullanıyorum.
Benim adım Yutaka. Buraya Dünya adı verilen bir yerden çağrıldım. Lisedeyken oldu ve lise sınıf arkadaşlarım da benimle birlikte buraya getirildi.
Beni çağıran kişi… benim zamanımda Elesia adında bir yerin kralıydı. Eve dönmek istiyorsak İblis Kralı öldürmemiz gerektiğini—dünyalar arasında seyahat etmek için İblis Kral’ın çekirdeğine ihtiyaç olduğunu söyledi.
Daha önce hiç kılıç kullanmamıştık ve büyünün olmadığı bir dünyadan geliyorduk, bu yüzden ilk başta bizim için çok zordu. Neyse ki savaşmamızı sağlayan “yetenekler” olarak bilinen gizemli güçler bahşedildi bize ve dünyamıza dönme yönündeki güçlü arzumuzla motive olduk.
İlk çağrılışımızdan üç yıl sonra bir gün, nihayet İblis Kral’ı katletmek için yola çıktık. Kara Orman olarak bilinen canavarlarla dolu bir yeri yarıp geçtik ve büyük kaleye ulaştıktan sonra İblis Kral ve beraberindeki iblislerle savaştık.
Pek çok fedakarlık gerektiren çetin bir savaşın ardından, oraya yapmak için gittiğimiz şeyi başardık.
O zamana kadar sınıf arkadaşlarımın neredeyse yarısı ölmüştü ve ben de yeteneklerimin çoğunu kaybetmiştim. Yine de aramızda hayatta kalanlar sevinçten havalara uçmuştu. Nihayet, diye düşündük, eve dönebiliriz! Bencilce bir düşünce ama anlaşılabilir bir durum olduğuna eminim. Bu dünya bizim gibi insanlar için fazla acımasızdı.
Ancak bizi zalim bir gerçek bekliyordu.
Hiçbir İblis Kral “çekirdeği” yoktu—iblisler aslında İblis Kral’ın bir zamanlar insan olduğunu gösterdi bize. İblis Kral’ın, dünya olumsuz duygularla dolup taştığında yok olmasını önlemek için bir güvenlik mekanizması olarak yaratıldığını söylediler. Tabii ki o sırada bunun doğru olup olmadığını bilmemizin bir yolu yoktu.
En büyük darbe ise eski dünyamıza asla geri dönemeyeceğimizi söylediklerinde geldi.
Elesia’ya dönüp bunun doğru olup olmadığını sorduğumuzda ihanete uğradık. Başlangıçta kahramanlar gibi karşılansak da, nezaket maskeleri düştü ve gerçeği sorgulamaya başlar başlamaz bize saldırdılar.
Her şey çok hızlı gelişti ve sınıf arkadaşlarımın çoğu etkisiz hale getirilip yakalandı. Son yeteneğimi içgüdüsel olarak kullanabildim. Özel ve son derece güçlü bir yetenekti ama onu kullanmanın bedeli öğrendiğim başka bir yetenekten vazgeçmekti.
O yetenek o gün benim hayatımı kurtardı—ama sadece benimkini. Kaçmak için o kadar çaresizdim ki başka hiçbir şeyi ve hiç kimseyi düşünemedim.
Sakinleştikten sonra arkadaşlarımı kurtarmak için geri dönmeyi düşündüm ama elimde hiçbir yetenek kalmamıştı.
Sonunda kaçmayı seçtim. Krallığı terk ettim ve dünyada amaçsızca sürüklenmeye başladım. Yolun henüz başındayken, son üç yıldır içinde yaşadığım dünya hakkında ne kadar az şey bildiğimi fark ettim. Ne paranın değerini biliyordum ne de Elesia’nın dışında nasıl topraklar uzandığını. Bizzat Elesia’nın kendisi hakkında bile hiçbir şey bilmiyordum.
Bizi yönlendirebilmek ve manipüle edebilmek için bu bilgileri kasten bizden sakladıklarını anladım.
Krallıktan ayrıldıktan yaklaşık yarım yıl sonra bir kadınla karşılaştım. Beni yol kenarında yere yığılmış halde bulup hayatımı kurtardı. Yolculuklarım sırasında onun halkı hakkında kulaktan dolma şeyler duymuştum ama fazlası değil—elfler adı verilen bilge ve uzun ömürlü bir ırk.
Adı Lorna’ydı ve saçma sapan sayıklamalarımdan tiksinmemişti. Fakat başımdan geçenlerin tamamını anlattıktan sonra bana bir soru sordu. “Şimdi ne yapmak istiyorsun?”
Sınıf arkadaşlarımı kurtarmak istiyordum ama bunun imkansız olduğunu biliyordum. Tek bir kişinin koskoca bir krallığa karşı durması mümkün değildi. Eğer eski formumda olsaydım, tüm yeteneklerim elimde olsaydı, belki… fakat artık tek bir yeteneğim bile yoktu.
Bu yüzden bunun yerine, gelecekte bizim gibi buraya çağrılabilecek herkese bir uyarı bırakmak istediğimi söyledim. Bunu yapabilmek için gerçeği öğrenmek zorundaydım.
Bunu Lorna’ya söylediğimde bana içtenlikle gülümsedi ve yardım edeceğini söyledi. Nedenini sorduğumda, “Sanırım seni öylece kaderine terk edemem,” diye karşılık verdi. Onun yardımı sayesinde daha fazlasını öğrenmeyi başardım.
Bir yıl geçti, sonra iki, sonra beş… Zamanın aleyhime işlediğini fark ettim. Oradaki iblislerle konuşmak için İblis Kralı’nın kalesine dönmeyi denedim ancak kale yok olmuş, iblisler de kayıplara karışmıştı. Kayıtları inceledim ve bir sonraki İblis Kralı’nın doğmasının en az onlarca yıl, hatta belki bir yüzyıl veya daha fazla süreceğini öğrendim. Yeni bir İblis Kralı ortaya çıkmadan çok önce ölmüş olabilirdim.
Üstelik bu sadece yaşam süreme dayalı bir hesaptı; bu dünyada her gün karşılaşılan tehlikeler hesaba katılmamıştı bile.
Bunu Lorna’ya anlattığımda, yüzünde karamsar bir ifadeyle bir yolu olabileceğini söyledi. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu yapmamı istemediğine inanıyorum ama o sırada bunu düşünecek durumda değildim. Çaresizlikten bu sözlere dört elle sarıldım. Zaten bir kere ölümün eşiğinden dönmüştüm, bu yüzden bir şansım varsa denemek istiyordum.
Ve böylece Lorna ile birlikte Ejderha Diyarları’na doğru yola çıktık.
Görünüşe göre Ejderha Kralı’nın bir tanıdığıydı ve ondan kanının bir kısmını benimle paylaşmasını rica etti. Ejderha Kralı tereddütlü görünüyordu ancak gerekçemi dinledikten sonra bana ritüelden bahsetti. Kan ritüelini gerçekleştirmenin, dayanabilirsem ömrümü uzatabileceğini—ancak dayanamazsam ölebileceğimi söyledi. Bunu tavsiye etmediğini belirtti.
Yine de kabul ettim. Ejderha Kralı kabul etmemi beklemiyor gibi huzursuzlandı ama benim için kan ritüelini yapmayı kabul etti.
Ritüelden sonra bir süre ölümle yaşam arasında gidip geldim fakat atlatmayı başardım.
Ejderha Kralı en az yüz yıl daha yaşayacağımı söyledi ve dikkat etmem gereken hususları da tembihledi. Yaşlanmaya başladığımda bunun etkinin sona erdiğinin bir işareti olacağını ve zamanla öleceğimi söyledi.
Bunu makul bularak araştırmama kaldığım yerden devam ettim.
◇◇◇
Yutaka’nın bulgularını özetlemek gerekirse, iblislerin de söylediği gibi İblis Kralı’nın yeniden doğuşu büyük savaşların ve benzer olayların yaşandığı dönemlerde gerçekleşme eğilimindeydi. Bir bakıma, iktidardakilerin çatışma tutkuları yüzünden insanlığı yok etmelerini engellemek adına dikkatlerini başka yöne çekme yöntemi gibiydi.
