Isekai Walking Cilt 5 – Bölüm 3 / 1. Bölüm

1. Bölüm

“Yola çıkmak üzereyiz,” dedi Fred çocuklara. “Ağabeylerinizin ve ablalarınızın tüm söylediklerini yapın, tamam mı?”

“Tamam!” diye neşeyle karşılık verdiler.

Fred uzun zamandır Majorica’da maceracılık yapıyordu ve kendisiyle ilk olarak zindanda tanışmıştık. Orada bir gölge kurdu yenmek için birlikte çalıştıktan sonra yakınlaşmıştık ve bir süre aynı partide yer almıştık. Ancak on beşinci kattan değerli cevherler getirip döndükten sonra Layla’nın babası Will ona bir iş teklif etmişti; biz de temasımızı sürdürsek de orada yollarımızı ayırmıştık.

Kapı muhafızına durumu açıklayıp kasabadan çıktık ve surların dışına adım attığımız anda çocuklar durup tezahürat yapmaya başladı. Çocukların lideri olan Norman onları durmaları için uyardı fakat kasaba dışına ilk kez çıkmanın verdiği heyecanı bastıramıyorlardı.

“Hadi ama çocuklar. Burada gürültü yaparsanız şehre girmeye çalışan insanlara zorluk çıkarırsınız. Yürümeye devam edelim,” diyerek onları azarladı Mia. Bağrışan çocuklar hemen sessizleşip onunla birlikte yürümeye başladılar.

“Bayan Mia gerçekten çok etkileyici.”

“Evet ya, keşke beni de öyle azarlasa.”

“Neden ben de bir çocuk değilim ki?”

Çocuklara yöneltilen bazı kıskanç bakışları fark ettim. Bu bakışlar, çoğunlukla beyaz kıyafetler ve ekipmanlar giymiş bir gruba aitti — Mia’yı Takdir Edenler Derneği.

Ne zaman örnek kıyafetler edindiler böyle? diye düşündüm şaşkınlıkla.

Onların ötesinde ise adaşları olan kedi yarı-insanına “abla” diye hitap eden Sera Takımı vardı. Sera’nın çocuklarla eğlendiğini görüp sadece onaylarcasına başlarını sallıyorlardı.

Çocukların arasında Layla’nın Kanlı Gül grubu ve Magius Büyü Akademisi’nden diğer bazı öğrenciler de yürüyordu. Bugün kasabadan ayrıldığımız için alışılagelmiş üniformaları yerine gezinti kıyafetleri giymişlerdi.

“Hey, Sora. Bu parti bayağı büyüdü, değil mi?” Syphon yürümeye başladığım sırada bana seslendi.

“Bu kadar çok kişinin katıldığını ben de fark etmemiştim, evet.” Önümde yürüyen insanların ne kadar çok olduğunu görünce şaşırdım. Kolayca elli ila yüz kişi arasında bir sayı vardı.

Şu an kasabadan ayrılıyor olmamızın nedeni, gitmeden önce Elza, Art, Norman ve diğer çocuklarla anılar biriktirmek istememizdi. Majorica çevresini çok iyi bilen Layla ve partisine çocukları götürebileceğimiz güzel bir yer sormuştum, onlar da bana şu an gitmekte olduğumuz yeri söylemişlerdi. Görünüşe göre akademideki çocukların gözdesi olan bir yerdi.

Gizemli bir nedenden ötürü o noktada canavarlar pek sık belirmiyordu ama yine de kasabadan ayrılmak oldukça tehlikeliydi. Koruma sağlamaları için Layla ile Syphon’un partilerini de bizimle gelmeye davet etmiştik ve nedense o az sayıdaki refakatçi grubu büyüyerek bu etkileyici sayıya ulaşmıştı.

Bu kadarı biraz fazla insan değil mi? diye geçirdim içimden bir anlığına. Yine de çocukların güvenliği her şeyden önce geliyordu ve ne de olsa Majorica’da pek çok insanla tanışmıştım. Ayrıldıktan sonra bir süre hiçbirini göremeyecektik.

Yolda yanlarından geçtiğimiz insanlar kafilemizin büyüklüğü karşısında şaşırıyordu ama çocuklar onlara el sallayıp gülümsüyorlardı. İnsanlar onların bu masumluğundan memnun görünüyordu.

Yürürken otomatik haritamı çağırdım ve çevremizi kontrol etmek için Varlık Algılama ile Mana Algılama yeteneklerini kullandım. Yolda ara sıra insan sinyalleri görebiliyordum ancak var olan canavar sinyalleri az sayıdaydı ve çok uzaktaydı. Gittiğimiz yönde de hiç canavar yoktu.

Layla’nın bana önceden söylediğine göre, bir yetişkin sabah yola çıkarsa öğleden önce buraya yürüyerek ulaşabiliyordu; çocuklarla birlikte gittiğimiz için muhtemelen öğleyi biraz geçe varacağımızı belirtmişti. Geceyi orada geçirmeyi planlıyorduk, bu yüzden acele etmeye gerek olmadığını düşündüm.

Başımı kaldırıp baktığımda, güneş ışığıyla parıldayan bulutsuz bir gökyüzü gördüm. Yağmur yağar mı diye endişelenmeye gerek yoktu.

Lokia yolundan yola koyulduk, ardından bir noktada güneye doğru giden bir ara yola saptık. Çayırların arasından geçen patikada ağır adımlarla ilerledik, sonunda ileride bir orman belirdi.

“Öğle yemeğini şimdi yesek mi?” diye sordum.

Güneş tam tepedeydi ve ormana girdiğimizde hedefimize ulaşana kadar açık bir alana rastlamayacaktık, bu yüzden içeri girmeden önce öğle yemeğimizi yemeye karar verdik.

Diğerleri brandayı sererken, ben Eşya Kutumdan bir gün önce yapılmış sandviçleri çıkarıp her grubun liderine dağıttım. Çocuklar sandviçleri bize eşlik ettikleri için Fred ve diğerlerine bir teşekkür hediyesi olarak hazırlamışlardı; ancak yapılması gereken sandviç sayısı çok fazla olduğu için biz de yardım etmiştik.

Yemeğimizi bitirince nihayet ormanın içine doğru harekete geçtik. İçinden geçen patika ancak iki yetişkinin yan yana yürüyebileceği genişlikteydi, bu yüzden yetişkinlerle çocukları eşleştirerek ikişerli sıra halinde yürüdük.

Belki de Magius öğrencilerinin bu patikayı uzun süredir kullanmasından dolayı zemin iyice çiğnenmişti, ancak yaşlı ağaçların kökleri hâlâ yer yer ortaya çıkıyor ve yürümeyi zorlaştırıyordu. Tepedeki gökyüzünde güneş parlaktı fakat dallar engel oluyor, yer yer karanlık gölgeler oluşturuyordu.

“Hadi bakalım, Ciel! Aç ağzını, aaa de!”

Grubumuz en arkadaydı, Rurika ise en geride gizlice Ciel’i besliyordu. Onu göremesem de Ciel’in yemeğini neşeyle yediğini hayal edebiliyordum.

“Aaa, dikkat et oraya, güvenli değil.”

“Yorulmadın mı? Yorulduysan söyleyebilirsin.”

“Hep böyle yapıyorsun. Köyde de aynısını yapmıştın, abla…”

Önümüzde çocukların, Fred’in maceracılarının ve akademi öğrencilerinin arasındaki sohbeti duyabiliyordum.

Güvenlik açısından ormanda daha sessiz ilerleyebilseydik muhtemelen daha iyi olurdu ama bu konuda yapılabilecek pek bir şey yoktu. Yakınlarda canavarlar ya da vahşi hayvanlar olsaydı bu durum onların dikkatini çekebilirdi ama etrafta hiç öyle bir şey görmüyordum.

Patikalarda yürümekte zorlanan bazı çocukların maceracıların omuzlarına kurulduğunu da fark ettim. Böyle güzel bir görüş açısına sahip olmaktan keyif alıyor gibiydiler.

“Hmm, havadaki mananın bir şekilde değiştiğini hissediyorum,” dedi Chris.

Ormanda belirli bir noktaya ulaştığımızda ben de daha güçlü bir mana hissedebiliyordum. Bu mananın niteliği… Bunu daha önce de hissetmiştim.

“Majorica’nın etrafındaki bariyer gibi, değil mi?” diye sordu Chris.

Bu konu hakkında düşündüm. “Canavarların bu bölgeden uzak durmasının nedeni acaba…”

“Evet, bence bunu Seris ayarladı.”

Zaten gizemli bir insandı ve bu durumun bir gizem daha eklediğini hissettim.

Aslında Seris’i de bizimle gelmesi için davet etmiştik ama “Hmm, sanırım hayır demek zorunda kalacağım…” diyerek bizi geri çevirmişti. “Yine de güzel bir yer, bu yüzden umarım çocuklar oranın tadını çıkarır…”

“Demek bahsettiğiniz yer burası?”

Ormandan çıkıp merkezinde bir göl olan açık bir alana ulaştık. Gölün merkezine yakın bir yerde büyük bir kayalık vardı ve suyun oradan kaynadığını duymuştum.

Dikkat edilmesi gereken bir husus, kayanın diğer tarafında suyun daha derin olmasıydı. Çocukları bu konuda önceden uyarmıştık ama heyecanla bunu unutabilirlerdi, bu yüzden yetişkinlerin gözünü dört açması önemliydi.

Belki de burası çok fazla güneş ışığı aldığı için ormana kıyasla daha sıcak hissettiriyordu.

“Kızlar, bu tarafa gelin. Eğer dikizlerseniz… başınıza ne geleceğini biliyorsunuz, değil mi?” dedi Layla.

Erkekler yanıt olarak kararlı bir şekilde başlarını salladılar. Gülümsemesi hepimizin gözünü korkutmuştu. Ne de olsa gözleri hiç gülmüyordu.

Erkekler, Layla’nın kadınlar için soyunma perdesini astığı yerden uzak bir yere geçip kendi perdelerini astılar.

Üstümü değiştirmeden önce başka hazırlıklar yapmaya karar verdim, o akşam için bir barbekü çukuru hazırlamak üzere toprak büyülerimi kullandım.

“Vay be, bu gerçekten çok kullanışlı,” dedi Syphon yaklaşırken.

“Üstünü değiştirmiyor musun, Syphon?” diye sordum ona.

“Burada canavar çıkmadığını duydum ama neyin ters gideceğini asla bilemezsin. Buradaki işin bitince sen de gidip üstünü değiştirebilirsin. Buraya kadar gelmişken diğerleriyle birlikte tadını çıkarmalısın.”

O kadar nazik davranıyordu ki teklifini kabul etmek zorunda kaldım, ben de hızlıca mayomu giyip üzerime bir ceket aldım. Her iki parçayı da kurbağa adam malzemelerinden yaptığımdan suyu itiyorlardı.

“Hey, o kadar acele etmeyin. Suya yavaşça girmelisiniz.”

Üstünü değiştiren erkek çocukları koşarak dışarı fırladı ama yetişkinler onları durdurmaya çalıştı. Gerçi gerçekten baş etmesi zor afacanlardı. Uyarıyı alınca söylendiği gibi yaptılar ve ayaklarını yavaşça suya soktular.

Ben de onların izinden gidip suya girdim ve serinletici soğukluk karşısında rahat bir iç çektim. Su çok temizdi ve dibini görebilecek kadar berraktı. Suyun kenarında ayaklarımı ıslatıp dinlenirken, yakındaki erkek çocukları birbiri ardına suya girmeye başladı.

Çok geçmeden birbirlerine su sıçratıyor, sular şapırdıyor ve damlacıklar havada uçuşuyordu. İlk hedefleri, çocukların etrafını sarıp ateş hattına aldığı Sera Takımı’nın iri yarı adamlarıydı. Art gruptaki çocuklardan biriydi ve adamlara büyük su püskürtüleri savurmak için elinden geleni yapıyordu. Yanıt olarak adamlar, büyük kollarını kullanarak suyu ustalıkla avuçlayıp havaya savurmaya başladılar.

Su kütlesi neşeyle çığlık atan çocukların üzerine yağdı. “Daha fazla, daha fazla!” diye tutturdular, adamlar da tempoyu düşürmedi. Onlarla birlikte suya giren Joshua’nın partisi de çocukların isteği üzerine eğlenceye katıldı.

Bir süre oynadıktan sonra erkek çocuklarından biri durdu ve parmağıyla işaret etti. “Hey, kızlar geliyor!”

Hepimiz onun parmağını takip ettik ve kızların perdenin arkasından birer birer çıktığını gördük. Küçük kızların hepsi oldukça sakindi ve erkek çocuklarının aksine hiçbiri suya koşmaya çalışmıyordu.

Bu sırada erkekler kadınlara bakarken iç çekerek “Vay canına!” dediler. Verdikleri bu tepki son derece doğaldı. Maceracı kıyafetleri zaten çokça ten göstermeye meyilliydi ama mayolar bambaşka bir boyuttu. Öğrencilerden bazılarının nereye bakacaklarını bilemedikleri görülüyordu, doğrudan onlara bakmaktan ben bile biraz utanmış hissettim. Aynı zamanda gözlerimi de üzerlerinden alamıyordum.

