86 – Seksen Altı (LN) Cilt 09 – Bölüm 04

Ayna Ayna Söyle Bana Ne Gösterir Sıradan Aynalar

ARA BÖLÜM

SİEGFRİED’İ ÖLDÜRME YOLLARI***

(**Nibelungen Destanı’na gönderme. Baş karakter Siegried o kadar güçlü ki düşmanları onu öldürmenin yollarını arar.)

 

“Merhaba.”

Federasyon’un başkenti Aziz Jeder’deki askeri hastane Cephanelik üssünden nispeten uzaktı. Buna rağmen Annette başını hastane koğuşuna uzatarak Theo’nun ve orada yatan diğer Seksen Altı’lı çocuğun şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırmasına neden oldu.

Yarım açılmış pencereden odaya serin ama dondurucu olmayan ferahlatıcı bir esinti giriyordu. Gri sonbahar gökyüzü, ince cam pencereyle mükemmel bir uyum içinde görünüyordu.

Vücutları iyileştikçe, çocuklar güçlerini yeniden kazanıyor, yapacak bir şey bulamadıkları için sıkılıyor ve huzursuz oluyorlardı. Theo’nun oda arkadaşlarının çoğu karmaşık kitaplar okumaya ya da ev ödevlerini yapmaya karar vermişti. Onun yanındaki yatakta yatan Seksen Altı, başka birini aramak için içeriye bakan bir çocukla sohbet ediyordu. Theo kimseyle konuşmaya hevesli değildi, bu yüzden çocuğa bakmadı bile.

Nedense Theo zihninin hiçbir şeyin dolduramayacağı beyaz bir boşlukla dolu olduğunu hissediyordu. Farkına varmadan onu boş ve dalgın hale getirmişti. O da diğerleri kadar sıkılmıştı ama nedense bir şekilde vakit geçirmek aklına gelmemişti.

Federasyon’a döndüğünden beri böyleydi. Shin ve İsmail onu ziyarete geldiklerinde, artık hayatına nasıl devam edeceğini düşünecek zamanı oluyordu. Ama Federasyon’a döndükten sonra tüm ruhunu kaybetmişti. Belki de o ikisinin önünde zavallı görünmek istemiyordu ve buraya geldikten sonra, kendini ayakta tutmak için kullandığı zihinsel gücü sonunda tüketmişti.

O çocuk onu tanımıyordu ve doğal olarak içinde bulunduğu koşulları bilmiyordu, bu yüzden onunla konuşmak istemedi. Bunun yerine bakışlarını Annette’e çevirdi ve sordu:

“…Ne?”

“Naber. Şu sıralar sıkılacağını tahmin etmiştim. Madem buradan geçiyordum, hep birlikte izleyebileceğiniz birkaç film ya da çizgi film alayım dedim.”

Büyük ortak televizyonun önünde çantasını açtı. İçi medya verileriyle doluydu. Çocuklar onun etrafından dolanarak sevinç çığlıkları atmaya başladılar.

“Kahretsin, Annette, sen melek misin? Seni Tanrı falan mı gönderdi?”

“Bunun çok yardımı oldu, burada çok sıkılmıştık.”

“Bekle, bunu biliyorum; çok sıkıcı.”

“Huh.”

Annette bu son yorum üzerine kaşlarını kaldırdı. “Peki, o zaman hepsini geri götüreceğim.”

“Ah, bekle, bekle, şaka kaldıramıyor musun? Gitme! Yani, istersen gidebilirsin -sadece filmleri bırak!”

“Onlarla biraz film izlemek ister misin, evlat? Gözüne çarpan bir şey var mı?”

“Hayır, babam burada, o yüzden ben gidiyorum. Hoşça kalın millet!”

“Evet, evet, görüşürüz… Siz o çocuğun ailesini tanıyor musunuz?” Annette çocuklara sordu.

“Hayır, askere alınmak için çok genç olan Seksen Altı’lı bir çocuk. Bizimle ilgili haberleri görmüş ve üvey babasından bizi ziyaret etmesini istemiş.”

…Kahretsin, diye düşündü Theo.

Eğer o çocuğun Seksen Altı’dan olduğunu bilseydi, onu bu şekilde görmezden gelmezdi. Çocuk onları kontrol etmeye gelecek kadar önemsemişti, bu yüzden ona dikkat etmeliydi.

Çocuk üniformalı bir adamın -muhtemelen üvey babasının- elini tuttu. Gitmeden önce onlara başıyla selam verdi. Theo, o sırada çoktan arkasını dönmüş olan çocuğa el sallamadığı için kendini suçlu hissetti. Onun yerine Annette’e baktı.

“Sadece buradan geçtiğini mi söylemiştin?”

Annette gizlice ona bir bakış attı ama cevap vermedi. Onun yerine şöyle dedi:

“Bu kadar sıkılmış göründüğüne göre, aslında kendini meşgul etmeye çalışmıyorsun, değil mi?”

“Sadece canım istemiyor. Havamda değilim sanırım.”

Zaman geçirmek için bir şeyler yapma düşüncesi aklına gelmemişti. Daha doğrusu, kendini hiçbir şey yapmaya ikna edemiyordu.

“Madem buradasın, sormamın bir sakıncası var mı? Hmm…”

Bu Alba denen kızın ilk adı neydi? Theo merak etti. Lena’nın bir arkadaşı ve Shin’in eski bir tanıdığıydı ama Theo onunla daha önce pek konuşmamıştı. Birleşik Krallık’taki operasyon sırasında ve birbirlerine rastladıklarında birkaç kez konuşmuşlardı. Yine de ondan “Binbaşı Penrose” diye bahsetmek kişisel olmayan ve katı bir ifade gibi geliyordu.

“Bana sadece Annette diyebilirsin,” dedi.

“Teşekkürler… Annette, bundan sonra ne yapacağını hiç düşündün mü? Mesela savaş bittiğinde. Ya da büyük çaplı saldırıdan sonra Federasyon ordusuna nasıl geldiğin gibi.”

“Evet…” diye mırıldandı Annette belli belirsiz.

Bu, Theo’nun sorusunun duyarsızca olduğunu fark etmesine ve sessiz kalmasına neden oldu.

“Özür dilerim,” dedi sonunda.

“Sorun değil… Annem büyük çaplı bir saldırıda öldü, evet. Ama veda etmem gerekiyordu.” Annette acı bir gülümsemeyle, “O kaçmadı,” dedi. Cumhuriyet’in kuruluş bayramının arifesinde ülkesi düşmüştü. Annette annesine ülkeyi terk etmesi gerektiğini söylemiş ama annesi gülümseyerek elini sıkmakla yetinmişti.

“Yük olmak ya da pişmanlık duymak istemediğini söyledi. Ve yan evde yaşayan ölü arkadaşlarını görmek istediğini söyledi. Ve babam – onu çok uzun süre beklettiğini söyledi…”

Odadaki diğer çocuklar büyük televizyonda bir film başlatıyorlardı. Filmin sesini kablosuz kulaklıklarla dinleyecek kadar düşünceliydiler. Theo kulaklıklarını takmadığından film onun için sadece sessiz görüntülerden ibaretti. Diğer çocukların gözleri televizyona sabitlenmişti ve onlara doğru bakmıyorlardı.

“Neyse, soruna dönelim. Evet… Bu konuda o kadar derin düşünmedim. Büyük çaplı saldırıda, hayatta kalmakla meşguldüm. Federasyon’a geldiğimde ise aklımdaki tek şey Shin’den nasıl özür dileyeceğimi bulmaktı. Şimdilik, sanırım sadece bunu atlatmak istiyorum. O gün gelirse yapmak istediğim pek çok şey var.”

“Ne gibi?”

“Giyinmek, lezzetli yemekler yemek ve yeni filmler izlemek gibi. Oh, ve bir kereliğine Lena ve Shin’e turta atmak. Bol kremalı bir tane. Tabi onların bana atmaması karşılığında.”

“…Yapmak istediğin şeyler bunlar mı?” Theo sormadan edemedi.

İmkânı yok. Bu kadar basit bir şey mi? Bahsettiği her şey o kadar önemsizdi ki.

“Yapmaya değer şeyler,” dedi omuz silkerek. “Mesela sana plazada çok iyi kızarmış ekmek satan bir tezgâh olduğunu söylesem, gidip bakmak istersin, değil mi? Senin için satın alacağımdan değil gerçi… Ama bunun gibi küçük şeylere odaklanırsın ve sonra yapacak başka bir şey bulursun. Ve zamanın dolana kadar bunu yapmaya devam edersin. Bütün olay bu.”

Theo bu sözler karşısında alaycı bir şekilde gülümsedi. Ölmek istemediğinden değildi çünkü yapmak istediği şeyler vardı. Hâlâ hayattaydı, o yüzden bir şeyler yapmak istiyordu. Belki de hayat bu süreci sonsuza dek tekrarlamaktan ibaretti.

Hayatını amaçsızca yaşamak ile eğlenmek arasında bir seçim yapmak gerekirse…

“…Sanırım dışarı çıkmama izin verilene kadar o oyalamayı kontrol etmeyi hedefim haline getireceğim.”

“İyi karar. Hazır başlamışken Lena ve Shin’e turta atmama yardım et. Eminim ikimizin de bunu yapmaya hakkı vardır. Ve Raiden’a da. Ben de Dustin’e turta atmak istiyorum…”

“Dustin için beni, Shin’i, Raiden’ı ve Kurena’yı da dahil etmeliyiz… Aslında Lena’yı da sayabiliriz. Ve Rito – Daiya’yı da tanıyordu. Her neyse, hepimizin ona turta atmaya hakkı var.”

Dustin ve Anju’nun Birleşik Krallık’ta mahsur kalmalarının üzerinden dört ay geçmişti ama dans partisinin üzerinden sadece bir ay geçmişti. İnsan Dustin’in neyi beklediğini merak ediyordu.

“Oh, bir de prense turta atmak istiyorum. Özel bir nedeni yok.”

“Elbette.”

Bir an bakıştılar ve sonra kıs kıs güldüler.

“Sanırım o zamana kadar sol elimle ne yapacağıma karar vermem gerekecek… Ah, doğru ya, eskiz defterim,” dedi Theo, sanki bunca zaman sonra kaybolduğunu aniden hatırlamış gibi. “Üsteki odamda. Bir dahaki ziyaretinde onu da getir.”

Annette ona sırıttı.

“Elbette, o iş bende.”

 

 

 

BÖLÜM 4

AYNA AYNA SÖYLE BANA, NE GÖSTERİR SIRADAN AYNALAR?**

(**Pamuk Prenses Ve Yedi Cücelere Gönderme)

(Çevirmen: Onur)

 

 

 

 

 

Kraliçe Arı’nın tüten kalıntılarının önünde, Lejyon’un topraklarında alışılmadık bir varlık olan bir insan sesi muzaffer bir haykırışla yankılandı.

“Evet, bu iş bitti! Biz kazandık! Whoooo!”

Bu bağırış, kendi biriminin, Baldanders’ın kokpitinde oturan Siri’den geldi. Para-RAID, telsiz ve birliğinin harici hoparlöründen iletilen zafer çığlığı savaş alanında yankılandı.

Federasyon’un batı cephesinin en kuzey ucunda, aynı zamanda eski İmparatorluğun Birleşik Krallık’la sınırı olan Ejderha Cesedi sıradağlarının bir parçası olan bir dağın eteklerindeydiler. Burası Saldırı Birliği’nin 2. Zırhlı Tümeni’nin belirlenmiş operasyon bölgesiydi.

Şu anda yakındaki bir üssü ele geçirmekte olan bir Özgür Alay komutanı alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi. Bitişik savaş bölgelerinde bulundukları için, Siri ve o, dost ateşini önlemek amacıyla Rezonansa tabi tutulmuşlardı.

“Güzel sesiniz var, Üsteğmen. Muhteşem bir bariton – bana bir zamanlar dinlediğim bir opera sanatçısını hatırlattı.”

“Teşekkür ederim. Ve… özür dilerim. Sizinle hâlâ yankılandığımı unutmuşum.”

Gerçekten de unutmuştu. Beceriksizce yanağını kaşıyarak Yankılanmayı kesti. Yine de bu savaş, kazanmanın avazı çıktığı kadar bağırmasına neden olacak kadar kaotik geçmişti. Can sıkıcı ve yorucuydu.

Düşman savaşa hazırlanamadan, Reginleif’ler Hayalet Sürücü ile birlikte baskın yapacak ve durumun kontrolünü ele geçirecekti. Federasyon’un planı doğruydu; sadece az sayıda Lejyon birimiyle karşılaşacaklardı ve bunlar da muhtemelen doğrudan Kraliçe Arı’yı korumaya ayarlanmıştı.

Siri’nin Yakamoz gibi büyük Lejyon türleriyle başa çıkma stratejisinin – ısı alıcılarını bombardımana tutmak – başarılı olduğunu kanıtladı. Ancak Kraliçe Arı’nın ısı alıcıları daha büyük, uygun kalınlıkta ve dayanıklıydı. Ayrıca birden fazla katmanı vardı. Hatta gövdesinin içinde birkaç yedek soğutucu vardı ve görünüşte bozulduktan sonra tekrar hayata dönebiliyordu. Bu planlamadıkları bir şeydi.

Siri’ye yeni bir Rezonans hedefi bağlandı. Bu kez, eski Cumhuriyet bölgelerinin kuzey sınırında bulunan Canaan’dı.

“İyi iş çıkardınız. Bu arada 3. Zırhlı Tümen otuz dakika önce hedefini etkisiz hale getirdi.”

Rapor tamamen işle ilgili bir ses tonuyla verilmiş olsa da Canaan’ın övündüğü çok belliydi. Siri bu lakayt ton karşısında dilini şaklattı.

“Bu kabul edilebilir hata payının içinde, seni pislik.”

“Hedeflerine en hızlı ulaşanlar kuzey cephesindeki bazı Özgür Alay askerleriydi, yani haklısın. Ayrıca yöntemimin sınırlarını da açıkça ortaya koydu. Kontrol çekirdeğinin nerede olduğunu tam olarak tahmin edemezsek, körlemesine ateş etmekten başka şansımız olmuyor. Ayrıca, konuşlandırma açıklıkları ve şaftların hepsi mayınlar ve zırhlı perdelerle dolu. Onları aşmak çok uzun sürüyor.”

“Evet…”

Bir konuşlandırma açıklığından içeri girmek genellikle kaçınılması gereken bir şey olarak görülürdü, ancak Kraliçe Arı’nın durumunda etkili olduğu kanıtlandı.

“Bu sefer, bu eşzamanlı saldırı ile iç yapıları hakkında bilgi topladık, bu yüzden muhtemelen bir dahaki sefere tahminlerimizde daha isabetli olacağız. Ama sanırım konuşlanma açıklıklarından içeri girmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz.”

“Bizim yöntemimiz de bir bakıma etkili oldu ama tüm ısı alıcılarını kırmak çok uzun sürüyor. Düşündüğünüzden daha zorlar ve düşman çok büyük. O yükseklikte bir tank taretiyle nişan almak çok zor. Bu sefer sorun olmadı çünkü karada savaşıyorduk ama Yakamoz’da olduğu gibi denizde bir savaş olsaydı, kendini soğutmada sorun yaşamazdı bence.”

Ardından, sırf meraktan da olsa, bu sistemlerin nasıl çalıştığını öğrenmeye değer olduğunu söyledi.

“1. Zırhlı Tümen’dekiler zırhı kesmek için bıçak kullanıyor ve içlerine füze atıyorlar. Sanırım bu Nouzen ve neşeli çetesinin bulabileceği türden çılgınca bir fikir. Ama bu plan her şeye rağmen en etkili plan olabilir.”

“Zırhlarında bir delik açabildiğiniz sürece, en kötü ihtimalle soğutma sistemlerini kapatmanız bile gerekmez. Kontrol çekirdeklerini ya da güç reaktörlerini yok etmek mümkün… Bununla birlikte Nouzen ve grubu hâlâ savaşıyor.”

Hı? Siri bir kaşını kaldırdı.

“Bekle, Myrmecoleo Özgür Alayı, o raylı silah prototipi ve düşmanın çekirdeğini tespit edebilen Nouzen ile birlikte çalışıyorlar… ve henüz işleri bitmedi mi?”

“Şey, şu İskele Kuşu birimiyle karşı karşıyalar. Üzerinde raylı toplar olan Kraliçe Arı. Bir yandan o canavar kuşun üzerine yürürken bir yandan da raylı toplarını yok etmek zorundalar. Bunun biraz zaman alacağını tahmin ediyorum.”

“…Hayır, aslında, görünüşe bakılırsa, İskele Kuşu’nu durdurdukları kısma kadar her şey yolunda gitmiş gibi görünüyor,” Federasyon’da eğitim gören Suiu aniden konuşmayı kesti.

Sesi oldukça gergin geliyordu.

“-Ne oldu?” diye sordu Siri.

“Bir şey mi oldu?” Canaan endişeli görünüyordu.

“Evet. Albay Grethe çoktan harekete geçti ve 4. Zırhlı Tümen’in tüm üyeleri -astsubaylar ve altları- ve kurmay subayların bunu kaydetmesi gerekiyor. Eğer yapabilirseniz onun söyleyeceklerini de dinleyin.”

 

₸₸₸

 

 

İskele Kuşu yere çarparak on tonluk Reginleif’leri bile hoplatan bir sarsıntıya yol açtı ve bir tür bitkin iç çekiş gibi havaya kalın bir kül tabakası savurdu. Shin nefes verdi ve hâlâ temkinli davranarak konuştu.

Bir an için onu içeriden yakmak, dışarı çıkarmak için yeterli olmamıştı. Raylı silahlar hariç, kontrol çekirdeklerinin her biri sağlamdı. Ulumalarını hâlâ duyabiliyordu.

“Vanadis. İskele Kuşu’nun geçici olarak etkisiz hale getirilmesi başarılı. Siyah Kuğu ve tugayın ana kuvveti ateş pozisyonu alana kadar savaş alanını güvende tutmaya devam ediyoruz.”

 

 

“Anlaşıldı. İyi iş, tüm hava indirme birimleri,” diye yanıtladı Lena, hava indirme taburunun İşlemcilerinin Yankılanım üzerinden tezahüratlarını duyarak. “Tepe göz, lütfen pervasızca bir şey yapma.”

Filo Ülkelerindeki operasyonlarının aksine, duvara yaslanmış durumdayken, kendi başlarına buldukları karşı önlem etkili olmuş ve sonuç vermişti. Bu da kendilerini daha da başarılı hissetmelerini sağlıyordu.

Azarladığı Shiden sadece belirsiz bir yanıt verdi ve hemen Shin’e saldırdı.

“Anlaşıldı, Kraliçem… Bu arada, Azrail? Hey, Küçük Azraaaaill. Sana diyorum lan, piç!”

“Ugh, ne istiyorsun?” Shin sesinde bariz bir kızgınlıkla cevap verdi.

“Ne istediğimi çok iyi biliyorsun. Raylı topun nişangâhlarını senden uzak tutmak için boynumu riske attım – söyleyecek bir şeyin yok mu?”

“Bunun için gönüllü oldun. Şikâyetlerini duymama gerek yok.”

“Şikayet etmiyordum, değil mi? Sadece bana söylemen gereken bir şey olduğunu belirttim.”

Shin öfkeli bir dil tıkırtısıyla karşılık verdi.

Bernholdt ve Kuzeyin Işıkları filosu şaşkın görünürken, Anju ise kıkırdamasını engelledi. Raiden, Claude ve Tohru yüksek sesle güldüler. Lena bir sonraki emirlerini verirken gülümsemekten kendini alamadı; Shin ve Shiden’ın böyle atıştıklarını duymayalı çok uzun zaman olmuştu sanki.

“Undertaker, Tepe Göz, bu kadar yeter. Hava indirme taburu, çatışma alanını dikkatle gözleyin. Ana kuvvet, Siyah Kuğu’yu mümkün olduğunca çabuk pozisyona getirmeliyiz…”

İşte o zaman Hilnå bir şey söyledi. Cumhuriyet’in ya da Federasyon’un ortak dilinde değil, ne Lena’nın ne de Seksen Altı’nın anlayabildiği Teokrasi dilindeydi.

Ve sonra komuta merkezine yansıtılan dev sanal ekranın içinde…

 

…birliğin sembolü olan hızlı, alacalı gri bir ata sahip tüm askerler – Lena’nın doğrudan komutası altındaki Teokrasinin 3. Kolordusu Shiga Toura’nın askerleri – aniden oldukları yerde durdular.

 

Lena, kurmay subaylar ve Marcel gibi kontrol personelleri şaşkına döndü. Elbette saptırma birliğinin bu noktada yürüyüşü durdurması planlanmamıştı.

“…Hilnå, neden durdurdu-?” Lena onunla yüzleşmek için döndü.

Hilnå bu kez Cumhuriyet’in ve Federasyon’un ortak dilinde konuşuyordu. Melek gibi bir gülümseme ve yemyeşil silis kumu kadar yumuşak ve esnek bir sesle hem de.

“Kanlı Reina. Seksen altı. Ülkemize iltica edecek misiniz?”

“…?!”

Sayısız nokta aniden radar ekranını doldururken Rito endişeyle yutkundu. Tam önlerinde, ilerledikleri yönde, Lejyon’un öncü kuvvetlerinden temizlenmiş bir alandaydı. IFF bu birimlere yanıt vermiyordu; ısı imzaları bilinmiyordu. Ve bir pusu için konumlanmış, yelpaze şeklinde dağılmışlardı.

“Dağılın!”

Bu emri yanındakilere haykırdığında, Milan sıçrayarak uzaklaşmak için çoktan harekete geçmişti. Rito bir Seksen Altı’ydı ve savaşçı hisleri savaşın zorluklarıyla bilenmiş durumdaydı. Pusudaki tanımlanamayan birliklerle karşılaştığında bekle ve gör yaklaşımını benimseyecek kadar iyimser değildi.

Yüksek kalibreli top ateşinin gümbürtüsü önlerinden kükredi. Rito kaçınma manevrasının neden olduğu şiddetli ivmelenmeye dayanırken, akik gözleriyle optik ekrana baktı. Aerodinamik bir mermi Milan’ın böğrünü zar zor sıyırıp geçmişti. Atışın kaynağından büyük bir kül bulutu yükseldi.

Atış hızı çok yüksekti. Ve dahası, arkasında bu silaha özgü güçlü bir patlama yaratmıştı.

Geri tepmesi olmayan bir silah.

“Kahretsin, bu başka bir atış daha geliyor demek! Kaçmaya devam et!”

Top tekrar yüksek sesle kükredi ve HEAT mermileri bir kez daha üzerlerine yağdı. Havayı dolduran ve görüş alanlarını körleştiren toz bulutları daha da yükseldi.

Geri tepmesiz bir silah, büyük mermileri ateşlerken oluşan geri tepmeyi arkasında bir şok dalgası şeklinde bırakarak etkisiz hale getiren bir zırh önleyici silahtı. Bu yöntemle, hafif bir Saha Silahı bile büyük kalibreli bir silah taşıyabilirdi, ancak büyük kusurları vardı. Barutun kinetik enerjisinin çoğu geri tepmeyi azaltmaya harcanıyor, bu da mermileri yavaşlatıyor ve geriye doğru yoğun patlama kum ve tortuları savurarak atıcının konumunu açığa çıkarıyordu. Bu nedenle geri tepmesiz silah kullanan birlikler bir değil, altı namlu taşıyordu. İlk atış kişinin konumunu açığa çıkarırdı ama düşmanı yok edemezse hemen ikinci ya da üçüncü bir atış yapılabilirdi.

Bu, Rito’nun bu operasyondan hemen önce öğrendiği bir şeydi. Yani ne Reginleif’ler ne Juggernaut’lar ne de onlara karşı çıkan Lejyon bu geri tepmesiz silahı kullanıyordu. Bu da şu anlama geliyordu.

Rüzgâr esip geçti ve savaş alanının üzerinde bir perde gibi asılı duran küllerin bir kısmını da beraberinde taşıdı. Ve perdenin diğer tarafında bir grup küçük, inci grisi gölge belirdi.

İnci grisi.

Bunlar, bu toprakları kaplayan külün üzerinde kalmaya öncelik vermek için saf hareket kabiliyetini feda eden birimlerdi. Mekanik görünümlü dört geniş bacakları vardı. Yerle temas yüzeyleri genişti ve bir kuşun kanatlarını andırıyorlardı. Yerde sürünüyormuş gibi görünen bacaklarının şekli hesaba katıldığında bile, Frederica’dan daha uzun olmayan kısa gövdeleri vardı. Her bir yanından kanat gibi açılmış üç adet 106 mm’lik devasa geri tepmesiz silah uzanıyordu.

Savaşın ortasında aceleyle inşa edilmiş gibi görünüyorlardı. Bakması zordu. Onları görmek, küçük, yaralı kuşların kırık kanatlarını yerde sürükleyişini izlemek gibi acımasız bir duyguydu.

Zırhlı tip 7, Lyano-Shu**.

(Çn: Bu ismin hiçbir anlamı yok. Yazar rastgele isimlendirmiş.)

Teokrasi ordusunun resmi Saha Silahı olan zırhlı tip 5 Fah-Maras’a eşlik eden insansız drondu. On yıllık savaş sırasında pek çok Fah-Maras imha edilmişti. Bu nedenle tip 7 dronlar bu durumu telafi etmek için çok sayıda üretilmişti.

“…Neden?”

Fah-Maras birimleri Lyano-Shu’nun arkasında belirdi. Teokrasinin Saha Silah’larına özgü bir şekilde hareket ediyorlardı; tıpkı kırık uzuvlarını sürükleyen bir hayvan gibi ya da emekleyen bir bebek gibi. Onun da kanat benzeri sekiz bacağı vardı ama insanlı bir birlik olduğundan ve savaşın stresli durumu pilotun hayatına öncelik verilmesi gerektiği anlamına geldiğinden, kalın, ağır ön zırhı ekstra zırh plakalarıyla kaplıydı. Hatta 120 mm’lik tüfek topunun motoru ve fişeği bile pilotu korumak için kokpitin önüne yerleştirilmiş ve oldukça farklı bir tasarım ortaya çıkmıştı.

Artık bundan şüphe edilemezdi. Şimdiye kadar müttefikleri olan Teokrasi ordusu, düşman olarak silahlarını Seksen Altı’ya ve Federasyon’un Seksen Altıncı Saldırı Birliği’ne çevirmişti.

 

 

Lena’nın şaşkın bakışları karşısında Hilnå sırıttı.

Sırtını ana ekrana döndüğünde, Teokrasi kontrol ve kurmay subayları sanki hiçbir şey olağandışı değilmiş gibi gözlerini konsollarına sabitlemişlerdi. Kolorduların aniden durmasını ve kolordu komutanlarının ani sözlerini şüphe ya da şaşkınlıkla karşılamadılar. Sanki her şey plana uygun gidiyormuş gibi sessiz ve tepkisiz kaldılar.

Değişen tek şey, kapüşonlarının altında sakladıkları yüzlerini hafifçe eğerek birbirlerine bakmaları ve fısıldaşmaya başlamalarıydı.

Lena dilini şaklatma isteğine karşı koydu. Bu işe karışanlar sadece ön saflardaki birimler değildi. Kurmay subaylar da bu işin içindeydi. Hiç değilse 3. Kolordu’nun tamamı -Shiga Toura- onların düşmanıydı.

Ama bunun dışında, başka bir şey daha fark etmişti: Teokrasi kurmay subaylarının sesleri ve kapüşonlarının altından hafifçe görünen çene çizgileri. Hayal ettiğinden çok daha genç görünüyorlardı. En iyi ihtimalle Shin ve Lena ile aynı yaştaydılar.

Elbette, bu çağda genç subaylar o kadar da sıra dışı değildi. Federasyon’un özel subayları vardı ve Lena elbette Seksen Altı’nın etrafında olmaya alışkındı. Ama burası kolordu komuta merkeziydi. Ve azalan asker sayılarına rağmen, Teokrasi’nin en yaşlı askerleri sadece yirmili yaşlarındaydı.

Bu çok garipti. Sanki her şey Teokrasi ordusunun tamamen gençler ve genç yetişkinlerden oluştuğunu ima ediyordu… Ve gerçekten de Lena Teokrasi’ye geldiğinden beri tek bir yetişkin asker gördüğünü hatırlamıyordu. Kurmay subaylar, çevirmenler, onlarla oynamak için gelen çocuk askerler –hepsi gençti.

Bu yüzden Hilnå sözsüz duran Lena’yı umursamaz gözlerle izledi. Bakışlarını metal-siyah üniformaları içindeki Federasyon subaylarına çevirdi; subayların yüz ifadeleri şüpheden ihtiyata ve endişeye doğru değişiyordu ve sonra soruyu tekrarladı.

“Ülkemize iltica edecek misiniz? Seksen Altı, Kanlı Reina ve diğer kurmay subayları. Başarılarınızı ve kahramanlıklarınızı -kendinizi- bize bir armağan olarak sunun.”

Ჵ Ჵ Ჵ

 

Emir komuta zinciri açısından 3. Taburun Saldırı Birliği’nin hiyerarşik bir ilişkisi yoktu, dolayısıyla Shin’in Hilnå’ya telsizle bağlanması için hiçbir neden yoktu. Ama yine de Hilnå’nın sesi kulaklarına ulaştı, hem de çok gür bir şekilde.

Sesi kendilerine verilen cihaz aracılığıyla yüksek sesle iletiliyordu. Belli ki duymaları niyetiyle onlara iletilmişti.

“Ülkemize iltica edecek misiniz? Seksen Altı, Kanlı Reina ve diğer kurmay subayları. Başarılarınızı ve kahramanlıklarınızı -kendinizi- bize bir armağan olarak sunun.”

“…Ne düşünüyor bu?”

Operasyon hâlâ devam ediyordu ve en başından beri iltica etmeyi hiç istememişlerdi. Ama bu açıkça bir soru ya da davet değildi. Bu…

“Başkalarını kurtarma arzusundan zevk alıyor olmalısınız, ey kahramanlar. O halde ülkemizin durumunun Federasyon’unkinden çok daha vahim olduğunu bilin. Bizi Federasyon’a ve diğer tüm ülkelere tercih edin, çünkü hiçbiri bizden daha acınası ve çaresiz değildir.”

…bir tehdit.

Saldırı Birliği’nin elindeki bilgileri almak istiyorlardı. Ya da belki de Seksen Altı’yı asker olarak ele geçirmek istiyorlardı – tıpkı Cumhuriyet’in kalıntıları olan Bleachers’ın yaptığı gibi.

Görünüşe göre Mayıs Sineği’nin konuşlanması şu anda zayıftı. Kızın nazik kahkahası radyo dalgaları üzerinde dans ederken, telsiz yayınında sadece çok az statik gürültü vardı.

“Kabul etmeyi reddederseniz, bu savaş alanında yok olacaksınız.”

 

 

Seksen Altı hala neler olup bittiğini anlayamıyordu. Şimdiye kadar müttefikleri olan Teokrasi ordusunun aniden namlularını kendilerine çevirdiğini anlayabiliyorlardı. Onların artık düşmanları olduğunu anlayabiliyorlardı. Ama neden? Neler oluyordu?

Buna ilk karşılık verenler Myrmecoleo Alayı oldu. Beş tümen arasında, ana kuvvetin geri kalanının arkasında kalan saptırma kuvvetinin bir parçası olmak yerine artçı olarak kalan tek tümen olan 8. Tümen. Düşman arkalarından sinsice yaklaşırken, zencefil renkli birlikler hemen geri dönüp ateş açtı.

Reginleif’ler bir an için çok geç tepki verdi. İlk atışlarda utanç verici bir şekilde vurulmadılar, ancak Gilwiese hemen arkasındaki tümenin sürpriz saldırıyı beklemediklerini açıkça gösteren bir şekilde hareket ettiğini gördüğünde, dilini tıklama dürtüsünü geri çekti.

Muhtemelen Teokrasi’nin kendilerine ihanet edebileceğini bile düşünmemişlerdi. Bulundukları diğer ülkelerin savaş alanlarında ya da kendi vatanları olmamasına rağmen Federasyon’un topraklarından gelecek bir ihaneti beklemiyorlardı.

“Çok safsınız, Seksen Altı! İnsanlar ve hatta tüm ülkeler size ihanet edebilir; bunu bilmiyor musunuz?!”

Hem Federasyon hem de Teokrasi onları bu operasyondaki en tehlikeli roller olan öncü kuvvet ve hava indirme birimi olarak hareket etmeye zorladıktan sonra hem de!

Yine de bunu akıllarından bile geçirmemişlerdi. Cumhuriyet’in ölümcül Seksen Altıncı Sektörü’ne sürülen bu çocuk askerler, asla umutsuzluğa kapılmadan savaşmış ve hayata tutunmuşlardı. Ne denilirse denilsin, savaşın insanların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için kullandıkları korkunç, çirkin bir yöntemden başka bir şey olmadığını bilmiyorlardı.

“Gilwiese’den tüm kaptanlara! Şu andan itibaren Myrmecoleo Özgür Alayı, Teokrasi ordusuna destek görevini gönüllü olarak sonlandırmaktadır!”

Emri herhangi bir şüphe ya da kafa karışıklığıyla karşılanmadı. Gilwiese, konuşlandırıldıklarından beri Teokrasi’ye ve hatta Saldırı Birliği’ne karşı dudaklarının arasında tuttuğu bir bıçak gibi şüphe duyuyordu. İhanete her zaman hazırdı, bu yüzden ihanet gerçekleştiğinde hazırlıksız yakalanmamıştı.

“Saat on iki yönündeki Theokrasi zırhlı birimi bilinmeyen bir düşman birimi olarak ayarlanacaktır. Federasyon Sefer Tugayı’nı korumak adına-”

Ne de olsa Myrmecoleo Özgür Alayı bir çatışma adına kullanılacak bir araç olarak kurulmuştu. Böylece soylular onları ordu üzerindeki hakları sivillerden çalmak için kullanabilecekti. Böylece kızıl soylu Pyropes, Onyx melezinden kahraman unvanını geri alabilirdi. Ve böylece Pyropes kanını taşıyan ama sıradan subaylar olarak bu kanı kirletenlerin, asker olmanın onurunu koruyarak askeri bir güç olarak kalabilmelerini sağlayabilirlerdi.

“-Bu vesileyle Teokrasi’nin 3. Kolordusu’nun 8. Tümeni olarak bu bilinmeyen düşman birliğine savaş ilan ediyoruz. Onlara gösterin!”

Lejyonlarla istila edilmiş bir savaş alanının kötülüğünü ve mantıksızlığını bilen ama insanlık dünyasının karanlığı ve kasveti konusunda hala cahil ve masum olan bu çocuklara gösterin.

“…Kendi vatanları tarafından ihanete uğramış ve her şeyleri ellerinden alınmış olsa da, bu çocuklar bir şeye inanmak için gereken temel insanlığı kaybetmemişler.”

Bunu imrenilecek bir şey olarak görüyordu. Ama sözcükler dudaklarından dökülürken, Vánagandr’ın güç paketinin gürültüsü onları bastırdı ve Svenja’nın kulaklarına ulaşamadı.

 

…….

 

 

“Kabul etmeyi reddederseniz, savaş alanında yok olursunuz.”

Kurena bu sözleri boş bir şaşkınlıkla dinledi. Bu, daha önce tanıştığı, görevden hemen önce savaşta başarılı olmaları için dua eden aynı zarif, narin ve görünüşte erdemli kızdı. Onlardan ülkesini kurtarmalarını istemiş ve Saldırı Birliği de onun sözlerine karşılık vermişti.

Ama sonra karanlık duygular kalbinin derinliklerinden bir dikit gibi yükseldi. Kurena ayak parmaklarını acıyla sıktı. O kızın sevimli tavrı, gülümsemesi, onlara karşı gösterdiği nezaket.

Hepsi bir yalandı.

“…Bu ne cüret.”

Neden ona inanmıştı ki? Bize yardım edin, dedi, sanki bizim adımıza savaşın der gibi. Aslında tek istediği onları silah olarak kullanmakken, onlara kahraman diyerek egolarını okşadı. Ve bu Cumhuriyet’in beyaz domuzlarının söylediklerinden farklı değildi.

Ve gerçekten de beyaz domuzlar sadece Cumhuriyet’te değildi. Her yerde onlar gibi domuzlar vardı. Ve Teokrasi de bunlardan sadece biriydi. Diğer her ülke bunu yapabilirdi. Hayaller ve gelecek gibi soyut umutlardan bahsederek onları tatlı sözlerle ve nazik gülümsemelerle baştan çıkarırlardı.

Herkes ondan ve arkadaşlarından bu şekilde faydalanmaya çalışıyordu. Hepsi aynıydı. Her zaman aynıydı.

Yoldaşları dışındaki herkes her zaman onlardan faydalanmaya çalışır, sonra da zalimce, acımasızca her şeyi ellerinden alırlardı.

Seksen Altılara hep böyle davranılırdı. Seksen Altıncı Sektör’de bu, savaş alanında ölümle sonuçlanırdı. Daha huzurlu yerlerde ise acıma ifadeleriyle. Ve burada, Teokrasi’de, bu onlara kahraman kisvesi giydirilerek yapılırdı.

Sanki kullanmak ve kullanılmak dünyanın temel doğasıymış gibi, her zaman çok doğal bir şekilde yapılıyordu.

Görüş alanının üzerine karanlık bir perde çökmüş gibi hissediyordu.

Doğru ya. Sonunda insanlar, yani dünya böyle bir şeydi. Soğuk, acımasız, duygusuz ve aşağılık. Ne kadar çok umudunuz varsa, o kadar çok şey kaybetmeyi beklediğiniz bir yerdi.

Tıpkı ailesini ellerinden aldıkları gibi. Ablasını nasıl götürdükleri gibi. Tıpkı sonuna kadar savaşmaktan başka bir şey istemeyen Theo’nun gururunu elinden aldıkları gibi.

Artık hiçbir şeye inanmıyordu. Güvenmeye değer tek kişi yoldaşlarıydı. Ve yoldaşı olmayan herkes ya düşmanıydı ya da henüz onlara sırtını dönmemiş anlamsız insanlardı.

İnsanlara inanmıyordu. Ne dünyaya, ne de geleceğe. Ya da savaşın sonuna.

 

 

₸₸₸

 

 

 

 

<<Tahrik sisteminin soğutulması tamamlandı. Program Ferdinand, yeniden başlatılıyor.>>

<<Uyarı. Bir ila beş numaralı raylı topların kontrol çekirdekleri yok edildi. Bir numaralı raylı topun çekirdeğini yeniden üretim için temel olarak kullanırken onarımlara başlanıyor.>>

<<Melusine İki, yeniden üretime başlanıyor. Melusine 3, üremeye başlıyor. Melusine Dört, üremeye başlıyor->>

<<Melusine altı, üreme tamamlandı.>>

<<Bir ila beş numaralı demiryolu silahları yeniden çalıştırıldı.>>

 

 

₸₸₸

 

 

 

 

Çömelmiş devin, ölmekte olan bir böceğin çırpınışlarına benzemeyen titremesi aniden sabit bir titreşime dönüştü. Bu, İskele Kuşu’nun güçlü itiş sisteminin yeniden çalışmasının sesiydi. Devasa ağırlığını desteklemek üzere inşa edilmişti ve aşırı ısınma nedeniyle geçici olarak kapanmasından yeni kurtulmuştu.

Metalik dev, devasa formunu kaldırarak ağırlığının altında toprağın titremesine neden oldu.

 

<<Çok soğuk.>>

 

Ve İskele Kuşu yükselirken, kızların susturulmuş olan acı dolu feryatları bir kez daha devasa formundan döküldü. Raylı silahı kontrol eden Öncü kız… Shana’nın mekanik hayaleti. Feryadı, beş kulenin her birinden aynı anda yakın mesafeden etraflarında yankılandı.

 

<<Çok soğuk.>> <<Soğuk.>> <<SoğuksOğUK.>><<IK>><<SOĞUK>><<So>><<sOğukSoğukSOĞUK>>

<<sOĞUKKKKKKKKKKKKKKKKK…!>>

 

 

“Ngh?!”

“Aaah…!”

Bu, Olivia ve Zashya’nın Shin’le canlı çatışmaya girdiği ilk operasyondu. İkisi de Shin’in yeteneklerine henüz alışmamıştı ve Para-RAID’in bağlantısını derhal kesip iletişim ağından ayrıldılar.

Acı – mekanik çılgınlık o kadar yoğundu ki.

Yeniden etkinleştirilen raylı tüfekler dönerek gökyüzüne doğru yöneldi. Bir yay boşalmasının yanıp sönen ışığı kül rengi gökyüzünü keserek yukarı doğru uzun ve aralıksız bir yaylım ateşi başlattı.

Hava indirme taburunun birlikleri birkaç ton ağırlığındaki saçma yağmurundan kurtuldu ve şarapnelin bombardıman menzilinden kaçmak için hızla İskele Kuşu’ndan uzaklaştı. Etraflarında vızıldayan böcekleri uzaklaştırdıktan ve asgari menzillerini yeniden kazandıktan sonra, raylı toplar silahlarını yatay olarak düz bir yükseklik derecesine getirdiler. Shana’nın feryatlarının tonu bir kez daha yükseldi.

“…!”

“Kahretsin, yine mi…!”

“Bu kadar yakından duymak… Gerçekten çok zorlayıcı…!”

Bu çığlıkların ağırlığı herkesin yüreğini dağladı. Yıllarca Shin’in yanında savaşmış ve onun yeteneklerine alışmış olan Raiden ve Öncü filosu üyeleri bile. Hatta Claude ve hava indirme taburunun İşlemcileri bile onunla birlikte birçok operasyona katılmıştı.

“Shin! İyi misin?!”

“Evet. Çok yakınken biraz zor oluyor ama bu mesafeden iyi olacağım.”

Beş raylı tüfeğin Yakamoz’un yaptığı gibi sıvı kelebekleri kullanmadan hayata dönebilmeleri sürpriz oldu… Ancak İskele Kuşu aslen bir Kraliçe Arıolduğundan, aldığı hasarı telafi etmek için vücudunun içinden Sıvı Mikro Makineler üretebilir ve onları dışarıya maruz bırakmak zorunda kalmadan kullanabilirdi.

Olivia kısa süre sonra Rezonansa yeniden bağlandı ve bir süre sonra Zashya da bağlandı. Dişleri hâlâ biraz takırdıyordu ama cesurca konuştu.

“Yeniden başlatılması sadece iki yüz saniye sürdü. Beklediğimizden daha hızlı iyileşiyor, Kaptan Nouzen! Ve Siyah Kuğu’nun yürüyüşü engellendiği için, her harekete geçtiğinde onu aşırı ısıtmaya çalışırsak, çok uzun süre dayanacak kadar mermimiz olmayacak!”

Anju daha sonra konuşmaya girdi.

“Shin, diğer birlikle aramızda sadece yedi füze rampası var. Topçu filosu, Siyah Kuğu’nun atışlarının engellenmesini önlemek için mühimmatını korumak istiyor. Onun dediği gibi: Tekrar tekrar vurmaya devam edemeyiz.”

“O kadar çok tank ya da otomatik top mermimiz de kalmadı. Küçük, keyifli uçuşumuza Fido’yu getiremedik.”

“Evet. Yani en kötü ihtimalle, onu etkisiz hale getiremesek bile, en azından Siyah Kuğu’yu vurmadığından emin olmamız gerekiyor. Bıçak yığınlarının etkili olduğunu doğruladık; tek yapmamız gereken İskele Kuşu’nu yok etmek ve böylece hedefimiz tamamlanmış olacak.”

Her iki durumda da Federasyon’a yönelik bu tehdidi yenmek zorundaydılar. Ve eğer başarabilirlerse, enkazdan bilgi ya da parça toplamaları gerekiyordu. Ve en önemlisi, hepsinin canlı dönmesi gerekiyordu. Yani tüm bu hedefler adına.

“Królik, İskele Kuşu’nun iç kısmının optik görüntülerini seninle paylaşıyorum. Soğutma sisteminin borularını ayırabilir misin?”

“Anlaşıldı; roketlerimiz tükenirse karşı önlemimiz bu, değil mi? Ben hallederim.”

“Shiden, Shana ‘yla tekrar ilgilenmen için sana güvenebilir miyim?” diye sordu çığlıklar yeniden başladığından beri sessiz kalan Shiden’a.

Bunun kalpsizce sorulmuş bir soru olduğunu biliyordu. Shana’yı kendi elleriyle öldürmeye karar vermiş ve hatta bunu gerçekleştirmişti ama Shana sanki ona inat olsun diye hayata geri dönmüştü. Shiden’dan onu tekrar öldürmesini istemek çok acımasızcaydı.

Ama verdiği yanıt şaşırtıcı derecede sakindi.

“Evet, ben hallederim. Ve benimle o endişeli ses tonunla konuşma, Küçük Azrail.”

Hatta beklenmedik bir şekilde ona alaycı bir şekilde sırıttı.

“Onu yerin altına öyle bir indireceğim ki, yerde kalmaktan başka çaresi kalmayacak. Onu benden başka kimse gömemez.”

 

…….

 

İçeri girmeden önce Lena ve diğerlerine silahlarını geride bırakmaları söylenmişti ve onlar da bu talimata uydular. Bir saldırı tüfeğinin namlusu saklanamayacak kadar uzundu. Bu yüzden Lena’nın kendini savunacak, oradan kaçacak gücü yoktu.

“Hayır,” dedi Lena omzunun üzerinden. “Reddediyoruz.”

Bir sonraki anda, yanında oturan kontrol memuru kendi sandalyesini tekmeledi ve ayağa kalktı. Teokrasi’yi kontrol personelinin bir parçası olduğuna inandırmak için çelik renkli bir üniforma giymişti. Ve ilk bakışta mükemmel bir insan gibi görünüyordu. Onu diğerlerinden ayıran tek şey saçlarının canlı tonu ve cam gibi gözleriydi. Ve tabii ki alnındaki yarı sinir kristaliydi.

Bir Sirin.

“Varsayılan durum, Kızıl Sekiz. Savaş durumuna geçiyor.”

Avuçlarını kapıları koruyan asaya doğru kaldırdı, asa aniden kan fışkırttı ve sendeleyerek geri çekildi. Muhtemelen modifiye edilmiş bir modeldi ve kol mekanizmaları arasına gizlenmiş tekrar eden bir ateşli silahı vardı.

Teokrasi’nin kontrol odasında ateşli silah taşımak kesinlikle yasaktı. İçeri girmeden önce Lena ve diğerlerine silahlarını geride bırakmaları talimatı verilmişti ve onlar da bu kurallara uymuşlardı. İşte bu yüzden vücudunda ateşli bir silah saklayan mekanik bir oyuncak bebek olan Sirin olasılığı Hilnå ve muhafızların tahmin edemeyeceği bir şeydi.

 

“-Koş!”

Aynı anda iri yapılı bir ikmal görevlisi Lena’yı omzuna atıp çıkışa doğru koşmaya başladı. Erkek kontrol ve istihbarat görevlileri de onu takip ederek yere diz çökmüş ve yaralı omuzlarını tutmakta olan muhafızları tekmeleyerek uzaklaştırdılar ve kapı mekanizmasını çalıştıran düğmeye bastılar.

İkmal subayı Lena’yı koruyarak kapıdan içeri süzüldü. Kontrol subayları, personel subayları ve bir subay olarak içeri sızan Sirin de onları takip etti. Neyse ki uzun koridorda herhangi bir Teokrasi askerinden iz yoktu. Koridorda koşmaya başladılar ama yine de yürünmesi tehlikeli bir yoldu. Korunacak hiçbir şey olmayan tek bir düz çizgiydi.

Marcel’in irkildiğini gören yanındaki subay koşarken yavaşladı ve sordu:

“Teğmen Marcel, iyi misiniz?”

“Kısa bir mesafe olsa bile sokaklardaki herhangi bir serseriden daha iyi koşabilirim.”

Marcel aslında bir Vánagandr Operatörüydü ama bacağını yaraladıktan sonra mesleğini kontrol subayı olarak değiştirmişti. Bacağı bir Operatörün gerektirdiği kadar hızlı tepki veremiyordu ama yine de mükemmel bir şekilde koşabiliyordu.

“…Ama uzun mesafelere gitmek oldukça kötü olabilir. Yine de endişelenmeyin; işler kötüye giderse beni geride bırakın.”

“Bunu yapamayacağımızı biliyorsun,” dedi subay.

“Evet, artçı olarak hizmet etmek bir Sirin’in görevidir,” diye araya girdi mekanik kız.

Bir köşeyi döndüklerinde duvarı siper olarak kullandılar ve bir an için durdular. Sirin özür diledi ve ince dizlerini örten üniforma pantolonunu sıyırdı. Görünüşe göre, yapay derisinin içinde bir yarık vardı.

Marcel gözlerini kaçırmaktan kendini alamadı ama personel subaylarının nefesi kesildi. Bu yapay kızın insan şeklindeki bacaklarının altında gümüşi, metalik kemiklerden başka hiçbir şey yoktu. Vücudu silindirik bir lineer aktüatör tarafından destekleniyor ve itiliyordu. Kaslarının olması gereken yerde yapay yedekler bile yoktu, bunun yerine bacaklarının boş açıklığının içine gizlenmiş birkaç makineli tabanca vardı.

“Ekselansları bunu acil durumlar için hazırladı. Antipersonel hedefler için yapılmış özel yüksek hızlı döner sivri mermiler kullanırlar. Buradan çıkmak için faydalı olacaklardır.”

İlk hızları hızlıydı ve vücut plakalarını delebilecek kapasitede olmalıydılar. Dahası, mermiler vücudun içinde dönerek kinetik enerji harcamadan dokulara zarar veriyordu. Vika’nın bakış açısına göre, Teokrasi -daha doğrusu genel olarak insanlar- ihanet etme konusunda mükemmel bir yeteneğe sahipti ve buna hazırlanmak ona doğal geliyordu.

Tüm bunların canlılığı Lena ve Marcel’in irkilmesine neden oldu. Buna karşın kurmay subaylar silah kabzalarını almakta tereddüt etmediler.

“-Hurda metal yığınları neyse de, bu insanlara doğrultmamız gereken türden bir oyuncak değil,” dedi bir harekât subayı, ikisinden çok kendi kendine.

Sirin kız başını salladı.

“Gerisini size bırakıyorum insan dostlarım… Daha fazla kaçamayacağım, o yüzden burada kalıp zaman kazanmaya çalışacağım.”

Yapay kaslarını kullanmayı bırakmış ve lineer aktüatörü üzerinde sadece minimal düzeyde hareket edebiliyordu. Hâlâ yürüyebiliyordu ama uzun süre koşamazdı. Onlara gülümseyerek oradan ayrıldı ve birkaç dakika sonra, az önce geride bıraktıkları komuta merkezinin gürültülü bir patlamayla sarsıldığını duydular. Güzel kokulu inci grisi duvarlar sarsıldı.

 

 

Şaşırtmadan sorumlu olan Teokrasi’nin 3. Kolordusu yerinde durmuştu ama bunun şu anda savaşmakta oldukları Lejyonla bir ilgisi yoktu. Lejyon birliklerinin bir kısmı İskele Kuşu’nu savunmak için geri dönmüştü ancak Lejyon’un çoğu hala düşmanı yok etmek için duruyordu. Bu, Lejyonu kontrol altında tutması gereken Teokrasi ordusunun, dikkatini dağıtması gereken Lejyon tarafından yerinde durdurulduğu anlamına geliyordu.

Öncelikle, sayıları on binlerle ifade edilen koca bir tümen, kolayca yön değiştiremeyecek ya da durdurulamayacak kadar büyük bir birlikti. Özellikle de önlerindeki düşman bir şey yapmalarını engellemeye çalışırken. Hemen yanlarında 2. Kolordu varken, hem kendi büyüklükleri hem de onlarla savaşan Lejyon sürüsü tarafından engelleniyorlardı.

Ancak tüm Teokrasi ordusu onlara karşı cephe almış olsa da, Federasyon Sefer Tugayı’yla doğrudan savaşanlar sadece önlerindeki pusu alayı ve onlara arkadan saldıran 8. Tümen’di.

İki tümen onlarla kıyaslandığında çok daha büyük bir güç olsa da, Saldırı Birliği’nin Reginleif’leri ve Myrmecoleo Özgür Alayı’nın Vánagandr’ları Federasyon Saha Silahı’ydı; kıtanın en güçlü askeri güçlerinden biri tarafından geliştirilmiş ve savaş alanında bilenmiş, son teknoloji ürünü modellerdi. Sayısal dezavantaja rağmen, Federasyon Sefer Tugayı düşman ordusunun saldırısını başarıyla durdurdu.

Ancak…

 

 

…Fah-Maras insanlı bir birlikti ve Rito ile yoldaşları onu Lejyon’a karşı yaptıkları gibi bir sıçrama tahtası olarak kullanamazlardı. Bu birimin Juggernaut gibi kırılgan, yürüyen bir tabut olmadığını ve bir Vánagandr ya da Aslan kadar zırhlı ve sağlam olduğunu biliyorlardı.

Bunların hiçbirinin önemi yoktu. İçinde insanlar vardı.

“Neden…?!”

Limon kabuğu yemekten hoşlanan bir çocuğu hatırladı. Bilek güreşinde iyi olan bir başkasını. Teokrasi’ye ilk geldiklerinde ona içine baharatlı çeşniler karıştırılmış çay ikram eden daha büyük bir çocuğu.

Yaptıklarında samimiydiler -bu çok açıktı- ama durum buysa, o zaman neden?

Bir alarm çaldı.

Reginleif’in zırhı ne kadar ince olursa olsun, 12.7 mm’lik mermileri geri püskürtebilecek kalınlıktaydı ama saldırıya uğraması alarmlarını harekete geçirmişti. Muhtemelen bir hedef gözetleme tüfeği ona ateş etmişti. Kül, lazer nişangâhlarının önüne geçtiğinden, bu tüfek yalnızca silahın nişangâhlarını boş sektörün savaş alanına odaklamak için kullanılırdı.

Ve eğer bir nişan tüfeği ateşlenmişse, bunu bir top atışının takip edeceği anlamına geliyordu.

Rito kaçtı ve refleks olarak 88 mm’lik topunun namlusunu düşmana doğru çevirdi. Ama nişangâhı bir Fah-Maras’a sabitlenmişti.

İçinde onunla tatlılarını paylaşmış, onunla yarışmış ya da onunla oynamış biri olabilirdi.

Rito tereddüt etti. Ama Fah-Maras gözünü kırpmadan ona ateş etti. Dış hoparlöründen gelen bir ses duyabiliyordu. Konuşan bir kız ya da belki de sesi henüz derinleşmemiş bir oğlan çocuğuydu. Bilmediği bir dilde konuşuyorlardı ama konuşma tarzları niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu.

Özür dilerim.

Eğer bunu söyleyecek kadar ileri gittilerse… o zaman neden?

“…!”

Rito önceden kaçınma önlemleri aldığı için şanslıydı. Tank mermisi Milan’ın yanından kıl payı sıyrıldı ve patlamadan önce yanından uçtu. Merminin parçaları yakın mesafeden biriminin üzerine yağdı ve optik ekranını parçaladı. Ekranın keskin parçaları başının üzerine yağdı.

“Rito?!”

“Ben iyiyim, sadece biraz çizik var. Üzgünüm, komuta etmeye devam edebilirim ama şu anda savaşmak biraz fazla gelebilir.”

Optik ekranın parçaları onu sadece çizmişti. Ama kesik alnında, sağ gözünün tam üzerindeydi. Baskın gözü kanla kapanmıştı ve ona dokunduğunda bunun yakın zamanda kendiliğinden kapanacak bir yara olmadığını fark etti. Anlamsız olduğunu bilse de kanı silmeye çalıştı.

“Neden…?!”

“İmparatorluklar her zamanki gibi savaşa takıntılı…”

Aralarından bir Federasyon askeri teslim olmayı reddedip üstekilere karşı koydu ve sonunda kendini imha etti. Üzerinde bir tür yüksek patlayıcı cihaz saklamıştı, hatta şarapnel işlevi görmesi için içine bilye yatakları bile yerleştirilmişti. Duvarların steril inci grisi rengi artık kanla lekelenmişti ve kokusu komuta merkezinin kartal ağacı kokusunu boğuyordu.

Hilnå iç çekti. Bir patlayıcı tek başına bile yeterince ölümcül olabilirken, üzerine bir saçma oluşturmak için metalik bilyeler eklemişti. Bu da ölümcüllüğünü ve menzilini arttırmıştı. Bu, saçma mayınına benzer bir fikirdi. Kızın bir şekilde üzerinde sakladığı bir tabancası vardı ama mermisi bitince teslim olmayı reddetti. Kontrol subayları kızın meydan okumasını fark edip Federasyon askerini yakalamamış olsalardı, komuta merkezindeki insanlardan hiçbiri hayatta kalamazdı.

Onu tutan iki subay saçmalarla parçalandı ve kendini havaya uçuran kadın asker patlamanın etkisiyle yok oldu. Üç kişiye ait et ve kanın yanı sıra sayısız metal parçası, kanlı bir sıçrama halinde komuta merkezine dağıldı. Hilnå’yı yere iten subay diğer insanların kanıyla kaplanmış ve kendisi de biraz kanıyordu.

Ancak Hilnå, onun koruması ve diğer iki memurun fedakârlığı sayesinde güvendeydi. Üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Beyaz yanaklarına sıçrayan bir damla kan, sadık bıçaklarının saptırmayı başaramadığı tek şeydi.

“İyi misiniz Prenses?!” diye sordu onu koruyan subay.

“Evet. Kendilerini feda eden iki kişi gibi size de teşekkür ederim.”

İnsan vücudu kurşunlara ve saçmalara karşı etkili bir kalkan görevi görebilirdi. Modern ordunun doğuşundan bu yana, yoldaşlarını kurtarmak için kendilerini el bombalarının üzerine atan sayısız asker hikâyesi vardı.

İşte biz de ülkemizi böyle koruduk: birçok kişiyi feda ederek.

Hilnå gözlerinin altındaki kan damlasını sildi ve lekesiz, bembeyaz tenine makyaj yapar gibi kanlı bir allık çizgisi çizdi.

“Kaderine boyun eğmek ve kaderin çağrısına uyarak savaşta ölmek. Ne kadar şanslı… ve imrenilecek bir şey.”

 

…….

 

Zencefil renkli bir Vánagandr, gelen atıştan kaçmayı başaramayan bir Reginleif’i korudu, atışın yolunda durdu ve HEAT mermisini sağlam ön zırhıyla engelledi. Sağlam plaka metal jetin Vánagandr’ın içini işgal etmesini engellerken, karşı saldırı olarak ateşlediği 120 mm APFSDS Lyano-Shu’yu paramparça etti.

“İyi misin, evlat?”

“Teşekkür ederim…”

“Lafı bile olmaz. Kadınları ve çocukları zarar görmekten korumak bizim onurumuzdur.”

Bu konuşmayı telsizden dinleyen ve neredeyse Vánagandr pilotunun dişlek sırıtışını hayal eden Frederica biraz isteksiz hissetti. Ancak manzarayı kendi gözleriyle gördükten sonra dudaklarını şükranla büzdü.

 

Siyah Kuğu’nun Reginleif formasyonunun arkasına gizlenmiş bacak kontrol odalarından birinin içinde oturuyordu. Lena’nın grubu hâlâ kaçıyordu ve onun yerine vekâlet eden manga komutanlarının hepsi çatışmanın ortasındaydı. Her ne kadar bir Maskot olsa ve herhangi bir yetkisi olmasa da, en azından onların yerine teşekkür etmeliydi.

Bir Vánagandr’ın ön zırhı 120 mm’lik bir tank mermisini bile engelleyebilirdi ama onlara pervasız olmamalarını söylemek için kendini zorlasa da bunun yersiz olacağının farkındaydı.

Ama muhtemelen Frederica’nın gördüklerinin aynısını görmüş olan Svenja, ondan önce konuşmaya müdahale etti. Hem de kabaca.

“Az önce olanları gördünüz mü, Seksen Altı’lılar?! Myrmecoleo Alayı’nın Vánagandr’ları size kalkan olacak, bu yüzden uzak durun ve arka sıralarda saklanın! Kızıl atlarımız sinsi okların geçmesine izin vermeyecektir-“

Frederica ona bağırdı. Başka bir birliğin maskotu onlara bunu söylemeye nasıl cüret ederdi?!

Ön zırhınız, doğru! Yavaş, zavallı Vánagandr’ınız bize bir duvar olmaktan başka ne işe yarar ki? Her şeyi bir kenara bırakırsak, kendi birliğiniz üzerinde hiçbir yetkiniz yok, hele diğer birliklere emir verme hakkınız hiç yok. Başını eğ ve çeneni kapalı tut, seni küçük süs!”

“Eep?!”

Hiç çekinmeden avazı çıktığı kadar bağırmış olsa da, Frederica’nın sesi hâlâ onlu yaşlarına yeni girmiş genç bir kızın sesiydi. Gerçi bu ses bile Svenja’yı sarsmaya ve Frederica’nın telsizden duyabileceği kadar sesli bir şekilde sinmesine yetmişti. Frederica kaşlarını kaldırdığında, aramanın hedefi Gilwiese’e döndü.

“Çok haklısınız. Emir komuta zincirini karıştırdıysak özür dilerim. Ancak, Prensesimize karşı sesinizi yükseltmekten kaçınırsanız memnun olurum. Kendisi bağırmaya karşı oldukça hassastır.”

“…Sanırım İşlemcilerin hiçbiri onu dinlemediği için bir sıkıntı oluşmadı.”

Ne de olsa Seksen Altı, Cumhuriyet’in İşleyicilerinin ara sıra Duyusal Rezonans ve telsiz üzerinden gevezelik etmesine alışkındı. Tanımadıkları bir Maskot’un sözlerine aldırış etmezlerdi; en başta ona kulak bile vermezlerdi.

Bunu söyledikten sonra Frederica gözlerini kırpıştırdı. Telsizde herhangi bir soruna neden olmazdı ama…

“Bana bağırmamamı söylüyorsun, ama onu savaş alanındaki davranışların temelleri konusunda eğitmek sana düşüyor. Buna dikkat et. Ve bunun için onu azarlamaktan kaçınmamı isteme benden. Onun ağabey figürü olduğunu iddia ediyorsun, değil mi?”

“…Özür dilerim.”

 

……

 

“…Onun neden Kaptan Nouzen’in ‘küçük kız kardeşi’ olduğunu anlayabiliyorum. Omuzlarının üzerinde iyi bir kafası var, Prenses.”

Gilwiese alaycı bir gülümsemeyle telsizi kapattıktan sonra biraz çaba sarf ederek arkasını döndü ve topçu koltuğuna yöneldi. Sahte Kaplumbağa’nın dikey sütunlu iki kişilik kokpitinin içindeydiler. Koltuk bir yetişkin için çok sıkışıktı ama Svenja’nın küçük bedeni için çok büyüktü.

Özellikle de şimdi, kıvrılmış ve titreyerek otururken. Gilwiese onunla dikkatli bir sakinlikle konuştu.

“Sana bağıran Arşidüşes değildi. Arşidüşes seni azarlamıyordu. Sorun yok. Korkmana gerek yok.”

“Evet…” diye mırıldandı, korkuyla başını kaldırarak.

Altın rengi gözlerinde gözyaşı ve panik izleri hâlâ belirgindi.

Maskot kız Shin’in yanından ayrılmıyordu, bu yüzden onun Nouzen Hanesi ile akraba olan bir kız olduğunu varsaydı. Belki de Shin’in üvey babası olan geçici başkan Ernst ile bir ilişkisi vardı. Başkan devrimden önce bir askerdi ve askerler ya soylu ya da alaylarına bağlı halktan kişilerdi. Ne olursa olsun, başkanın emri altındaydılar. Yani eski başkan Shin’i gayrimeşru bir çocuğa bakması için görevlendirmiş olabilirdi. Bu mantıksız değildi.

Her iki durumda da, o kız muhtemelen bir Oniks savaşçı soyundan geliyordu ve damarlarında Pyrope kanı akıyordu.

Ve Svenja gibi bir Pyrope melezi olmasına rağmen, azarlanmaktan duyduğu dehşeti anlayamıyordu. Gilwiese gibi yetişkin biriyle bile hiçbir korku belirtisi göstermeden tartışmıştı.

“…İyi değil. Kendimi şey gibi hissediyorum… Bunun için doğru kelime ne? Öfkeli sanırım.”

Kırbacın tadını hiç bilmeden büyüdüğü için Maskot kızı pek de suçlayamazdı. Onyx’in seçici üreme yapmasına gerek yoktu ve bu yüzden başarısız ürünler olan çocukları yoktu. Değersiz parazitler oldukları için bağırışlara ve küfürlere katlanarak yaşamak zorunda kalan istenmeyen emek israfları değildiler.

“Ağabey. Doğru, bu durumda ‘Baba’ya rapor vermeliyiz. Eğer bu ikinci sınıf teokrasi bahanesinin bize ihanet ettiğini ‘Baba’ya bildirirsek, eminim ki intikamını alacaktır-”

“Ona söyleyebileceğimizi varsayıyorum. Prenses… Mayıs Sineği iletişimimizi engelliyor. Şu anda Federasyon’la bağlantı kuramıyoruz.”

“…Ah.”

Federasyon ile aralarında Teokrasi, Cumhuriyet ve uzak batı ülkelerinin yanı sıra Lejyon’un çatışmalı bölgeleri ve toprakları vardı. Mayıs Sineği sürekli olarak kendi bölgeleri üzerinde konuşlanmıştı ve elektromanyetik bozucuları kablosuz iletişimi engelliyordu.

Başka bir deyişle, Teokrasi’deki Sefer Tugayı’na her ne olduysa, Federasyon’un ana karası bundan haberdar olmayacaktı. Federasyon’dan kendilerini bu durumdan kurtarmasını istemek ya da Teokrasi üzerinde baskı kurmak için hiçbir yolları yoktu.

Saldırı Birliği ve Cumhuriyet Duyusal Rezonans kullanıyordu. Marki Maika’nın yeteneğinin bir parçasının mekanik olarak yeniden yaratılmasıydı. Elbette bu yeteneği tam olarak yeniden üretmeyi başaramadılar ama cihaz mesafeyi ve Mayıs Sineği’nin bozucu etkisini göz ardı eden iletişimlere olanak sağladı.

Ama ne denilirse denilsin, bu sadece bir makineydi. Federasyon’dan birinin 1. Zırhlı Tümen’le iletişim kurmak için bir RAID Cihazı’na sahip olması gerekiyordu ve tam da şu anda bu cihazın açık olması gerekiyordu. Gilwiese ve Svenja Federasyon’dan birine haber vermiş olsalar bile yardımın gelmesi zaman alacaktı.

Ve mevcut ortamda, görkemli Giadian İmparatorluğu’nun varisi olsa bile Federasyon’un Teokrasi ile bir savaşa girmeye istekli olması pek olası değildi. Gerçekçi konuşmak gerekirse, kaybedecekleri tek şey iki alay olurdu. Sırf onları geri almak için bir savaş başlatmazlardı. Özellikle de doğuştan Federasyon vatandaşı olmayan ya da onları geri görmek isteyen aileleri bulunmayan Seksen Altı’lar için.

Trajik kahramanlar olarak övülürler ve vatandaşlar bir süre onların kaderi hakkında yaygara koparırdı, ancak Federasyon Teokrasiyi desteklemeyi bırakacağını ya da başka bir yaptırımda bulunacağını açıkladığında, hikaye çok geçmeden unutulurdu.

Halktan bir birliğin ölmesi kimsenin umurunda olmazdı. Sonuçta Myrmecoleo Alayı hem Federasyon hem de lordları için tek kullanımlık bir piyondan başka bir şey değildi. Onların kaybı kimseye kalıcı bir acı vermeyecekti.

“…İşte bu yüzden göze çarpan bir birim olmanın size hiçbir faydası yok.”

 

……

 

 

“Ama… ne anlamı var ki?” Shin kendi kendine mırıldandı.

Bu durumda düşünmesi gereken bir şey değildi ama hiç mantıklı gelmiyordu. Olanlar muhtemelen Federasyon’la bir savaşı tetiklemeyecekti ama düşmanlık yaratacak ve Teokrasi’nin konumunu daha da kötüleştirecekti.

Teokrasi’nin Federasyon, Birleşik Krallık ve İttifak ile ilişkileri bozulacak ve gelecekte alacakları desteği kaybedeceklerdi. Ve Cumhuriyet’in durumu kadar ağır olmasa da, çocuk askerleri savaşa zorladıkları için yine de parya olarak damgalanacaklardı… Ve bunun karşılığında kazanacakları tek şey iki zırhlı alay olacaktı.

O kadar bile değil.

Hayır, asıl soru: “…Bunu neden şimdi yapıyorlardı?”

Lena’nın aklına takılan kısım buydu. Ne de olsa İskele Kuşu sadece aşırı ısınma nedeniyle geçici olarak hareketsiz kalmaya zorlanmıştı. Teokrasi’nin tapınağına karşı tutulan tehditkâr devasa silahtı; onu ortadan kaldırmak en önemli öncelikleri olmalıydı. Üstelik silah hâlâ serbest olmakla kalmıyor, orduları da hâlâ Lejyon’un ön cephe kuvvetleriyle savaş halindeydi.

Öyleyse neden Federasyon Sefer Tugayı’na ihanet edip iki cephede birden savaşma riskini göze aldılar -savaşacakları ordulardan biri çok daha zayıf olsa bile? Neden şimdi onlara ihanet ediyordular ki? Burada onlara sırt çevirerek kazanacakları hiçbir şey yoktu.

Hilnå başarılardan ve bilgilerden bahsetmişti ama Federasyon Sefer Tugayı ilk hedefleri olan İskele Kuşu’nu ortadan kaldırmak bir yana, daha Lejyon’un kontrol çekirdeğini bile ele geçirmemişti. Daha sonra onlara saldırmak için çok geç sayılmazdı; aslında Teokrasi onlara bu kadar çok ihanet etmek istiyorsa, bunu görevi tamamladıktan sonra yapmalıydı – İskele Kuşu’nun yakın tehdidini bertaraf ettikten ve muhtemelen gizli bilgileri ya da raylı topun enkazını ele geçirdikten sonra.

Operasyon sona erdikten sonra Keşif Tugayı yorgun ve korumasız olacaktı. Eğer Teokrasi bu gece geç saatlerde, Reginleif’lerinden çıktıklarında onlara saldıracak olursa, Seksen Altı bile fazla direniş göstermeden ele geçirilebilirdi. Evet, Seksen Altı’yı ele geçirme perspektifinden bakıldığında bile, operasyon tamamlandıktan sonra onlara saldırmak Teokrasi’ye çok daha az çabayla çok daha fazla şey kazandırabilirdi.

Bu durumda, neden? Neden bunu şimdi yapıp ve birbirlerine gereksiz kayıplar verdirme zahmetine girdiler?

Hızla indikleri koridorlarda asker ya da muhafız izine rastlamadılar. Üssün hangarına doğru ilerlediler. Kendilerine verilen makineli tabancaların her birinde, gizlenmeleri gerektiği için sınırlı sayıda mermi vardı ama tek bir tane bile ateşlemeden oraya vardılar.

Dışarıya baktılar ve panjura kadar uzanan kül rengi açık havayı gördüler.

Koruyucu giysiler olmadan o araziden geçemezlerdi.

“Vanadis’e girin!”

Tam o sırada Lena Para-RAID üzerinden bir ileti aldı. Mesaj, yedek birlik olarak geride bıraktıkları karargâh muhafız bölüğünün kaptanından geliyordu.

“Siz daha bizi çağırmadan sizi almaya geldik! Hepiniz içeri girdiğinizde bana bir mesaj gönderin; kepengi kırıyoruz!”

“Evet, teşekkür ederim!”

Bir alt sürücü Vanadis’in sürücü koltuğuna tırmandı ve motoru çalıştırdı. Herkesin bir yerlere tutunup tutunmadığını bile kontrol etmeden, gözünü kırpmadan pedala bastı.

“Teğmen Nana!”

“Emredersiniz, efendim!”

İki ağır makineli tüfek elektrikli testereyi andıran tiz bir çığlık attı. Mermileri birkaç saniye içinde metalik kepengi parçaladı. Bir an sonra silah seslerinin kesilmesiyle Vanadis tiz ve gürültülü bir patlamayla panjurdaki delikten içeri daldı.

Metalik parçalar havaya uçtu. Hangarın içinde, Reginleif’ler kraliçelerinin arabasını selamladılar ve göz açıp kapayıncaya kadar etrafında bir savunma düzeni oluşturdular.

Saldırı tüfekleri taşıyan üniformalı figürlerin nihayet hangara girdiği görüntüsü Vanadis’in monitörünü doldurdu.

 

 

……

 

Kurena, Siyah Kuğu’nun optik sensöründen Mika’nın birimi Bluebell’in hemen altında havaya uçtuğunu görebiliyordu.

“Mika!”

Kokpite doğrudan isabet etmemiş ve ünitesi de ağır hasar almamıştı. Ama kesinlikle yaralanmıştı. Sol kanadı parçalanan Bluebell olduğu yerde kaldı ve bir eş birlik onu çekmek için bir Juggernaut ile ona yaklaştı. Ve onlar bunu yaparken bile, inci grisi birimler onlara doğru yaklaştı.

Az önce Rito’nun da yaralandığını ve hattın gerisine çekilmek zorunda kaldığını bildiren bir mesaj gelmişti. Kurena, ön ve arka ayakları dev raylı tüfeğin kokpit bloğuna sabitlenmiş olan Silahşör’ün kokpitinde yumruklarını sıkarak sadece boş boş oturabildi.

“…Neden?”

Bunu onları kandırıp kullanacak bazı piçler için yapmışlardı. Savaşın zorluğunu ve acısını bir başkasına yüklemeye ve yokmuş gibi davranmaya çalışan korkunç insanlara.

Neden hep biz?

Birden kalbinde taşıdığı yoğun duygu yumağının öfke olduğunu fark etti. Ne göğsünde kaynıyordu ne de midesinin çukurunda yanıyordu. Soğuk ve sertti, sanki içine sıkışmış ve bir türlü çıkmayan yabancı bir cisim gibiydi. İçinden ona yapışan donmuş, pıhtılaşmış bir zehir gibiydi.

Seksen Altıncı Sektör boyunca ve o zamandan beri içinde için için yanan bir öfkeydi bu.

“Neden… her zaman savaşan biz olmak zorundayız…?!”

 

 

……

 

Bir Reginleif filosu tarafından korunan Vanadis, kolordu komuta merkezinden kaçtı ve kül rengi çorak araziye doğru ilerledi. Vanadis’in elinde hiçbir araç yoktu. Kendini savunabilecek minimal teçhizatı vardı ama 120 mm’lik zincir topu ve ağır makineli tüfekleri güçten yoksundu. Hareket kabiliyeti de Reginleif’lerin yapabileceklerinin çok uzağındaydı. Bu nedenle, komuta aracı muharebe için tasarlanmamıştı ve her türlü çatışmadan kaçınmaları gerekiyordu.

Aynı durum, acil durumlarda asgari destek olarak geride bırakılmış olan muhafız filosu için de geçerliydi. Kül rengi arazide hızla ilerlediler ve Teokrasi ordusuyla çatışmaya girmemek için bulabildikleri tepelerin arkasına saklandılar. Kolordunun kuşatmasını yarmanın bir yolunu bulmalı ve güçlerinin geri kalanıyla yeniden bir araya gelmeye çalışmalıydılar.

Düşman üssünden kaçmayı başarmışlardı ama Lena ve diğerleri tekrar yakalanırsa, Seksen Altı’ya baskı yapmak için rehine olarak kullanılabilirlerdi. Ayrıca on beş kilometre ötede bulunan Hayalet Sürücü teknisyenlerini ve bakım ekibini de toplamaları gerekiyordu. Lena sadece iyi olmaları için dua edebilirdi.

“Teğmen Oriya, Teğmen Michihi! Durumunuz nedir?!” Lena onlara Para-RAID aracılığıyla sordu.

“Etrafımız tamamen sarıldı, Albay!”

“3. Tümen ve pusu alayı hatları saat üç yönünde zayıf! Oradan geçmeye çalışıyoruz!”

Frederica daha sonra başka bir rapor daha verdi.

“Teokrasi’nin 2. Kolordusu da bize doğru ilerlemeye başladı. Ancak hâlâ Lejyon’la çatışıyorlar, bu yüzden kuşatmaya katkıda bulunamıyorlar… Masum bir çocuk rolü oynayarak Teokrasi’nin subayları ve askerleri hakkında dolaşmanın yararlı olduğu kanıtlandı.”

Bu son yorum Lena’nın gözlerini birkaç kez kırpmasına neden oldu, her ne kadar bu gergin durumda uygunsuz olsa da.

“Frederica… Teokrasi’nin dilini anlayabiliyor musun?”

Yeteneği sayesinde tanıdığı herkesin geçmişini ve bugününü görebiliyordu ama Lena’nın bildiği kadarıyla bunun için en azından isimlerini bilmesi ve onlarla karşılıklı konuşmuş olması gerekiyordu.

“Basit bir konuşma yapabilecek kadar iyi. Onlarla konuştum ama sanki onları çok iyi anlayamıyormuşum gibi davrandım. Dediğim gibi, masum bir çocuk rolü oynadım, yabancı bir ülkede çaresiz bir kız gibi sırıttım. Onlar niyetimi anlayıp kendi isimlerini söyleyene kadar adımı bir bebek gibi tekrarladım.

Bu benim çalışma kabiliyetim için yeterliydi… Ne de olsa bu topraklar Cumhuriyet’ten ve Federasyon’dan çok uzakta. İhtiyatlı davranmaktan zarar gelmeyeceğini düşündüm.”

Muhtemelen açık bir ihanet beklemiyordu ama Frederica bir tür yanlış anlama veya iletişimsizliğin beklenmedik bir duruma yol açabileceğini varsayıyordu.

“Yararlı olduğumu kanıtladım mı Vladilena?”

“Elbette kanıtladın Frederica… Teşekkür ederim. Çok yardımcı oldun.”

Frederica’nın memnuniyetle başını salladığını hissedebiliyordu. Lena ise verdiği bilgileri dikkatle değerlendiriyordu. 2. Ordu Kolordusu harekete geçmişti. İki alayın koca bir ülkenin ordusunu durdurması beklenemezdi. Hem boşa harcanan zaman hem de hava indirme taburunun yorgunluğu ve kalan cephanesi açısından, bunun çok uzun sürmesine izin veremezlerdi…

“-Ama, Albay, bekleyin.”

Biri araya girdi. Bu, topçu konfigürasyonlu Reginleif taburlarının komutanlarından Mitsuda’ydı. Sesinde gizlemeye çalışmadığı bir hoşnutsuzluk vardı ama bu Lena’nın kendisine yönelik değildi. Daha sonra ses tonu daha sakin ve derli toplu bir şekilde devam etti.

“Diyelim ki Shin’in grubu İskele Kuşu’ndan geri çekildi. Ondan sonra geri dönemez miyiz?”

Lena kaskatı kesildi ve endişeyle yutkundu. Mitsuda devam etti.

“Demek istediğim, Shin’in grubu İskele Kuşu’nu geçici olarak durdurdu ama hala sağlam. Onu orada öylece bırakırsak, Teokrasi’nin insanları onunla ilgilenmekle meşgul olmayacaklar mı? Federasyon’dan yardım istediler çünkü bu onların üstesinden gelemeyeceği bir şeydi. Onlar kendi başlarının çaresine bakmakla meşgulken biz de eve dönebiliriz.”

Bu onları Teokrasi ile anlamsız bir şekilde savaşmak zorunda kalmaktan kurtaracak ve bu savaşta gereksiz kayıplar vermelerini önleyecekti.

“Peki…”

Bunu yapabilirler mi? Yapabilirlerdi. Biraz çaba gerektirecekti ama Shin ve hava indirme taburunun kaçmasına yardım edebilir, ortaya çıkacak kaos ortamında ön safları boşaltabilir ve Teokrasi’den ayrılabilirlerdi. Hayalet Sürücü ve Siyah Kuğu’dan kurtulmak için onları havaya uçurmaları ve düşman tarafından ele geçirilmelerine izin vermemeleri gerekecekti. Ancak düşman bir ulusa karşı umutsuz bir savaş vermekle kıyaslandığında, bu sayısız hayat kurtaracaktı.

Mitsuda daha sonra, hissettiği dipsiz tiksinti ve kızgınlığı gizlemek için hiçbir çaba sarf etmeden, mesafeli bir tonda konuştu.

“Evet, sonuna kadar savaşmaktan gurur duyuyoruz. Ve elbette, Federasyon sebat etme isteğimizden yararlanmak isterse, bunu yapmamıza yardımcı oldukları sürece onlara izin veririz… Ama bu, bizi hiçbir şeymiş gibi kullanmalarını, kendileri için şehit olmaya zorlamalarını istediğimiz anlamına gelmez.”

Bu sözleri duyan Michihi, düşünceleri yüksek sesle okunmuş biri gibi ürperdi. Rito inkâr etmeye çalışsa da bir yanı bunu merak ediyordu. Kurena da tüm kalbiyle onayladı.

Aynı şüphe, hayal kırıklığı ve öfke Seksen Altı’nın her birinin kalbinde yanıyordu ve bu sözlerle uyandı. Sonuçta, bu gibi insanlar için savaşmak gibi bir görevleri var mıydı? Sonuna kadar savaşmak onların doğasında var diye, bunu yapmaktan gurur duyuyorlar diye, bu öylece boyun eğecekleri anlamına gelmiyordu. Birileri onları kandırdığında, silahlarını onlara doğrulttuğunda ve onlar için savaşmalarını istediğinde, reddetme hakları vardı.

Öncelikle, kimseyi korumak ya da herhangi bir şeyi kurtarmak için savaşmadılar. Bu hem Seksen Altıncı Sektör’de hem de onun dışında geçerliydi. Cumhuriyet’in beyaz domuzları için savaşmadılar. Bunu gururları ve yoldaşları için yaptılar.

Kaçmadılar ve pes etmediler. Sonuna kadar savaşacaklardı, son anlarında içlerine çekecekleri son nefese kadar – Seksen Altı olarak gururlarına sadık kalarak. Ve eğer yol boyunca beyaz domuzları korumak zorunda kalırlarsa, bu hoşlarına gitmeyecekti ama yapmaları gerekeni yapacaklardı.

Federasyon onları kilit Lejyon mevzilerini yok etmek için bir öncü olarak, diplomatik bir araç olarak ve propaganda malzemesi olarak kullanıyordu. Bunu biliyorlardı. Federasyon vatandaşları Seksen Altı’yı sadece medya ve haberler aracılığıyla görüyor ve onların yüceltilmesi gereken trajik kahramanlar olduğunu düşünüyorlardı. Ama öte yandan, Federasyon onlara karşılığında çok şey vermişti, bu yüzden bunu istemeyerek de olsa kabul ettiler.

Ancak araç ya da propaganda malzemesi olmak istemediler ve kesinlikle kahraman olarak görülmek istemediler. Onlar sadece kendileri için savaştılar. Gururları için, olmak istedikleri insan türü ve inandıkları şeyler için. Diğer insanlar için değil.

İşte bu yüzden, artık Seksen Altıncı Sektör’den ayrıldıklarına göre, bu gibi insanlar için savaşmayacaklardı. Ne şimdi ne de hiçbir zaman. Yani burada savaşmazlarsa… onları kaderlerine terk eden bu insanları öylece bırakırlarsa… bunda yanlış bir şey olmazdı… değil mi?

Ancak Seksen Altı’yı o an için harekete geçiren şüphe paramparça oldu. Jilet gibi keskin bir bıçağın kararlı darbesi gibiydi.

“Undertaker’dan Vanadis’e.”

Berrak, dingin sesi kulaklarına ulaştı-

“Hava indirme birimi, başlangıçta kararlaştırıldığı gibi görevine devam edecek. Siyah Kuğu yerini alana kadar savaş bölgesini kontrol altında tutacağız.”

-Operasyonu iptal etmeyeceklerini açıkladı.

Lena, Kurena ve çocuk askerler sanki bir rüyadan uyanır gibi onun adını fısıldadılar. Hepsi farklı duygular içindeydi ama hepsi de bir zamanlar Seksen Altıncı Sektör’ün savaş alanında hüküm sürmüş olan başsız Azrail’in adını aynı şekilde mırıldanıyordu. Bir zamanlar onlara liderlik eden savaş tanrısının.

“Shin…”

……

 

 

İskele Kuşu’nu henüz ortadan kaldırmamışlardı. Operasyon hâlâ devam ediyordu.

Saçma yağmuru onları İskele Kuşu’ndan uzak durmaya zorluyordu ama mesafeyi bir kez daha kapatmak için savaşırken konuşmaya devam etti. Tüm zırhlı birlikle birlikte yankılanmak başının zonklamasına neden oluyordu ama buna bir süre daha dayanabilirdi.

Shin onların nasıl hissettiğini biliyordu. O da en az onlar kadar nefret ediyordu. Cumhuriyet’in beyaz domuzlarından daha iyi olmayan insanlar için savaşmak, hele hele onlar için ölmek istemiyordu. Özellikle de şimdi, reddetme hakkına sahip olduklarını anladıklarında… Ölmek istemediklerini söyleme hakkına sahip oldukları anda.

Ancak…

“Öfkenizi anlıyorum. Ancak İskele Kuşu’nu görmezden gelirsek, bir sonraki cephede Federasyon’un karşısına çıkabilir. Ve eğer bir komuta biriminin kontrol çekirdeğini – Lejyon’un gizli bilgilerini ve raylı topun kendisini – ele geçirmezsek Federasyon’un bir geleceği olmaz. Bu, duygularımıza yenik düşüp vazgeçebileceğimiz bir operasyon değil.”

Öfke ve kızgınlık yüzünden yaşama şanslarından vazgeçemezlerdi. Hayatları artık buna izin verecek kadar değişken ve geçici değildi.

İskele Kuşu’nun kontrol çekirdeği bir İmparatorluk subayı değildi. Yakamoz’un çekirdeği de, raylı topları çalıştıran “Shanalar” da öyle. Hiçbiri Federasyon’un en çok ihtiyaç duyduğu bilgiye sahip değildi. Ama yine de.

Mitsuda konuştu. Memnuniyetsizlikten ya da karşılık verme niyetinden değil, inatçı ve ısrarcı olma nedenini kaybetmiş bir çocuk gibi.

“Ama Shin… Ama…”

“Daha önce de söyledim, Mitsuda. Öfkeni anlıyorum. Yersiz değil. Ama hayatlarımız üzerine kumar oynamaya değmez. İşler gerçekten tehlikeli bir hal alırsa, o zaman geri çekilmeyi düşünürüz.”

“…Anlaşıldı.”

Mitsuda istemeyerek de olsa Rezonans aracılığıyla başını salladı. Bunu doğrulayan Shin, tüm birimle birlikte Yankılanmayı kesti. Bunu yapar yapmaz, Raiden’ın Yankılanım üzerindeki acı sırıtışını açıkça hissedebiliyordu.

“Savaştan dönmek Mitsuda’nın söylediği kadar basit değil.”

Hava indirme birimi, kara biriminin ön hatlardaki Lejyon’u ortadan kaldırmayı onlar için halledeceği varsayımı altında çalışıyordu. İskele Kuşu’yla savaşmak neyse de, İskele Kuşu onları arkadan vururken bölgeden çıkmak için savaşmak zorunda kalmak biraz fazla zor olabilirdi, özellikle de Teokrasi ordusunun yardımına güvenemeyecekleri için.

“Evet. Tüm birimler, beni duydunuz. Operasyona devam ediyoruz.”

Hava indirme birimindeki herkes Raiden’ın duruşunu paylaşıyordu. Hiçbiri herhangi bir şikâyette bulunmadı ve gerginlik hissini korudu. Operasyon yeniden başladı. Ancak, Siyah Kuğu’nun ateşleme pozisyonunu alması için ne kadar beklemeleri gerektiğini kim söyleyebilirdi ki?

“Soğutma sisteminin analizine dayanarak, İskele Kuşu’nu yok etmek için Siyah Kuğu’nun pozisyon almasını beklememiz gerekmeyebilir ve eğer bu mümkünse, bunu hemen yapacağız. O zamana kadar, mecbur kalmadıkça cephane israf etmemeye çalışın.”

 

…..

 

Hem Seksen Altıncı Sektör’ün hem de Federasyon’un savaş alanında onu takip etti. Ona karşı neredeyse dinsel bir inançla bağlılık duyuyordu.Ama şimdi onu dinlerken, Kurena sadece inançsızlıkla tepki verebilirdi.

“Neden?”

Neden bu durumda bile savaşın sona ereceğini söyleyip duruyordu? Neden bu dünyaya inanmakta ısrar ediyordu? Annesini ve babasını soğukkanlılıkla öldürürken gülen bir dünyaya? Son nefesine kadar savaşmaya kararlı bir Seksen Altı’nın kolunu koparan bir dünyaya?

Beyaz domuzlar senin de aileni aynı şekilde götürdü. Theo’nun da benim gibi bir elini kaybettiğini gördün. Peki neden? Bunu hâlâ nasıl yapabiliyorsun?

Uzun zamandır Shin’le arasında kararlı bir uçurum, bir çatlak vardı. Onun gibi Seksen Altı ve Shin gibi Seksen Altı arasında. Ve şimdi bunu çok net görebiliyordu. Seksen Altıncı Sektör’den ayrılanlar ile ayrılamayanlar, yani geride kalanlar arasında duran duvarı.

“Bizi bırakacak mısın? Hey…”

Azrailimiz. Ya da ben öyle sanıyordum…

Bizi terk mi edeceksin?

Hani biz senin yoldaşlarındık?

 

……

“Hava indirme birimi, başlangıçta kararlaştırıldığı gibi görevine devam edecek. Siyah Kuğu yerini alana kadar savaş bölgesini kontrol altında tutacağız.”

Her şey bir yana, bunu hiç beklemiyordu.

Seksen Altı’nın kaptanının kararlı ve vakur sözlerini duyan Hilnå gözlerini açıp hayretle bakmaktan kendini alamadı.

Bu olamaz. Olamaz. Seksen Altı’nın kendisi mi söylüyor bunu? Hayır… Her şeye rağmen.

Dudaklarına yayılan gülümsemeye engel olamadı. “Gördün mü? Senin savaş tanrın, senin Azrail’in de bunu söylüyor, Seksen Altı.”

Ne Lena ne de Seksen Altı bu gülümsemeyi görebiliyordu ama korkunç derecede çarpıktı… ve bir şekilde kendini küçümsüyordu.

“Senin rolün bu. Toprak tanrıçasının iradesi ve bu dünyanın size bahşettiği kader böyle. Hepiniz çatışmadan başka bir şey bilmiyorsunuz. Yaşayacak başka bir yeriniz yok. Savaş alanında yaşayacaksınız ve orada da öleceksiniz. Sizi bekleyen tek kader budur.”

Tıpkı bizim gibi.

 

…..

 

Shin’in Yankılanma’nın ötesinden söyledikleri, hepsinin düşündüğü ama hiçbirinin kelimelere dökmediği şeylerdi. İskele Kuşu’yla savaş devam etmek üzere olduğu için konuyu tartışacak zamanı yoktu, bu yüzden Lena onun yerine konuştu.

“Tüm birimler. Bunu Teokrasiyi kurtarmak olarak görmek zorunda değilsiniz. Sizler kahraman değilsiniz. Kendi nedenleriniz için savaşabilirsiniz ve savaşmalısınız da.”

Bu çağrıyı yapmak bir komutanın göreviydi. Ve söylediği sözlerin kendisine karşı kullanılmasını istemiyordu.

“Ve son nefesinize kadar savaşmaktan gurur duysanız bile, bu tek amacınızın savaşmak olduğu anlamına gelmez. Siz dron değilsiniz, silah da değilsiniz. Ve bu saçmalığın sizi yanıltmasına izin vermemelisiniz! Ancak, bu operasyonu tamamlayacağız. İskele Kuşu’nu yok edeceğiz!”

Eğer hoşnutsuz veya mutsuzlarsa, bunu Shin’e değil ona karşı göstermeliydiler. O Seksen Altı’nın içinde yaşayan bir kraliçeydi. Savaş alanında kanının dökülmesini istemiyorsa, astlarından daha sakin kalmalıydı.

“Ve bu amaçla, önce bu ablukayı yarmalıyız! Myrmecoleo Alayı ile işbirliği yapın ve düşmanın kuşatmasında bir gedik açın!”

Ancak bunu söyler söylemez, bu planla ilgili bir şeylerin kritik bir şekilde yanlış olduğunu fark etti. Bir kuşatmayı yarmak. Tam bir kuşatma.

Neden?

Bir ordu dağıldığında daha zayıftır. Kaybeden bir ordu kayıplarının çoğunu geri çekilme sırasında alır. İşte bu yüzden, genel bir kural olarak, düşmanın kaçmasına hiç izin vermeyecek bir düzen benimsenmez. Geri püskürtüldüklerinde insanlar da hayvanlar gibi paniğe kapılmaya ve kaçmaya meyillidir.

Ancak kaçış yolları kesilir ve ölüm gözlerinin önünde belirirse, askerler son nefeslerine kadar mücadele etmek zorunda kalırlar. Ve tıpkı hayvanların köşeye sıkıştıklarında en tehlikeli oldukları gibi, askerler de engelleme ve sağduyu prangalarından kurtulduklarında olağanüstü bir vahşilik sergilerler.

Düşmanı bu tür bir pozisyona zorlamak, saldıran taraf için yalnızca daha fazla kayıpla sonuçlanacaktır.

Bu yüzden düşmanı kuşatmaya başvurmak küçümsenir. Düşmanı tümüyle yok etmek istenmediği sürece, bir kaçış yolu bırakmak esastır. Teokrasi gerçekten Seksen Altı’yı ordusuna katmak istiyorsa, Kurena, Michihi, Rito ve Sefer Tugayı’nın ana kuvvetini tam bir kuşatmayla engellemenin hiçbir anlamı yoktu.

Bunun da ötesinde, sürpriz saldırının garip zamanlaması ve Lena’nın grubunun kaçana kadar hiçbir düşman askeriyle karşılaşmamış olması gerçeği vardı. Lena’yı ve kontrol memurlarını rehin tutmamışlardı. İşin en garip yanı da, sırf iki alayı kaçırmak için Federasyon ve Birleşik Krallık gibi büyük güçleri düşman edinerek bu kadar zahmete girmeleriydi.

Pek tabi Hilnå’nın amacı Seksen Altı’nın teslim olmasını sağlamak değilse? Belki de çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu bu durum Teokrasi ordusunun iradesi değil de…

“…Bunu anladığını biliyorum Hilnå,” dedi Lena alçak bir sesle, telsizin yayınını Teokrasi komuta merkezinin dalga boyuna çevirerek.

Sesinde bastırılmış bir öfke vardı, sanki bu son yorumu yapmadan kendini bütün hissedemeyecekmiş gibi.

“Az önce ne dediğimi duydun, değil mi? Yanılıyorsun Hilnå. Seksen Altı savaş alanında gururları yüzünden kalıyorlar, bu onların kaderi olduğu için değil. Çatışmanın tek yolları olduğuna inandıkları için savaşmıyorlar. Bu savaşı bitirmek için savaşıyorlar!”

 

……

 

“Hayır, savaşı bitirmek itemiyoruz,” diye acı acı tükürdü Kurena.

Konuşan Lena olduğu için, olabileceği kadar sinirlenmemişti. Ama bu sözleri başka biri söylemiş olsaydı, çok öfkelenirdi.

Savaşı bitirmek için savaşmıyorlardı. Seksen Altı’nın hepsi Shin gibi düşünmüyordu. Lena bunu sadece Shin’in sürekli etrafında olduğu için söylemişti. Savaşı sona erdirmek istiyordu ve Lena her şeyden önce ona güveniyordu.

Elbette Kurena da bu lanet olası savaşın sona ermesinin iyi bir şey olacağını düşünüyordu. Shin’in hayalinin gerçekleştiğini, yani savaşın sona erdiğini görmek istiyordu. Ama eğer biterse, onun yanında bir yeri olmayacak ve artık ona yardım edemeyecekti.

Ama…

Kurena’nın kafası düşüncelerinin dönüp dolaşması yüzünden karışmıştı. Gerçekten ne yapmak istiyordu? Cevabı oldukça basitti. Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyordu. Burada, savaş alanında Shin’e ve tüm yoldaşlarına yardım etmek istiyordu. En azından burada, nereye ait olduğunu biliyordu… nerede durduğunu. Shin şimdi Seksen Altıncı Sektör’de olduğundan çok daha rahattı ve günlerini yoldaşlarıyla geçirmek çok daha keyifliydi. Ve bu amaçla…

Theo’nun bir keresinde ona söylediği bir şeyi hatırladı.

Neredeyse savaşın bitmesini istemiyormuşsun gibi geliyor.

O zaman, kastettiğinin bu olmadığını söylemişti. Ama bu doğru değildi. Aslında kastettiği buydu.

“Savaş bitmek zorunda mı…?”

Ben…

Ancak bu sözler aklına geldiğinde, göz kamaştırıcı bir şimşek çakmasının ardından gelen gök gürültüsü gibi bir şey kulaklarına ulaştı. Şimşek geceyi yırtarken, bu gümbürtü gök kubbeyi sarstı.

“Hayır!”

Bu Hilnå’ydı.

 

…..

 

“Bu olamaz! Bir Cumhuriyet vatandaşının, o kader hırsızlarından birinin bunu söylemeye cüret ettiğine inanamıyorum!”

Hilnå bağırdı, sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşmaya cüret eden bu gümüş kraliçeye doğru ateş püskürüyordu.

Sen bunu anlayamazsın. Her şeyleri ellerinden alınan insanların duygularını, ellerinde kalan tek şeye nasıl bir saplantıyla sarıldıklarını hiçbir zaman anlayamazsın.

“Seksen Altı’yı bu hale sokan kaderdi! Ne de olsa anavatanları Cumhuriyet’ten kovulup savaş alanında yaşamaya zorlanmamışlar mıydı? Eğer savaş onları her şeyden mahrum bıraktıysa, bu mahrumiyetin izlerinden başka bir şeyleri yoksa… o zaman bu kaderden kurtulamazlar! Bu yaraları iyileştiremezler!

Farkında bile olmadan, komuta sopasına sıkıca sarılmıştı. Sanki o eski kâbus gözlerinin önünde canlanıyormuş gibi hissetti.

On yıl sonra bile ailesinin başına gelen vahşeti çok net hatırlıyordu.

“Çünkü bende aynıyım! Aynı şey benim de başıma geldi! Beni trajik bir figüran olarak öne çıkaran azizleri asla unutamam! Teokrasinin yaptıklarını, felaket karşısında halkımızın birliğini sağlamak için beni nasıl bir savaş azizine dönüştürdüklerini unutmayacağım!”

“Sen neden bahsediyorsun-?”

“Ailem, Rèze Hanesi, hepsi savaşın başında Lejyon tarafından katledildi.”

Lena’nın nefesinin boğazında düğümlendiğini duyabiliyordu.

Rèze Hanesi, azizlerin soyundan geliyordu. Ne zaman savaş çıksa, Rèze Hanesi üyelerinin görevi kolordu komutanı ya da tümen komutanı olarak hizmet etmekti. Ancak bu komutanların hepsinin savaş başladıktan bu kadar kısa bir süre sonra öldürülmüş olması mümkün değildi.

“Tüm ailesi lanet olası Lejyon tarafından yok edilmiş genç bir azize. Kırılgan bir genç kız olmasına rağmen Lejyon’u yargılayacaktı. Kalbindeki öfkeyle asilce savaşan Teokrasi’nin sembolü. Beni buna dönüştürmeye çalıştılar ve bunu yapmak için… Teokrasi ordusu ailemi terk etti.”

Kolordu komuta merkezi Lejyon tarafından saldırıya uğradı. Üssün eskort birliği yanlış emirler nedeniyle tesadüfen o sırada komuta merkezinden uzaklaştırıldı ve kurtarma birliği tesadüfen Lejyon’un öngörülemeyen bir pususuyla durduruldu ve zamanında varamadı.

O sırada genç Hilnå bir aktarım aracılığıyla ailesiyle konuşuyordu. Büyükannesi – kolordu komutanı – annesi, babası, büyükbabası ve kardeşleri – tümen komutanları ve kurmay subayları – amcası ve yengesi.

Ve sadece bir iletim yoluyla olmasına rağmen, tüm ailesinin vahşice katledilmesini izlemek zorunda kaldı.

Diğer azizler o gün erken saatlerde Hilnå’yı çağırmışlardı. Entegre komuta merkezine kendisi giremeyecek kadar küçüktü ve annesiyle konuşabilmek için sadece bir kez iletimi açtı. Ve bu azizler bir kenarda durup ailesinin öldürülmesine tanıklık etmesini izlediler.

Onları asla unutmayacaktı. O kabusu. Gördüğü şeyleri. Vatandaşlarının aşağılık, duygusuz yüzlerini.

“Babam, annem, büyükannem, amcam ve kardeşlerimin hepsi Lejyon tarafından parçalandı. Ve bunun olmasına izin veren azizler… acı verici bir karar olmasına rağmen bu fedakarlık sayesinde tanrının sınavını geçtiklerini söylediler. Bu sırada sevinç gözyaşları döktüler, kendi yücelikleriyle sarhoş oldular.”

 

……

 

“Ailemi benden çaldığı için bu ülkeyi asla affetmeyeceğim. Savaşın azizi olarak kaderimden başka bir şeyim yok ve üzerime kazınan yaralar kimsenin benden almasına izin vermeyeceğim bir şey. Onlardan asla vazgeçemem!”

Kurena, Hilnå’nın az önce söylediklerinin aynadaki yansıması tarafından kendisine haykırıldığını hissetti. Beyaz domuzlarla aynı olduğunu düşündüğü kız, dünyada yanlış olan her şeyin ta kendisiydi, tıpkı onlar gibiydi. Seksen Altı’nın aynadaki görüntüsüydü.

Ailesinden ve doğduğu yerden mahrum bırakılmış bir çocuktu. Savaşta zorla çalıştırılan bir kız çocuğuydu. Savaş alanında yaşamak için bu kaderden, bu gururdan başka hiçbir şeyi olmayan bir bebekti.

Hilnå sanki içinde tuttuğu her şeyin mantarını patlatmış gibiydi, altın rengi gözleri öfkeyle yanıyordu.

Evet, bu doğru. Hilnå haklı.

Her şeyi elinden alındıktan sonra, Kurena kendisine kimlik duygusu veren tek şeyi bırakamıyordu. Bu şey onun yaraları olsa bile. Özellikle de…

“Bana bunu anlayamadığını söyleme. Bunu benden almaya çalışan son kişi sen olmalısın.”

Shin de aynı yaraları taşımalıydı. Ve Shin’in onları kaybetmek istemediğini, bunun bile elinden alınmasını istemediğini biliyordu.

Gelecek için dilek dileyemeyeceğimi biliyorsun, bu yüzden… savaşın bitmesini istemiyorum. Bunu benden alma.

Ben sadece savaş alanında var olabilirim. Beni ait olduğum tek yeri terk etmeye zorlama.

 

…..

 

Hilnå’nın çığlığı bir nefret gibiydi. Sonunda, başka bir kayıp çocukta dayanışma bulmuş çaresiz bir bebeğin çığlığıydı. Ve şimdi o müttefike yapışmış, ağlıyor ve bırakmayı reddediyordu.

“Eminim bunu en iyi siz bilirsiniz! Siz yaşayan hayaletler olmaya zorlanan, savaş alanında dolaşan ve savaşla beslenen çocuk askerler! Ve sen, tanrılar tarafından terk edilmiş bir savaş alanında, kurtuluş sunmaya zorlanan Başsız Azrail! Dünyanın sadece aldığını ve asla vermediğini biliyorsun! Adalet ve doğruluk gibi erdem bayraklarını yükseltmenin hiçbir anlamı olmadığını biliyorsun!”

 

…..

 

Shin yere baktı. Bir zamanlar o da aynı şekilde hissediyordu. Adalet ve doğruluğun hiçbir anlamı yoktu. Bunu Seksen Altıncı Sektör’de, altı ay sonra anlamsız bir şekilde ölmeye yazgılı olduğu Öncü filosunun kışlasında hissetmişti.

O zamanlar bundan şüphe etmemişti. Bunun sadece bir olasılık, dünyanın bir gerçeği olduğunu düşünmüştü.

Ve işte Hilnå şimdi aynı şeyleri söylüyordu. O da tıpkı Seksen Altı gibiydi; insanlığın kötülüğü tarafından savaş alanına atılan bir çocuk. Şimdi Seksen Altıncı Sektör’ün gerçeğini bayrağı olarak elinde tutuyordu.

Kıpırdamadan duruyor ve hareket etmeyi reddediyordu. O savaş alanının sınırları içinde sıkışıp kalmış. Yaralarının iyileşmesine izin vermek yerine onu tüketmesine izin veriyordu.

 

 

Lena ise şok içinde gözlerini açmış öylece duruyordu. Bundan emindi. Hilnå’nın az önce söylediği şey…

Vanadis’in holo-pencerelerinden birinde, üzerinde bölgenin haritası bulunan yeni bir blip belirdi. Şu anda düşman tarafından kuşatılmış olan Reginleif’lerin radar sistemleri bu yeni birimi tespit etti ve elektromanyetik parazite rağmen bir şekilde Vanadis’e iletmeyi başardılar.

Bir IFF imzası geri döndü. Bu, Teokrasi’nin 2. Kolordusu Ben Thafaca’nın keşif müfrezesiydi. Lena bunu gördükten sonra, temas kurmak üzere oldukları birime seslendi – Pala filosunun birimlerinden birine.

 

“Gremlin!”

 

 

Teokrasi’nin beklenmedik ihaneti, havadaki külün müdahalesi ve hava indirme taburunun düşman hatlarının gerisinde izole edildiği bilgisi. Tüm bunlar bir araya gelerek Gremlin’in İşlemcisinin midesinde için için yanan kafa karışıklığı ve paniği oluşturdu. İşte bu yüzden kokpitte yakınlık alarmı çaldığında şaşkınlıktan sadece nefesleri kesilmişti.

Kendilerine doğru yaklaşan Lyano-Shu’yu tekmeleyerek uzaklaştırdılar ama başka tarafa baktıklarında, kül perdesinin ardında bir Fah-Maras’ın hantal siluetini gördüler. Tentesi açıldı ve bir insan figürü dışarı fırladı. Armalarında altı kanatlı bir yırtıcı kuş vardı: Teokrasi’nin 2. Kolordusu.

Bu kadar yakınlar mı?!

İşlemcinin paniği sonunda düşüncelerini kaynama noktasına getirdi. Refleks olarak makineli tüfeklerinin nişangâhlarını inci grisi koruyucu giysiler giymiş olan ve her nedense ellerini aceleyle havada sallayan askere sabitlediler.

“Gremlin!” Lena Duyusal Rezonans aracılığıyla onlara bağırdı.

“Ateş etmeyin!”

“?!”

Refleks olarak namluyu hareket ettirdiler, ilk vurulan olmamak için zıplayarak uzaklaştılar ve aralarında mesafe yarattılar. Ancak o zaman askerin birliklerinden ayrıldığını ve onlara saldırma araçlarını bir kenara bıraktığını tam olarak fark ettiler. Asker şekilsiz, maskeli ve gözlüklü yüzlerini tekrar tekrar işaret edince İşlemci niyetlerini anladı ve frekansı Teokrasi’nin dalga boyuna çevirdi.

Üçüncü Kolordu’nun etrafına örülmüş olan elektronik parazit bu kadar uzağa uzanmayı başaramadı. Telsiz yüksek sesle parazit yaptı ve genç bir ses -İşlemci’nin yaşından çok da uzak olmayan- Cumhuriyet dilinde kekeleyerek onlara seslendi.

“Biz sizin düşmanınız değiliz! Bizi dinle, Seksen Altı!”

 

 

 

Bunu Yankı aracılığıyla duyduktan sonra, Lena şüphesinin doğru olduğunu teyit etti.

Yani gerçekten sadece.

“Hilnå. Tüm bu komplo… Arkasında sadece sen varsın, değil mi?”

Bu, Federasyon’a ihanet etmeye karar veren Teokrasi değildi. Hilnå bunu kendi başına yapıyordu.

…..

 

 

Teokrasi’nin 8. Tümeni ve pusu alayıyla savaşları devam ediyordu ama Michihi hâlâ kafa karışıklığı ve şüphe içindeydi. Ve savaş uzadıkça iç çatışması daha da belirginleşiyordu.

Bunun nedeni muhtemelen Lena’nın Hilnå’nın geçmişiyle ilgili konuşmasını duymuş olmasıydı. Sanki kızın hikâyesi kendisininkini yansıtıyordu. Seksen Altı’nın hayatını mahveden de aynı saçmalıktı. On yıl önce Lejyon Savaşı patlak verdiğinde Michihi ve yoldaşlarının hepsi küçük çocuklardı. Aniden toplama kamplarına gönderildiler ve burada ebeveynlerinden, büyükanne ve büyükbabalarından ve kardeşlerinden koparıldılar. Bir insansız hava aracının parçaları olarak savaşmaya mahkum edildiler ve Cumhuriyet’in Alba’sı kazançlı çıksın diye savaşmaya ve ölmeye zorlandılar.

Her biri zalimce evlerinden ve ailelerinden, bir gelecek hayal etmelerine bile izin veren masumiyetlerinden mahrum bırakılmıştı.

Ve bu burada da oldu. Batıdaki bu ülkede. Ve belki de her yerde oluyordu.

Gerçekten ben neyle savaşıyorum?

Bu şüphe Michihi’nin ellerine kramp girmesine neden oldu. Kontrolleri hareket ettiremediğini ya da tetiği her zamanki gibi hızlı çekemediğini fark etti ama elinde değildi. Sanki aynadaki yansımasıyla savaşıyormuş gibi hissediyordu ve kendisi gibi tecrübeli bir Seksen Altı askeri bile tereddüt ediyordu.

Bunu düşünemem. Bu kuşatmayı yarmaya ve kaçmaya odaklanmalıyım.

Başını salladı ve ağlamak istemesine neden olan çocuksu çaresizlik patlamasını bir şekilde yuttu.

Düşman birliği komutanının emrindeki Fah-Maras’a Lyano-Shu dronlarından oluşan bir kuvvet eşlik ediyordu. Onlara komuta eden Fah-Maras’ları yok ederse, Lyano-Shu’lar hemen durdurulacaktı, bu yüzden bu işi bitirmenin en hızlı yolu Fah-Maras’ları hedef almak olacaktı.

Ancak hem Michihi hem de yoldaşları bunun yerine Lyano-Shu’yu yok etmeye odaklandı. İnsanlı birimi hedef almak yerine, uzaktan kumandalı uzantılara ateş açmaya odaklandılar. Başka insanları öldürmek istemiyorlardı. Sonuna kadar savaşmak onların gururu olabilirdi ama bu başkalarını öldürmeye istekli oldukları anlamına gelmiyordu.

Hayatlarını Lejyon’a karşı savaşarak geçirmiş olan Seksen Altı’nın diğer insanlara karşı ilk savaşıydı bu. Bu, içinde yer almak istedikleri bir savaş değildi.

Cinayete tenezzül etmek istemiyorlardı.

Başka bir Lyano-Shu geri tepmesiz silahının nişangâhını ona sabitledi. Her zaman yaptığı gibi zıplayarak kaçmaya çalışsa, bacakları küle takılacaktı. Kontrol çubuklarını sıkıca kavradıktan sonra, yerinde durmaya karar verdi ve otomatik topunun namlusunu çevirdi.

Reginleif’in top tareti yükselme derecesi açısından sınırlıydı ama dönebiliyordu. Teokrasi’nin taretleriyle birlikte tüm gövdelerini de döndürmek zorunda olan birimlerinden daha hızlıydı.

Tetiğe bastı.

Mermiler hedeflerini vurdu, önce ön ayaklarının eklem yerlerine odaklandı. Düşman birimi ayağını kaybettiğinde yere yığıldı ve Michihi başka bir yaylım ateşiyle işini bitirdi. Önce bacakları hedef almak, Michihi’nin Juggernaut’lardan çok daha çevik olan Lejyon’la savaşarak geliştirdiği olağan savaş tarzıydı.

40 mm’lik otomatik top ateşi güçlü olsa da, 88 mm’lik bir tank mermisinin yıkıcı gücünden yoksundu.

Otomatik top ateşi Lyano-Shu’yu yere yığdı ama makine şeklini korudu. Ama sonra ön zırhı bir kokpitin kanopisi gibi açıldı. Ve içinden bir bebeğin parçalanmış kolu gibi küçük bir el yuvarlandı.

Ha…?!

Michihi dehşet içinde gözlerini açtı.

Bu bir çocuğun küçük eliydi. Bu… kundağı motorlu bir mayın mıydı? Ama bir Lejyon biriminin bir Lyano-Shu’nun içinde ne işi olabilirdi ki?

Michihi’nin kafası karışmıştı. Düşünceler kontrol edilemez bir kargaşa halinde zihnini dolduruyordu. Az önce tanık olduğu şeyin gerçekliği şüphe götürmezdi ve daha fazla açıklığa ihtiyaç duymuyordu ama yine de gözlerine inanmayı reddediyordu. İçgüdüleri onu bu gerçeği reddetmeye itiyordu -gerçeği inkâr etmesi için çığlık atıyordu.

 

Lyano-Shu’nun ön zırhı -hayır, kanopisi-parçalandı. Ve içeride, otomatik top ateşiyle parçalanmış “o” kokpitin içinde yatıyordu…

 

…on yaşında bile olmayan küçük bir kız…

 

 

(Onur: Ciddi misin??? 9 cilt boyunca ilk defa bir sahne beni tetikledi. Diyecek söz bulamıyorum.)

 

86 – Seksen Altı

86 – Seksen Altı

86 - Tám Sáu, 86 -เอทตี้ซิกซ์-, 86: Eighty Six, 86―EIGHTY-SIX, 86―エイティシックス―, 86―不存在的戰區―
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , , , Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
San Magnolia Cumhuriyeti, komşu Gidian İmparatorluğu’nun Lejyon olarak bilinen insansız hava araçları (Dron) tarafından kuşatılmıştır. Yıllarca süren özenli çalışmalardan sonra, Cumhuriyet sonunda tek taraflı mücadeleyi zayiatsız bir savaşa çevirmek için, ya da en azından hükümetin iddia ettiği buydu, kendi otonom hava araçlarını geliştirdi. Gerçekte ise kansız savaş diye bir şey yoktur. Güçlendirilmiş duvarların ötesinde Seksen Altı cumhuriyet bölgesini koruyan ve ‘varolmayan’ Seksen Altı bölgesi uzanır. Terk edilmiş bu bölgenin genç erkek ve kadınları Seksen Altı olarak damgalanır ve insanlıklarından sıyrılıp savaşta ‘insansız!’ hava araçlarına pilotluk yaparlar. Shinn, savaş alanında genç Seksen Altılıların bir müfrezesinin eylemlerini yönetiyor. Lena ise özel haberleşme denetimcisi. Bu ikisinin şiddetli ve hüzünlü veda hikayesi başlıyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla