22 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
İş seyahatinden dönüş ya da karargâha uğramak için bir fırsat. Her halükarda, cemiyetin olgun bir ferdi fırsat ayağına geldiğinde kendisini başkalarına sevdirmeyi ihmal edemez.
Genelkurmay Başkanlığı’na tekmil vermek harika bir fırsat.
Güneydeki V-2 harekâtına ilişkin raporu ve Ildoa’daki muhtelif gözlemleri teslim et. Hediye şarapların sahiplerine teslim edilmesini emir subayıma bırak.
Sonrasında geriye bir tek nezaket ziyaretlerinde bulunmak kalıyor.
Tanya, sempatikliğinin zirvesinde olduğu bir anda, son derece ciddi ifadeli bir Albay Lergen tarafından çağrılır. Albay’ın “Sizinle bir dakika görüşebilir miyiz?” demesiyle Tanya’yı odasına götürmesi arasında neredeyse hiç zaman geçmez.
Belli ki acelesi var. Nedenini merak etmek gayet doğal. Ancak haberi verdiğinde, kafasındaki tüm lüzumsuz düşünceler uçup gidiyor.
“Albay Lergen, bağışlayın—ne dediniz siz?”
“Doğru duydunuz, Albayım.”
Şaşkınlıktan donakaldım, Albay Lergen ise yorgun görünen bir ifadeyle son derece ciddi bir şekilde konuşmaya devam ediyor.
“Yüzbaşı Meybert ve Teğmen Tospan askeri inzibat tarafından gözaltına alındı. Tabii ki sadece geçici bir durum. Kısa süre içinde serbest bırakılacaklarından eminim.”
“Affedersiniz efendim. Mesele ne zaman serbest kalacakları değil. Bana topçumun ve piyade aptalımın tutuklandığını mı söylüyorsunuz?!”
Yönetmelik kaçıkları. Kuralları harfi harfine uygulayan tiplerdir. Kendilerine ne söylenirse söylensin, dinlenmeksizin ve titizlikle, durmaksızın çalışan türden insanlardır. İkisinin de karakterini çok iyi biliyorum.
Yönetmeliği ihmal edip işleri kafalarına göre yürütecek ya da kendi beceriksiz inisiyatifleriyle hareket etme aptallığını gösterecek işe yaramaz budalalar kesinlikle değiller. Tospan kuralları sorgulamayan türden bir mankafa olabilir ama bu en azından o kuralları okuduğu anlamına gelir.
“İkisi de kurallar konusunda benden bile daha takıntılıdır. Gözaltına alınmaları için hiçbir sebep göremiyorum. İnzibatların gösterdiği gerekçe neydi?”
“… Konuşlandırıldıkları işgal altındaki liman, Milletler Topluluğu komandolarının saldırısına uğradı. Birliklerimiz onları püskürtmeyi başardı fakat hasar çok ağır. Üstteki komutanlar öfkeden küplere binmiş durumda ve Lergen Muharebe Grubu’nun tembelliğinin aşırı zayiata yol açtığını iddia ediyorlar.”
“Affedersiniz, tembellik mi? Savaşa fazla hevesli olmalarını anlardım ama tembellik mi? O adamlardan asla tembel çıkmaz.”
Tanya’nın bildiği kadarıyla her ikisi de kendilerini işlerine sadakatle adayan tiplerdi. Görevlerini ihmal ettikleri için tutuklanacak türden aptallar değillerdi kesinlikle.
“Üsteğmen Tospan, canı pahasına hattı müdafaa etme emri aldığında sevinçten havalara uçacak bir adamdır! Düşman karşısında kaytaracağı tek an, ancak öldüğü andır!”
Lergen biraz bıkkın görünse de Tanya’nın bu öfke patlamasına başıyla onay vererek karşılık verdi. “Söylediklerin mantıklı. Duyduğuma göre denizci beyler, çuvalladıklarını örtbas etmek için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Söylendiğine göre bizimkilere iftira atılmış.”
“‘Söylendiğine göre’ demek yerine doğrudan ‘iftira atıldı’ demenizi tercih ederdim. Eee? Üzerlerine atılan bu asılsız suç neymiş peki?”
“Suçlamalar; emre itaatsizlik, talimatlara uymama ve kasten dost ateşi açma.”
“Emre itaatsizlik mi! Talimatlara uymama mı! Kasten dost ateşi mi! Bunlar ağır suçlar. Gerçekte yaşanan şey bu olamaz. Neler yaptılar Tanrı aşkına?”
“Limanı müdafaa ettikleri sırada yaşanmış. Ayrıntılarıyla açıklayayım.”
Olayların gelişimini ve varılan sonucu dinlediğimde midem bulanıyor. İnanılmaz bir liyakatsizlik. Islah olmaz bir aptallık. Üstelik umarsız bir hayal gücü yoksunluğu.
“Biz Doğu Cephesi denen tecrübe öğretmenine öğrenim ücreti öderken, gerideki oksijen israfı subaylar bu zorlu derslerden zerre kadar feyz almamışlar mı yani? Üstlerini çizip reçetelerine kurşun mu yazalım?”
“…” Ağzınızdan çıkana dikkat edin, Albay Degurechaff.”
Bir sonraki kelimelerimi dikkatle seçmeye çalışıp ifademi düzeltiyorum. “Lütfen o beceriksiz komutanların ve inzibatların hepsini Doğu Cephesi’ne gönderin. Onları Federasyon Ordusu’nun önüne atayım da gerçek savaşın ne olduğunu öğrensinler.”
Astlarınız bir hata yaparsa, üstleri olarak sorumluluk üstlenmek sizin görevinizdir. Ancak astlarınız haksız değerlendiriliyorsa, onlar için gövdenizi taşın altına koymalısınız. Her zaman.
Liyakat düzeninin temeli budur. Beceriler adil biçimde değerlendirilmelidir. Meybert ve Tospan birer aptalsa ikisi de cezalandırılmalıdır. Yok eğer doğru olanı yaptılarsa, o zaman asıl budalalar sokak ortasında sallandırılmalıdır.
“Bu budalalar kendi başarısızlıklarının suçunu başkalarına atmaya çalıştığı için benim… benim astlarımın onuru lekeleniyor!”
Benim kariyerim de tehlikede olabilir. Bu zorbalığa izin vermeyi kesinlikle reddediyorum.
Tanya’nın böylesine büyük bir tutkuyla açıkça itiraz etmesi karşısında Lergen, başı ağrıyormuş gibi inledi. “…” Sizinle aynı fikirdeyim, Albay. Öfkelenmekte haklısınız. Böyle bir zorbalığa gerçekten de müsamaha gösterilemez.”
“İkisi de serbest bırakılacak, değil mi?”
“Tabii ki. Bizzat gidip inzibatlarla konuştum.”
“Müteşekkirim.”
Gerek olmadığını belirtmek için elini salladı. “Resmî olarak işin içinde Lergen Muharebe Grubu var. En azından bu kadarıyla ben ilgilenmeliyim.”
Tanya, genel hatlarıyla onaylayarak başını salladı ve pürüzsüz bir edayla tazminat talebini araya sıkıştırdı. “Onlar için birer madalya da çıkar herhalde, değil mi?”
“Bu son derece makul bir talep, Albay. Aslına bakarsanız denizaltı komutanlığının kafası yerinde. Mesele hakkındaki hakikati teyit edebilmemiz onlar sayesinde oldu. Oldukça hızlılar. Şimdiden bir teşekkür yazısı ve madalya tavsiyesini hazırlamışlar bile.”
“Demek bir sığınağın dışındaki dünyayı tecrübe etmiş olanlar aklıselim sahibi?”
Lergen, Tanya’nın bu umursamaz yorumuna manidar bir tebessümle karşılık verdi. “Aynen öyle, Albay. Dış dünyadan haberdar olan insanlar hâlâ nesnel değerlendirme yetisini koruyabiliyor olmalı.”
Sözleri derin anlamlar barındırıyordu. Dış dünyayı görmemiş insanlara dair şüpheler, hatta bir çekince belki de. Demek anakarada durum bu kadar vahim, ha? Tanya bunu fark etti ve dudaklarının kenarı belirsizce seğirirse diye elini ağzına kapattı.
“Bölgecilik, yetersiz bir hayal gücü. Ve en iyi, en sadık subaylarımız Doğu Cephesi’nde ölüme mi sürükleniyor? Bu gidişle İmparatorluk Ordusu’nun özü ufalanıp gitmeyecek mi?” Ah, dur bir dakika. Kesin ifadeler kullanmam gerektiğini fark edip sözümü düzeltiyorum. “Tam olarak ifade etmek gerekirse, ‘ufalanmak’ yerine ‘çökmek’ demeliyim sanırım.”
“Şikâyet mi ediyorsunuz, Albay?”
“…” Çok özür dilerim, efendim.” Duruşumu dikleştirip özür dilerken gözlerinin içine bakıyorum. “Sıradan bir saha subayının söylemesine izin verilen sınırların dışına çıktım sanırım. Beni bağışlayacağınızı umuyorum.”
“Sorun değil, Albay.”
Lergen bir suç ortağı gibi gülümseyerek endişemi bir kenara savuruyor. Başka bir deyişle, bu lafımı zımnen müsamaha ile karşılıyor. Demek İmparatorluk’un mevcut durumu bu hâle geldi? Dünyadan habersiz beyler, gidin de dışarının havasını iyice bir koklayın.
“Pekala, Albay. İş konuşalım.”
“Emredersiniz, efendim.”
“General Rudersdorf sizi bekliyor. Anlaşılan General Romel başarılarınızdan övgüyle bahsedip duruyormuş. Küçük bir teselli olduğunun farkındayım ama… bunun karşılığında da bir madalya bekleyebilirsiniz.”
“Bir madalya mı? Yani, elbette bir onurdur ama biraz erken değil mi? Güney Kıtası Sefer Kuvvetleri henüz gerekli evrakları teslim bile etmemiştir.”
Tanya daha yeni yurda döndüklerini hatırlatır, ancak Lergen onu durdurmak için elini kaldırır. “Tecrübe farkımız konuşuyor sanırım. Dışarıdan bakıldığında haklısınız ama unutmayın, ben bu işin mutfağındayım.”
“Nasıl yani?”
“Eskiden nişan ve madalyalar dairesinin başındaydım. Savaşın başından bu yana madalya verme standartları ve yönetmelikler değişti, doğru; ama bu konudaki tahminlerime güvenirim.”
Bürokratik çarkları iyi bilen birinin beyanları ne kadar da güven verici. Harekât ile İdari İşler arasında mekik dokuyan seçkinlerin harika yanı da bu işte!
Dürüst olmak gerekirse neredeyse onu kıskanacağım. Harika bir üst subay olmasına rağmen!
Ahhh, ama yine de onun konumunda olmayı çok isterdim.
“Yine de bir sürü madalya takmak bir yere kadar işe yarar.”
“…” Çok doğru. Savaş zamanı göğsünü gere gere bir sürü madalya taşımaktansa, barış zamanında torunlarına böbürlenmek çok daha iyidir.
“Evli misiniz, Albay von Lergen?”
“Savaş başlamadan önce bir niyetim vardı ama çatışmalar başlayınca hepsi suya düştü. Bu iş bittiğinde tekrar değerlendireceğim.” Gayet rahat bir edayla devam eder: “Savaş bittiğinde siz de bunu düşünmeye başlayacak yaşa gelmiş olacaksınız. Ahhh, belki de haddimi aştım. Bir şey söylememişim gibi davranmanızı rica ediyorum.”
Tanya kibar, belirsiz bir tebessümle sadece başını sallar. “Umarım ileride bu tür komik anlara gülüp onları sevgiyle yad edebiliriz.”
“Şüphesiz.”
“Bu işe bir son vermek için ne gerekiyorsa yapalım. Savaş sonrasında telif haklarıyla geçineceğimin sözünü aldım, o yüzden bunu dört gözle bekliyorum.”
Şaşkınlığa uğramış olmalı. Lergen, nadir görülen bir şekilde, sapanla vurulmuş güvercin gibi afallamış görünüyor. “Telif hakları mı?”
“General Rudersdorf bir resimli kitap yazacağını söyledi ve telif gelirlerini bana vaat etti.”
“…” Resimli kitap mı? General mi?”
Lergen’in inanmayan bakışları karşısında Tanya, bu hikâyeden şüphe duymanın son derece doğal olduğunu kabul ederek başını sallar. O sert, kaya gibi generalin çocuklar için kitap yazması ha! Görülmüş şey değil.
Cevap olarak söylenebilecek tek şey, insanların bazen şaşırtıcı hobileri olduğudur.