Erkekler ne yapacağını bilemezken, kadınlar hiç çekinmeden bize doğru süzüldü ve ardından yavaşça suya girmeye başladılar. Küçük erkek çocukları onların etrafına üşüşüp su sıçratmaya başladılar, kızlar da karşılık verdi. Bu masumiyet ortamdaki ciddiyeti ve gerginliği yavaş yavaş eritti, çok geçmeden herkes yeniden eğlenmeye başladı.

“Sen oynamak istemiyor musun, Sora?” ben izlerken bir ses sordu bana.

Arkamı döndüğümde Mia ve Elza’nın orada durduğunu gördüm. Mia etekli bir bikini ve üzerine bir ceket giymişti, Elza ise fırfırlı sevimli bir mayo içindeydi. Mia kesinlikle diğerlerinden daha az ten gösteriyordu ama yine de her zamanki halinden daha fazlaydı, bu da kendine has bir heyecan veriyordu.

“Bundan sonra yapmam gereken işler var, bu yüzden sanırım dinleneceğim,” diye yanıtladım, gözlerimi gölde oynayan çocuklara çevirip sakinliğimi korumaya çalışarak. O kadar yürüyüşten sonra zerre kadar yorulmamıştım ama bundan sonra yapacak işlerim olduğu da bir gerçekti.

“Akşam yemeğinde sana yardım edebileceğimizi biliyorsun, değil mi?” diye sordu Mia.

“Evet, kesinlikle,” diyerek kararlılıkla onayladı Elza. “O yüzden lütfen gel bizimle oyna, ağabey.”

Dürüst olmak gerekirse, bu eğlenceye nasıl katılacağımı pek bilmiyordum. Yüzmeyi mi denesem acaba?

Bunu düşünürken birden sırtımda sert bir itme hissettim ve bir şapırtıyla göle yuvarlandım. Neşeli bir kahkaha duyup arkamı döndüğümde, Rurika’nın havalı bir pozda tepemde dikildiğini gördüm.

Şey, mayo giymişken bunu yapmak biraz fazla cesurca değil mi? diye geçirdim içimden.

“Böyle zamanlarda özgüven önemlidir. Fazla düşünme, sadece suya gir! Ve…”

“Ve?”

“Şimdi! Saldırın ona çocuklar!”

Rurika’nın emriyle çocuklar etrafımı sarıp üzerime su sıçratmaya başladılar. Sırılsıklam eden bir saldırıydı ama ne de olsa onlar sadece çocuktu… ya da ben öyle sanıyordum; zira böyle bir kalabalığa karşı koymak oldukça zordu. Dikkatsizce hamle yaparsam çocuklardan birine zarar verebilirdim, bu yüzden arada sırada savunma amaçlı hamleler yapıp olabildiğince aradaki mesafeyi korumaya çalışıyordum.

Yine de çocuklar, neşeyle kahkahalar atarak ve durmaksızın su sıçratarak peşimden gelmeye devam ettiler.

“Olamaz! Sora Bey’i koruyun!” diye bağırdı Sera Takımı’ndan biri ve bir anda üyelerinin etrafımda adeta bir duvar ördüğünü gördüm.

“Duvarı yıkın!” dedi Mia bir saniye sonra ve Mia Hayranları Derneği de bana karşı yapılan bu savaşa dahil oldu.

“Heh, bizi de unutmayın!” Layla da Magius Akademisi öğrencilerine liderlik ederek mücadeleye katıldı.

Yine de iri yarı korumalarım aşılmaz bir savunma kurarak beni rakiplerin saldırısından koruyordu. Hatta sayıca üstün olmalarına rağmen ibre bana saldıranların aleyhine dönüyor gibiydi. Yanımda olmaları gerçekten harikaydı.

Ancak tam o sırada savaşa başka biri dahil oldu.

“Abla, sen de mi onlara katılıyorsun?!”

“Ne-Ne yapacağız?”

“Şey, ben de bilmiyorum…”

Sera’nın saldıranların tarafında belirmesi Sera Takımı’nda büyük bir şok yarattı ve o etten duvarda bir çatlak oluşmasına neden oldu. Önce biri, ardından diğeri devrildi ve kendimi amansız bir su sağanağının altında buldum.

Gözlerimi gökyüzüne dikmiş, gölün yüzeyinde süzülüyordum. “Açık hava banyosu da hiç fena değilmiş,” diye mırıldandım gözlerimi kapatırken.

Rahatlayıp kendimi suyun akışına bıraktım, bir yandan da oyun oynayan çocukların seslerini dinledim. Arada sırada çocukları kayalara tırmanmamaları konusunda uyaran sesler duyuyordum ama Varlık Algılama yeteneğim yakınlarda yetişkinlerin olduğunu söylediği için durumu onlara bıraktım.

Tam da buraya geldiğime ne kadar memnun olduğumu düşünüyordum ki başımın üzerindeki güneşi bir gölge kapattı.

Gözlerimi açtığımda Chris’in yukarıdan bana baktığını gördüm. “Hey, Sora. İyi misin?”

Aniden bu kadar yakınıma gelmesine o kadar şaşırdım ki dengemi kaybedip suya battım. Onu mayosuyla görmek de beni biraz telaşlandırmıştı. Üzerinde ceketli tek parça bir mayo vardı; çok fazla teni görünmüyordu belki ama uyluklarının açıkta olması gözlerimi nereye dikeceğimi bilemememe neden oluyordu.

“İyiyim. Sadece biraz yoruldum,” diye yanıtladım ayağa kalkarken; gözlerimi doğrudan onun yüzüne sabitlemeye özen gösteriyordum.

“Güzel. Öyle hareketsizce süzüldüğünü görünce endişelendim.” Chris rahatladığını belirten derin bir iç çekti. “Ayrıca, Rurika seni içeri ittiği için özür dilerim. Kötü bir niyeti olmadığına eminim. Sadece çocuklara yardımcı olmaya çalışıyordu.”

Chris, çocukların benimle daha fazla vakit geçirmek istediklerini ancak neredeyse her zaman bir şeylerle meşgul olduğum için beni rahatsız etmemek adına geri durduklarını açıkladı.

Kiralık evimizden Norman’ın evine taşındığımızdan beri yolculuk hazırlıklarıyla, Will ve diğerleriyle düzenlemeler yapmakla epey meşgul olduğumuz doğruydu. Ayrıca Fred’in partisinin avladığı canavar cesetlerinin çürümesini önlemek için depolama sandıkları yapıyordum. Bunlar, iç sıcaklığını belirli bir seviyede tutmak için büyütaşları tüketen bir tür büyülü eşyaydı. Gelecekte büyütaşı tüketmeyen bir tür yapmanın yolunu bulmayı umuyordum ama mevcut yeteneklerimle bu mümkün değildi.