Vossheil’in Eld’i işgal etmesi hakkında bana anlatılanları düşündüm. Belki de son İblis Kralı’nın doğumuna zemin hazırlayan kıvılcım bu olmuştu.
Yutaka ayrıca her İblis Kralı doğuşunun ardından, istisnasız Elesia Krallığı tarafından bir Öte Dünya Çağrısı yapıldığını yazmıştı. Çağrılan kişileri kendi bünyelerinde tutmalarının sebebi, öte dünyalıların güçlü yeteneklere ve statülere sahip olmalarıydı; böylece daha güçlü savaşçılar yaratmak amacıyla onlarla melezleşmeye karar veriyorlardı. Elesia bir zamanlar küçük bir güçtü ancak her yeni İblis Kralı avı, sınırlarını gitgide genişletmelerine ve sonunda devasa bir krallığa dönüşmelerine olanak tanımıştı.
Aklıma ister istemez Hikari geldi. Yutaka’nın döneminde orada koyu renk saçlı veya gözlü neredeyse hiç kimse yoktu; ikisine birden sahip olanlar ise son derece nadirdi.
Bu durumda Hikari önceki öte dünyalıların soyundan mı geliyor?
Derin bir iç çekip okumaya devam ettim.
◇ Bir Öte Dünyalının Kaydı: 2
Buraya ilk çağrılmamın üzerinden üç yüz yıl geçmişti.
Bu süre zarfında güvenilir yoldaşlardan oluşan bir ekip kurmayı başarmıştım. Ayrıca krallık tarafından sömürülen öte dünyalıların soyundan gelenleri kurtarmak için de hazırlıklar yapmıştım.
Ancak planımızı hayata geçiremeden, korkunç bir olay aniden patlak verdi.
Lorna, İblis Kralı oldu.
Bir gün sadece çağrıldığını söyleyerek çekip gitti. O sırada gözlerinin kan kırmızısına dönüştüğünü fark etmiştim.
Umutsuzca Lorna’yı aramaya başladım ve İblis Kralı’nın kalesinde olduğunu öğrendim—daha doğrusu iblislerden biri bana orada olduğunu söyledi.
Onu görmek için koşarak kale binasına vardım ve onu tahtta otururken buldum. Bir İblis Kralı ile yüzleştiğim son anı hemen hatırladım.
Derken Lorna bana kendisinin seçilmesinin bir tesadüf olmadığını, tanrıçanın bizim yaptıklarımızı bir tehdit olarak algıladığını söyledi. Bunu biliyordu çünkü önceki İblis Krallarının bazı anılarını devralmıştı ve tanrıçanın Elesia’nın yarattığı kaosu kullanışlı bir araç olarak gördüğünü açıkladı.
Elesia’nın Öte Dünya Çağrılarının yapıldığı tek yer olmasının sebebi de buydu.
Bunu duyan yoldaşlarımdan biri, kendi başlarına gelebileceklerden korkarak çekip gitti. Onu bir diğeri, ardından bir başkası izledi. Onların acımasız olduğunu düşünmedim. İblis Kralı olmanın ne anlama geldiğini herkesten iyi biliyordum.
Sonuçta benim için değerli olan birinin hayatını heba etmekten başka bir şey yapamamıştım. Onun son anlarını birlikte geçirmeyi ummuştum ama bu dileğim de gerçekleşmedi. Lorna bir iblise beni kaleden çıkarmasını emretti.
Bir sonraki uyanışımda bir kasabadaydım. Oradaki elf bir kadın bana neredeyse elli yıldır uyuduğumu söyledi. Sonra bana İblis Kralı’nın ölümünü anlattı… yani Lorna’nın.
İblis Kralı olmasına rağmen direnmeye devam etmişti. Yaşamak istemişti.
Bu sırada üçüncü bir Öte Dünya Çağrısı gerçekleşmiş ve en nihayetinde tanrıça bu dünyada tecelli ederek onu öldürmüştü. Elf kadın bana tüm bunları anlattıktan sonra Lorna’dan bir hatıra olarak bana onun kolyesini verdi.
Kolyeyi alıp üssüme döndüm… evime… Ama yoldaşlarımın hiçbiri yanında olmayınca, orası boş bir kabuktan farksızdı.
Günler geçti ve ben ölümün gelmesini diledim. Bir an önce bu dünyadan ayrılmak istemeye başladım.
Yıllar aktı gitti. Sık sık yeni bir İblis Kralı’nın doğduğuna dair söylentiler duyuyordum ve sonunda özlemle beklediğim gün geldi. Yaşlanmaya başlamıştım.
Tam ölmek üzereyken o çıkageldi—tanıdığım üç boynuzlu bir iblis.
Bana iblislerin nihai amacından bahsetti.
Gelip bunları bana anlatmasının sebebi Lorna’nın ondan bunu rica etmesi ve benim bu dünyanın ardındaki gerçeği kavramaya yaklaşmış olmamdı.
Bu iblis, yani yaşlı olanı, İblis Krallarını yaratan bu sistemi yıkmak istiyordu. Fakat bunu yapmak için tanrıçayı katletmek zorundaydılar. Bunun anahtarı ise tanrıçanın bu dünyada tecelli ettiği an—yani inişiydi.
Bu inişin gerçekleşmesi için iki koşulun sağlanması gerektiğini açıkladı.
İlki, tanrıça için bir taşıyıcı beden olabilecek birinin varlığıydı—yani bir kutsal büyü kullanıcısı. Ancak taşıyıcı bedenin, rolünü yerine getirdikten sonra ölmeye mahkûm olduğunu belirtti. Bu durum muhtemelen tanrıçanın bedenlerinde tecelli etmesinin getirdiği yükün, bir insan bedeninin kaldıramayacağı kadar ağır olmasından kaynaklanıyordu.
İkinci koşul ise bu dünyanın insanlarının İblis Kralı kendi başlarına yenmeyi başaramamalarıydı.
Yaşlı iblise tüm bunları duymamın bir sakıncası olup olmadığını sorduğumda, tanrıça açısından iblislerin direnişinin sadece eğlenceli bir oyundan ibaret olduğunu söyledi.
Ardından yaşlı iblis ayrıldı, ben de ölmeden önce arkamda kesinlikle birkaç şey bırakmaya karar verdim.
Bunlardan ilki öte dünya çağrısının ardındaki gerçekler, İblis Kralı ve tanrıçayla ilgili kayıtlar, bir de Lorna ve diğerleriyle olan anılarımdı. Bu anılar; lezzetli yemekler yapma yöntemlerini, yeni büyü keşiflerini ve bu dünyadaki yolculuklarım boyunca gördüğüm, yaptığım her şeyin bir günlüğünü içeriyor.
Bu kayıtları burada, bu odada bırakmaya karar verdim. Girişe bu denli karmaşık kısıtlamalar koymamın sebebi, bu kayıtları okuyan herkes için tehlikeli olacağını bilmem—ama en çok da okuyacak kişinin benim gibi başka bir dünyadan biri olmasını istememdir. Ayrıca açığa çıkarsa büyük ihtimalle yok edileceğinden dolayıdır.
Bu yüzden bunları, henüz adını bile bilmediğim sana bırakıyorum.
Umarım bunu okuyan bir sonraki kişi, bizim çektiğimiz acılardan uzak bir dünyada yaşar.
◇◇◇
Yutaka’nın hikayesi burada sona eriyordu. Sayfaların son kısmı, odadan nasıl çıkılacağına dair talimatlardan ve raflardaki malzemeler ile büyülü eşyaların bir kataloğundan oluşuyordu.
Sonuna kadar okuyup derin bir iç çektim. Üst üste o kadar çok sarsıcı şey okumuştum ki kafam hâlâ durmadan dönüyordu. Düşüncelerimi toparlamak için zamana ihtiyacım vardı.
Derken fark ettim: Ciel ne ara olduğunu anlamadığım bir şekilde kucağıma kurulmuş, merakla kitaba bakıyordu.

“Ciel?”
Adını seslendiğimde başını çevirip bana baktı. Gözleri dolmuş gibi görünüyordu… …fakat bir an sonra her zamanki şaşkın ve şapşal ifadesine geri döndü.
“Bitirdin mi?” Kendi kitabını çoktan bitirmiş gibi görünen Chris bana bu soruyu sordu.
“E-Evet. Seni çok bekletmemişimdir umarım,” dedim.
“Endişelenme. Ezberlemek için birkaç kez daha okudum sadece!”
“Aslında benim okuduğum kitapta onu dışarı çıkarabileceğimiz yazıyordu,” dedim ona. “Seninkinde yazmıyor muydu?”
“Benimkinde sadece büyülerden bahsediliyordu,” dedi kısa bir duraklamanın ardından. “Ama sorun değil. İçindekileri ezberledim, bu yüzden burada bırakabilirim.”
“Emin misin?”
“Evet,” dedi gergince. Bu kadar kalın bir kitabın içeriğini unutmaktan endişelenip endişelenmediğini merak ettim.
“Anladım,” dedim. “O zaman biraz daha bekleyebilir misin? Ben de okuyup hafızama kazıyayım.” Anlamadığım bir şey olursa her zaman ona sorabilirdim, hatta gerekirse not da alabilirdim.
Yine de Chris kitabı bana uzatırken tereddüt ediyor gibiydi. Kendi içinde bir iç hesaplaşma yaşadıktan sonra nihayet yüzü kızararak kitabı bana uzattı.
Kitabı kendim okuyunca neden öyle davrandığını anladım. Evet, bu kitapta sadece büyülerden fazlası var. Ayrıca, şey… vücudun belli bölgelerini büyütmenin yolları da mı var?
Kitapları aldığım yere geri koydum ama raflardakileri yanıma almaya karar verdim. Orada blum cevheri, orikalkum ve adamantit de dahil olmak üzere pek çok değerli malzeme vardı. Değerlendirme yeteneğim sayesinde onları hemen teşhis edebiliyordum ve üzerlerindeki etiketler Yutaka’nın kitabında yazılanlarla birebir uyuşuyordu.
Büyülü eşyalar ise arkadaşlarıyla birlikte yapmak için çalıştıkları şeylerdi. Bunlardan birinin krallığın işlediği suçların kaydını içerdiği yazılıydı. Burada Eşya Kutusu boyut büyümü kullanamadığım için raftaki her şeyi boyut çantasına koymaya karar verdim. İşte oldu, şimdi raf bomboş.
“Yani kitapları bırakıp malzemeleri alıyor muyuz?” Chris kıkırdayarak sordu.
Bu kadar gülecek bir şey yoktu, diye düşündüm mahcup bir şekilde. “Şey, buraya gelecek bir sonraki kişinin dışarı nasıl çıkacağını bilmesi için kitaplara ihtiyacı olacak, değil mi? Zaten en başında oraya konma sebepleri de buydu.”
Chris başıyla onayladı ama dürüst olmak gerekirse buraya başka birinin geleceğinden şüpheliydim. Onları almama sebebim sadece buraya ait olduklarını hissetmemdi.
“Pekala, geri dönelim. Hadi, Ciel,” diye seslendim. Ciel, Chris’in kollarından fırlayıp kapüşonumun içine atladı.
“Peki nasıl çıkacağız?” diye sordu Chris.
“Şey… aslında…” Sorduğu soru bana okuduklarımı hatırlattı. İlk başta bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm ama metinde başka bir yolla çıkmanın imkansız olduğu vurgulanmıştı. “Şey, öncelikle yazılanları tamamen dürüstçe aktardığıma emin olabilirsin.”
Aslında buraya girdiğimiz yöntemle aşağı yukarı aynıydı. Tek fark, ikimizin de ellerimizi kapı kolunun üzerine koyup içine mana aktarmak zorunda olmamızdı.
Chris açıklamamı dinledikten sonra yüzü kızararak fısıldadı: “E-Elimden geleni yapacağım.”
◇ Rurika’nın Bakış Açısı
Az önce ne oldu öyle?
Bir an önce Chris ve Sora orada dikiliyordu, bir an sonra ise yok olmuşlardı. Tek yapabildiğim az önce durdukları boşluğa bakakalmaktı.
“Ha? Ne?” Mia’nın şaşkın sözleri nihayet kafamın tekrar çalışmasını sağladı.
Doğrusu kafamın çalışması daha kötüydü; sadece paniklememe yol açıyordu. Ne yapmam gerektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Mia’ya baktığımda onun da en az benim kadar korktuğunu gördüm.
“Sakin olun,” diyerek lafa girdi Sera, her zamanki soğukkanlı tavrıyla. Yere oturdu, Hikari de onu takip etti.
Ona dik dik bakmaktan kendimi alamadım. Chris’in az önce gözlerimizin önünde kaybolduğunu fark etmiyor muydu?!
“Sen de yanımıza otur Rurika,” diye karşılık verdi Sera rahatça. “İkisi de iyi.”
“Nereden biliyorsun?!” Kendimi bağırırken buldum.
“Bizim aksimize Chris sorumluluk sahibi biridir. Yanında Sora da var. İyidir o.”
“Evet. Sera Abla haklı,” diye ekledi Hikari.
Sakin tavırları biraz olsun yatışmama yardımcı oldu. Doğru ya. Yanında Sora var, ayrıca buraya ruh rica ettiği için geldik. Zarar görmüş olmasına imkan yok.
“Biliyor musun Rurika, konu Chris olunca gerçekten ıslah olmaz birisin,” dedi Sera. “Normalde daha aklı başında birisindir.”
Şey, yani, tabii ki öyleyim. Yani…
“Belki onlar iyidir,” dedi Mia hak vererek, “ama ben Ciel için endişeleniyorum.”
“Sorun yok. Ciel güçlüdür,” diye itiraz etti Hikari.
Ciel’in de kaybolduğunu ancak o zaman fark ettim. Paniğin yeniden içime işlediğini hissettim. B-Bu durum işi daha da endişe verici kılıyor. Ah, acaba iyi midir?
Yine de aradan yaklaşık bir saat geçti ve geri dönmediler. Mantıken iyi olmaları gerektiğini biliyordum ama zaman geçtikçe daha da geriliyordum.
“Hikari? Neyin var?” diye sordu Mia aniden.
Kafamı kaldırdığımda Hikari’nin merdivenlere dik dik baktığını gördüm.
“Hmm. “Ses duyuyorum,” diye yanıtladı Hikari.
Tam o sırada ben de yakında birinin varlığını algıladım; oysa kahvaltıda bugün üçüncü katta kimsenin çalışmayacağını söylemişlerdi…
Boyut çantalarımızdan silahlarımızı çıkarıp dövüşmeye hazırlandığımız anda, keşif ekibinden biri panik içinde aniden odaya daldı.
“C-Canavarlar…” dedi nefes nefese, ardından yere yığıldı.
Geri kalanımız bakıştık ama durumunu açıklaması için ona zaman tanıdık.
Adam bize kalıntıların şu anda canavarların saldırısı altında olduğunu söyledi. “S-Savaşamayacak durumda olan herkes yatakhanelere sığındı. N-Ne yapmak istiyorsunuz?”
Aramızda konuşup surlarda yardım etmeye karar verdik.
“A-Anladım. O zaman ben geri dönüyorum,” dedi. “Dikkatli ol.” Ve böylece koşarak dışarı çıktı.
“Mia, Hikari, burada beklemek ister misiniz?” diye sordum.
“Hayır, ben de geleceğim,” dedi Mia. “Orada bir işe yarayabiliriz. Sadece…” Göz ucuyla arkasındaki duvara baktı.
“O zaman bir mektup bırakalım. Canavarları yenene kadar dönmemiş olurlarsa, buraya geri gelip beklemeye devam edebiliriz.”
Diğerleri de bunu onaylayarak başlarını salladılar ve mektubu tamamladıktan sonra surlara doğru yola çıktık.
Orada bir asker bize en az üç yüz canavardan oluşan bir ordunun üzerimize doğru geldiğini söyledi.
“Görevi almadığınız için teknik olarak bu sizin savaşınız değil,” dedi. “Yatakhanelere sığınmak ya da buradan çekip gitmek isterseniz sizi suçlamayız, ama yanımızda olmanızdan kesinlikle memnuniyet duyarız. Siz ne düşünüyorsunuz?”
Doğal olarak savaşmayı seçtik.
◇◇◇
Puf, sağ salim geri döndük.
Ya da ben öyle sanmıştım, ancak ortalıkta kimsecikler yoktu.
“Sora, bak—bir kâğıt parçası,” dedi Chris.
Haklıydı. Yerde bir kâğıt parçası duruyordu, üzerinde de kâğıt ağırlığı niyetine tutulmuş bir bıçak… …mı vardı? Rurika’nın el yazısıyla yazılmıştı; canavarların kalıntılara saldırdığını ve bu yüzden yardım etmeye gittiklerini belirtiyordu.
“Biz de gitsek iyi olacak,” dedim. Chris ile birlikte merdivenleri koşarak çıkarken o odada ne kadar süredir bulunduğumuzu merak ediyordum.
Okurken zamanın nasıl geçtiğini gerçekten tamamen unutmuştum. Normalde bu bir sorun teşkil etmezdi ama canavar saldırısını duymak daha erken çıkmadığıma pişman olmama yetti.
Kalıntılardan dışarı adeta fırladığımızda, uzaktan gelen bağrışmaları duymaya başladım. Patlama seslerini de. Ne yazık ki hava bulutluydu ve güneşin konumuna bakarak saatin kaç olduğunu kestiremiyordum. Yoldayken otomatik haritamı açıp etrafımızı kontrol ettim.
Kalıntılar dağa dayandığı için surlar diğer üç tarafı çevreleyecek şekilde inşa edilmişti. İnsan sinyallerini aradım ve kalıntıların boşaltıldığını, insanların surlar ile yatakhane binası arasında bölündüğünü gördüm. Yatakhanedekiler savaşamayan bilginler ve onları koruyan birkaç askerden ibaretti.
Kendi grubumun sinyallerini taradım ve dördünün de şu anda iyi durumda olduğunu gördüm. Mia diğer üçünden uzaktaydı, muhtemelen insanları iyileştirmekle meşguldü.
“Oh, sizsiniz. Daha iyi hissediyor musunuz?” Surlara vardığımız anda dinlenmekte olan askerler bize bu soruyu sordular.
“Evet,” diye yanıtladım bir anlık duraklamanın ardından. Rurika yokluğumuzu açıklamak için muhtemelen kendimizi iyi hissetmediğimizi söylemişti.
“Yapabileceğiniz her türlü yardıma minnettar kalırız ama durumunuz müsait değilse kendinizi zorlamayın. Uzun bir mücadele olacak gibi görünüyor.”
Surların tepesine tırmandık ve aşağıda adeta bir canavar ölüsü dağı gördük.
“Rurika!” Grup üyelerimizi fark ettiğimiz anda Chris bağırdı. Hiçbiri yaralanmış gibi görünmüyordu ama yorulmaya başladıklarını anlayabiliyordum.
“Hey, işte buradasınız. Hoş geldin, Chris.”
“Teşekkürler. Peki durumlar nasıl gidiyor?” diye sordu Chris.
“Şu ana kadar yaklaşık üç saattir savaşıyoruz, her ne kadar şu anki gibi ara sıra mola veriyor olsak da.” Biz odaya girdikten yaklaşık bir saat sonra canavarların ortaya çıktığını açıkladı, bu da o odada toplam dört saat geçirdiğimiz anlamına geliyordu.
O odada o kadar uzun süre mi kaldık yani? Şaşkınlıkla düşündüm, ardından yüksek sesle, “Orada pek çok farklı tür var gibi görünüyor,” dedim. Şu anda görünenler goblinlerdi ama görebildiğim cesetlerin arasında wulflar, goblinler ve orklar vardı.
Yaban hayatında farklı türlerin birlikte hareket ettiğini görmek nadir bir durumdu. Goblinlerin görünürde olmasına rağmen aslında bize saldırmıyor oluşu da bir garipti. Cesetlerin yanında yatan silahlar pek kaliteli görünmüyordu ama yine de oldukça düzgün yapılmışlardı.
Miktarları düşünüldüğünde, bunları maceracılardan ele geçirmiş olamazlar, diye düşündüm. Belki de bir tüccar kervanına el koymuşlardır? “Başlarında onları yönlendiren gelişmiş alt türler gördünüz mü?” diye sordum.
“Sizin yorulmanızı bekliyor olmalılar,” dedi Chris.
Etrafımızdaki maceracılar onaylayarak başlarını salladılar.
“Mia’nın iyileştirme görevinde olduğunu tahmin ediyorum?” diye sordum.
“Doğru,” dedi Rurika. “Askerlerden bazıları yaralandı. Hatta Mia, şu ana kadarki savaşta herkesten daha fazla fayda sağlamış olabilir. Onu gördüğünde ne kadar minnettar olduğumuzu söylemeyi unutma, Sora.”
“Söylerim. Ayrıca dinlendiğim sırada kaçırdıklarımı telafi etmek için ben de çok çalışacağım,” dedim ona. “Peki, ne yapmalıyız?”
“Bir süreliğine gözcülük görevini devralabilir misiniz?” diye sordu bir maceracı. “Fırsatım varken biraz dinlenmek isterim… Ya da şey, neyse, bu hayal oldu.” Aniden bir iç çekti.
Bakışlarını takip ettim ve canavarların yeniden harekete geçtiğini gördüm.
“Şimdilik birkaç uzun menzilli saldırı denemeli miyiz?” diye sordum Chris’e.
“Evet, sayıları bu kadar çok olduğuna göre alan etkili büyü kullanmayı düşündüm,” diye yanıtladı Chris. “Sonunda ormana zarar verebilir ama pek seçeneğimiz yok.” Canavarlar kalenin yüz metre yakınına girdiği anda vakit kaybetmeden bir büyü sözü söyledi ve Tornado büyüsünü savurdu.
Bir hortum belirdi, canavarları içine çekip yuttu ve onları paramparça etti. Hatta kaçanların peşine kendi iradesi varmışçasına düşüyor gibiydi. Bu süreçte bazı ağaçları da söküp attı ama ateş büyüsünün yaratabileceği hasarla kıyaslandığında bu pek bir şey değildi.
Chris’in Tornado büyüsü işini bitirene kadar bekledim, ardından gazabından kaçmayı başaranları—çoğunlukla goblinleri—önce Taş Mermisi büyüsünün uçuşan taşlarıyla, sonra da Taş Yağmuru’nun çakıl yağmuruyla vurdum.
“Şaka yapıyor olmalısın…” dedi maceracılar dona kalmış bir halde.
Şaşkınlıkları anlaşılabilirdi, nitekim ilerleyen hattın tamamını tek hamlede silip süpürmüştük. “Başka bir yere geçelim mi?” diye sordum.
“Hayır, şimdilik burada kalın,” dedi maceracı. “Merkez surun icabına bakılır.” Merkez surun yakın dövüşte uzmanlaşmış A Rütbe maceracılardan oluşan bir ekip tarafından korunduğunu, bu noktada canavarların fazla yakın olacağını ve büyülerimizin bir fayda sağlamayacağını açıkladı.
Sözlerini doğrularcasına, uzaktan kılıç şakırtıları duyulmaya başladı.
Canavar saldırıları şimdilik bastırılmışken, maceracı ve asker temsilcileri sonraki hamleleri tartışmak üzere toplandı. Rurika da katılması için davet edilmişti, her ne kadar bu durumdan endişeli olduğu açıkça belli olsa da.