“Evet, başrolünde benim olduğum, General von Rudersdorf tarafından hazırlanacak bir resimli kitap. Savaş bittiğinde yazacağını söyledi. İlgi çekici bir proje değil mi?”
“Kulağa gerçekten eğlenceli geliyor. Umarım bana bir fincan kahve ısmarlarsınız.”
“Zevkle. Her neyse, ben turlamaya geri döneyim.”
“Pekala, Albay. Madem buradasınız, şu A Tipi İaşe Kuponu’nu alın. Genelkurmay’ın kıt imkânlarından çikolata, şarap, kahve… canınız ne isterse alın.”
“Emin misiniz?”
Değerli bir kupon olması gerektiğini bildiğimden reddetmeye çalışıyorum fakat Lergen ısrar ediyor. “Savaş bittiğinde bu iyiliğin karşılığını istemeyi sabırsızlıkla bekleyeceğim. En azından bir fincan kahve bedeli olarak.”
“Anlaşıldı, efendim. O halde izninizle.”
Gitmesini izledikten sonra Lergen iç çeker.
“…” Telif hakları, ha?”
O küçük kız bile muhtemelen böylesine masum bir hayalin gerçekleşmeyeceğini biliyordu. Ne kadar da acıklı.
“Albay, umarım o gün sizin için gerçekten gelir.”
Mucizevi bir çözüm yoktu, Damokles’in kılıcı başlarının üzerinde tehlikeli bir şekilde sallanıyordu ve bir B planına dair yalnızca en cılız emareler vardı.
Savaş öncesindeki durumu bilen biri için birkaç yıl öncesi başka bir boyut gibiydi.
İşler nasıl ve neden bu raddeye gelmişti?
Topyatun savaş teorisi ilk ortaya atıldığında Lergen bundan bir tabuymuş gibi kaçınmıştı. Ancak bugün, böylesi bir tavır artık bir seçenek değildi.
Hayır, aslında kesinlikle affedilemezdi.
O bir askerdi, bir kurmay subaydı.
Topyatun savaşın seyrini değiştirecek o yarmaya inanan vatan, etten ve kemikten bir temel inşa ediyordu… Genç askerlerin ceset dağları ve İmparatorluk toprakları küle dönerken, soyluların yükselen feryatları arasında savaşı sürdürmek gerekiyorsa…?
Savaş beni ilgilendirmiyormuş gibi kaşlarımı çatıp duramam. Gerçeklik bu. Gerçeklik tam olarak bu.
Kahretsin.
Cebindeki o yeni sıcaklık ve hiç azalmayan neşesiyle Tanya, ziyaretlerini yüksek bir moral içinde yapmaya devam ediyor. Korgeneral Rudersdorf’u, sanki en önemli durak oymuş gibi en sona saklıyor.
Doğudaki Korgeneral Zettour asıl amirim olsa da, aynı teşkilat içinde üstümle yakın bağları olan, nüfuzlu ve yetenekli bir subayla iyi geçinmek herkes için son derece doğaldır. Üstelik ufukta bir madalya görünürken, Tanya’nın yapabileceği en küçük şey bir selam vermekti.
“Yarbay Degurechaff, efendim!”
“Giriniz, Albay.”
Rudersdorf onu içeri davet ediyor; yüzünde yine o oldukça yorgun ifade ve gereksiz her şeye duyduğu o aynı nefretle her zamanki gibi görünüyor.
Konuşmada da doğrudan konuya giriyor. “Neler yaptığını duydum.” Eğlenmiş bir edayla ellerini çırparak devam ediyor. “Bir kruvazör, bir uçak gemisi ve birden fazla muhrip! Deniz kuvvetlerinden bile bir madalya isteyebilirsin. Tabii ki biz de kendi tarafımızdan seni ödüllendireceğiz. Buna emin olabilirsin.”
“Haddim olmayarak belirtmeliyim ki, başardığım her şeyi birliklerimle birlikte başardım efendim. Ayrıca denizaltı komutanlığına da teşekkür etmem gerekir. Deniz kuvvetlerinin desteği olmasaydı bunu asla başaramazdık.”
“Muhtemelen Teknik Cephanelik’e de iki kelam etmek gerekir, değil mi?”
“…” Haklısınız, efendim. Ben de… müteşekkirim… onlara da.”
Sırf nezaketen bile olsa o kaçık doktora şükran belirtmek zihnen çok yorucu. Daha açık konuşmak gerekirse, insanları V-2’lerin içine tıkacak adamlara teşekkür etmek… insan doğasına aykırı.
“Başmühendis Schugel’in ekibiydi, değil mi? Bize cidden ustalık eseri bir silah yapmışlar.”
General duygulanmış gibi görünüyor, bu yüzden haliyle araya girmek zorunda kalıyorum. “Müsaadenizle efendim, V-2’ye gereğinden fazla değer biçmememizi öneririm. Bir kez başarılı olmuş olabiliriz ama aynı sonuçları ikinci kez beklemek muhtemelen bir hayalperestlik olur.”
“Ha? Gerekçeni açıklamak ister misin?”
Tanya başıyla onaylayıp açıklamasına başlıyor. “Hile bir kez açığa çıktı.”
“Yani düşmanın artık büyücülerin su altından saldırma ihtimalini bildiğini mi söylemek istiyorsun?”
“Evet, efendim. Baskın unsuru tamamen kaybolmadıysa bile büyük ölçüde azaldı. Bundan sonra muhtemelen suda mana sinyali ararken hastalıklı derecede tetikte olacaklardır. Aynı sonuçları tekrarlayabileceğimizi sanmıyorum.”
Rudersdorf anladığını belirterek yüzünü buruşturur. “…” Demek suda mana sinyalini tespit ettikleri anda hemen geri çekilebilirler.”
“Kesinlikle, efendim. Üstelik uçak gemilerine ve diğer ana muharebe gemilerine kesinlikle deniz büyücüleri konuşlandıracakları için, hızlı ve etkili bir karşılık verme riskleri fırlayacaktır. Şahsen, bir dahaki sefere hazırlıklı olacaklarından eminim.”
V-2, güdümlü bir torpido olması hasebiyle esasen hâlâ bir İmparatorluk torpidosudur. Bu da bir mermi veya formülün aksine, ulaşabileceği en yüksek hızın olsa olsa kırk deniz mili olduğu anlamına gelir. Otuz mil bile iyi kabul edilir.
Ağır kanatlı zırhlılara karşı nasıl performans gösterirlerse göstersinler, uçak gemilerinin peşine düşmek için fazlasıyla yavaşlar. Açıkçası, üst düzey alarmdaki bir hedefin peşine düşmek istiyorsak şansa bırakılan çok fazla unsur var.
“Peki ya sıradan saldırılar için?”
“V-1’den daha iyiler ama hepsi bu. V-2’nin hâlâ çözülmesi gereken çok fazla sorunu olduğunu düşünüyorum.”
“Güdümlü torpido konsepti kulağa öyle cazip geliyor ki.”
Tanya nezaketen başıyla onaylar. Bu yeni silahların doğrudan isabet kaydetme oranında muazzam bir artış sağladığına dair ünü düşünüldüğünde, ordu beyinlerinin güdümlü füzelere ve torpidolara büyük beklentiler beslemesi son derece doğaldı.
Tek sorun, elbette güdüm yöntemiydi.
“Hâlâ tamamen otomatik değiller. Pilodun yeteneğine çok fazla bağımlılar. Bu kez komutada 203. Tabur vardı; taburumun ne kadar üst düzey eğitimli olduğunu size hatırlatmama gerek yoktur sanırım.”
“Yani sadece kıdemli askerlerin üstesinden gelebileceğini mi söylüyorsun?”
“Hayır.” Başımı iki yana sallıyorum. “Açıkça söylemek gerekirse, kıdemli askerlerin çoğunun da bir faydası dokunmaz. Deniz harekâtlarına aşina yeterince büyücü birliği yok.”
“Bu garip. Neden böyle söylüyorsun?”
“Hava büyücüsü olmakla yakından ilgili teknik bir detay; açıklamamı ister misiniz?”
General başını sallıyor, ben de olabildiğince basit bir şekilde açıklamaya başlıyorum.
“Seyrüsefer yöntemindeki bir farklılık. Biz genel olarak karasal seyrüseferi kullanırız.”
“Açıkla.”
“Uçarken arazi yapısını baz alırız. Belirgin hiçbir nirengi noktasının bulunmadığı deniz üstünde, kıdemli askerler için bile pek çok sorun çıkacağını öngörüyorum. Bu günlerde birliklerin çoğu hızlandırılmış eğitimden geçiyor, aralarında daha karasal seyrüseferi bile tam oturtamamış olanlar var. Kara kontrollü önleme sistemimiz fazla mükemmel. Bu adamların azımsanmayacak bir kısmı sadece tamamen karadan yönlendirmeye dayanan telsiz seyrüseferini yapabiliyor.”
Seyrüsefer, büyücünün işi olmak yerine kara kontrol birimlerine taşere ediliyor. Bu verimli bir yöntem ve elde ettikleri sonuçlarda kesinlikle bir artış görüldü. Ancak aynı zamanda, büyücüler arasında seyrüsefer bilgi birikiminin ani bir şekilde kaybolmasına neden oldu.
Dış kaynağa aşırı bağımlı olarak verimlilik sağlamanın, öz çekirdeğin zayıflamasına yol açtığının çarpıcı bir örneği.
“Hava büyücülerine göksel seyrüseferi yeniden kazımaya başlasak mı?”
“Benim konumumda biri olarak tek düşünebildiğim, buna ayıracak vaktimiz varsa…”
“Ne demek istediğini anlıyorum. Bu hususta Zettour bana saçma sapan bir şey anlatıyordu.”
“Efendim…?”
“Seninle ilgiliydi aslında.”
“Hiçbir fikrim yok. Benimle ilgili ne tür bir şey?”
Doğu cephesindeki Korgeneral Zettour mu? Ne söylediğini sorduğumda Rudersdorf ayrıntıları anlatmaya hevesli görünüyor.
“203. Hava Büyücü Taburu’nu hızlandırılmış eğitimden geçen birliklerle kıyaslıyordu.”
“Nasıl bir kıyaslama yapıldığını hayal bile edemiyorum. Ne söylediğini sorabilir miyim?”
“Anlaşılan genç bir üsteğmen, ‘Eşit sayılarla savaşmanın hiçbir anlamı olmaz. Personelimizin yarısıyla, hatta üçte biriyle bile kazanırız,’ iddiasında bulunmuş.”
Ahhh. Keyiflenen generalin kimden bahsettiğini anlayınca yumruğumu avucuma vuruyorum. “Bu Teğmen Grantz olmalı. General Zettour’a böyle bir şey söylediğini gözümün önüne getirebiliyorum.”
“Sence yaptığı değerlendirme doğru mu?”
“Açıkça söylemek gerekirse, hayır.”
“Yani sadece atıp tutuyor muydu?”
Tanya’ya sert bir bakış atıyor ama Tanya rahatça gülümsüyor.
“Hayır, daha mütevazı olmayı öğrendi. Komutanı olarak astımın temkinli davrandığını görmek beni mutlu ediyor.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Generalim, hızlandırılmış eğitim mezunları ile kıdemli askerler arasındaki uçurum kelimelerle tarif edilemez. Müsaadenizle, üç katı sayıda olsalar bile benim deneyimli kıdemlilerimle eşit şartlarda savaşabileceklerini gerçekten düşünüyor musunuz?”
Bu bir hakaret. Üstelik aşağılayıcı. Benim birliğim bugün bulunduğu yere yan gelip yatarak gelmedi.
Bu sığ değerlendirme karşısında, birliğin komutanı olarak sesimi hafifçe yükseltmeli ve hoşnutsuzluğumu açıkça belli etmeliyim. Seçkin birliklere sahip olmanın amacının ne olduğunu sanıyorsunuz?
“Benim birliğim sırf gösteriş olsun diye doğrudan Genelkurmay’a bağlı değil. Elbette düşman seçkinlerinin üç katı bir sayıya karşı çıkmamızı isteseydiniz muhtemelen çakılır elenirdik, ama…” Nefes almak için duraksıyorum. “Henüz yüz uçuş saatine bile sahip olmayan bir sürü toy çaylağın kıçına neden tekmeyi basamayalım ki? Benim kıdemlilerim İsim Sahibi, biliyorsunuz.”
“Anlıyorum. Demek tamamen farklı bir kumaş.”
“Kesinlikle. İşimiz buydu. Ve işimiz bu olmaya devam ediyor.”
Tanya’nın bu muazzam gururu karşısında Rudersdorf, ‘İşte bu!’ dercesine yumruğunu masaya vurur.
“Anlıyorum ve teşekkür ederim, Albay. Madem bu kadar iyi gelişmişler… onları dağıtıp diğer birliklerin çekirdek personeli hâline getirsek nasıl olur?”