Bu yüzden aynı evde yaşıyor olsak da çocukların yanında bulunmak için pek fırsatım olmamıştı.

“O halde ona minnettarım. Uzun zamandır böyle neşeyle gülümsediklerini görmemiştim,” dedim çocukların eğlenişini izlerken.

“Heh, doğru valla. Peki şimdi ne yapacaksın Sora?”

“Biraz dinleneceğim. Şu an aralarına girmek ortamı bozar gibi geliyor.”

“Çünkü hepsi seni taklit ediyor, Sora.” Chris eğlenerek kahkaha attı.

Etrafıma baktığımda benim yaptığım gibi suyun üstünde süzülen bir sürü çocuk gördüm. Bazıları bunu yapmakta zorlanıyordu ama Layla ve diğerleri onlara yardım ediyordu.

Chris’in yanından ayrılıp izlemek için tekrar gölün kenarına oturdum. Daha birkaç dakika önce hepsinin birbiriyle savaştığına inanmak zordu.

Zaman huzur içinde aktı gitti. “Günü geçirmek için hiç de fena bir yol değil,” diye mırıldandım.

Döndükten hemen sonra Ejderha Diyarları’na doğru yola çıkacaktık. Bu, biraz dinlenip keyif çatmak için son şansımızdı.

“Sora. Müsait misin?” Birinin yaklaştığını duydum ve sesin Casey’ye ait olduğunu anladım. Yanıma oturdu. “Sana resmi olarak teşekkür etmek istedim. Teşekkür ederim, Sora.”

Karşılığında zoraki bir gülümseme verdim. “Resmi olarak” demişti ama her karşılaştığımızda bana teşekkür ediyormuş gibi hissediyordum.

“Mia ve Chris’e teşekkür etmelisin,” dedim ona. “Bu durumu atlatmanın asıl sebebi onlar.”

“Mia ve Chris de senin için aynı şeyi söyledi.”

“Anladım.” Tam da onlardan beklenecek bir hareketti.

“Gideceğinizden emin misin?”

Başımı salladım.

“Sizi özleyeceğiz,” dedi.

Gözlerimi kaldırıp Casey’ye bakarken buldum kendimi. Taşlaşma laneti iyileştirildiğinden beri epey rahatlamış gibiydi. Ondan önce her zaman temkinli, etrafına bir duvar örmüş gibi görünüyordu; her ne kadar bu benim kuruntum da olabilse de.

“Ah, yani… Leydi Layla için endişeleniyorum,” diye kem küm etti Casey, bakışlarını aşağı kaydırarak.

Bir süre sessizlik oldu ve ortam biraz garipleşti. Sonra kurtarıcım suları sıçratarak çıkageldi.

“Hey, Art. Ne haber?” diye sordum yeni gelene.

“Şey… yorgunum.”

“Elza nerede?” Onu ve Art’ı her zaman ayrılmaz bir ikili olarak düşünmüştüm.

Art, genelde birlikte yemek pişirdiği kızların yanında olan Elza’yı işaret etti.

Tekrar ona doğru baktım. Esniyor ve gözlerini ovuşturuyordu; bu gayet anlaşılırdı, bugün uzun bir yol yürümüş ve ardından suda epey oynamışlardı.

“Hey, Art, gel üzerimizi değiştirelim.” Burası sıcak olsa da mayosuyla çok uzun süre kalırsa muhtemelen şifayı kapardı. Güneş zaten epeyce alçalmıştı ve gece çökmek üzereydi.

Art başını salladı ve sudan çıktı.

Casey’nin izniyle üzerimizdeki suyu temizlemek için Temizle büyüsünü kullandım, ardından Art’ı erkeklerin soyunma perdesine götürdüm.

Basit bir dinlenme alanı oluşturmak için bir muşamba serdim ve akşam yemeğini hazırlamaya başladım. Art yardım etmek istiyor gibi görünüyordu ama ona dinlenmesini söyledim.

Düzenek zaten hazırdı, bu yüzden tek yapmam gereken et ve sebzeleri şişlere dizip közlemek, ardından doğranmış malzemeleri tencerelere koyup baharatlandırarak çorba yapmaktı.

“Sora, yardım edebileceğim bir şey var mı?” Ben yemek pişirirken Mia ve diğerleri geri döndü. Üzerlerini çoktan değiştirmiş gibi görünüyorlardı.

Göle baktığımda içinde kimsenin kalmadığını gördüm.

Nereye baktığımı fark etmiş olacak ki Mia, “Görünüşe göre hepsi yorulmuş,” dedi.

Mia ve Chris’in yardımıyla yemek pişirmeye başladım. Elza da yardım edeceğini söylemişti ama onu diğer çocuklarla birlikte yatırmışlardı. Belli ki o da aşırı yorulmuştu.

Yemek piştikten sonra yemeye başladık. Yemeği herkese dağıttık ve Fred’in işaretiyle yemeye koyulduk. Çocuklar bütün gün yürümekten ve oynamaktan acıkmış olmalı ki hazırladığım yemek göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Bunu görünce daha fazla yemek yaptım ve o pişerken ben de kendi yemeğimi yedim.

Bu sırada etrafımdaki çocuklarla sohbet etmeyi de ihmal etmedim. Ne kadar eğlendiklerini, dışarının ne kadar büyük ve havalı olduğunu ve o günkü deneyimleriyle ilgili diğer düşüncelerini anlattılar.

Onları tekrar yatıştırmanın epey zor olduğunu söyleyebilirim.

Yemeklerini hemen hemen bitirince çocuklar sırtüstü yatıp gece gökyüzünü izlemeye başladılar. Tek bir bulut bile yoktu, bu sayede pırıl pırıl parıldayan tüm yıldızlar görünüyordu. Geceleri genelde kapalı kapılar ardında geçiren çocuklar, büyülenmişçesine gökyüzünü seyrediyorlardı.

Ben de gökyüzüne bakmak için uzandım ve hemen yanımdan hafif bir horuldayış sesi duydum. Başımı çevirdiğimde Art’ın huzur içinde uyuduğunu gördüm. Karnını iyice doyurduktan sonra uzandığı için muhtemelen anında uykuya dalmıştı.

Doğrulup etrafıma baktım, kurt kürklerinden yaptığım bazı battaniyeleri çıkardım ve çocukların üzerini örtmek için etrafta dolaştım. Geceye göre garip bir şekilde sıcaktı ama gecenin ilerleyen saatlerinde havanın nasıl olacağını bilemiyordum.

