Isekai Walking Cilt 3 – Bölüm 7 / Ara Hikaye 2
“Hey, gerçekten bunu yapacak mıyız?”
“Yolculuk süremizi kısaltacak. Sınır şehrine kadar yürümek de oldukça zor olurdu.”
“Ama Sera büyü akademisine gideceğini söyledi, bu yüzden acele etmemize gerek yok.” Loncadan aldığımız mesajı hatırladım ve bunu Rurika’yı vazgeçirmek için kullanmaya çalıştım.
Ne yazık ki girişimim başarısız oldu.
“Chris, bunu ciddiye almamız lazım,” dedi bana. “Ayrıca duyduğuma göre geçtiğimiz bölge son zamanlarda haydutlarla uğraşmak zorunda kalmış. Onlarla ilgilenmek için bir av partisi gönderdiklerini biliyorum ama neyle karşılaşacağımızı asla bilemezsin.”
Onu vazgeçirmeye çalışmamın sebebi… at arabasına binmek istemeyişimdi.
Normal bir at arabası olsaydı sorun olmazdı ama Canavar Diyarı’ndaki arabalar büyülü canavarları kullanıyordu, bu da yolculuğu çok sarsıntılı bir hale getirebiliyordu. Konuştuğum tüm maceracıların ve tüccarların hemfikir olduğu tek şey, bunlara binmenin berbat bir deneyim olduğuydu —en azından canavar ırkından olmayan insanlar için.
Rurika abarttıklarını neşeyle iddia ediyordu ama ben samimiyetle dehşete düşmüştüm. Bana attıkları o ölü bakışların yalan söylemediklerini kanıtladığını hissediyordum.
“Yine de, şu av partisi… Sence birkaç gün önce gördüğümüz grup olabilir mi?” diye mırıldandı.
Birkaç gün önce loncada karşılaştığımız insanları hatırladım. Liderleri yürekten kahkahalar atan bir adam olan, oldukça yetenekli görünen bir kurt canavar ırkı ekibiydi. Karman çorman ekipmanlar giymişlerdi ama bu işlerden anlayan biri hepsinin mükemmel malzemelerden yapıldığını hemen kavrayabilirdi.
Aralarındaki tek kızın —aralarındaki tek tilki kulaklı canavar ırkının— bir oraya bir buraya koşturduğunu, arada bir vakit ayırıp o kahkahalar atan adamı azarladığını hatırladım.
“Biliyor musun Rurika, sanırım ona Canavar Kral dediklerini duydum…” dedim.
“Öyle mi? Evet, ben de öyle duymuştum.” Rurika da duymuşsa, bu durum iddiayı doğruluyordu, değil mi? “Her neyse, konuyu değiştirmeyi bırak. Gidelim artık!”
Felaketi önleme çabalarım boşa çıkınca at arabası için kaydolduk ve ertesi sabah yola çıkacağımız söylendi.
“Birkaç günlük yiyecek satın almalı mıyız?” diye sordu Rurika.
“Evet, bence de öyle yapmalıyız.”
“Hadi ama Chris, kızma bana. Sadece kısa bir süre dişimiz sıkarsak, normalde yirmi gün sürecek bir yolculuğu topu topu üç günde bitirebiliriz! Bu harika bir şey değil mi?” Kesinlikle harikaydı… kelimenin belirli anlamları çerçevesinde tabii.
Bu arada, rica edersek yolda bizim için yemek pişirebilecekleri söylenmişti ama bizim belirli —şey— tat tercihlerimiz olduğundan yemeğimizi kendimiz pişirmeye karar verdik.
“Chris… Beni neden durdurmadın?”
Ah, Rurika ölecekmiş gibi görünüyor.
Şimdiye kadar at arabasında sadece yarım gün geçirmiştik. Benzer şekilde gözleri ölü gibi bakan insanların hepsi de insandı. Aramızdaki canavar ırkından olanlar ise hâlâ neşeyle kahkahalar atıyor, et ve şarapları midelerine indiriyorlardı.
Muhafız olarak kiralanan insanlardan hiçbiri içki içmiyordu. İşlerini ciddiye almalarına sevinmiştim; yine de insanlar tam bir şaşkınlık içinde onları izlerken kendilerine et çekmekten geri kalmıyorlardı.
“Hey, küçük hanım. Bir kadeh ister misin?” diye sordu biri.
Zombi gibi görünmeyen tek kişi bendim ama yine de bu teklifi geri çevirdim.
Şu anda bir tencere çorba yapmakla meşguldüm. Rurika aç olmadığını iddia etmişti ama gücünü koruyabilmesi için yemeğe ihtiyacı olduğunu biliyordum. Yolculuk daha yeni başladı, dedim ona. Önümüzde en az iki gün daha var.
Sözlerim, zaten muzdarip olan insanların yüzlerinin umutsuzlukla daha da çarpılmasına neden oldu ama durumu inkar etmeleri gerçeği değiştirmeyecekti. Doğrudan yüzleşmek daha iyi değil miydi?
“Yürümeli miyiz acaba?” diye bir ses geldi. “Yarın at arabasını bırakıp sadece yürüyebiliriz…”
Diğerleri isterlerse bunu yapmakta özgürlerdi ama bu fikir benim pek hoşuma gitmemişti. Sürücü en yakın köye üç günlük yürüyüş mesafesinde olunduğunu söylemiş olsa da bunu olduğu gibi kabul edemezdiniz. Canavar ırkı doğası gereği bizden fiziksel olarak daha dayanıklıydı —en az yüzde elli oranında daha güçlü olduklarını düşünüyordum.
Ayrıca tecrübelerime dayanarak konuşuyordum. Bir zamanlar canavar ırkından birinin bana söylediği seyahat süresini olduğu gibi kabul etmiştim ve beklediğim zamanda köye ulaşamayınca yanlış yola saptığımı sanmıştım.
“Sen nasıl hâlâ iyisin, Chris?” diye sordu Rurika.
Keşke bunu ben de bilseydim, diye düşündüm; çorbayı hasta gibi görünen insanlara dağıtırken onlar da çorbayı yavaş, temkinli yudumlarla içtiler. Çorbamın tadı kötü değil ki… Yoksa kötü mü?
En nihayetinde planlandığı gibi sınır şehrine vardık. Sonuna kadar sapasağlam ve dinç kaldım, at arabasındaki canavar ırkından da bolca övgü aldım. Yine de bu konuda ne hissetmem gerektiğinden emin değildim. Tamamen iyi bir şeymiş gibi durmuyordu.
Vardıktan sonra Rurika mışıl mışıl uyuduğu için yola çıkmadan önce orada tam beş gün kaldık.
Üzgünüm Sera, diye iç geçirdim zihnimde. Henüz Majorica’ya varamayacağız.