“Ne, nasıl? …” L-lütfen, ne olursa olsun ama bu olmasın.”
“Ancak personel yetiştirme açısından en hızlı ve verimli yöntem bu olacaktır.”
“Anlıyorum efendim, ancak ben onları uyumlu bir bütün olarak birlikte çalışabilmeleri için eğittim. Çekirdek personel olmalarına yardımcı olacak subay eğitimini almış pek fazla kişi yok, ayrıca pratik anlamda da buna göre eğitilmediler. Her şeyden öte, birliğim parçalanıp diğer birliklere yedirilirse Muharebe Grubu…”
“Şaka yapıyorum, Albay.” Tanya hâlâ telaşla kelimeleri peş peşe sıralarken, Rudersdorf sonunda onu durdurur ve muzip bir sırıtışla devam eder. “Bana güven. Atlarını piyonlara teslim etmeye hiç niyetim yok.”
“…” Teşekkür ederim.”
“Gerçi bazen buna ayıracak vaktimizin olmasını dilemiyor değilim.”
Söylenerek sarf ettiği bu sözü zihnimin bir köşesine kazımaya karar veriyorum. Şaka yapıyor olsa da sırf bu sözleri bile zaman darlığının ne kadar acil bir raddeye geldiğini derinden hissettirdi.
Şimdilik hâlâ buna gülebiliyoruz.
Yani sorun, bir gülümsemeyi gerektirecek kadar ciddi. En azından, generalin de olaya bu gözle baktığı gerçeğiyle yüzleşme vakti geldi.
“Mevcut savaş durumundan haberdar mısınız, Albay?”
“Efendim?”
Gereksiz her şeyden nefret eden, tartışmaktan hoşlanmayan general sohbet mi ediyor? Kötü bir hisse kapılarak, sakinliğimi korumak adına küçük ama derin bir nefes alıyorum.
Konu nereye varacak acaba?
“Benimle gel de biraz laflayalım, Albay.”
“Emredersiniz, komutanım.”
“Sana emredemem. Ama ricada bulunabilirim herhalde.”
Genelkurmay Harekât Başkanı’ndan bir rica! Dünyada böyle bir şeyi nezaketle geri çevirebilecek kim var ki?
“… Madem ricanız bu yönde, Generalim.”
“Mevcut durum kötü değil.”
“Sözlerinizi aynen tekrarlamak istemem efendim ama… ‘kötü değil’ mi?”
Bu yorum beni hazırlıksız yakaladığı için yüzümde beliren şaşkınlığı gizlemiyorum. Dürüst olmak gerekirse, geldiğimiz noktada iyimser olunacak pek bir şey yok demek bile benim rahat hissedebileceğimden çok daha iyimser bir bakış açısı.
“Zettour doğu cephesindeki konumumuzu sağlamlaştırırken, burada batı ve güney hakkında düşünecek biraz nefes alma alanı elde ettik. Ayrıca stratejik ihtiyatlarımız sonunda kucağımıza geri döndü.”
“Stratejik ihtiyatlar mı, komutanım?”
“Ben Harekâtçıyım. Birlik sayıları başımı ağrıtmaktan hiç vazgeçmez. Neyse ki doğudaki Özerk Yönetim Konseyi iyi iş çıkardı. İmparatorluk için bir kalkan görevi göreceklerine dair umut verici işaretler var ve bu hamle tam zamanında geldi.”
Bu açıklama beni duraksatıyor. Doğu cephesinde yerli halktan kurulan konseyin partizanlara karşı koyma amacını gayet iyi anlayabiliyorum.
Açıkçası, bundan daha fazlasını beklemenin mümkün olduğunu sanmıyorum.
“Kademeli savunmada dolgu malzemesi olmaktan başka bir işe yararlar mı ki?”
“Aşağı yukarı bir tümen kadar katkı sağlayacaklar.”
“… Generalim, bunu tamamen bir vazife icabı belirtiyorum: İşgal altındaki topraklarda zorunlu askerlik yaptırmak, harp hukukunun açık bir ihlalidir.”
“Hmph.” Rudersdorf burnunu çektikten sonra, “Bu durum sadece zorunlu askerlik için geçerli,” diye kestirip atıyor.
Bir an için sözlerinin ne anlama geldiğini kavramakta güçlük çekiyorum. Eğer zorla silah altına alınanlar cidden yasaksa ve bunlar da öyle değilse, o zaman bunun tek bir anlamı olabilir… Gönüllüler.
Benzer bir mesele sayılır ama asıl soru, gerçekten gönüllü olan birilerinin bulunup bulunmadığı.
“Olamaz! Gönüllü mü oluyorlar?! Önlerine ne kadar ödül serersek serelim, yeni bir askerin karşılığında elde edeceği tek şey doğu siperlerine bir bilet olacaktır!”
“Ben de aynı şeyi düşündüm.”
“Generalim.” Cephe hattındaki canlı tecrübelerime dayanarak tavsiyede bulunmak zorunda hissediyorum. “Şekli ne olursa olsun, bu özünde zorunlu askerlikten farksız olur ki bu son derece tehlikeli. Yüzeyin hemen altında İmparatorluk’a karşı kaynayan büyük bir düşmanlık olmalı. İçinde bu tür duygular barındıran askerleri silahlandırmak, bizi her an arkamızı kollamak zorunda bırakır.”
“Neyse ki onlar hakiki gönüllüler.”
“Yani sadece kâğıt üzerinde değil, öyle mi?”
“Savaştan sonra onlara bağımsızlık vaat ettik.” Neşeyle gülümsüyor. “İmparatorluk onların bağımsızlık ruhunu resmen tanıyacak, gerekirse onları savunacak ve hatta gelişmelerine yardımcı olacak.”
“Yüksek Komuta’nın buna izin vermesine şaşırdım. Saygısızlık etmek istemem ama işler… General Zettour’un bana düşündürdüğünden çok daha iyi gidiyor gibi görünüyor.”
“Albay, sana bir uyarı: Spekülasyon yapma.”
“Özür dilerim, komutanım.”
Sahte mahcubiyet gösterime karşılık Rudersdorf sesini yumuşatarak endişelenecek bir şey olmadığını söylüyor. Yine de eli gergince purosunu kavramış durumda.
Sezebildiğim kadarıyla, ortada hâlâ kendini hissettiren hafif bir gerginlik var. Kurmay subaylık kariyerine sahip merkezi bir figür bile bunu saklayamıyorsa, üzerindeki stres oldukça büyük olmalı.
Mesele ne ki?
“Az önce söylediğin şeyi temel alarak konuşayım: Açıkça söylemek gerekirse, bu ‘vaat’ gerçek değil.”
“Ha?”
“Yüksek Komuta, doğuda yeni topraklar kazanmaya ilgi duyduğunu belirtti.”
“Ne? Y-yeni topraklar mı?”
Doğuda toprak hırsı mı? Ne büyük saçmalık… Bu durum, Özerk Yönetim Konseyi ile yapıldığı anlaşılan anlaşmayı tamamen boşa çıkarıyor. Federasyon’un komünistleri bunu öğrenirse bizi ayakta alkışlarlar.
İmparatorluk’un doğuda herhangi bir toprağı elinde tutacak gücü yok; üstelik bu çabaya değecek makul bir sebep ya da bariz bir çıkar da mevcut değil. Böyle boyunu aşan bir işe kalkışmak yalnızca potansiyel müttefikleri kaybetmemize yarar; bu apaçık bir aptallıktır. Biri o bataklığı istiyorsa, bıraksınlar verelim gitsin!
“Derinlik istiyorlar. Bir de kayıpları telafi etmek. Savaş tazminatı talepleri olacak. Durum böyleyken, neden Federasyon bir miktar toprak teslim etmesin ki?”
“Son zamanlarda içimde şöyle bir his var…”
“Nasıl bir his efendim?”
“Sanki İmparatorluk anakarası başka bir dünyaya bağlıymış gibi. Burada geçirdiğim kısa sürede bile, aynı evrende yaşadığımıza inanmakta güçlük çekiyorum.”
Tanya’nın bildiği kadarıyla İmparatorluk, kendi çıkarlarını gayet iyi hesaplayabilen bir ülke olmalıydı. O halde nasıl oldu da lanet olasıca bu kadar bozuk bir abaküs kullanacak hale geldiler? İmparatorluk militarist bir düşünce tarzını benimsemeye meyilli olabilir ama en azından bu bakış açısını her alanda tutarlı bir şekilde uygulayacağını düşünürdüm.
“O diğer dünyaya adım atmış biri olarak şu kadarını söyleyeyim: Rahat ol, Albay. Böyle düşünen tek kişi sen değilsin.”
“Bunu reddetmenizi umuyordum…”
“… Gerçek bu. Gündüz düşleri bile bundan daha gerçekçi geliyor.”
“Zamanımızın asıl dehşeti de bu ya, gerçeklik.”
İnsanın omurgasından aşağı soğuk terler dökülmesi tam olarak böyle bir şey. Bir korgeneralin gayet ciddi bir ifadeyle beni diğer dünyaya davet eder gibi konuşması, akıl sağlığımı korumama pek de yardımcı olmuyor.
Tanya’nın ne hissettiğini fark etmeyen Rudersdorf, keyifle kıkırdamaya başlıyor. “Yani anlayacağın, mevcut durumumuz o kadar da kötü değil. Buna katılmaz mısın, Albay?”
“Yorum yapabilecek bir konumda olduğumu sanmıyorum.”
“Aklına ne geliyorsa söyle.”
“Fakat ben sadece bir yarbayım.”
Rudersdorf elini sallayarak bu lafları bırakmamı işaret ediyor ve devam ediyor: “Vakit kaybetme. Sana her zaman söylediğim gibi. Benimle aynı fikirde olmadığın açık. O yüzden lafı dolandırma da gerçekte ne düşündüğünü söyle.”
“Bu bir emir mi, komutanım?”
“Emirdir.”
Madem öyle olması gerekiyor… ama dur bir dakika. Öyleyse kendime bir nevi güvence talep etmeliyim. Geçen seferki planlandığı gibi gitmemişti, bu yüzden bu kez kesinlikle bir can simidine ihtiyacım var.
“Söyleyeceklerim son derece nezaketsiz olsa bile mi?”
“Umurumda değil.”
Pekala, madem durum bu… Bir nefes alıp kelimelerimi dikkatle seçiyorum. “Kazanma şansımızın olmadığı gerçeğini yumuşatarak ifade etmeye gerek yok.”
“Bozgunculuk mu, Albay?”
“Hayır, ben sadece objektif gerçeğe dikkat çekiyorum.” Derin bir nefes daha alıp kendimi hazırlıyor ve devam ediyorum. “Şu an için zafer çok uzak. Daha doğru bir ifadeyle, erişim alanımızın çok ötesinde olduğunu söylemeliyim.”
Yaklaşan yenilginin bilincinde olmak.
Bu, mevcut durumumuzun dürüstçe bir ifadesi.
Neredeyse aile gibi olmasalar—hayır, aralarında asgari düzeyde bir güven bulunmasa—Tanya bu düşünceyi yüksek sesle dile getirdikten sonra asla hayatta kalamazdı.
“Muhtemelen cephe gerisindeki halkı mevcut gerçekliğe nasıl ikna edeceğimizi düşünmeye başlamamız gereken noktaya geldik.”
Mevcut şartlara dair görüşüm son derece net ve öz.
En iyi ihtimalle durum kilitlenecek.
Var gücümüzle çabalayıp şansımızın yaver gitmesini umabiliriz, çünkü öyle olsa bile yenilginin pençesinden söküp alabileceğimiz en iyi şey bir çıkmazdan ibaret olacaktır. Başka bir sonuç umut etmenin hiçbir anlamı yok. Bu yüzden, taviz sözcüğünü dolaylı yoldan kullanarak yaklaşan yenilgiyi kabullenme sürecine başlama vakti geldi. Kamuoyunun ikna edilmesi ve hükümetin harekete geçmesi gerekebilir; tek çaremiz bu tür yollar bulmaya başlamak.
Ancak Rudersdorf’un tepkisi anlayışlı olmaktan çok uzak. Bana şüpheyle dik dik bakıyor. “Albay, sadece teyit etmek istiyorum. Ordunun siyasete müdahale etmesi gerektiğini mi söylüyorsun?”
“Hem kişisel görüşüm hem de ezbere bildiğim yönetmelikler buna ‘hayır’ demek istiyor. Ancak mevcut durumumuzda, uygulanabilir başka bir alternatif düşünmenin zor olduğunu sanıyorum.”
Savaşı bitirmek için aktif olarak çalışmak.