“Hmm?” “Ah, Sora.” “Nöbet tutmak için dışarı çıkıyorsan halledebiliriz.”

Çocukları kontrol ettikten sonra yürüyüşe çıkmaya karar vermiştim. Uyumadan önce Ciel’i beslemek ve Işınlanma yetenek ustalığımı artırmak için diğerlerinden biraz uzaklaşmak istiyordum. Ciel muhtemelen çocukların yemekten ne kadar keyif aldığını gördüğü için beni acele ettiriyordu.

Bu yüzden Fred beni fark edip konuşmak için yaklaşınca Ciel son derece hoşnutsuz görünüyordu.

Birazcık daha dayanmaya çalış. Zihinsel olarak özür diledim, o da kapüşonumun daha da derinlerine sığındı.

“Madem buradayız, etrafa bir bakayım dedim.” “Henüz uykum gelmedi,” dedim Fred’e.

“Anladım.” “Geri döndükten sonra vedalaşacağız sanırım, ha?”

“Sana çok fazla sorumluluk bırakıyor olacağım.” “Sence sakıncası var mı?”

Kasabadan ayrıldıktan sonra çocuklara Fred ve ekibi göz kulak olacaktı. Maceracı görevleriyle ilgilenmeleri gerektiği için her an çocukların yanında olamayacaklardı ama çocukların parçalaması için canavar avlayacaklarından emindiler. Mia Hayranları Derneği ve Sera Takımı da yardım edecekti. Birlikte bir parti kurduklarını söylemişlerdi.

Syphon ve diğerleri bunu öğrenip kırkıncı katta aldıkları büyülü çantayı Fred’e vermişlerdi. Onuncu katta elde ettiğimizden belirgin şekilde daha iyiydi; birçok şeyi barındırabiliyor ve bozulma sürelerini büyük ölçüde yavaşlatabiliyordu.

Fred onu geri çevirmeye çalışmıştı ama Syphon önemsiz bir şeymiş gibi gülmüş ve “Hadi ama, işinize yarar işte, değil mi?” demişti. Müzayedede büyük para getirebilirdi, bu yüzden Goblin’in Ağıtı’nın öylece ellerinden çıkarması etkileyiciydi.

“Kendimi çok fazla zorlamayacağım.” “Ama burada sizinle karşılaşmak bize de çok şey düşündürttü.”

Fred, Norman gibi yetimlerin para kazanmak için hammallık yaptığını her zaman bildiğini ama aslında nasıl bir hayat yaşadıklarını —özellikle de kendilerinden daha küçük çocuklar için para kazanmaya çalıştıklarını— bilmediğini açıkladı. Norman ve diğerlerinin yanında olmak gözlerini açmıştı ve artık loncanın önünde iş bekleyen çocukların kendi sorunları değilmiş gibi davranamazlardı.

“Tüm yetimlerle tek başımıza ilgilenmemizin imkanı yok.” “Derebeyi de durumu değerlendiriyor gibi görünüyor, biz de onlara bakmak için büyük klanların destek olması gerektiği hakkında konuşuyoruz.”

Bu belki de Muhafız Kılıcı’nın eylemleri sayesindeydi.

Fred’le vedalaşıp gözden uzak bir yere geçtim ve Ciel için bir yemek hazırladım. Bir süre Işınlanma yetenek ustalığım üzerinde çalıştım, sonra geri dönüp dinlendim.

Ertesi sabah Elza’nın önderliğinde çocuklar yemek pişirdi. Ormanda yemek pişirmek evde pişirmekten farklıydı, bu yüzden biraz daha zorlandılar ama Mia ve diğerleri onlara çok yardım etti.

Ormandan çıkıp öğle yemeği yedik, ardından küçük çocuklardan bazıları uyuyakaldı, bu yüzden yetişkinler onları taşımak için el birliği yaptı. Ben de Art’ı taşıyarak yardım ettim. Yolun çoğunda uyudu ama şehre yaklaştığımızda uyanıp benimle konuştu.

“Ağabey…” “Gerçekten gitmek zorunda mısın?” diye sordu.

“Evet.” “Kızlar için çok önemli olan birini bulmamız gerekiyor.”

“Sanırım.” “Anladım.”

Sesindeki hüzün yüreğimi sızlattı ama bunu değiştirmek için yapabileceğim bir şey yoktu. Bunun yerine ona bir söz vermeye karar verdim.

“Ama o işi bitirdikten sonra geri döneceğim,” dedim ona.

“Gerçekten mi?”

“Evet, o yüzden o zamana kadar Elza’ya yardım ettiğinden emin ol.” Elza gerçekten de kendini çok fazla yorma eğilimindeydi, hatta Mia bile onun için endişeleniyordu.

“Ablama yardım mı edeyim?”

Başımı salladım. Art, sanki bunun altından kalkamayacağından korkuyormuş gibi sessizleşti. Ama ben gerçeği biliyordum.

Ev işlerini öğretmek için Elza ile birlikte Norman’ın evine gittiğinde, Art bazen antrenman yaparken Norman ve diğerlerine katılıyordu. Hatta Fred ve Syphon ile sahte savaşlar bile yapmıştı. İlk tanıştığımızda sık sık Elza’nın arkasına saklanır ve kendi başına asla bir şey yapmazdı. Art’ın kendisini geliştirmek için böyle çabaladığını görmek şaşırtıcı ve aynı zamanda cesaret vericiydi.

“Tamam.” “Anladım,” dedi en sonunda.

“Teşekkürler.”

Art’ın arkamda başını salladığını hissedebiliyordum.

◇◇◇

Sonunda ayrılık günümüz geldi çattı.

Tanıdıklarımız kapının etrafında toplanmıştı. Will da bizim için işlemeli süslü bir at arabası hazırlamıştı ki bu daha da fazla dikkat çekiyordu.

Bugün Majorica’dan ayrılacak olan altı kişiydik — ben, Hikari, Mia, Sera, Rurika ve Chris. Syphon’un partisi ertesi gün farklı bir at arabasıyla yola çıkacaktı.

“Ağabey…” Elza’nın gözlerinde kocaman gözyaşları birikti.

Mia onu teselli etmek için başını okşayıp sarıldı ama bu durum Elza’nın hıçkıra hıçkıra ağlamasına neden oldu. Sonunda sakinleşip kıpkırmızı bir yüzle sadece yere bakana kadar bir süre ağlamaya devam etti. Kalabalığın önünde hıçkıra hıçkıra ağladığı için bu gayet anlaşılırdı.

Bir şeyler yap! Rurika ve diğerleri bakışlarıyla bana yalvarıyordu.