Ancak geri döndüğünde, onu neden davet ettikleri anlaşıldı. Görünüşe göre grup temsilcileri durumu tartışmış ve katı bir yıpratma savaşından sağ çıkmak için yeterli insan gücümüz olmadığına karar vermişlerdi. Bunun yerine, canavarların ana kampı gibi görünen yere saldırmak üzere küçük, seçkin bir birlik göndermeye karar vermişlerdi.
Bu seçkin birlik merkez suru tutan A Rütbe maceracı grubunu da kapsayacağından, onların yerini bizim almamızı istemişlerdi. Seçilmemizin başlıca nedeni Chris ve benim alan etkili büyülere sahip olmamızdı. Merkez sur, ana yolun geçmesi için temizlenmiş bir alana bakıyordu; bu da büyük canavar sürülerinin oradan tek seferde saldırabileceği anlamına geliyordu.
“Ama Sora, bunun senin için sorun olmadığına emin misin?” diye sordu Chris.
“Şey, işin ucunda canımız var, bu yüzden…”
Merkeze geçtiğimizde Shade ve X’i dışarı çağırdığım için endişelenmişti. Dövüş başladığı anda onları dışarı çıkarırsam çok fazla kafa karışıklığına yol açacağını düşünmüştüm; üstelik en iyi savaşçılarımızdan bazıları gitmişken tüm kozlarımızı masaya yatırmak en iyisiydi.
Diğer savaşçılar ilk başta şaşırdılar ama böyle bir destek aldıkları için fazlasıyla memnun kaldılar. Tabii ki onlara Golem Çekirdeklerini zindanda bulduğumu söyledim.
Güneş batmaya başlarken ve canavarlar yeniden yürüyüşe geçerken, A Rütbe maceracılar sessizce harekete geçti. “Burada bol şans,” dediler ayrılırken.
Geriye kalan canavarların sayısı, ya da en azından otomatik haritamda görebildiklerim yaklaşık 350 kadardı. İşler geçen seferki gibi ilerlerse, muhtemelen otuzarlı gruplar halinde saldıracaklardı.
Ancak bu sefer farklı bir şeyler vardı.
“Hey, bana sakın…” diye fısıldadı bir maceracı aniden. “Onlar büyüye dirençli kalkanlar mı?”
Merkeze bir ork birliği çıkmıştı ve yirmisinde kalkan vardı.
Bu, büyülerin üzerlerinde işe yaramayacağı anlamına mı geliyor? diye düşündüm.
“Onlar büyülü kalkanlar mı?” diye sordu Chris.
“Evet, İmparatorluk’tan temin edilebiliyorlar,” diye yanıtladı maceracı. “Ellerinde bunlardan olacağını hiç tahmin etmiyordum…” Büyü direnci en büyük avantajımızı ortadan kaldıracaktı ve eskisine kıyasla daha az savaşçıya sahip olduğumuzdan আসলে başımız oldukça büyük beladaydı—en azından onun düşündüğü şey bu gibi görünüyordu.
“Hey, arkalarına bakın,” diye işaret etti başka bir maceracı. Normalde tek seferde sadece tek bir birlik gönderirlerdi ama bu kez ilkinin arkasından dizilen başka bir birlik daha vardı.
Goblinler, wulflar ve şunlar da… kırmızı ogreler mi? Benzer düzenlerin sadece merkezde değil, her iki kanatta da bir araya geldiğini görebiliyordum. Otomatik haritama baktım ve tek bir grup hariç hepsinin bu tarafa doğru geldiğini gördüm. Görünüşe göre düşmanın işleri daha fazla uzatmaya hiç niyeti yoktu.
Yine de yaklaşırken mesafelerini koruyorlar… Kalkanlara rağmen alan etkili büyülerden mi endişeleniyorlar?
“Bu zorlu olacak ama aynı zamanda iyi bir fırsat da olabilir,” dedim onlara. “Diğerlerinin patronun nerede olduğunu anlamalarını kolaylaştıracaktır. O zamana kadar dayanabildiğimiz sürece kazanan biz oluruz.”
Bu sözler etrafımızdaki maceracıları yüreklendirmiş gibiydi.
“Ne olacağını görmek için bir büyü denemeli miyim?” diye sordu Chris.
“Denemeye değer ama pek bir şey beklemezdim,” dedi maceracı. Mana israfı olacağını düşünüyor gibiydi, ancak büyülerin hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkarsa MP tasarrufu yapmanın bir anlamı kalmayacaktı.
Güçlü ve tek hedefli bir ateş büyüsü olan Ateş Oku ile başlamaya karar verdik. Büyü dosdoğru bir orka doğru fırladı ama kalkanına çarpıp söndü. Ardından bir Taş Yağmuru denedim ancak o da aynı şekilde engellendi. Yine de Değerlendirme ile kontrol ettim—bu mesafeden işe yaradığını görmek beni rahatlattı—ve kalkanın dayanıklılık derecesinin düştüğünü gördüm.
“Chris, ben başlayacağım. Gerisini sen hallet.”
Yanımdaki maceracı şaşırmış görünüyordu ama onu görmezden gelip peş peşe büyüler—özellikle de Taş Yağmurları—yağdırmaya başladım. Sonunda yirmi kalkanlarından on dokuzunu tamamen yok etmeyi başardım.
“Chris, şimdi!” diye bağırdım, ama ağzımı açmaya bile fırsat kalmadan onun Ateş Fırtınası çoktan savaş alanını kaplamıştı.
Büyü dağıldıktan sonra, orkların ve arkalarındaki kırmızı ogrelerin sayısının yarı yarıya azaldığını görebiliyorduk.
“Harika iş çıkardın, Chris!” diye haykırdı bir maceracı. “Pekala, dışarı çıkıp son kalanların da icabına bakalım! Rurika, siz kapıyı koruyun!”
Chris’in büyüsü maceracıları gaza getirmişti; ben onları durduramadan, şanslarının dönmesini fırsat bilip dışarı fırladılar. Orklar ve kırmızı ogreler kaçmaya başlarken, tek bir grup hariç tüm maceracılar dışarı koştu.
“Bu hiç iyi olmadı,” diye fısıldadı Rurika.
“Evet, olabilecek en kötü sonuç,” diye yankıladı surları korumak için kalan askerlerden biri. “Bu şartlar altında onları takip etmemeliydik—en azından önce birkaç dakika hareketlerini izlemeli ya da başka bir büyü savurmalıydık.”
Askerin fikrini daha önce söylememesinin sebebi, maceracıların canavarlarla savaşma konusunda kendilerinden daha tecrübeli olduğunu bilmesiydi. Maceracılar da beklediklerinden çok daha hızlı hareket etmişlerdi.
Benzer bir durum sadece burada değil, surların diğer kanatlarında da yaşanıyor gibiydi.
“Canavarlar normalde böyle mi savaşır?” diye sordu asker. “Neredeyse insan taktikleri kullanıyor gibiler.”
İnsansı ırklar arasında büyük ölçekli bir savaşa hiç girmemiştim ama askerin ne hakkında konuştuğunu bildiğini tahmin edebiliyordum. Yine de şu an yapabileceğimiz tek şey, yolumuza çıkan canavarların icabına bakmak ve seçkin birliğin patronu bir an önce yenmesi için dua etmekti.
Ancak patron falan derken… bu bana daha çok bir izdihamı hatırlatıyor, diye düşündüm. Messa’daki de seçkin birliğin patronu yenmesiyle sona ermemiş miydi?
Tam o sırada…
“Şuna bakın!” diye bağırdı bir asker.
Bakışları… surların içine mi dönüktü?
Bakışlarını takip ettim ve yatakhane binasının alevler içinde kaldığını gördüm. Rüzgarla birlikte gelen kılıç dövüşü seslerini de duyabiliyordum.
İnsan bir siluet açık alana doğru koştu ve bedeninden kanlar fışkırdı. O yere yığılırken, arkasından tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş iki kişinin belirdiğini görebiliyordum. Majorica Zindanı’nda savaştığım adamlara çok benziyorlardı.
Askerlerin bana baktığını fark ettim; muhtemelen taktığım maske, saldıranların taktığı maskelere oldukça benzediği içindi.