İtiraf etmek istemiyorum ama ben, klasik bir liberal ve anti-komünist olarak… Tanya’nın kendisi bizzat ordunun siyasete müdahale etmesini savunuyor. Orta Çağ’da olsaydı, Varlık X’e karşı içindeki nefret listesini sıralama isteğine rağmen muhtemelen kutsal barış gibi kavramlara sığınırdı.
“Demek hem sen hem de Albay Lergen artık tamamen siyasetle ilgileniyorsunuz, ha? Siyaset konuşmak istiyorsanız, önce muvazzaf hizmetten emekli olun.”
Rudersdorf’un mantıklı cevabı, bir asker olarak sarsılmaz vicdanını gözler önüne seriyor. Muvazzaf bir subay olan Tanya’nın bu tür şeyler söylememesi gerektiği konusunda muhtemelen haklı.
Tabii ki, en baştan orduda bulunmanın benim tercihim olmadığını da belirtmek isterim.
“Emekli olabilseydim, üniformamı yırtar atar ve doğrudan parlamentoya yürürdüm.”
“Albay Degurechaff, mükemmel bir askersin ama siyasetten pek anladığın söylenemez.”
“Ha?”
“Siyasete katılmak için yaş şartı var. Bunu bilmiyor muydun?”
“… Kusura bakmayın. Sadece yaşlılar ortalığı bu kadar batırmaya devam edince kendimi tutamayıp… Ah, boş verin.”
“Kendini tutamayıp ne?”
“Benim gibi birinin bile bir şeyler yapabileceği hissine kapıldım.”
Yorumunun ne kadar iğneleyici olduğu konusunda muzipçe sırıtan üst bir subay olmasaydı, Tanya bu tür lafların altından asla sıyrılamazdı. Ancak madalyonun diğer yüzünde, İmparatorluk’un üst düzey bir subayı olan Rudersdorf’un bunu görmezden gelebilecek kadar geniş bir ruha sahip olduğu gerçeği yatıyor.
“Muvazzaf bir subay olarak ne yapabileceğini söyle bana.”
Başımı sallıyorum ve hemen beynimi tam kapasite çalıştırmaya başlıyorum. Bürokrasi kurallarını aşmanın en verimli yolu muhtemelen yine bürokratik yöntemlerdir.
Tanklar tanklarla, büyücüler büyücülerle savaşmalıdır. Göze göz, dişe diş dokunulmaz bir kuraldır.
“Doğru siyasi kararların alınabilmesi ve İmparator’a tavsiyede bulunma yönündeki ağır sorumluluğumuzu yerine getirebilmemiz için tavsiyelerimizi doğrudan sunmalıyız. Yorumlamaya bağlı bir durum ama… uygun bir açıklamada bulunma yetkimiz var, değil mi?”
“Yani ne demek istiyorsunuz?”
“İmparator’a savaşın gidişatı hakkında bilgi vermek şeklinde olabilir ya da belki Genelkurmay’ın kıdemli bir üyesi konuyla ilgili gelişmeleri aktarabilir.”
Bunlar bürokratların sıkça başvurduğu klasik açıklama yöntemleridir. Biri anlamak zorunda kalana kadar kafasına veri ve bilgi bocalama yöntemi. İnsanları duygusal olarak ikna etmek için pek etkili bir yol sayılmayabilir ama başımız sıkıştığında yine de son derece ölçülü bir seçenektir.
“Generalim, en üst düzey karar vericilere durumu izah etme yetki ve sorumluluğuna sahip değil miyiz?”
“Ve onlara bu şekilde mi baskı kuracağız? Ne yazık ki söz konusu askeri meseleler olduğunda, bir yaverin ve irtibat subayının olduğunu sen de biliyorsun. Onları nasıl baypas edeceğiz?”
“… İkisi de meslektaşımız. Onlara askeri meseleleri izah edebiliriz.”
“İstisnalara istisna ekleyerek ne elde etmeyi umuyorsun?”
Bu şüphesiz standart dışı bir prosedür. Kurallardan ve normlardan büyük ölçüde sapıyor.
Ancak işleri prosedüre göre yapıp vazife uğruna öldüklerinde bağışlanacak tek kesim er ve erbaşlardır… Subaylar kurallara körü körüne bağlı kalarak askerleri ölüme sürüklediğinde, bu durum yalnızca onların beceriksizliğinin bir kanıtı olur.
“Çünkü aksi takdirde efendim, tam bir kilitlenme yaşanacak! Doğrudan hükümete gidelim!”
“Durum kilitlendi diye kuralları yerle bir edecek değiliz.”
“Generalim! O halde mevcut duruma zımnen onay mı veriyorsunuz?!” Düşünmeden, tüm nezaket kurallarını bir kenara bırakarak sesimi yükseltiyorum. O kadar dik kafalı davranıyor ki bu konuşma hiçbir yere varmıyor. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım.
Ordunun siyasete karışmaması gerektiği yönündeki tutum, takdire şayan bir özdenetimin tipik bir göstergesidir. Kitabi bir örnek.
Ancak bu bir barış zamanı erdemidir.
Bu ise savaş ve savaş, siyasetin basit bir uzantısından ibarettir.
“Savaş siyasi bir girişimse, o zaman onu fiilen yürüten ordunun neden söz hakkı olmasına izin verilmesin? Generalim, söylenmesi gerekenleri onlara iletmek bizim görevimiz!”
“Kapa çeneni!” Rudersdorf masasına küt diye vurup bana sert bir bakış fırlatıyor, ardından purosunu kabaca dişlerinin arasına alıyor. Derin bir nefes çekip, tüm dikkatimi vermemi talep edercesine dumanı doğrudan yüzüme üflüyor ve ardından sert bir tonla devam ediyor.
“… Bizler askeriz. Bunu sakın unutma. Biz bu işin beyni değiliz, Albay.”
“Anlaşıldı, komutanım. Çizmeyi aştım.”
“Önemli değil. Bu bilincin önemi gelecekte daha da artacak… Sakın aklından çıkarma.”
Sözleri tuhaf bir ağırlık taşıyor.
Gelecekte daha da önemli hale gelecek. Gelecekte bir noktada.
Yine de, sadece bir formalite icabı olsa bile İmparator’a ve vatana sadakat yemini etmiş olan Tanya von Degurechaff, siyasete ilgi göstermemesi konusunda uyarılması için özel bir sebep göremiyor.
“Generalim, sakıncası yoksa…”
“Sessiz ol ve dinle, Albay.”
“Emredersiniz, komutanım.”
“Yüksek Komuta, Ildoa’yı ele geçirmeyi düşünüyor.”
“… Ildoa mı? Onu ele geçirmek mi?”
Nedenini sormaya fırsat yok.
Ancak bir insanın nasıl bu kadar aptal olabildiğine şaşırarak hafifçe iç çekiyorum.
“Arabulucuyu öldürürsek, barış görüşmelerine kim aracılık edecek?”
“Bir asker neden böyle şeyleri kafasına taksın ki?”
Yani “Ne olmuş yani?” mu diyor? Yoksa olaya sadece seyirci mi kalıyor? Rudersdorf, morumsu duman halkaları püskürtürken tuhaf bir ses tonuyla kendi kendine soruyor.
“Bizler askeriz. Asker olduğumuz sürece bunun bizi ilgilendirmediğini aklımızdan çıkarmamalıyız, değil mi?”
“Generalim, bir asker olarak gösterdiğiniz adanmışlık yalnızca yüzeysel bir iyilikten ibaret. Dünya ve devletimiz için, İmparatorluk’u ve hatta Vatanımızı saymıyorum bile, lütfen bunu bir an için değerlendirin.”
Ağzımdan çıkan sözlere kendim bile şaşırıyorum.
Nasıl oldu da kendimi Kakushinha fanatiklerinden veya askeri diktatörlüğü savunan başka bir aptaldan farksız gösteren laflar ederken buldum?! Bu kadarı da—! Dünyanın ne kadar çığırından çıktığına şaşırıp kalmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.
Ahhhh, lanet olası aptal dünya.
Buna sebep olan her kimse belasını versin.
“Bizler askeriz!”
“E yani, Albay? Ne olmuş yani?”
“Bizler İmparator’a ve vatana sadakat yemini etmiş askerleriz!”
Kalbimde zerre kadar yurt sevgisi yok ama sözleşme sözleşmedir. Tanya’nın yer getirmeye söz verdiği askerlik hizmetinin kapsadığı görevleri dikkatle okursanız, vatanı korumanın da bunlardan biri olduğunu görürsünüz.
Ülkesini sevmeye mecbur bırakılmış bir subay olarak, bu beyanı yapmak zorundadır.
“İşi kaderin akışına bırakamayız!”
“Silah arkadaşlarımıza güvendiğimiz gibi, siyaseti de uzmanlarına bırakmalıyız.”
“Fakat—!”
Masaya inen sert bir yumruk sesi bu düşünceyi yarıda kesiyor. Tanya’nın sözünü kesen o yumruğun sahibinin Rudersdorf olduğunu söylemeye gerek bile yok.
“Fikirlerinizi belirttiğiniz için teşekkür ederim Albay. Oldukça ufuk açıcı bir görüşme oldu.”
Yanıtı, teklifimi kararlılıkla reddettiğini mükemmelen gözler önüne seriyor; daha fazla itiraza müsamaha gösterilmeyecek. Gözlerindeki ifadeden, karşı çıkmam için en ufak bir açık bile kalmadığı son derece net anlaşılıyor. Geri çekilme vakti geldi. Bana sunulan bu geri çekilme yoluna hemen atılıyorum.
“Bana katlandığınız için teşekkür ederim efendim.”
“Biraz daha sabretmenize ihtiyacım var Albay.”
“Tabii ki—tüm dikkatimi görevlerime vereceğim!”
“Güzel.”
Tanya, hızlı bir “O halde izninizle…” diyerek saygıyla oradan ayrılıyor… …ama içten içe köpürüyorum. Sözlere dökmek gerekirse: Beni bu işe bulaştırmayın.
Dürüst olmak gerekirse, bu istenebilecek en küçük şeymiş gibi geliyor.
Lütfen, ne olursa olsun ama beni bu işin içine çekmeyin. Derin bir iç çekiyorum. Eğer İmparatorluk batacaksa, en azından kendimi kurtarmam gerekecek.
Kendimi feda etmeye hiç niyetim yok.
Nihayetinde, bir örgüt ile birey arasında mutlu bir evlilik diye bir şey yoktur. Bir bireyin tek seçeneği, kendi yetenekleriyle evlenmektir. Ama bu durum, Tanya’nın şimdiye kadar kendisini bu örgüte adadığı gerçeğini değiştirmiyor.
Yani tüm emeğim boşa mı gidecek? Ne büyük yazık.
“Haaah.” Genelkurmay Başkanlığı’nın koridorlarında bir iç çekiş daha yankılanıyor.
Sadece bağlantıda kalmak amacıyla başlayan süreç, en sonunda kariyer değiştirme arzumu iyice pekiştirdi. İşler hiçbir zaman planlandığı gibi gitmiyor. Oldukça kasvetli bir ruh halindeyim, belki de umutsuzluğun kıyısındayım. Modum, imparatorluk başkentinin üzerindeki gökyüzünden bile daha kapalı. Tam o sırada bir el gayriihtiyari omzuma vuruyor.
“Albay Degurechaff, biraz vaktiniz var mı?”
“General Romel?!”
Tanya şaşkınlıkla arkasını döndüğünde, generalin yüzünde bir muziplik peşinde olduğunu gösteren bir ifadeyle karşılaşıyor.
“Geri çekilmemize yardım ettiğiniz için size teşekkür etme fırsatı bulamamıştım. Bugün burada karşılaşmış olmamız bir kader olmalı. Sizi kısa bir süreliğine ödünç alabilirsem çok memnun olurum.”
“Sadece yapılması gerekeni yaptım efendim.”
Mütevazılığı her zamanki gibi geçiştiriyor—adeta “Bırak şimdi bunları!” der gibi. Her şeye rağmen bu adam her zamanki gibi. Ne kadar da açık sözlü biri. Ve o sert ifadesi… kibar bir tebessüm olmalı.
“İnsan bazen silah arkadaşlarıyla eski günleri yad etmek istiyor, değil mi?”
“Siz de maziye yapacağınız bu yolculukta size eşlik etmemi mi istiyorsunuz?”
“Kesinlikle.”
Güneyde birlikte geçirdiğimiz zamandan sonra aramızda kurulan yakın bağ sayesinde bu kadarını anlayabiliyorum. Zamanlama düşünüldüğünde, bu basit bir teşekkürden daha fazlası olmalı.
“Size bir içki ısmarlayamamak ne büyük talihsizlik ama bir fincan kahveye ne dersiniz?”
Tanya kabul etmek için dostane bir şekilde başını sallıyor. “Davetiniz için minnettarım, Generalim.”
AYNI GÜN, AKŞAM, İMPARATORLUK ORDUSU SUBAYLAR KULÜBÜ
Genelkurmay Başkanlığı’ndan çok da uzak olmayan İmparatorluk Ordusu Subaylar Kulübü’ndeki özel bir odada…
Alkollü bir mekân olduğu için askeri inzibattan biri tam “reşit olmayanlar giremez” nutkuna başlayacakken, General Romel’in rütbe işaretinin tek bir parıltısı adamı olduğu yerde durduruyor.
“Bir sorun çıkmayacağından eminim,” şeklindeki basit bir cümleyle olayı çözen, insanın içini ferahlatan muazzam bir otorite gösterisi. Bekleneceği üzere, bir kez general oldunuz mu subaylar kulübünde bile ağırlığınızı koyabiliyorsunuz.
“Bize özel bir oda ayarlayın” sözü, gizli görüşmelere uygun bir mekânın sihirli bir şekilde ortaya çıkmasını sağladığında, İmparatorluk Ordusu içindeki güç dengelerini çok net anlamış bulunuyorum.
Tanya daha önce bir birahanede yarbaylık rütbesini göstermiş ama yine de o bilindik “Kurallar böyle” lafıyla dışarı atılmıştı.
Bir dakika, dur bakalım. Başımı sallayıp ağırlama moduna geçiyorum.
General von Romel ile içmeye gitmek muhtemelen incelik gerektirecektir… …diye düşünüyordum ama adamın “Ben içiyorum,” dediği anda bu düşünce uçup gidiyor. O an, masaya bütün bir yüksek alkollü içki şişesi koyuyor ve sanki suymuş gibi dikip içmeye başlıyor; bu biraz tuhaf.
Bitki çayımdan sessizce yudumlarken aklımdaki tek şey, generalin yaydığı bu dengesiz havanın sebebi.
Şimdiden ne kadar içti acaba? En az bir şişenin dibini gördükten sonra hafifçe başını sallıyor. “Gördüklerinin hepsi bu sanma… Özellikle de konu General Rudersdorf’un tavırları olunca.”
“Ha?”
General Romel sızacak kadar sarhoş görünüyordu ama belki de ilk şüphelendiğim kadar kendinden geçmemişti. Belki de sadece yüzü çabuk kızarıyordur? Konuşmasından içkinin etkisini gösterdiğini duyabiliyorum ama yine de mırıldanıyor: “Kurnaz adamdır o. Aşırı kurnazdır. Kandırılmadan önce yanağını iyice bir çimdikle.”
Bu durumda Tanya bile “Biliyorum efendim” diyemez. Romel sarhoş olabilir ama hafızasını ve zekasını hafife almak çok tehlikeli.
Kibarca hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davrandığımda Romel homurdanıyor. “General Zettour’un piyonusun— O ikisinin ne kadar acımasız olduğuna seni gerçekten ikna etmem mi gerekiyor? General Rudersdorf’u tek hücreli bir organizmadan ibaret sanmayı kes.”
“Generalim?”
“Başkentte etrafta dolanan sürüyle başsız göz ve kulak olduğuna eminim. Kesinlikle vardır.”
“…” “Ha?”
Sarhoş olsa bile bu kadarı da biraz…
“Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’ne ne kadar kötü muamele edildiği hakkında en ufak bir fikrin var mı? Muhtemelen yoktur. Ama benim var. Açık konuşmak gerekirse, alçakça kaderimize terk edildik. Unutulup gittik.”
“Ve sonra siyasi nedenlerden ötürü geri çekilmeye mi zorlandınız?”
“Gerektiğinde komuta kademesindeki adamlar bile bu tür şeyleri akıllarında tutabiliyor.” İçkisinden büyük bir yudum daha alıp hırlayarak veriştirmeye devam ediyor. “Siyasi çıkar hevesi, erinden subayına tüm askerlere çok pahalıya patlıyor. Ordu, ulusun hedeflerine ulaşması için bir araçtır ama aynı zamanda etten kemikten, nefes alan insanlardan oluşur.”
Şikâyet mi…? Hayır. Bu bundan çok daha derin bir şey. Bir şeyler alkolden güç alarak yüzeye çıkıyor.
“Toz gibi ezilip giden o askerler bile birer canlı.”
“Bunu söylemeye gerek bile olmadığını düşünüyorum efendim.”
“Kesinlikle. Senin gibi saha tecrübesi olan bir subaya bu noktayı vurgulamama gerek yok zaten.” Bir meslektaş olarak Tanya’yla açıkça empati kuran adam omuz silkiyor. “Sizden ayrı olarak gemiyle döndük. Ve başkente vardığımızda bizi neyin beklediğini sanıyorsun…? Zaferle dönüşümüzü kutlayan bir tören.”
“Ha?”
“Dinle de ağzın açık kalsın Albay. Resmî söyleme göre Güney Kıta Sefer Kuvvetleri muzaffer bir şekilde geri dönüyormuş. Büyük bir zafer kazandığımız söyleniyor, hatta görevimizi başardığımız için madalya dağıtırken ekstra cömert davranıyorlar.”
Diğer elinde içkisiyle, üniformasından sarkan madalyaya parmağıyla fiske vurup tuhaf bir şekilde gülmeye başlıyor.
“Yani?”
“Yanisi mi? Dediğim gibi işte. Görünüşe göre ben bir kazananım.”
Sesi kontrolden çıkmış falan değil. Sarhoş gibi görünüyor ama sesi son derece sakin. Sesinin en derininde, alkolün zerre lekeleyemediği, Tanya’yı nutku tutulmuş halde bırakan yakıcı bir öfke yatıyor.
“Zaferin şanı, bir kahraman olarak takdir edilmek. Ve şerefli bir askerin itibarı, sanırım. Bunları gerçekten istiyordum—doğruya doğru. Ben de bir askerim sonuçta.”
“Bireysel şöhret peşinde koşan bir asker biraz…”
“Gümüş Kanat liyakat nişanına sahip birine söylemem gereken bir şey değil sanırım. Ama içimde şan ve şöhrete karşı için için yanan bir arzu olduğu doğru. Bunları istediğimi söylemek yalan olmaz.” Bu sözler ağzından dökülürken, gerçekten böyle mi hissediyor diye merak etmekten kendimi alamıyorum. “Sahadaki subayların emirleri neden yerine getirdiğini biliyor musun Albay? Bence ilk başta her şey gösterişten ibaret. Sonra bir göreve dönüşür. Ve son yaklaştığında artık her şey içselleştirilmiştir. Ancak en başında her şey sadece kendine güldürmemekle ilgilidir—yani basit bir gurur meselesi.” Bardağını masaya tak diye bırakıp hafifçe kıkırdıyor. “Ve şimdi o basit gurur sızlıyor.” İçkisini tazeleyip yine alaycı bir tavırla sırıtıyor. “Zafer ve şöhret kazanmak istiyordum. Kazanan taraf olmak istiyordum. Siyasiler gibi çalmak ve kazançlarımın çirkin birer yağ tulumuna dönüşmesine izin vermek istemiyorum.”
“…” “Peşinde olduğunuz şey bu muydu Generalim?”
“Evet,” diye mırıldanıyor, bardağını dikip bitirirken gözlerinde uzaklara dalan bir ifadeyle. “Ülkenin duruşu gayet basit. Bu ‘morali yüksek tutmak için gerekli bir önlem’. Gerekli mi? Morali korumak mı? Ne büyük komedi. Bu uyduruk tiyatroya siyaset mi diyorlar? Pah.”
“Bağışlayın Generalim. Bayağı fazla içiyorsunuz gibi görünüyor. Mekân Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olsa bile, bence…”
“Evet, çok fazla şey söylüyorum, biliyorum. Ve sırf dert yanıyormuş gibi görünerek üst kademeyi eleştirdiğimin son derece farkındayım.”
Bu yorum beklediğimden çok daha berrak bir zihinle yapıldı. İçimde hiç iyi bir his yok. Yine de görevim olduğuna inandığım şeyi söylemeye kendimi zorluyorum.
“Öyleyse sadece asker—ve dahası yalnızca harekât yürütmekle görevli subaylar—olduğumuzu size hatırlatmama müsaade edin. Bunu söylememin patavatsızlık olduğunun farkında olsam da, siz de bir istisna değilsiniz efendim.”
“Evet, haklısın Albay. Hükûmete bana ‘Muzaffer Romel’ denmesinden şikâyet ettiğimde onlar da bana aynı şeyi söyledi.” Tiksintiyle kaşlarını çatan general, söylenmeye devam ediyor. “Korgeneraller strateji tartışacak konumda değildir. Ulusun siyasi hedefleri uğruna, zaferle dönüşümün şerefini uysalca kabul etmeliymişim. Bunu bana söyledikleri anı asla unutmayacağım.”
“Söylenmesi gerekenden çok daha fazlasını söylüyorsunuz efendim. Çok mu içtiniz?”
“Vatanın sert içkileri beni benden alıyor. Çölde bir kadeh içki bulacağız diye anamız ağlamıştı. Yeterince büyüdüğünde anlarsın Albay. Kaliteli içki dediğin böyledir.” Sevgi dolu bakışları içki şişesine odaklanıyor. Dürüst olmak gerekirse, alkol oranı oldukça yüksek. Kelimenin tam anlamıyla bunu nasıl su gibi içebildiğini aklım almıyor.
“Güney kıtasında ele geçirebildiğimiz şeylerin çoğu Ildoa şarabıydı. Sözde ‘dostumuz’ bize mermi vermeyi reddetti ama ‘dostluğumuzun’ bir nişanesi olarak birkaç şişe göndermeyi ihmal etmedi.”
Kesinlikle öyle yapmışlardır. Farkında olmadan başımla onaylıyorum. Benzin, şarap, kan. Bütün bunların değerini ancak Ildoa diplomasisi birbirine eşit görebilirdi.
Sahada görev yapan biri olarak Tanya, Romel’in neden bu kadar öfkeli olduğunu anladığından emin. Riskler, getirilerden katbekat fazla.
“Siyasetin bize kazandırdığı dost. Ve siyasi basiretsizlikler yüzünden ölen adamlarım!”
“…” “İşlerin geldiği durum bu işte.”
“Evet Albay. Gerçekliğimiz işte bu.”
İğneleyici cevabından çaresiz bir yalnızlık okunuyor.
“Beceriksiz siyasilerin durumu ellerine yüzlerine bulaştırması yüzünden emrindekiler katledilen adama madalya verin! Madalyalara meraklıyımdır ama bu madalyayı asla sevemeyeceğime eminim.”
Burası bir subaylar kulübü olmasaydı, bizi kimin dinlediği konusunda endişelenirdim. “Generalim, tüm saygımla belirtmeliyim ki, kıstaslar—”
“Ha-ha-ha! Sanırım açılış konuşmam gereğinden fazla uzadı.”
“Generalim?”
Bardağını tak diye masaya vuruyor.
Bardağı yine masaya koyuyor ama bu sefer doldurmayıp konuşurken sadece Tanya’ya dik dik bakıyor. “İmparatoru ve vatanı koruyacağımıza yemin ettik Albay. Yeminlerimizi unutamayız.”
“Katılıyorum.”
“O halde… sorun siyasetteyse, çözülmesi gerekir.”
“Fakat bu bir askerin işi değil. Daha az önce General Rudersdorf bunu aklımdan çıkarmamamı emretti.”
İşlerin gidişatından ben de pek memnun değilim; bu gidişle bu yavaş çöküşü asla tersine çeviremeyeceğimizi avazım çıktığı kadar bağırmak isterdim. Mantığın kum saati çoktan aktı ve zaman da neredeyse tükenmek üzere. Kişisel güvenliğim tehlikeye girmediği sürece işleri tersine çevirmek için elimden gelen her şeyi yapmam gerektiğine hâlâ yürekten inanıyorum.
Ama ben bir kurumun yalnızca bir parçasıyım. Bireyler kendi başlarına hiçbir şey başaramazlar.
“Bizler askeriz. Kendi inisiyatifimizle hareket etmemiz, ancak ortak hedefimizin net olması ve bu hedefe ulaşmak için gerekli yöntemleri seçme yetkisine sahip olmamız sayesinde mümkündür. Hem nihai hedefi hem de yöntemi kendi inisiyatifinizle belirlemek, yetkinin zorbalıkla aşılmasından başka bir şey değildir.”
“Amacımız devletin güvenliğini garanti altına almaktır—yani vatan ve imparator için huzuru sağlamaktır. Hedefimiz ise esas olarak İmparatorluk’a yönelik askeri tehditleri bertaraf etmektir.”
Kamuoyuna yönelik resmi bir açıklama gibi tınlayan bu cümleyi kurarken aniden ses tonunu dizginliyor. “Öyle değil mi?” diye sorduğunda… Tanya onaylamaktan başka çare bulamıyor.
Ve işin doğrusu, imparatorluk askerlerinin altında hizmet verdiği sözleşme tam olarak budur.
“Evet, doğru efendim. Görevimiz askeri tehditleri ortadan kaldırmaktır. Siyasete örgütlü bir müdahale, sınırların…”
“Siyaset alanında askeri bir tehdit varsa, o halde bu pekala geçerli bir askeri hedef olarak değerlendirilebilir. Gerekirse kendi inisiyatifimizle hareket etmeye hazır olmalıyız.”
“…” Ciddi olamazsınız!
Yüzümdeki ifade çarpılmanın eşiğine geliyor. Bu komik bile değil. Ama bunu bir gülümsemeyle maskelemeyi başarıyorum. Yani, en azından gülümsediğimi sanıyordum.
“Generalim, siz kesinlikle bir kadeh fazla kaçırmışsınız.”
Bundan fazlası delilik. Daha fazlasını dinlememeliyim. Bu kararı almakta kesinlikle çok geç kaldım ama durumun ne kadar tehlikeli olduğunu gördüğüme göre derhal buradan ayrılmalıyım.
Tanya aceleyle ayağa kalkıyor ve aniden bir mazeret uyduruyor. “Gidip yaverinizi arayayım.” Uzun zaman sonra başkente ilk kez dönüyorsunuz. Güneyin tozunu üzerinizden atıp bu zorlu muharebelerin yorgunluğunu çıkarmak için iyice bir dinlenmelisiniz.”
Fakat durumu geçiştirme çabaları, generalin verdiği yanıtla anlamını yitiriyor.
“Aklım başımda.”
“…” Söylediklerinizde ciddi misiniz efendim?”
Adam sessizce başını sallayınca, Tanya’nın seçeneği kalmıyor. Çünkü artık bunu öğrendiğine göre, hiç öğrenmemiş gibi yapma şansı kalmamıştır.
Sanırım dişlerimi sıkma vakti geldi. Tanya hafifçe iç çekiyor.
“O halde Generalim. Bana ne söylemek istiyorsanız söyleyin. Ancak bunu ayık olduğunuzda tartışmak isterim.”
“Öyle yapalım. İçkinin inceliklerinden pek anlamıyorsun bakıyorum… Pekala, bu durumda sanırım sorun benim yöntemimdi. Reşit olmayan birine alkol üzerine nutuk çekmenin pek bir anlamı yok zaten.” Acı acı gülüyor ve ileriki bir tarihte buluşmak üzere sözleşiyor. “Yarın olsun öyleyse, nasıl istersen. Hımm. Benim garnizonda konuşmaya ne dersin?”
“Anlaşıldı. Öğleden sonra sizi ziyaret edeceğim.”
Tanya’nın önerisinden memnun görünen general, takvimine toplantı notunu alıyor. Böylece içki yüzünden olayları farklı hatırladığı bahanesine sığınamayacak. Tabii Tanya’nın da artık bu buluşmadan kaçma seçeneği kalmıyor.
“Fakat asıl konuya girmeden önce… sana ilginç bir hikâye anlatayım. Önemsiz, ufak bir detay sadece ama bence ilgini çekecektir.”
“İçinde bulunduğumuz dönemle mi ilgili?”
Sırıtarak yanıt veriyor. “Evet. Seninkinden daha uzun bir meslek hayatım olduğu için bu kadarını sezebiliyorum. Cepheden döndüğümden beri Genelkurmay’daki havanın huzursuzluğunu koklayabiliyorum.”
“Huzursuzluk mu efendim?”
“O kokunun peşine düşüp ufak bir araştırma yaptım… ve ilginç bir şey duydum.”
“Umarım tamamen zırvalıktan ibarettir.”
Belli ki değil ama umutsuzluğun tarafını tutmak için bir sebep yok, değil mi? Verdiğim yanıt, nadir de olsa bir şans gülmesi ihtimaline tutunan uzak bir umudu yansıtıyor.
Buna karşılık Romel’in dudaklarının kenarında eğlenen bir gülümseme beliriyor.
“Evet, gerçekten saçma bir şaka. Bir B planı mı ne diyorlardı sanırım? Her neyse, bir sonraki buluşmamızda seni iyice güldürürüm.”
“Bir B planı mı? Bağışlayın ama bu durum… bir A planı olduğu anlamına mı geliyor?”
“Şimdi birbirimizi mi tartıyoruz Albay? Açık konuşmak gerekirse, sanırım bir tane ‘vardı’ demeliyiz. Albay Lergen’in Ildoa’daki girişimleri muhtemelen A planının temel taşıydı.”
Romel’in bu sözde B planına ilişkin yorumları net ve açık.
“Her ordu planlara gereğinden fazla değer verir. Planlanmış bir hedefimiz var, ancak duruma göre hareket etmemizi ve kendi inisiyatifimizle davranmamızı sağlayan da bu değil midir? Neyse,”—ayağa kalkar—”yarın görüşürüz Albay. Bu akşam bana eşlik etmen keyifliydi.”
Arkasından veda sözlerini dinleyen Tanya, donakalmış bir halde fincanına bakıyor.
Yarına kadar beklememe gerek yok. Romel’in bu ima dolu sözleriyle ne demek istediği son derece açık. Hiç şüphe yok.
İmparatorluk Ordusu’nun en azından bir kısmı bunu yapmaya pek hevesli.
Makro bakış açısını bir kenara bırakalım şimdilik. İşlerin hâlâ ilerlemekte olduğu ortada. Eğer bu bir B planıysa, yedek bir plan olmalı.
Peki ne kadar süre yedek olarak kalacak?
Ne yapmalıyım?
23 TEMMUZ, BİRLEŞİK YIL 1927, GENERAL VON ROMEL’İN YAVERİNİN GÜNLÜĞÜ
Albay Degurechaff, Genelkurmay’ın ne düşündüğünü öğrenmek ve genel bir özet almak için ziyarette bulundu. Doğu cephesindeki genel durumun yanı sıra Batı Muharebesi hakkında da genel bilgiler aldı. Batı cephesinin semalarındaki durum oldukça vahim görünüyor.
Doğudaki hatlar kilitlenmiş durumda, yine de yıpratma savaşı tüm şiddetiyle sürüyor.
Resmi işlerin ardından General ve Tanya kişisel konular hakkında sohbet ettiler.
P. S.
Karargâh, güney hatlarında yanımızda dövüştüğü ve geri çekilmemize yardım eden saygın bir dost olduğu için kendisine kahve çekirdeği hediye etti.
AYNI GÜN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
Kasvetli bir ifadeye sahip bir adam, insana adeta baskı hissettiren bir odada karanlık bir rapor sundu. Genelkurmay Başkanlığı Harekât Dairesi toplantısındaki konuşmacının nesnel bir görünümü işte böyleydi.
İçindeki sinik sesin alaycı kahkahalarını duyabilse de, Albay Lergen özellikle hissetmeden, soğukkanlılıkla konuşmaya özen gösterdi.
“Yüksek Komuta’dan gelen yarma harekâtına ilişkin hazırlık materyalleri bunlardan ibarettir. Hükûmetin biz Genelkurmay’dan beklentileri oldukça yüksek.”
“… Güney sınırından birlik çekip, bu mümkün değilse İldoa’yı askeri açıdan işlevsiz kılarak bir ‘fazlalık’ elde etmeyi mi ‘değerlendireceğiz’?”
General Rudersdorf o ana kadar sessizce dinlemişti ve yüzü kireç gibiydi. Lergen bir aynaya bakmaya gerek duymadan kendi yüzünün de benzer bir renkte olduğunu tahmin edebiliyordu.
Bu, ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken o felakete doğru doğrudan ilerlemek demekti.
İmparatorluk siyasetinin yanlış yola sapmasını engellemesi gereken frenler patlamıştı. Hayır, daha çok sürücü frene basmak yerine ayağını gazdan hiç çekmemiş gibiydi.
“‘İldoa’ya askeri müdahaleyi bir seçenek haline getirin’ ha, ne ala emir ama. Masalarının arkasından böylesine büyük konuşan siyasetçilerle bürokratlar da pek cesurmuş doğrusu.” Generalin yüzü alayla dolup taşarken hırsla burnundan soludu ve purosunu ağzına götürdü. “Gerçek cesaret, kendi korkaklığını kabul edebilmektir… İldoa’yı işgal etmek mi? Kazansak da kaybetsek de sonu tarif edilemez bir trajediden başka bir şey olamaz.”
Lergen sessizliğini korudu fakat başını sallamaktan başka çaresi yoktu. Bu, esasen İmparatorluk ile diğer büyük devletlerin karşı karşıya gelmesi demekti. Orta ölçekli bir güç bile sayılamayacak bir devlete saldırmaktan ne çıkabilirdi ki?
İşler iyi gitse bile pek bir anlam ifade etmeyecekti. Sadece doğudaki bataklığa on kadar tümen gönderme imkânı elde etmiş olurlardı. Üstelik bu, her şeyin plana uygun gittiğini varsayan en iyimser tahmindi!
“Albay, gerçekçi düşünelim. Şimdilik İldoa’yı işgal etme fikrini bir kenara bırakalım da ne kadar asker toplayabileceğimizi değerlendirelim.”
Bu teklifin imkânsız olduğunu bildirmek bir kurmay subayın göreviydi. Her yol denenip de hâlâ bir başarı umudu kalmadığında, acı gerçekleri dile getirmesi gerekirdi.
Harp akademisinde verilen temel eğitim buydu ve Lergen’in şu an nefret ettiği şey de tam olarak buydu.
Doktorlar bile bir hastaya ne kadar ömrü kaldığını söylemek zorunda kaldıklarında acı çekerlerdi. Vatanın kaderini ilan etmek, insanı inletecek kadar ızdırap vericiydi.
“… Generalim, bunu zaten defalarca değerlendirdik.”
“Rakamları biliyoruz. Ben sana şimdi o birlikleri oradan çekme fikrini değerlendirmemiz gerektiğini söylüyorum.”
“Generalim, daha fazla asker devşirmek imkânsız.” Lergen, hissetmeden aynı şeyleri soğukkanlılıkla tekrarlamaya özen gösterdi. Bundan fazlasını söylemek istemiyordu.
“Albay, bir kez daha söylüyorum. Mesele, imkânsızı mümkün kılmak için emir vermekle ilgili. Sevk edebileceğimiz nitelikli birlikler şu anda güney sınırının savunmasından sorumlu. Yeterli sayıya sahip tek birlik onlar. Bir çaresini bul.”
“Güneydeki sınır savunma birliği orada öylece boş durmuyor ki efendim! Birlik sayıları zaten çekilebilecek en alt seviyeye indirildi! İç hatlar stratejimizin ne kadar ağır darbe aldığı düşünülürse, oradan daha fazla asker çekmek çok tehlikeli olur!”
Emniyet marjını bile sonuna kadar harcamışlardı. Tüm bölge ordu gruplarının içinde bulunduğu mevcut durum tam olarak buydu. Diğer tüm ordu gruplarını desteklemeye devam ederken doğu cephesine devasa miktarda insan gücü ve mühimmat yığmak İmparatorluk’un bile harcı değildi.
“Peki eksikliği savunma mevzileriyle telafi etmeye ne dersin?”
“… Diplomatik ilişkileri olumsuz etkiler. Bu durum, Genelkurmay’ın dostane ilişkiler geliştirme hedefiyle doğrudan çelişmektedir.”
“Demek mevzi bile kazamayacak kadar düşünceliyiz, öyle mi? Pekâla, İldoa’nın bir müttefik olduğunu varsayıyorum. Yapacak pek bir şey yok.”
Evet, doğruydu. Sorunlu ama kıymetli bir müttefik—İldoa tam olarak buydu. İmparatorluk’a saldıracaklarını düşünmek için bir neden yoktu.
Ama her şey duruma bağlıydı.
Sınırı neredeyse tamamen boş bıraksalar bile, İldoa’nın jeopolitik hedefler uğruna İmparatorluk’u yüzüstü bırakmaya hevesli olacağına inanmak için pek sebep bulunmadığı doğruydu. İldoa güvenilir bir aracı ve iyi bir komisyoncuydu. Alması beklenen şeyleri satın alır, satması beklenen şeyleri satardı. Bu, tamamen çıkar hesaplarına dayalı olarak varılmış bir sonuçtu.
Yine de, fırsat kaçırılmayacak kadar iyi olursa İldoa’nın çıkarlarının onları İmparatorluk’a saldırmaya itme ihtimali hâlâ vardı.
Sınırda konuşlandırılan birlikler bir caydırıcı güç görevi görüyordu. Bu hassas ittifakı korumak adına o birliklerin yerinden oynatılmaması gerekiyordu.
“Demek ki oradan asker çekmenin sorun yaratacağı sonucuna varabiliriz. Zaten alabileceğimiz kadarını aldık.”
“Doğudaki ve batıdaki gibi açıkça olası düşman muamelesi de yapamayız. İtibarımızı düşünmemiz lazım. Fakat… Bunu umursamadığımızı varsayarsak, mevzilerin kurulup birliklerin çekilebileceği bir zaman hedefi koymak isterim. Sizce bu ne kadar sürer?”
“Burası ile İldoa arasında mekik dokuduğum sayısız yolculuktan sonra bölgeyi iyice tanıdım—sorun topoğrafyada.”
İldoa-İmparatorluk sınır bölgesinin büyük bir kısmı dağlıktı. Saldırması zor, savunması kolay olduğu için asgari düzeyde savunma ve personelle idare edebilmişlerdi.
Ancak…
Lergen kasvetli bir ifadeyle bir noktaya dikkat çekmek zorundaydı.
“Dağ yolunu onarmak ve mühimmat taşımak için bir teleferik hattı inşa etmek kolay olmayacaktır. Özellikle istihkâm birliklerimiz düşünüldüğünde, teçhizat da ayrı bir sorun teşkil ediyor. Sahadaki birliklere bile yeterli teçhizat sağlanamıyor.”
Yine doğu cephesi. Doğu cephesi belasından bir an önce kurtulmak ister gibi dinleyen Rudersdorf gibi, Lergen de kaynakların bu şekilde heba edilmesine yürekten lanet okuyordu.
“Albay, savaştan önce o bölgenin teçhizat ve donanım durumu nasıldı?”
“Temel bir garnizondan fazlası yok ortada. Hava üssüyle genişletmeye daha yeni yeni başladılar.”
“Yerel birlikten, dağlara alelacele sevk edilebilecek mobil bir savunmadan fazlasını talep etmemiştik; dolayısıyla elimize geçen de bu oldu.”
“… Bir şey çıkacak olursa, geri kalanını Büyük Ordu halledecekti…”
“Doğru. Ve o birlikleri doğudan öyle kolayca geri getiremeyiz.”
Ana taarruzlarının çöküşü, burada da başlarını ağrıtmaya devam ediyordu. Stratejik düzeydeki bu başarısızlık, İmparatorluk makamlarını tutunacak tek bir dal bile bulabilmek için çaresizce çırpınmak zorunda bırakmıştı.
“O halde asker çekmek için alabileceğimiz tek önlem, statükoyu kökten değiştirmek gibi görünüyor. İldoa’yı ezip geçeceğiz, ardından işgal kuvvetleri dışındaki herkesi doğuya göndereceğiz.”
“Bu o kadar kötü bir fikir ki üzerine tartışmaya bile değmez.”
“Ağır bir eleştiri oldu, Albay.”
“Ne yazık ki sadece acı gerçeği dile getiriyorum. Generalim, eminim siz de durumun farkındasınızdır.”
“Haksız değilsin.”
Lafı dolandırmaktan nefret eden bu general… tam da bunu yapıyordu. Bu tereddüdün ve hatta hissedilebilir nefretin kaynağı, aptallığın dik alasıydı: İldoa’ya karşı bir savaş.
“İldoa ile yapılacak bir savaşa hazırlık durumumuz tam bir felaket. Sahada durum sana nasıl göründü, Albay?”
“Birden fazla kez teftişte bulundum. Mevcut Güney Ordu Grubu, esas olarak yalnızca savunmaya—o da oyalama savunmasına—güvenileceği varsayımıyla oraya konuşlandırılmış yedek tümenlerden oluşuyor. Her bölgedeki asgari asker sayısını karşılasalar da tümenlerin içi boş sayılır.”
Taarruz için kullanabilecekleri kuvvet deposunun dibi çoktan kazınmıştı.
İmparatorluk ve İmparatorluk Ordusu, doğudaki savunma manevrası muharebelerini bile yürütmekte zorlanıyordu.
Tuhaf bir şekilde Lergen Muharebe Grubu olarak adlandırılan Semender Muharebe Grubu’na bakmak bile bunu açıkça görmek için yeterliydi.
Ağır teçhizatın çoğunda bir tür kusur vardı; topçu ve tanklar ise anakarada acil bakımdan geçiyordu.
İzinlerini kullansınlar diye geriye konuşlandırılmış bir muharebe grubu. Savaş öncesi standartlara göre, bu birliğin tepeden tırnağa yeniden yapılandırılması çoktan gerekmişti.
Ancak bugün, en ufak bir alay veya mizah ima edilmeksizin “aşırı güçlü bir savaş gücü” olarak değerlendiriliyordu.
“‘İldoa’ya karşı savaş’ ifadesi bile bir hayal ürünü.” Sahadaki durumu bizzat görmüş olan Lergen, bunu açıkça söylemek zorunda hissetti. “Eğer üst kademe bize saldırmamızı emrediyorsa, en azından bir yarma kuvveti sağlamak zorundalar. Dakterliği’ni veya Anlaşma İttifakı’nı işgal eden birliklerden asker çekmek son derece zor olurdu; Batı Ordu Grubu’nun da sahili koruması gerektiğinden, muhtemelen bize hemen bir takviye talebiyle geri dönerler.”
“Bu da bizi yine en başa, ‘Doğudan asker çekin’ lafına getiriyor. Ancak bu, asıl meseleyi tamamen kaçırmak olur.”
Lergen fikri kestirip atıyordu. Ancak görebildiği kadarıyla Rudersdorf bunu o kadar kolay reddetmiyordu.
Generalin içten içe ne hissettiğini tahmin edebiliyordu.
“Yani Generalim, mevcut durumu kabul ediyor musunuz?”
“… Doğu cephesine aşırı odaklanılması öteden beri devam eden bir sorun. Senin de bunun farkında olduğuna eminim, Albay.”
İmparatorluk Ordusu’nun saplanıp kaldığı devasa bataklık. Doğu cephesindeki bu yıpratma savaşı. Amaç İmparatorluk’u korumaktı. Hedef ise düşmanın saha ordusuydu. Ne yazık ki, o saha ordusunu imha etmekte tamamen başarısız olmuşlardı.
Tam anlamıyla konuşmak gerekirse, düşmanı birkaç kez mağlup etmişlerdi. Askeri ders kitaplarındaki tanıma bakılırsa, bazıları Federasyon Ordusu’nun temellerini imha sayılabilecek kadar ağır bir şekilde sarstıklarını bile söyleyebilirdi.
Fakat Federasyon Ordusu hâlâ sapasağlam ayaktaydı. Bu sırada İmparatorluk Ordusu ise büyük harekâttan büyük harekâta sürüklenerek bocalıyordu. Bu, düşmanın dertsiz tasasız bir vakit geçirdiği anlamına gelmiyordu elbette; ama İmparatorluk’un nefesinin tükendiği de yadsınamaz bir gerçekti.
“… Şu gönüllü tümenine ne dersin? Onun sayesinde, yeniden yapılanma için doğudan bir tümen çekemez miyiz?”
“İşe yarayıp yaramayacağından bile emin olmadığımız bir tümenin, taarruz kabiliyetine sahip bir tümenin yerini alabileceğini mi söylüyorsunuz? Tüm saygımla soruyorum Generalim, doğu cephesinde böyle bir lüksün karşılığı olabilir mi?”
Lergen içgüdüsel bir refleksle bu dürüst bakış açısını dile getirdi; ancak Rudersdorf’un doğudan bir tümen çekmekten başka çaresi olmadığını da gayet iyi anlıyordu.
Aslında İmparatorluk Ordusu, bölge ordu gruplarında daha az birlik bulundurup ağırlıklı olarak Büyük Ordu ile temsil edilen hareketli kuvvetlere yoğunlaşacak şekilde tasarlanmıştı.
Her halükarda İmparatorluk, geleneksel olarak hızlı müdahaleye hazırlıklı olma fikrine yatkındı. Olası düşmanlarla çevrili olduklarında, selefleri onlara inisiyatifi ele geçirmek ve yarma harekâtlarını değerlendirmek için stratejik ihtiyatlara sahip olmanın şart olduğunu öğretmişti.
Stratejik ihtiyatları Norden’e sevk edilmişken Cumhuriyet’in Ren’de kendilerini nasıl vurduğunu unutmak imkânsızdı. Bu korkunç bir şeydi. Ve şimdi tüm kuvvetlerinin doğuya sürülmüş olması, o hatayı vahim bir şekilde andırıyordu.
“Elimizde oynayabileceğimiz hiç hamle kalmadı. Mesele dönüp dolaşıp buna geliyor.”
“… Generalim?”
“Hiç. Elimizdekilerle savaşacağız. Bu zaten aşikâr. Elin kötü geldi diye oyundan çekilecek değilsin ya.”
Purosunu tutturan üstünden feyzalan Lergen de bir sigara yaktı. Bu, nikotin olmadan rahatça tartışabileceği türden bir konu değildi.
İşin aslı, savaşın başından beri koyu bir tiryaki olup çıkmıştı; ancak dağıtılan sigaraların hem kalitesi hem de miktarı düştükçe canı daha da sıkılıyordu.
Genelkurmay’ın kilit isimlerinden biri olan Lergen bile sigara tedariki konusunda endişeleniyordu. İmparatorluk’un mühimmat ve malzeme seferberliği sorunlarını bundan daha iyi ne gösterebilirdi ki?
Kül tablasında külleri biriktiren Rudersdorf, vakit kaybettiklerini fark ederek kendini konuşmaya zorladı. “… İldoa’da durumlar nasıl?”
“Orada mı? Şey, onlar bile jandarma ve askerlerden oluşan karma bir yapıyla çalışıyorlar… ama ihtiyatta tuttukları birden fazla dağcı birlikleri de var.”
Tatbikatlarda gösterilen açık kartlar değil. Asıl tehdit. İldoa kuvvetlerinin temel taşı olan dağcı birlikleriydi. Lergen, İldoa istihbaratı konusunda uzman değildi fakat bir Harekât subayı olarak birliklerine şöyle bir bakmak bile ona kabataslak bir fikir vermeye yetiyordu.
Her mekik dokuyuşunda bir bahane bulup teftiş yapmıştı—ve o birlikler gerçekten işinin ehliydi.
“Generalim, bence İldoa muhtemelen hızlı bir müdahale gerçekleştirme kabiliyetine sahip.”
“Teçhizatları ve yetenekleri ne durumda?”
“Tatbikatlarda gördüğüm kadarıyla söyleyebileceğim iyimser tek bir şey var. Uzun süreli bir taarruzu lojistik olarak destekleme kabiliyetlerini rahatlıkla göz ardı edebileceğimizi düşünüyorum. Ekipmanları birkaç farklı ülkeden toplama olduğu için o tarafta da bir karmaşa yaşanmasını bekleyebiliriz.” Ancak rapor etmeye cüret ettiği daha önemli ve acı bir gerçek vardı. “Yine de yetenekleri, belirli açılardan kıskançlık uyandıracak düzeyde. Eğitimleri fazlasıyla iyi, hatta ikmalleri bile eksiksiz.”
“Demek düzgün eğitilmiş, yetişkin adamlardan oluşan bir ordu, ha?”
Bu, İmparatorluk’un bu noktada ancak hayalini kurabileceği bir lükstü. İyi eğitilmiş bir asker altından bile kıymetliydi.
“Sığınabileceğimiz tek teselli, gerçek bir muharebe tecrübesinden yoksun olmaları.”
Tabur düzeyinde oldukça disiplinli ve derli topluydular. Muharebe tecrübeleri olmayabilirdi fakat mevcut savaşı inceleyerek çıkardıkları dersleri uygulamaya koydukları anlaşılıyordu. Eğitim—yani doğru verilen bir eğitim—”basit” bir muharebe tecrübesini fersah fersah aşabilirdi.
Yani, askeri gözlemcilerini dört bir yana öylesine göndermemişlerdi.
“O halde işgalimiz kelimenin tam anlamıyla yıldırım hızında olmak zorunda,” diye mırıldandı general.
Öylesine söylenmiş bir laf.
Fakat Harekât Başkanı az önce işgal kelimesini kullanmıştı. Bunun ağırlığı eziciydi. Aklınızdan geçen bu mu, Generalim?
Farkında olmadan yüzünün kaskatı kesilmesine neden olan bir düşünceye kapıldı.
“İşgalden yana olduğum falan yok.”
“Peki ya nedir, efendim?”
Generalin gözleri, içinde tehlikeli bir parıltıyla Lergen’in üzerinde durdu.
“Bir ordunun bir planı olması gerekir; varsayımlar üzerinden hareket edebilmelidir. Askerlerin görevleri yerine getirmesini ancak somut bir hedef doğrultusunda bekleyebiliriz. Haksız mıyım, Albay Lergen?”
“Hayır efendim, dediğiniz gibi.”
Yaptığı nezaketsizlik için özür dilerken ürpertici bir soğukluk hissetti.
“Yine de bu mesele üzerinde biraz düşünmek gerekecek. İleride bu konuyu daha detaylı ele almamız lazım. Teşekkürler, Albay Lergen.”
“Rica ederim efendim. İzninizle ayrılıyorum.”
“Albay, son bir şey daha.”
Lergen ayağa kalkmış tam odadan çıkmak üzereydi ki Rudersdorf öylesine bir edayla arkasından bir bomba bıraktı.
“İldoa konusunda ne olacağını göreceğiz ama bu süreçte her ihtimale karşı Lergen Muharebe Grubu’na bir topoğrafya araştırması yaptır.”
“… Anlaşıldı.”
Selam verip ayrılırken aklından neler geçiyordu? Kabulleniş mi? Çaresizlik mi? Hayır, hemen peşin hüküm verme. Lergen, Genelkurmay Karargâhı’nın koridorunda yürürken başını iki yana salladı.
Bir topoğrafya araştırması. Bu, tek başına bir saldırı iması taşımayan genel bir talimattı. Fakat Lergen, gözlerini ne kadar kaçırmaya çalışırsa çalışsın o imayı görüyordu.
Böyle bir noktada bir muharebe birliğini devreye sokmak son derece manidar görünüyordu. Çalışma masasına dönene kadar zihnini meşgul eden şey de buydu.
Elbette araştırmayı kâğıda dökmek ile bizzat savaşa girmek çok farklı şeylerdi. Masasından bir sigara çıkarıp yaktı ve kendi kendine mırıldandı. “General gibi bir konumda olan biri, İldoa’nın alelacele planlanmış bir işgaline asla onay vermez.”
Kendi kendine yaptığı bu yorumlar odasının sessizliğinde eriyip gitti.
“… En azından vermemeli,” dedi Lergen halsizce, ama sonra başını salladı.
Korgeneral Zettour, Korgeneral Rudersdorf—hizmet ettiği her iki kurmay başkan yardımcısı da mükemmel geçmişe sahip kurmay subaylardı.
Tamamen otomatikleştirilmiş bir intihar mekanizmasının tetiğini çekecek kadar düşüncesiz değillerdi.
Savaşı şartlı bir anlaşmayla bitirmek için İldoa bir aracı olarak elzemdi.
Savaşı bitirmek zorundaydılar. Eğer savaş bir araç olmak yerine bir amaç haline geliyorsa, atı arabanın arkasına koşuyorlar demekti. Anlaşılan o ki—iyi gün dostları oldukça nahoş oluyor. İlişkinin kendisinin yanı sıra samimiyetlerini de sorgulamaya başlıyorsun.
Ama nihayetinde bu sadece devletler arasındaki bir dostluktan ibaretti.
Çelikten bir bağ; hafif ama her şeyden daha güçlü, üstelik sadece çıkarlar örtüştüğünde kurulan türden. Ulusal çıkar, hikmet-i hükümet—sonuçta dürüst her insan bunu tiksindirici bulurdu. Örgütlerin o sıradan kötülüğü işte tam da böyle bir şeydi.
“… Bir devletin ebedi düşmanları ve daimi müttefikleri yoktur. Yarabbi, vatanımız için mümkün olduğunca çok müttefik ihsan eyle.”
Bir dua. Ne yazık ki yerini bulup bulmayacağından şüpheliydi.
Hep aynı hikâyeydi. Düşmanların yenilmesi gerekiyordu. Şüphesiz, sayılarının az olması tercih edilirdi. Düşman arayıp duran o Taş Devri’nden kalma gözü kara cesaret, bu yüzyılda arzulanan bir şey değildi.
Ancak Rudersdorf gibi bir konumdaki biri bile, lafta kalacak olsa dahi İldoa’ya yönelik bir yıldırım harekâtı işgalini en azından değerlendirmek zorunda kalmıştı—İmparatorluk’un karşı karşıya olduğu acı gerçek işte buydu.
Kimse bana işlerin bu noktaya geleceğini söylememişti.
Bir askerin görevi siyasetten uzak durmaktı. Lergen’in kendisi, kendi standartlarına göre dürüst bir birey olsa da, kötücül bir örgütün maşası olarak midesini bulandıracak kadar çok tecrübe edinmişti; fakat… nihayetinde hâlâ bir emir kuluydu.
Şimdi ise, şaşırtıcı bir şekilde, İmparatorluk Ordusu’nun bu albayı, göğsünde siyasete karşı uyanan bir ilgi hissetmeye başlıyordu.
Göğsünde yankılanan bir güm-güm, güm-güm sesiyle atıyordu.
İmparatorluk askerlerine en başından beri bunun her fırsatta bastırılması gerektiği öğretilirdi. Bu ders zihnine o kadar çok kazınmıştı ki, çoktan kendi değerlerinden biri haline gelmişti. Bu yüzden zihnindeki duygusal ses, çığlık çığlığa haykırıyordu.
“… Ne yapmalıyım?”
Ancak zihni, mantığı duygusal prangaları söküp atarak ilerlemeye devam etti. Beyni, “Eğer siyasetçiler yanılıyorsa, belki de onları düzeltmek ordunun—hayır, bizzat askerlerin görevidir,” diye haykırıyordu.
Ve bu garip, dur durak bilmeyen akıntıyı görmezden gelmeye devam edemezdi. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki atmosfer, bir iki şüpheye düşmeyi haklı çıkarıyordu.
Üstlerinin düşünce süreçlerini de görmezden gelemezdi. Her şeyin bir sınırı vardı.
“… B Planı mı?”
A Planı’nı uygulamakta başarısız olan kişi olmak ne kadar da sefil hissettiriyordu. B Planı’nı sonsuza dek B Planı olarak bırakmak istiyordu. Bu yüzden o yönde hâlâ bir umut olduğunu hissetmekten kendini alamıyordu.
“Tanrı bizimle mi? Ve O’nun istediği gibi ileri mi atılmamız gerekiyor? En büyük fırsatımızın kaçıp gittiğini fark etmeden, bize layık bir son ihsan edileceğine inanmaya devam ettik ve elimize geçen bu mu oldu?”
Bir kaçış yolu olmalıydı.
Açıl susam açıl.
Ren cephesinde tanık olunan harp sanatı unutulmazdı. Düşmanın saha ordusunu içeri çekip kelimenin tam anlamıyla kökünü kazımışlardı.
Düşman saha ordusunun etkisiz hale getirilmesini takip eden ve İmparatorluk’un kuruluşundan beri hayalini kurduğu, hasretini çektiği, susadığı barış sadece bir adım ötedeydi.
Şimdi ise Lergen, bunun çok eski bir tarih olduğunu hissetmekten kendini alamıyordu.
Savaşı kazanabileceklerine inanmıştı.
O zamanlar “savaş sonrasını” düşünmek bile mümkündü. İşler nerede ve nasıl bu kadar korkunç bir hal almıştı?!
“Doğu cephesini biliyorsan anlarsın. Cehennem cehennemi doğurur. Topyekûn savaşta hiçbir şey şaşırtıcı değildir. Ne acı bir kader! Kendi ektiğimiz tohumları biçmeye mahkûm kaldık.”
Demir ve kan.
Ülkenin kuruluşuyla özdeşleşmiş olsalar da, vatanı bu büyük savaştan kurtarmak için miktarları vahim derecede yetersizdi. Parlak ve vaat dolu bir geleceğe sahip gençler birer istatistiğe ve zayiat sayısına dönüştürülüyordu; ulusun gücünü bu çatışmaya akıtmak, onu gamsız bir fütursuzlukla dosdoğru Federasyon’un çamurlu topraklarına savurmak kadar aptalcaydı.
Ve yine de yeterli olmuyordu.
İnanması zordu fakat bu açgözlü canavar olan savaş, Vatan’ın gençlerinin son ferdine kadar hepsini yuttuktan sonra bile hâlâ doymadığını haykırmaya devam ediyordu. Nahoş bir gerçek olarak buna ne demeli? Sonu gelmeyen muharebe hatları, sürekli ekilen umutsuzluk ve her beklentiye ihanet etmeye devam eden bir dünyanın dehşeti.
Bunların yaşanacağını düşünmek—dünyanın böyle bir çağa gireceğini akıldan geçirmek!
Bunu kim öngörebilirdi ki? Norden çatışması sırasında, küçük bir kız çocuğu dışında kim bu konunun üzerinde öylesine kafa yormaktan fazlasını yapmıştı ki? Bu kâbusun, bu çılgınlığın çığ gibi büyüyüp kontrolden çıkacağını kim tahmin edebilirdi?
“… Ne olursa olsun hazır ol. Bir askerin işi budur. Vatana ve imparatora yemin ettim, bu yüzden bu benim görevim. Görevimi yapmalıyım.”
Açıkça söylemek gerekirse, subay olmak tam olarak bu demekti.
Lergen’in kendisi de mükemmel bir çark dişlisiydi—ve bir çark dişlisinden fazlası değildi. Ancak makinenin sıradan bir parçası olarak kalmanın affedilemez olduğu durumlarda, görevinin gereklilikleri değişiyor muydu?
“… Olduğum gibi kalırsam affedilecek miyim? Benim—hayır, bizim görevimizi yerine getirmemiz için en uygun yol nedir?”
Taşıdığı kordon, onun bir kurmay subay olduğunu simgeliyordu. Görevini yerine getirmek zorundaydı. Fakat bu nasıl bir görevdi? Siyasete bulaşmak bir askerin görevi miydi? “Sıradan” bir kurmay subay olarak sessiz kalmak onun görevi miydi?
Koşulların değiştiği bahanesine sığınmak kolay olurdu. Ancak görevin kendisi sonsuza dek peşini bırakmayacaktı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu ama bunu yapmaya karşı hissettiği sorumluluk ona azap veriyordu.
Ahhh, lanet olsun.
Bir asker olmama rağmen siyasete atılmak zorunda mıyım? Yoksa siyasetçilerin ve onların kahredici cahilliğinin karşısında sessiz mi kalmalıyım?
İki seçim de birbirinden beterdi. Biri en kötüsü, diğeri kötünün iyisi falan değildi. İkisi de baştan aşağı batan birer pislikti.
“Birini seçmem mi gerekiyor? Ben… seçim yapmak zorunda mıyım?”
Pencereye göz attığında, camda ekşi bir yüz belirdi. İnsanın içini karartan bir yüz. Dünyanın en talihsiz adamıymışçasına kaşlarını çatmıştı.
Camda süzülen kendi yansımasıydı ama bunu bilmesine rağmen kendini bu halde görmek ona son derece utanç verici geldi.
Çok bitkin görünüyorum. Bir subay olarak örnek teşkil etmem, felaketlerin karşısında dik durup cesur bir duruş sergilemem gerekiyor ama… Olmayan şeyi de bir yerlerden çekip çıkaramıyorum sanırım.
Gülümse.
Yüzündeki kaslara emretti ama istese bile bu trajikomik duruma gülecek dermanı yoktu.
“Hangi yol yarın güneşin yeniden doğmasını sağlayacak?”
Kendi sözlerine alaycı bir iğnelemeyle karşılık verdi.
“… Doğacak mı ki?”
Kendi sorduğu soruyu yine kendisi yanıtladı.
Şafağın sökmesini umut etmeyen tek bir ruh bile yoktur. Ama gerçekten sökecek mi? Yarın güneşin doğuşunu göreceğiz. Muhtemelen önümüzdeki ay da. Hatta bir yıl sonra bile bunun üstesinden gelebiliriz.
Peki ya sonrası?
İmparatorluk nereye sürükleniyor?
Bizi bekleyenin zifiri bir gece olmadığından emin miyiz?
“… Karamsarlık mı? Kurmay müfredatının bunu bir tabu olarak zihnimize kazımasına şaşmamalı.”
Pencere camına yakından bakınca tamamen çökmüş bir yüz gördü. Görünüşü cidden perişandı. Geceye doğru sürüklenmek onu inanılmaz derecede huzursuz ediyordu.
“… Gece, ha? Ne korkunç. Ama aramızdan kim geceden kaçabilir ki?”
(Saga of Tanya the Evil, Cilt 9: Omnes una Manet Nox, son)