Elza’yla göz göze geldim. “Elza, bunu daha önce yapmam gerektiğini biliyorum ama sana vermek istediğim bir şey var.” Eşya Kutumdan bir parça kağıt çıkardım. Bunu bir süre önce hazırlamıştım ama son adımı atmayı ertelemiştim.

“Nedir o, ağabey?”

“Yemeklerimin ve çeşnilerimin tariflerinden oluşan bir liste.”

“Ne?” Elza kağıdı alırken şaşkınlıkla konuştu. Geçmişte ona sözlü olarak öğretmiş ve uygulamalı göstermiştim ama hiç böyle yazılı bir belge bırakmamıştım.

Nadir yiyecekler çok kârlı olabiliyordu. Buna elbette her zaman popüler olan köri de dahildi ama aynı zamanda maceracıların çok rağbet ettiği şeyler de vardı; sadece yemeğin üzerine serperek lezzetini artırabileceğiniz baharat karışımları ya da suya ekleyip çorba yapabileceğiniz toz karışımlar.

“Iroha, Mia ve diğerleri sana okuma, yazma ve matematik öğretti, değil mi?”

“Evet.”

“Henüz hepsini okuyamayabilirsin ama çalışmaya devam edersen zamanla okuyabileceksin.” “Böylece Fred ve sana yardım eden diğer insanlar için her türlü şeyi yapabilirsin.”

“Tamam,” dedi Elza, bir bana bir de kağıda uzun uzun baktıktan sonra.

“Sadece işaretli tariflere dikkat et.” “Onları sadece evde yapabilirsin.” “Başkalarına gösterme.” Bu dünyada bilinmeyen bir yiyecek olduğu için özellikle körinin üzerini işaretlemiştim.

Listeyi yapmadan önce Syphon, Chris ve diğerlerine, yolculuklarında işaretli yiyeceklere benzer bir şey görüp görmediklerini sormuştum. Eski dünyamın yiyeceklerine dair bilgilerin fazla yayılmasını istemiyordum, nitekim Elesia bunu izimi bulmak için kullanabilirdi. Ama o konu için belki de çoktan geç kalmıştım…

Yine de Chris bana geçmişte başka dünyalardan buraya gelen epey insan olduğunu söylemişti, bu yüzden belki de bunu onların yaygınlaştırdığı mazeretine sığınabilirdim?

“Majorica’ya döndüğümüzde de bize harika bir yemek ısmarla lütfen,” diyerek sözlerimi bitirdim.

“Yaparım!” dedi Elza hevesle. Artık gözlerinde tek bir damla gözyaşı kalmamıştı.

“Layla, her şey için teşekkürler,” dedim sonra ona dönerek. “Çok eğlendik…” “…senin sayende burada pek çok şey deneyimledik.”

Hikari’nin istediği gibi büyü akademisine gidebilmiştik ve Seris’le de tanışmıştık. Kütüphanede kitap okumak, golem yapma yeteneği de dahil olmak üzere yapabileceğim şeylerin yelpazesini büyük ölçüde genişletmişti. Bütün bunlara vesile olan kişi Layla’ydı.

“Lafı bile olmaz,” dedi bana. “Asıl teşekkür etmesi gereken biziz…” “…her şey için.” “Hepimizin hâlâ turp gibi olmasının sebebi sensin.” Kanlı Gül üyeleri Layla’ya katılarak başlarıyla onayladılar. “O yüzden kendine iyi bak Sora.” “Tekrar görüşelim.”

At arabasına bindik ve diğerleri bize el sallarken yola çıktık.

Şahsen yürümeyi tercih ederdim ama Will’in inceliğini geri çeviremezdim.

Bizi Lufre Ejderha Diyarları’na götürebilecek üç rota vardı. Başlıca seçeneklerimiz doğrudan Eva’dan giden rota ile Frieren’den geçen rotaydı. Eva’dan giden en hızlısıydı ancak yürüyerek tehlikeli bir dağ tırmanışı gerektiriyordu. Frieren’den geçen rota at arabasıyla aşılabiliyordu, bu yüzden Lufre’ye gidenlerin çoğu bu rotayı kullanıyordu. Ancak bu, o rotanın daha kalabalık olduğu anlamına geliyordu ve dağ geçişleri için üretilmiş özel at arabaları gerektirdiğinden rezervasyon yaptırmak daha zordu. Frieren rotasını kullanmak için Messa’nın güneyindeki Desant adlı bir şehirden de geçmemiz gerekecekti, bu yüzden oraya ulaşmak epey zaman alacaktı.

Lufre’nin diğer diyarlarla aktif bir ticareti yoktu ama sadece orada bulunabilen ay ağacı meyvesi adında bir ürün üretiyorlardı, bu yüzden bağımsız tüccarlar onu satın almak için yine de sınırı geçiyorlardı. Ay ağacı meyvesi; iyileştirme iksirlerine, panzehirlere ve soğuk algınlığı ilaçlarına karıştırılarak onları çok daha etkili hale getirebiliyordu ve görünüşe göre oldukça da lezzetliydi.

Bunu duyduğunda Ciel’in gözlerinin parladığını gördüğüme neredeyse emindim.

Doğrudan Eva’dan Ejderha Diyarları’na giden rotayı kullanmaya karar verdik. İlk olarak Majorica’ya ilk yolculuğumuzda içinden geçtiğimiz bir şehir olan Lokia’dan güneydoğuya gidecek, ardından Sınır Şehri Riell’e geçecektik. Oradan da Dağ Şehri Lactear’a yönelecektik. Dağlarda havanın değişken olabileceğini ve yüksek irtifalarda oldukça soğuduğunu duymuştum, bu yüzden buna uygun sıcak tutan kıyafetler hazırlamıştık.

Lokia’ya giriş işlemlerini tamamladıktan sonra at arabasından indik.

“Yarın bütün günü şehirde geçireceksiniz, öyle mi?” diye sordu arabacı bana.

“Evet, malzeme stoku yapmayı planlıyorum.”

Arabacı yanıt olarak başını salladı ve ertesi sabah güney kapısında buluşmak üzere sözleştik. O kapının yakınında at arabalarını koyacak yeri olan bir hana geçeceğini söyledi. Bu sırada biz pazarda dolaşacağımız için daha merkezi bir handa kalmayı planlıyorduk.

Eşya Kutumdaki malzemeler tükenmek üzereydi. Son zamanlarda normalden çok daha fazlasını tüketmiştik ve bazı şeyleri Norman’ın evinde de bırakmıştık. Özellikle sebzelerimiz epey azalmıştı ama yakında Lokia’ya uğrayacağımızı bildiğim için buna göz yummuştum.