Köle maskeleri mi? diye düşündüm. O zaman Krallık’tan mı geliyorlar?
“Onlar…” “insan mı?” diye fısıldadı asker. Muhtemelen gözlerine inanamıyordu çünkü tam karşımızda olmalarına rağmen neredeyse hiç varlık hissettirmiyorlardı.
Varlık Algılama ile bile zar zor seçiliyorlardı. Hayır, odaklanırsam onları hissedebiliyorum… zayıfça da olsa. Yine de küçük böcekleri hissetmeye çalışmak gibiydi.
Ancak Varlık Algılama’yı kullanırken birden daha güçlü bir sinyal fark ettim. Bu sinyal arkamdan geliyordu. Gözlerimi siyahlı adamlardan ayırmadan, sinyalin ne olduğunu görmek için çömeldim ve bunların kızıl ogre’lar olduğunu anladım.
Peşlerinden koşan maceracılara ne oldu? Sinyallerini bulmayı başardım ama çok zayıftılar. Pusuya mı düşürüldüler? Asker, bunun insan taktiklerine benzediğini söylemişti. Bu, sürüyü kontrol eden insanların olduğu anlamına mı geliyor? Böyle bir şey mümkün mü?
Kızıl ogre’lar bir savaş çığlığı attığında askerler de onları fark etti.
“Kahretsin.” “Yenildiler mi?” diye fısıldadı biri ama kimse cevap vermedi.
Kızıl ogre’lar için endişeleniyordum ama içgüdülerim de gözlerimi siyahlı adamlardan ayırmanın güvenli olmadığını haykırıyordu. Kıpırdayamayacak kadar gergin bir halde öylece dururken, olay yerine başka biri fırladı. Ciel’di bu.
Onu görmek bana bir şeyi hatırlattı. Mia şu an nerede?
“Sora, Hikari ile ben Mia’yı bulacağız!” Rurika emretti; muhtemelen o da benimle aynı şeyi fark etmişti. “Sera, sen bu ikisine göz kulak ol. Ve Sora, git o insanlara yardım et!”
“O insanlar” derken muhtemelen başta peşlerinden koşan maceracıları kastediyordu.
Sera, “Tamam ama…” dedi. ve askerlere yatakhane binasında da yardım etmelerini söyledi.
Tereddüt ettiler, muhtemelen kapıyı tutma konusunda endişeleniyorlardı.
“Siz gidin. Ben bu ikisini hallederim,” dedim başımla X ve Shade’i işaret ederek.
Siyahlı adamlar planımızı tartışmamıza hiçbir tepki vermediler. Hayır… Benim tarafıma mı bakıyorlardı?
“Anlaşıldı. Lütfen onlara yardım edin!” diye bağırdı asker.
Fakat tam harekete geçecekleri sırada siyahlı adamlardan biri hamle yaptı. Cebinden bir şey çıkarıp yere fırlattı ve etrafımızda kör edici bir ışık yaratarak görmemizi imkansız kıldı.
Bize doğru bir şey uçtuğu anda içgüdüsel olarak Chris’in önüne geçip kalkanımı kaldırdım. Onu engellemeyi başardım ama sekip giderken havayı yaran bir tür sıvı üzerimize sıçradı.
“Bu da ne böyle?” Etrafımızdaki diğer insanlara da çarpmış gibi görünüyordu.
Görüşümüz netleştiğinde siyahlı adamlar gitmişti.
Sıvının zehir olabileceğini düşündüm ama kıyafetlerimde ya da cildimde hemen fark edilen bir sorun yoktu. Sadece kaçabilmek için yapılan bir şaşırtmaca mıydı? Bu durumda bir sonraki hedefleri Rurika ve Hikari olabilir!
Tam fırlamak üzereydim ki Sera beni durdurdu.
“Sora, siyahlı adamları askerlere bırak. Biz canavarlarla ilgilenip maceracıları kurtaracağız,” dedi.
“Haklı. İnsanlarla savaşmayı biz hallederiz ve leydileri güvende tutarız. Bunun karşılığında siz de şu şeylerin icabına bakın,” dedi bir asker, hâlâ yaklaşmakta olan kızıl ogre’ları işaret ederek.
“Pekala. Onlar size emanet,” diye kabul ettim ve askerlerin merdivenlerden aşağı koşmasını izledim. “Önce şu canavarları yok etmemiz gerek. Yeterince yaklaştıklarında ise…” Menzile girdiklerinde büyü ve fırlatma silahlarıyla vurmayı tavsiye etmek üzereydim ki bir şey fark ettim.
“Bu dehşet verici…” diye mırıldandı Chris.
Bize doğru iri adımlarla yürüyen kızıl ogre’lardan birinin kalkanına bir insan bağlanmıştı. Küçük olmasına rağmen insanda yaşam belirtisi vardı.
Alan etkili büyü kullanmamızı engellemek içindi bu, anladım. “Yaklaştıktan sonra savaşmak zorunda kalacağız. Chris, büyü zamanlamanı dikkatli seç.”
“Tamam, o zaman destek büyülerin odaklanacağım,” diye kabul etti Chris.
Sonra arkamı dönüp geride kalan maceracı partisine konuştum. “Aşağı inip onlarla karada savaşacağız. Siz duvarı savunun.”
Kızıl ogre’lar belirli bir mesafeye geldiğinde üçümüz ve iki golem duvardan aşağı atladık.
Toplamda on altı kızıl ogre vardı. İlk kaçtıklarında yirmi taneydiler, bu da peşlerinden giden maceracıların dördünü yenmiş olması gerektiği anlamına geliyordu. Kılıcımı hazırladım ve sessizce içine mana aktardım. Kızıl ogre’ların derileri zırh kadar sertti. Tam sertlik tabii ki bireyden bireye değişiyordu ama bu, bazı durumlarda çelik kadar sert olduğu anlamına da geliyordu.
Aşağı atladıktan sonra rehineye sahip olanların sadece bir tane değil, üç tane olduğunu fark ettim; bu da yapılacak en iyi şeyin dikkatlerini çekmek olduğu anlamına geliyordu. Üçüne de Kışkırtma yeteneğini kullandım, ardından kaçmaya başladım; böylece Chris geri kalanlara büyü kullanabilecekti.
Büyü saldırılarını engellemek için rehine taktikleri kullanmalarının oldukça zekice olduğunu kabul etmeliydim. Ama ne yazık ki bu, bizi durdurmaya yetmeyecekti.
Yanlarında rehine olan kızıl ogre’lar peşime düştü, ben de geri kalanını Chris ve diğerlerine bıraktım.
Pekala, şimdi onlara güvenme ve yapmam gereken şeye odaklanma zamanı, diye düşündüm.
Onlarla dövüşmeye başladığımda fark ettiğim ilk şey, seviyelerine göre oldukça güçlü olduklarıydı. Hızlıydılar da. Bu durum, statülerine baktığımda gördüğüm “Güçlendirilmiş” durumuyla ilgili olmalıydı.
[İsim: — / Sınıf: — / Seviye: 43 (38) / Irk: Kızıl Ogre / Statü: Güçlendirilmiş]
Neyse ki bana bir sıkıntı yaratacak kadar güçlü değillerdi. Bir kere, mitril kılıcımın keskinliği inanılmazdı. İçine mana aktarılmış olsa bile, güya sert olan kızıl ogre derisini ne kadar kolay kestiğine inanamıyordum. Neredeyse hiç direnç hissetmedim.
On dakikadan kısa bir süre içinde üç kızıl ogre da ölmüştü. Rehineler de güvendeydi; baygındılar ama yaşıyorlardı.
Onları iyileştirdikten sonra tam Chris ve diğerlerinin son kızıl ogre’un işini bitirişine yetişecek şekilde arkamı dönüp yanlarına döndüm.
“Sizi ne avladı?” diye sordum bilinci yerine gelen maceracılardan birine.
“Pusuya düşürüldük…” “Sanırım insanlardı,” diye cevap verdi. “Siyah kıyafetler ve maskeler giyiyorlardı.”
Geri kalanımız bakıştık. Dışarıda da mı onlardan vardı?
Ardından maceracılara durumun ne olduğunu anlattık.
“Anlaşıldı.” “Geri dönüp diğerlerine yardım etmek isterdim ama hiç ekipmanımız yok…” diye kederlendi maceracı. “Sizden bunu istemekten nefret ediyorum ama lütfen onları kurtarabilir misiniz?” “Sanırım bazıları hâlâ hayatta.”
İsteklerini kabul ettik —zaten en başından beri planımız buydu— ama üçünü sura geri gönderdik. Ekipmanları yoktu ve yaralarını sarmış olsam da tam olarak iyileşmiş değillerdi. Ayrıca bizim yokluğumuz, merkez suru koruyan sadece dört maceracı kaldığı anlamına geliyordu.
“Sora, iyi misin?” diye sordu Chris.
“İyiyim,” dedim bir an sonra. Sadece canavarlarla değil insanlarla savaşabilecek olmamızdan dolayı endişelendiğini anlayabiliyordum. “Ayrıca kurtarabileceğimiz canlar varsa bunu yapmak istiyorum.”
“Merak etme.” “Hem insanları hem de canavarları ben pataklarım.” Sera, Chris’e güvence vermeye çalışarak baltasını savurdu.
“Eğer buralarda gizlenen daha fazla siyahlı adam varsa hepimizin dikkatli olması gerekecek.” “Varlık Algılama yeteneğim onları tespit etmekte zorlanma eğiliminde.” Onlarla son savaştığımız zamanı hatırlıyordum.
Chris ve Sera başlarıyla onayladılar, ben de otomatik haritamı açtım ve zayıf maceracı sinyallerinin geldiği yöne doğru haritayı takip ettik. Ana yolun dışındaki ormandaydılar, oldukça uzaktaydılar. Yolda birkaç canavarla karşılaştık ama Sera ve X gözlerini bile kırpmadan onları halletti.
Sonunda ormanda yere yığılmış maceracıları bulduk. Birkaçı hâlâ nefes alıyordu.
“İyi misiniz?” diye sordum birine.
“Ah, teşek—” diye başladı, sonra aniden bağırdı: “Düşman mı?!”
Haklıydı; yakında sinyaller vardı. Eşya kutumdan yedek silahlar çıkarıp maceracılara verdim, ardından açık bir alana doğru ilerlemeye başladık. Ağaçlar çok sık olduğunda Sera tüm savaş hünerini sergileyemiyordu.
Vardığımız anda ortaya çıktılar —bir kaplan kurt, bir ork ve beş siyahlı adam.
“Dikkatli olun.” “O canavarlar normal değil!” diye bağırdı maceracı.
Etrafımızdaki havanın gerildiğini hissedebiliyordum. Renkleri gerçekten de gördüğüm sıradan türlerden farklıydı; orkun yanağında ve kaplan kurdun kafasında hilal şeklinde bir işaret kazınmıştı.
[İsim: Dante / Sınıf: — / Seviye: 74 (27) / Irk: Ork / Statü: Güçlendirilmiş]
[İsim: Seale / Sınıf: — / Seviye: 72 (30) / Irk: Kaplan Kurt / Statü: Güçlendirilmiş]
Orku ve kaplan kurdu Değerlendirdim ve tıpkı kızıl ogre’lar gibi “güçlendirilmiş” olduklarını gördüm. Ancak en ilgi çekici kısımlar, olağanüstü yüksek seviyeleri ve isimlerinin olmasıydı. İsimli canavarlar mı? diye düşündüm.
Koyu renk giyimli grupta, üzerinde sıra dışı bir hava olan bir üye de vardı. Onu Değerlendirdim ve şunu gördüm:
[İsim: Shuza / Sınıf: Canavar Eğiticisi / Seviye: 46 / Irk: İnsan / Statü: —]
“Canavar Eğiticisi” terimini daha yakından inceledim.
[Canavar Eğiticisi] Canavarlarla sözleşme yapabilir ve onları eğitebilir. Ayrıca canavarları güçlendirebilir.
Yani saldırıyı yöneten kişi bu Shuza denen adam mıydı?! Analiz başka bir etiket daha ortaya çıkarı —”Ajan.”
“Buranın komutanı sen misin?” diye sordum.
Daha önce Chris’e bakmakta olan Shuza şimdi bana döndü. “O adamın bunu senin üzerinde kullanmasına sebep olacak kadar kim olduğunu merak ediyordum. Demek iki hedefimiz var…”
Hedefler mi? Bunu bana ve Chris’e bakarak söylemişti. Ayrıca üzerimizde “bunu kullanmak” derken ne demek istiyordu? Deminki siyahlı adamlar bize bir şey mi yapmıştı? Bunu çözmeye çalışıyordum ama rakibim bekleyecek değildi.
“Maskeli adamı ve şuradaki insan kadını yakalamamız söylendi. Geri kalan herkes ölebilir.” Shuza elini kaldırdı ve rakiplerimiz hepsi birden harekete geçti.
“Canavarları biz hallederiz. Siz siyahlı adamları alın,” dedi Sera, hücum ortasındaki kaplan kurda saldırırken maceracılara.
Maceracılar hemen düzene girdi. Canavarlarla daha önce bir kez savaşmış olmaları ve bunu tekrar yapmaya hevesli olmamaları yüzünden miydi acaba? Ne kadar güçlü olduklarını biliyor gibiydiler.
Dikkatini çekmek için ork üzerinde Kışkırtma kullandım, ardından saldırısını kalkanımla engelledim.
X maceracılara destek vermek için harekete geçmişti, Shade ise Chris’in yanında kalıp destek için gölge saldırılarını kullanıyordu. Chris de maceracıları desteklemek için büyü kullanıyordu.
Bunu görünce orka odaklanmaya karar verdim. Bunu yapmak zorundaydım çünkü ilk saldırısı daha önce savaştığım kızıl ogre’lardan bile daha sert vurmuştu. Onlardan neredeyse otuz seviye daha yüksekti ama dahası da vardı —orkun kılıç tekniği son derece gelişmiş ve etkiliydi, sanki Kılıç Sanatları yeteneğine erişimi var gibiydi.
Saldırısını engellemek için kalkanımı hazırladığımda, zamanlamamı bozmak için yanıltmaca yaptı. Sanki bir insanla antrenman düellosu yapıyormuşum gibi hissettiriyordu. Üstelik orkun doğal gücü de buna eklenince zorlanmam belki de doğaldı. Yaratık o kadar güçlüydü ki, ne kadar yüksek rütbeli olurlarsa olsunlar maceracıların hayatta kalmış olmasına şaşırmıştım.
Ama şimdiki halim karşısında saldırıları benim için bir tehdit oluşturmuyordu. Şaşırtmalı zamanlamaları kalkanımı engelleme için tam doğru yere getirmemi zorlaştırıyordu ama kalkanımdaki Emme büyüsünün etkisi sayesinde bu o kadar da büyük bir fark yaratmıyordu. Ve en başından beri bunu bir insanla düello yapıyormuş gibi düşündüğüm için beni beklendiği kadar afallatmadı.
Hatta insan benzeri tarzı olan bir canavarla savaşmak, aksi takdirde işe yaramayacak numaralar kullanmama olanak tanıdı. Bir tuzak olarak bilerek bir açık verdim ve ork tam da bu tuzağa düştü. Dengesi bozulmuşken kılıcımı var gücümle savurdum ve ork cansız bir şekilde yere yığıldı.
Ork devrilince geriye baktım ve Sera’nın hâlâ kaplan kurtla savaşmakta olduğunu gördüm. Ona yardım etmek istedim ama bu hızlı al-ver mücadelesine müdahale etmek imkansız görünüyordu. Sera da zorlanmıyordu, bu yüzden işi ona bırakmaya karar verdim. Gerçekten de muhtemelen sadece onu yavaşlatırdım.
Sonra siyahlı adamlarla olan savaşa baktım ve en azından maceracıların zorlandığını gördüm. Beş kişiden üçü çoktan savaş dışı kalmıştı ve sayı avantajını kaybeden Shuza, Chris’e odaklanmakta özgür kalmıştı. X ona yardım etmeye çalışıyordu ama iki siyahlı adam yolunu kesti.
Yardım etmek için hızlıca yanlarına koştum. Chris büyüleriyle Shuza’nın hamlelerini savuşturuyordu, Shade ise gölge saldırılarını kullanıyordu ama ikisi de tek bir isabet bile ettiremiyordu. Ancak Shade’in insanlarla savaşma konusunda biraz tecrübesi olduğundan, gölge saldırılarına yanıltmacalar dahil edebiliyordu. Bu işe yaradı ama tam saldırısı Shuza’yı yakalamak üzereyken hareketleri aniden yavaşladı.
Tam o anda Shuza, yaklaşan gölgeleri yarıp Chris’in dibine kadar girdi. Chris kaçınmaya çalıştı ama açıkça ondan daha yavaştı.
“Ne?!” Shuza tam Chris’e saldırmak üzereyken aniden nefesi kesildi, bir anda fikrini değiştirip geriye doğru sıçradı.
Vuruşum onu tamamen hazırlıksız yakalamıştı ama işini bitirmeyi başaramamıştım.
Yine zihinsel engelimdi bu —en kritik anda tereddüt etmiştim. Daha hızlı hareket edebilirdim.
“Sora—” dedi Chris nefes nefese.
“Chris, geri çekil. Shade, sen de. Shuza’dan uzak durun.”
Shuza, kurdun hareketlerinin yavaşladığı anda elini Shade’e doğru uzatmıştı; bu da durumun onun Canavar Eğiticisi sınıfıyla bir ilgisi olduğunu düşünmeme yol açtı. Yapay olsun ya da olmasın, nihayetinde golem’ler de canavardı.
“Anlıyorum,” dedi Shuza. “Gerçekten de bazı sıra dışı yeteneklerin var. Değerlendirme de mi? Seni neden canlı istediklerine şaşmamalı. Ve şu maske…”
Sıcağı sıcağına adını söylediğim için Değerlendirme’ye sahip olduğumu mu tahmin etmişti? Onu gafil avlamak için vuruşumda Işınlanma da kullanmıştım.
Derin bir iç çekip tamamen savaşa odaklandım. Onun şimdi kaçmasına izin vermek tehlikeli olurdu. Neyse ki bizi canlı ele geçirmeye çalışıyordu, bu yüzden muhtemelen kaçmayacaktı… ama köşeye sıkışırsa ne yapacağı belli olmazdı.
Daha önce karşılaştığımız iki siyahlı adamın bir şekilde onlarla iletişime geçmiş olması muhtemel görünüyordu; doğrudan beni ve Chris’i hedef alması da içlerinden birinin Değerlendirme yeteneğine sahip olduğunu gösteriyordu.
Ellerimin titremesini engellemek için çok çabaladım.
Shuza kılıcını bana doğru indirdi. Keskin darbeyi kalkanımla engelledim, ardından kendi saldırımla hamle yaptım ama Shuza bundan kolayca kaçındı.
Aynı şekilde gerçekleşen birkaç çatışmadan sonra kalkanımı Eşya Kutuma geri koydum. Shuza’nın saldırıları çok incelikliydi ve kalkanımla engellemek bazen onu bir anlığına gözden kaçırmam anlamına geliyordu. Kör noktalarımdan yararlanarak bunu bilerek yaptığına dair bir his vardı içimde.
“Aaa?” Shuza’nın sesi etkilenmiş gibi geliyordu. Dudağı yukarı kıvrıldı ve daha da şiddetli bir saldırı başlattı.
Darbenin gücüne bakılırsa beni canlı ele geçirmek istediğine inanmak zordu. Onu kılıcımla savuşturdum. Onu kırmayı ummuştum ama darbenin yönünü değiştirip etkisini azaltmayı başardı. İnsanlar arasındaki dövüşlere kesinlikle alışkındı. Ama…
Hatırlamaya çalışmak için Paralel Düşünme ve Hafıza’yı birlikte kullandım. Hikari’nin dövüş tarzı… Shuza hançer yerine kılıç kullanıyordu ama hissettirdikleri benzerdi.
Onu biraz daha gözlemledim, bir sonraki hamlesini öngördüm, geriye doğru bir adım attım ve… Şimdi! Saldırmasından bir saniye sonra karşı hamle yaptım. Kılıcımı başımın üstünde hazırladım ve aşağı doğru savurdum. Beklendiği gibi Shuza kıvrak bir şekilde geriye kaçmayı başardı ama ben takiben öne doğru bir adım attım ve ileri hareketimin ivmesini yukarı doğru bir savuruşa dönüştürdüm.
Shuza bundan kaçamayacağını anlamış olmalı ki imkansız bir pozisyondan darbeyi savuşturmaya çalıştı. Fakat o yapamadan kılıcım vuruşunu tamamladı… ve Shuza’nın kolunu kopardı.
Kolu kopan Shuza yüzünü buruşturarak tek dizinin üzerine çöktü. Her ihtimale karşı teyakkuzda kalarak kılıcımı boynuna doğrulttum.
Kızıl ogre’larda olduğunun aksine, bu sefer eti yırtıp kemiği kesme hissini gerçekten hissetmiştim ve ellerimin titremesini durdurmak için umutsuzca çabalıyordum. Bunun beni ne kadar sarstığını bilmesini istemiyordum.
Yine temkinli bir şekilde etrafıma baktım ve diğer dövüşlerin sona erdiğini gördüm. Sera kaplan kurdu yenmiş ve diğer siyahlı adamlara karşı savaşa katılmıştı; düşen maceracılar ise muhtemelen Chris ve Shade’in iksirleri sayesinde yeniden ön saflara dönmüştü.
Savaştıkları dört siyahlı adamdan geriye sadece iki sinyal kalmıştı. Gözümün ucuyla birini yerde kanlar içinde yatarken görebiliyordum.
“Heh, kaybedeceğimi tahmin etmemiştim. Ve iki başyapıtım bu kadar kolay yenildi ha…” diye fısıldadı Shuza kendi kendine konuşur gibi. “Evet, anlıyorum. Sanırım ben bir piyondum…” Sonra aniden bir inleme koyuverip yere yığıldı. Ağzından kan geliyordu.
Sadece Shuza da değildi. Hayatta kalan diğer iki kişi de aynı şekilde yere yıkıldı. O kadar aniden oldu ki zihnim durdu; hemen İyileştir ve Yenilenme büyüleri yaptım ama onları kurtaramadım.
Arsenik hapı gibi bir şey olmalıydı, nitekim Analiz, tükürdüğü kanın son derece ölümcül bir zehir içerdiğini ortaya çıkardı.
Otomatik haritamı açtım, ardından yakında hâlâ saklanan Shuza’nın arkadaşlarının olup olmadığını görmek için Varlık Algılama ve Büyü Algılama yeteneklerini kullandım. Ama Shuza’nınkine benzer gizlenme yeteneklerine sahiplerse onları bulabileceğimden emin olamazdım… bu daha çok bir plasebo etkisi yaratıyordu.
Seçebildiğim tek insan benzeri sinyaller tanıdığım kişilere aitti ama en azından canavar sinyallerini ayırt edebiliyordum. Savaştan önce 350 olan sinyal sayısı şimdi ellinin altına düşmüştü ve otomatik haritamda uzaklaştıklarını görebiliyordum.
Bunu görünce bakışlarımı tekrar Shuza’ya çevirdim. Görünüşe göre nihayetinde canavarlara liderlik eden kişi oymuş. Ölümü, kontrolü altındakileri serbest bırakmış ve kaçmalarına neden olmuş olmalıydı.
Her halükarda, Rurika ve diğerleriyle buluşmak üzere kalıntılara geri dönmek ilk sıradaydı. Sinyallerini göremiyordum ve hâlâ endişeliydim.
Siyahlı adamların cesetlerini Eşya Kutuma topladım, ardından maceracılara seslendim ve birlikte kalıntılara döndük.