“Bu yüzden yarını sabah pazarını ziyaret ederek ve tezgahları gezerek geçireceğiz.” “Rurika ve Chris’in buraya ilk gelişi, o yüzden tadını çıkaralım.”

“Evet, pazarda bir sürü lezzetli şey var.” Hikari onlara yerel pazarı öve öve bitiremezken, Ciel de neşeli bir şekilde başıyla onu onaylıyordu.

O gece handa, ağırlıklı olarak yerel uzmanlık alanı olan sebzelerden oluşan bir yemek yedik ve odalarımıza erken çekildik. Zindandaki vaktimizden sonra harcayacak bolca paramız olduğu için ayrı odalar tutmak üzereydim. Ama kızlar aynı odayı paylaşmanın daha ucuza geleceğini söyleyince onun yerine öyle yaptık.

Beni sadece bir erkek olarak görmüyorlar mı yoksa? Y-Yok canım, kesinlikle Eris’i geri satın almak için para biriktirdiğimiz içindir…

Ben bunları düşünürken Rurika ve Hikari yatağa uzanmış, Ciel’in yemek yiyişini keyifle izliyorlardı.

“Ciel, sevdin mi?” diye sordu Rurika.

“Epey çok yiyor,” dedi Hikari.

Diğer üçü ise dağ tırmanışı ekipmanlarını kontrol ediyordu.

Onlar bunlarla ilgilenirken ben Işınlanma pratiği yaptım ve yetenek listemi kontrol ettim. Kullanılabilir dört yetenek puanım ve öğrenmek istediğim epey yetenek vardı ama hepsini almaya puanım yetmiyordu.

Şu anda gözüme kestirdiğim beş yetenek vardı.

[Uyumlanma Lv. 1]

Bu, Kanlı Gül’den Luilui’nin kullandığı yeteneğin aynısı gibi görünüyordu: bilincinizi başka bir varlığın bilincine bağlayan bir yetenek. Seviyesi arttıkça hedefin kontrolünü ele geçirebiliyordunuz ancak bu sadece küçük hayvanlar üzerinde kullanılabiliyordu. Luilui bunu keşif amacıyla kullanmıştı ama yetenek etkinken kullanıcı savunmasız ve hareketsiz kaldığı için bazı sorunları vardı. Yine de Paralel Düşünme yeteneğinin bana bu konuda bir açık kapı bırakacağını hissediyordum.

[Dönüştürme Lv. 1]

Bu yetenek HP, MP veya SP’den herhangi birini tüketerek diğer ikisinden birini yeniliyordu. Başka bir deyişle, temel olarak HP’yi MP veya SP’ye, MP’yi HP veya SP’ye ya da SP’yi HP veya MP’ye dönüştürebiliyordunuz. Bu, Işınlanma kullanırken MP’m bittiğinde onu yenilemek için HP veya SP kullanmamı sağlayacak, bu da yetenek ustalığımı artırmada bana daha fazla verimlilik kazandıracaktı.

Bu yeteneklerin ikisi de bir yetenek puanı harcayarak edinebileceğim şeylerdi. Bir sonraki yetenek ise iki puana mal olan ileri düzey bir yetenekti.

[Çoğaltma Lv. 1]

Bu yetenek, kullanıcının belirli bir eşyayı belirli bir süre boyunca çoğaltmasını sağlıyordu. Ancak çoğaltılan eşyanın bir zaman sınırı vardı ve süre dolduğunda ortadan kayboluyordu. Zaten büyüyle efsunlanmış silahları ve tüketilebilir eşyaları da çoğaltabiliyor gibi görünüyordu. Bu yetenek dikkatimi çekmişti çünkü siyahlı adamla olan savaşta silahımı düşürmüştüm ve bu da beni gerçek bir tehlikeye sokmuştu. Syphon tam zamanında beni kurtarmak için yetişmeseydi, orada hemen ölebilirdim.

Bu son iki yetenek aslen listede yoktu ancak yetenek parşömeni sayesinde ortaya çıkmıştı. İlki öğrenmek için bir yetenek puanına mal oluyordu.

[MP Tüketimini Azalt Lv. 1]

Bu, büyü yaparken tükettiğiniz MP’yi azaltan bir yetenekti. Seviye 1’de azalma yüzde beşti ve kazanılan her seviye için yüzde beş daha artıyordu; MAX seviyede ise her büyünün MP maliyetini yarı yarıya düşürüyordu, bu da anlaşılması oldukça kolay bir şeydi.

Acaba Işınlanma her kullanımda çok fazla MP tükettiği için mi açılmıştı?

İkinci yeteneği öğrenmek ise üç yetenek puanı gerektiriyordu.

[Zaman Büyüleri Lv. 1]

Bunlar belirli bir alan içindeki zamanın akışını etkileyen büyüler gibi görünüyordu. Örneğin, büyüyü yapan kişinin belirli bir yarıçapı içindeki her şeyin daha yavaş hareket ediyor gibi görünmesini sağlayabiliyordu. Düşük seviyelerde uzun sürmüyordu, bu yüzden ne kadar kullanışlı olacağından emin değildim ama MAX seviyede zamanı kısa süreliğine durdurabiliyordum bile, yani yapılmaya değer bir yatırım gibi görünüyordu. Neden öğrenmek için üç yetenek puanı gerektiği anlaşılıyordu.

Yine de zaman büyüleriyle ilgili bir sorun vardı; onları kullanmak için gereken MP miktarı. Görünüşe göre her biri 1.000 MP harcıyordu. Onları öğrenebilirdim belki ama MP Tüketimini Azalt yeteneğiyle bile kullanamazdım. Tek yol, Yürümek seviyemi artırarak ya da MP Tüketimini Azalt yeteneğinin seviyesini yükselterek statülerimi artırmak olurdu. Şu anki mesleğim büyücüydü, bu yüzden geçiş yapabileceğim ve daha fazla MP sağlayan bir meslek varsa, bu onun üst düzey bir versiyonu olmalıydı.

Geleceği düşünerek Uyumlanma, Dönüştürme ve MP Tüketimini Azalt yeteneklerini öğrenmeye karar verdim. Bu da geriye sadece tek bir yetenek puanı bırakıyordu; yani at arabası yolculuğu beni biraz yavaşlatıyordu ama…

Yalnız kaldığım anlarda biraz yürüme süresi ayırmam gerekecekti.

Ertesi gün, sabah pazarındaki bir adamdan yiyecek ve malzeme satın aldık, ardından bizi çiftliğini ve tarlalarını gezdirmesini rica ettim. Eninde sonunda bir çiftçi ya da öyle bir şey olmaya niyetim yoktu ama daha fazla adım atmak istiyordum. Tek başıma da gidebilirdim ama diğer herkes de görmek istediğini söyleyince grup halinde gittik.

Çiftlikteki insanlar çok samimiydi ve bize ürünleri nasıl yetiştirdikleri hakkında her şeyi öğrettiler. Eski dünyamda hiç çiftçilik yapmamıştım, bu yüzden hepsi benim için çok yeniydi ve sadece onları dinlemek bile eğlenceliydi.

“Anlıyorum. Demek bunlar bu işe yarıyormuş,” diye fısıldadı Mia açıklamayı duyunca. Ona baktım, o da “Uzun zaman önce, eski köyümdeyken ben de yardım ederdim,” diye ekledi. O günleri özlemle hatırlıyor gibiydi. “Ama o zamanlar sadece bir çocuktum, bu yüzden sadece işlerin çok yoğun olduğu zamanlarda yapardım.”

Açıklamalarını dinleyerek etrafta yürümeye devam ettik ve tüm bu işin ölçeğinin ne kadar devasa olduğunu fark ettik. Çiftçiler muazzam büyüklükteki arazilerde ürün yetiştiriyordu ve hepsini hasat etmek muhtemelen çok zordu. Eski dünyamdaki gibi makineler de kullanamıyorlardı.

Çok fazla işçileri olsa bile her gün toplayabileceklerinin bir sınırı vardı, bu yüzden her gün bir şeyleri hasat edebilecek şekilde ayarlamak için epey çaba sarf etmişlerdi. Dikim günlerini sırayla değiştirmek buna yardımcı oluyordu ancak hava durumu ve bitkilerin kendi aralarındaki farklar büyüme hızlarını etkileyebildiği için, hassas ayarlamalar yapmak adına büyülü eşyalar kullanıyorlardı. Çocukluğumun okul günlerinden, aynı gün dikilen çiçeklerin bile farklı hızlarda büyüdüğünü hatırlıyordum.

Kullandıkları büyülü eşyaların Magius Büyü Akademisi’nde geliştirildiğini de eklediler.

“Ah, görünüşe göre çiftçiliğe epey ilgilisiniz,” dedi çiftçi dönüş yolumuzda bize. “Çiftlikten biraz tohum ve fide almak ister misiniz?”

Onları bu kadar canıgönülden dinlediğimiz için miydi acaba? diye içimden geçirdim.

Majorica’dan ayrılmadan önce teklif etmiş olsaydı, Elza ve diğerlerine evde bir sebze bahçesi kurma fırsatı vermek için kabul edebilirdik ama ne yazık ki yoldayken bitki yetiştiremezdik. Onu geri çevirmek üzereydim ama gözlerinin nasıl parıldadığını görünce yapamadım.

Kendine daha fazla çiftçi arkadaş edinmeye mi çalışıyordu acaba?

“Bütün bunları duymak tek bir sebze yetiştirmenin bile ne kadar zor olduğunu anlamamı sağladı,” dedi Rurika geri döndüğümüzde. Chris ve Sera katılarak başlarını salladılar, Ciel de öyle yaptı.

“Yine de harikasın Mia. Çocukken bile bu işlere yardım ediyormuşsun.”

“Küçük bir köyümüz vardı ve hepimiz aile gibiydik. Annem, babam… Umarım hepsi iyidir.”

Mia’yı izlerken, köyüne onun hakkında ne söylendiğini merak ettim. İtibarı iade edilmişti ama dünya onun öldüğünü sanıyordu ve ölüm haberi Mia’nın o köydeki ailesine ulaşmış olabilirdi. Belki bir ara uğrayıp ne olup bittiğini öğrenmeliydik?

“Bunu bir kenara bırakalım da Sera,” diyerek konuyu değiştirdi Mia. “Ayrılmadan önce üçünüzün hayatı nasıldı?”

“Evet, ben de duymak istiyorum.” Hikari merakla öne doğru eğildi.

Chris ve Rurika bir an donakaldı.

“Küçük olduğumuz zamanlar, ha?” Sera diğer ikisine şöyle bir baktı, onlar da hızla başlarını iki yana salladılar.

Geçmişlerinde duymamızı istemedikleri bir şey mi vardı?

Yine de Sera gülümsedi ve anlatmaya başladı. Rurika’nın kendisiyle sürekli dalga geçmesinin bir nevi intikamı gibiydi; Chris ise sadece iki ateş arasında kalmıştı.

“Dürüst olmak gerekirse, tekrar bir araya geldiğimizde çok şaşırmıştım.” Sera, gençken kişiliklerinin şimdikinin tam tersi olduğunu açıkladı. Şimdilerde cıvıl cıvıl olan Rurika eskiden daha uysaldı, sakin olan Chris ise tam bir erkek fatmaydı. “Chris bizi her zaman çılgınca maceralara sürüklerdi.”

“Evet ve Eris Abla bu yüzden bize hep kızardı.” Chris gözlerini kaçırıp kıpkırmızı kesilirken Rurika hızla başını salladı.

“Rurika nasıldı peki?” diye sordu Hikari.

“Büyük bir sulugözdü,” dedi Sera neşeyle.

“Evet, ayağı takılıp düşer ve gözleri çıkana kadar ağlardı,” diye ekledi Chris, sanki intikam almak istercesine.

“Bunu hayal etmek zor,” diye mırıldandı Mia.

Mia’ya katılıyordum ama hiçbir şey söylemedim. Tek bir yanlış hamlenin gazaplarını üzerime çekebileceğini hissediyordum.

Ciel hiç çekinmeden kararlı bir şekilde başıyla onayladı, Rurika bunu görünce kıpkırmızı oldu.

Isekai Walking

Isekai Walking

Walking in Another World, 異世界ウォーキング, 異世界漫步
Puan 6.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2021 Anadil: Japanese
Sıradan bir öğrenci olan Sora, İblis Kral'la savaşması gereken yedi "seçilmiş kahramandan" biri olarak başka bir dünyaya çağrılır. Diğer altı kişi görkemli unvanlar ve üstün istatistiklerle kutsanmışken, Sora'nın ne bir unvanı ne de bir seviyesi vardır; sahip olduğu tek ve vasat yetenek ise şudur: Yürümekten asla yorulmaz. Görev için işe yaramaz olduğuna karar verildikten sonra Sora sokaklara atılır ve kendi başının çaresine bakmaya terk edilir. Yine de o, para kazanarak, arkadaşlar edinerek ve daha önce hiç görmediği yerleri görerek uğradığı bu haksız muameleyi ve görünüşte "işe yaramaz" olan yeteneğini bir avantaja dönüştürmeye karar verir!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla